Eşek ile Deve

Hırsızlığa giden bir eşek ile devenin hikâyesini anlatıyor: Narenciye bahçesine girmişler beraber. Deve boy avantajıyla üsttekileri, eşek yerdekileri yemiş. Eşeğin karnı dıyunca şarkı söylemek istemiş, anırmaya gazel okumaya başlamış, ama deve uyarmış eşeği köylü gelir, şarkı söylersen diye…

Coşmak, coşturmakla ilgili kısacık bir hikâye. Yörük Ozan Çakıcı yazıyor videonun altında, anlaşılan Fethiye’de yayınlanmış program.

Şarkıdan evvel, hikâyeli giriş yapmak! Bin yılın geleneği devam ediyor, çok yaşasın anlatan.

 

Kastamonu Devrekani Evleri

Yutup’un bır kuyu, duruma göre içine gireni hızla dibe çeken bir girdap, kapılanı sürükleyen bir anafor olduğunun farkındayız değil mi artık? Bunları beş saatimi sitede geçirdikten sonra yazıyorum.

Ben Yutup’ta en çok Anadolu’nun, Trakya’nın muhtelif köy, kasabalarında çekilmiş, yöreye özgü meselelerin bazen oya gibi işlendiği videoları seviyorum. Bunlarda, ancak oraya gittiğinizde öğrenebileceğiniz türden bilgiler derlenip, adeta altın tepside sunuluyor izleyiciye. Bunlardan bol bol göreceksiniz burada.

İlki Kastamonu Devrekani ilçesinden, geleneksel bir köy evinin tanıtıldığı bu video. Evin her yerini gezemiyoruz ancak, yine de çok derli toplu bir şekilde anlatılıyor kıyıları, köşelerin odanın. Çok güzel!

Özellikle bitiş cümlesi: İşte böyle!

1974 Ankara’da Serinleme Yöntemleri

Ankara’da hava çok sıcakmış anlaşılan, benim doğduğum yıl!

Bu, hiçbir yere varmayan, bir amacı olmayan, neden arşivde yer aldığını kestirmesi zor, kısa bir kayıt. Havuza giren insanlar, dondurma yiyen kolluklu bir kız çocuğu, havuza atlayanlar, bardak bardak su içenler, hortum suyuyla baş yıkayanlar, musluk yutanlar ve kaydın gizemini hepten çözülemez hale getiren mayolu bir Ekrem Bora!

Hiçlikten bir kayıt diyebiliriz buna pekâlâ. 200.000 saatlik arşivde nasıl buna denk geldim acaba? Ne doğduğum yılın kayıtlarına bakıyordum, ne sıcak hava peşindeydim, ne de bir Ekrem Bora hayranlığım var.

Fakat yine de hepten manasız mı bu görüntüler? Sıcaktan yanmış kavrulmuş, serinlemek isteyen insanların çabaları kayda değer değil mi? Yarım kalmış bir belgeselden mi yoksa?

Belirgin hiçbir özelliği olmayan bu fotoğrafların zihin akışında diğerlerinden daha fazla yer ettiğini düşünüyorum ben senelerdir. Sanki hayata dair aklımızda kalan en son görüntü, dondurma yiyen kolluklu bir kız çocuğunun tam da havuzun kenarından geçerken başını kaldırıp kameraya, size  bakma anı olacak. Fotoğraf buysa, kelimeler de “ah düşmese havuza” olacak. Ve sonra öleceğiz.

Yine de bana bu yazıyı yazdıran kaydın en sonunda annesinin elinden kana kana su içen çocuk oldu. Suyu içip, “oh” dediği an.

Hararet, ekrandan izleyene de geçiyor. Hiçbir kayıt, manasız yersiz değil. TRT arşivine çok güveniyorum.

Yadigâr

1953 tarihli bir Bezirganbaşı oyunu. Beklenen Şarkı filminden. Çocukların arkasında, onlara bir evi sormak için yaklaşan kadın Cahide Sonku.

Sokakta oynayan çocukların böyle görevleri var, adres tarifi, ev göstermek, insanları işaret etmek… Bir yandan da oyunlar devam ediyor.  Zamanında top oynayan film çocuklarıyla ilgili uzun bir yazı yazmıştım spor dergisi Socrates’e, onu da şuradan okuyabilirsiniz.

Misket

Altından kalkabilecek miyim hiç emin değilim, ama upuzun bir şeyler yazıyorum. Uzunluk bu kadar olunca insan teğelleri nereden atacağını, dikişi nereye vuracağını tam bilemiyor. Bu kararları vermek zor, hem de acı dolu, ama eğlenceli bir yandan, iki dakika rahat vermiyor insana. İyi böyle, güzel.

Çocuk oyunlarıyla ilgili sahneleri topluyorum bir yandan sinemadan: İp atlamalar, bezirganbaşları, seksek sekenleri, uzun atlamacıları… Ve bu misketler çıktı karşıma bu akşam. İki, mavi misket.

Piano Piano Bacaksız filminden bu misketler. Metin olarak elimde yok ama bu sahne mutlaka Evimizin İnsanları kitabında da vardır, yani bir biçimde! Okumadıysanız okuyun mutlaka kitabı. Yazarı Kemal Demirel ile ilgili ayrıca yazacağım bir ara. (sonsuzluğa yollanan yazı niyetleri).