Bugün Bir Astronotsunuz…

Ben astronot olmayı istiyordum çocukluğumda. Bunu bir Pazar sabahı kahvaltı masasında aileme çok ciddi bir ses tonuyla beyan ettim: “Ben astronot olmaya karar verdim.” Ablam “Olamazsın ki, kadınlar astronot olamıyor” dedi pat diye.

Hiç beklemediğim bu cevap karşısında donakaldım. Elimde bir ekmek parçası öylece duruyorum. Bana çok uzunmuş gibi gelen sessizliği annem bozdu sonunda. Ablama, “nerden biliyorsun, belki kardeşin ilk kadın astronot olacak” dedi.

Bizi çok çarpan anlar var böyle hayatlarımızda değil mi? İnsanın hafızasına kazınıyor adeta. Ablamın önce anneme, sonra bana bakışını ve “Belki de” diyerek dudak bükmesini, omuz silkmesini hatırlıyorum. Ben ilk kadın astronot olacak olmanın omuzlarıma bir anda yüklediği o çok ağır yüke rağmen, ablama bakıyor, galiba biraz da pis pis gülümsüyordum.

Astronot olmak meselesi de eve nereden geldiği belli olmayan Görsel Bilgiler Ansiklopedisinden çıktıydı. Burada gezegenler, yıldızlar, galaksiler, samanyolu ile ilgili şimdi  toplasam herhalde üç dosya kâğıdı edecek bilgileri döne döne okuyarak uzay bilgimi sürekli geliştiriyordum. Sonsuzluk, evren, dünyamız gibi kavramlar büyüleyiciydi, ama anlaması da bir o kadar zor. Dünyayı, güneş sistemi içinde görebiliyor, onun yanına Mars’ı Venüs’ü iliştiriyor, en sondaki Güneş’e de bakabiliyor ama bunun dışındaki irili ufaklı uzay meselelerine biraz tereddütle yaklaşıyordum. Uydumuz olmasına rağmen aydan hoşlanamıyordum. Yörünge kelimesini söylerken kendimi uzman biri gibi hissediyor, bu kelimede çok cazip bazı sesler duyuyordum.

Arkadaşlarımla evren, uzay, sonsuzluk meselelerinde konuşuyor, çok yaratıcı olmayan sonuçlara varıyorduk. Sonsuzun, sonsuza dek giden uzun bir yol olduğuna hükmetmiştik okulda. O kadar uzundu ki, sonu görünmüyordu! Sonsuzluk, çok müthiş, büyük bir aydınlıktı. Ama karanlık da olabilirdi içinde yıldızlar, samanyolları, nebulalar olan (yeni kelimeler geliyordu durmadan). Sonsuzluk üzerinde ne zaman düşünmeye kalksak sektiğimiz bir duvardı. Sonra bir düşe kapıldım birden. Her gece yatağımla beraber uzay boşluğuna savrulsam  tek başıma kaç gün idare edebileceğimi düşünmeye başladım (!). Etrafta görülecek çok şey olurdu, ama peki ya yiyecek işi ne olacaktı? O aralar, sabahları yatağımdan çıkan elmaların, gofretlerin esas manasını çözemezdi evdekiler.

Uzaylı hayallerim ve ben bir hastane odasına tıkılıp kaldık bir noktada.  Fena bir hastalığa yakalandım, yıllar sürecek bir tedavi başladı. İşte bu hastane kalışlarından birinde başka bir hastalıkla mücadele eden, benden iki yaş büyük bir kızla karşılıklı yataklarda günler, haftalar geçirdik. Durmadan bilgiçlik taslıyordu, herşeyi o biliyordu. Türkiye coğrafyasından okulda birincilikleri varmış. Kırklareli’nin Ege bölgesinde olduğunu savunduğu bir gün bardak taştı. Kırklareli’nin Marmara bölgesinde olduğuna ikna edemeyince o an odaya giren hemşireyi hakem yaptık. Hemşire, “Kırklareli şurası yahu” deyip, eliyle de “şurayı” gösterdi; ama bölge adı vermeden çıktı gitti odadan. Kız, “Bak gördün mü?” deyince çok sinirlendim. Söyleyecek hiçbir şey bulamıyordum ve avazım çıktığı kadar EVREN KOCAMAN TAMAM MI? diye bağırdım! Tabi lokasyon belirtmede ölçeği bir anda evrene çıkarınca rakibim ne dediğimi hiç anlamadı. Oysa “bu tartışma ne manasız” demeye çalışıyordum, gücüm yetmemişti. Evren kocamandı, biz küçücüktük, hiçbir önemimiz yoktu. Sonsuzluk hakkında düşünen herkes bunu bilirdi. Kafayı kaldırıp göğe, gözlerini kısıp şöyle bir uzaya bakan herkes Kırklareli’nin Marmara’da olduğunu da pekâlâ görebilirdi!

Yatakta elmalarla uzaya savrulmalar, uzun uzun minik ışıklı uzay fotoğraflarına dalıp gitmeler, astronot olma hayalleri büyüdükçe uzaklaştılar benden. Yıllar sonra astronotların yaşadığı söylenen bir algı değişimine dair uzun da sayılmayacak bir yazıyla tesadüfen karşılaştığımda o uzakta kalmış anılar, hisler bir anda üzerime boca edilmiş oldu. Bahsedilen etki, uzay gemileri dünyadan uzaklaştıkça yaşanan bir tür algı değişimi, sadece astronotsanız yaşayacağınız türden bir deneyim. Pencerelerinden baktıkça dünyanın küçüldüğünü görüyorlardı astronotlar, dünya uzaklaştıkça kara parçaları suların içinde ufalıyordu, sınırlar çoktan kaybolmuş oluyordu, dünya küçülüyordu: Dünya en uzakta, artık iyice minik, kırılgan bir yuvarlak haline geldiğinde astronotlar ve ben ağlıyorduk. Halimize, ufaklığımıza değil de, evrenimizin kocaman olmasına, ölçek uzaydan dünyaya bakmak mertebesine çıktığında dünyevi ölçeklerin de sulara gömülmüş olmasına. Bir rahatlama, ferahlık…

Bütün bu gevezelikleri neden ettim biliyor musunuz? (Üstelik bu yazıya başlarken maksadım da kesinlikle çocukluğumu anlatmak falan değildi.) Uzun zamandır rastladığım en güzel işlerden birini size göstermek istiyordum: İsmi konmamış, editlenmemiş ve kimse tarafından da seyredilmemiş Youtube videolarını gösteren bir site yapmışlar. Siteye giriş yazısında da seyircileri astronota benzetmişler, yukarıda bir yerlerde bahsettiğim astronotların yaşadığı o zihinsel değişime referansla. “Dünyaya 500km kadar uzaktan bakan bir astronotsunuz bugün” demişler. İzlenmemiş videoları da dünyanın faniliğine dair akıp giden görüntüler olarak sunmuşlar.

İşte sitenin adres burada: http://astronaut.io

Seyir için GO’ya basıyoruz. Bilgisayarınızın klavyesindeki, yazarken boşluk bırakmaya yarayan space tuşuna basarsanız videoların arkasında bir de fon müziği geliyor, o durumda videoların etkisi bazıları için daha da büyük olabilir.

Burada seyrettiğim videoları düşünüyorum bunları yazarken: Bir kız ağırlık kaldırıyordu, bir lunapark vardı, birisi dikiş makinasına dev bir iğne yerleştirmeye çalışıyordu, bir tabelaya yakınlaşıyordu kamera, bir kadın el sallayıp ukulelesini çalmaya başladı, iki kedi birbirlerine sokuluyordu (kedisiz bir Youtube projesi asla düşünülemez), karda bir karga yere konuyor sonra uçup gidiyordu, başka bir yerin karında bir köpek koşuyordu, bir kadın yüzüne krem sürüyordu, bir yerde protesto vardı, deftere alınan bir not, masaya konan bir bardak, balon şişiren bir çocuk, konuşma çabasındaki papağanlar, karate, dans öğrenenler, uzaktan görünen arabalar, bir çayır, üflenen bir pasta mumu… Kahvaltı masasında bir aile, ansiklopedi karıştıran bir çocuk, minicik, tekinsiz bir ay, hastane odasında iki kız çocuğu, Marmara Bölgesi haritası, bir elma, bir gofret, ilk kadın astronot… Evrenin büyüklüğü ölçüsünde küçüklüğümüz, önemsizliğimiz… Hasbelkader ele geçirdiği bir gezegen üzerinde yaşayan türlerden sadece biri olan insanlık. Kendi yörüngesinde döne döne delirmiş insanlar… Ölçek dediğimiz bu şey ne kadar önemli, ölçeği hiç unutmamak, bazen zor da olsa perspektifi kaybetmemek lazım.


Yazının ana görüntüsündeki kadın astronotun adı Tracey Caldwell Dyson. 2010’da gittiği bir uzay gezisi sırasında evimize bakarken görünüyor.

5harfliler’de yayınlanmıştı ilk defa yazı.

 

Kozmik Mücevherat

Kara Knack gençliğinde yolu Los Angeles şehrine düşmüş bir kadın. Burada şehri ta en tepeden gören Griffith Gözlemevi’ne gitmiş ve anlaşılan bir daha da hiç ayrılamamış buradan. Griffith Gözlemevi, astronomi bilimini çoğunluğa ulaştırmak amacıyla 1930’larda kurulmuş. Güneş ve ay tutulmalarını seyredebilmek için dünyanın muhtelif seyir noktalarına seyahat etmekten de çekinmeyen Kara Knack, gözlemevi için gönüllü olarak yıllarca çalışmış ve anladığım kadarıyla hala da çalışıyor.

Kara Knack bütün bu geçen yıllar boyunca ay, yıldız, güneş, görünümlü her türlü objeyi toplamış. Topladıklarının arasında kolye, küpe, saat, bilezik, rozet, hatta şerif rozetleri ve dahi envai çeşit süs var. Topladığı objelerin sayısı 1600’ler civarındayken ve Knack’in evi oradan buradan fırlayan güneşler, yıldızlar ve aylarla tıka basa dolmuşken, bütün bu pırıltıların sergilenmesi fikri çıkmış ortaya. Griffith Gözlemevi’ne bunca candan bağlı birinin “eser”leri neden orada sergilenmesin? Önceleri yükte ağır, pahada hafif bunca “ıvır zıvır”ı sergilemenin itibarlarına halel getireceğini düşünmüş yetkililer. Efendim bunlar “kitsch”miş ve bütün gözlemevinin görkeminin yanında sığ kalabilirmiş böyle bir sergi. Knack, ilgili bilmiş yetkilileri gayet güzel ikna edince son bir hamleyle 600 kadar obje daha toplanmış. Toplam 2200 mücevherat ile evrenimizin 13,9 milyon yıllık yolculuğu, 50 metre uzunluğunda bir pano üstünde sergilenmiş. Yukarıda bu uzun yolculuğun başladığı yeri, yani “Büyük Patlama”yı ve serginin bir kısım devamını görüyorsunuz.

Geçtiğimiz Aralık ayının çok soğuk, rüzgârlı ve karanlığı da basmış bir gününde Griffith Gözlemevi’ne gittim. Binaya yaklaştıkça artan insan kalabalığı, içeride film çekimi olabileceğini düşündürdü, zira olaylar Los Angeles’ta geçiyordu. Onca insan da figüran mıydı peki? Hayır, çekim mekim yokmuş! O kadar yolu sahiden de gezegenleri, ya da binanın bütün Los Angeles şehrini tepeden gören epey etkileyici manzarasını görmeye… aman yarabbim binlerce kişi gelmiş! Âdeta bir pazar yerinin izdihamında buldum kendimi (doğulu olduğum için kalabalık olan heryer benim için bir pazar yeri).

Güneşteki lekeler, periyodik cetvelde yer alan elementlerin asıllarından örnekler, dürbünler, teleskoplar, Ay, Mars, koridorlar, merdivenler derken Knack’in panosunun başında buldum kendimi. Mübalağa ettiğimi düşünmemenizi rica ederek, panoyu görür görmez cama yapıştığımı iddia edebilirim. Henüz hikâyesini bilmeden bu upuzun, pırıltılı yolun başında her bir küpeye, kolyeye uzun uzun bakarak çok zamanlar harcamak istedim. Her birinin hikâyesini öğrenmek, en nihayetinde evrenin yaşını temsil edecekleri yere konacakları ana kadar neler olduğu hakkında düşünmek. Pek mümkün değildi. Bahsettiğim kalabalık beni “güneş sistemi”ne doğru sürükledi.

Aşağıdaki fotoğrafta, Knack’in efsanevi evinden çekilmiş tek bir kare fotoğraf var, bir haber sitesinde gördüm. Düşünüyorum Knack de mi düşünmez olmuş acaba, ya da toplayıcılık aleminin büyüsüne mi kapılıp gitmiş. İlk yıldızını, güneşini aldıktan sonra binlercesini bulacağını bilmeden o ilkleri bir kutuya mı koymuş. O ilkler şimdi “Büyük Patlama”da mı yer almışlar mesela? Bir, on, yüz derken binlercesini bir araya getirince, hangisini nereden aldığını unuttu mu Knack, yoksa dün gibi hatırında mı bu ayrıntılar? “Şu yıldızı eskicide buldum, şu hediyeydi, şu güneş Mars’tan postalandı,, şu yıldız şeklindeki rozet bir şerifin yakasındaydı, söktüm, şunu satın aldım, şunu da unuttum…”

Bana kalırsa Griffith Gözlemevi’nin devasa binasında sergilenen her şeyden daha güzeldi bu kozmik mücevherler, galiba hikâyeleri olduğu için.

İşte kimi yıldız, güneş peşinde koşar, kimi hikâyelerin.

628x471-415x294

Knack evinde

griffith_observatory_2008_009

Bütün hikâyenin başladığı yer, “Big Bang”  anı!

5Harfliler

Yazının ana görüntüsü şuradan alındı.