Minik -Dev Buluşma-

Nine: Seni sevmiyorum diyen erkek görülmüş müdür?
Feride:Ama o yalan söylemez ki.
Nine: İnsan bazen kendi kendini de aldatabilir. Gençlikteki hisler saman alevi gibidir güvenilmez.
Feride: Ben ona güveniyorum Nine
Nine: Ben de sana güveniyorum Feridem. Yoksa Allah korusun, hiç izin verir miydim?
Feride: Ne olabilir Ninecim?
Nine: Bilemezsin Feridem, herşey olur.

Ben Bir Sokak Kızıyım filminden bu sahne, aynı zamanda Dev Buluşmalar kitabının da açılışında yer vermeyi düşünüyorum, henüz karar vermedim. Ama bu diyalog, kitapta yer alan tüm metinlerin üstünde, ötesinde kısa bir özet gibi: Bilemezsin, herşey olur.

Kaymakam Emretmiş

Ömer Lütfi Akad’ın adı Işıkla Karanlık Arasında olan anılar kitabından başka bir yazıda bahsetmiştim. Bu kitap o kadar güzel yazılmış ve öyle ilginç insanlardan, olaylardan, maceralardan bahsediyor ki 643 sayfa bir çırpıda tükeniyor! Hele sinema tarihiyle ilgilenenler için paha biçilmez bir kaynak. Kitabın ilk baskısı da çoktan tükendi, yayıncısı yeni baskıyı bir türlü yapmıyor. Niyeti bozdum. Acaba kısım kısım tüm kitabı buraya alıntılasam mı diye planlar yapıyorum. Nereden başlayayım diye şöyle bir bakınca, Akad’ın sinemaya attığı ilk adımıyla karşılaştığı bir olaya denk geldim. Ne yazık ki, bu da bir taciz hikayesi oldu. Anadolu’da film çekimine giden kadın oyuncuların devlet eliyle nasıl taciz edildiklerine dair bir anı.

1946’da okuldan arkadaşı Şakir Sırmalı’nın yönetmenliğini yapacağı Domaniç Yolcusu/Unutulan Sır filminde yapım sorumlusu olarak işe başlıyor Akad. Çekimler Adapazarı’nda yapılıyor. 1946 Yeşilçam için çok erken bir zaman. Henüz sinemanın ne olduğunu  keşfetmeye çalışırlarken, bir yandan da film çeken birtakım insanlar var. Herkes  heyecanlı, hevesli, herşey el yordamıyla. Türlü maceralarla film bitiriliyor ve trenle İstanbul’a dönüleceği gün, son anda olanlar şunlar. Kitabın 33 ve 34. sayfalarından alıntılıyorum:

“Dönüş günü trenin kalkmasına yarım saat kala duraktay­dık. Biletler alınmıştı, malzemenin yüklenmesi ile uğraşıyor­dum, birden topluluğumuzda bir hareket oldu, ne oluyor diye sokuldum. Bir polis gelmiş, kadın oyunculardan Türkân Pasiner’le Servet Cengiz’i götürmek istiyordu. Kaymakam bey emretmiş, kadın oyuncuları görecekmiş. Şakir Sırmalı karşı koymak istedi: “Ne hakla, neye dayanarak!” Polise bir şey an­latmanın yolu yoktu. “İcabında cebren götürürüm!” diyor­du. Şakir Sırmalı bana “Ben de onlarla gidiyorum, gecikirsek beklemeyin. İstanbul’da babama söylersin,” dedi. Çok kızmış­tı, öyle, gürültüye pabuç bırakacaklardan değildi. Gittiler. Merakla bekleşir olduk. Etrafımızı bir kalabalık sardı, araların­da sırıtanlar vardı, onlar kuşkusuz kaymakamın ne istediğini biliyorlardı. Bir süre sonra dörtnala kalkmış bir fayton ara­bayla, trenin kalkmasına iki dakika kala geldiler. Sırmalı’nın tepesinden duman çıkıyordu. Ayrıntıları anlatmayacağım. Ne var ki gelecek yıllar içinde buna benzer ama daha ağır so­nuçları olan durumlar görecektik. Devlet gücünü arkalarına almış kaymakamların, emniyet müdürlerinin, hâkimlerin, vali yardımcılarının, belediye reislerinin, hükümet tabipleri­nin, komiserlerin yasa adına, yasaları çiğneyerek türlü edep­sizliklere yeltenmelerine tanık olacaktık. Devlet katında yer tutanlarda padişahlık, inatçı bir soyaçekim sürekliliği ile hiç eksik olmuyor…”

Kitabın kalan kısmında bir daha da bu konuya hiç değinmiyor Lütfi Akad. Diyeceği kadarını bu iki sayfada demiş, zaten o kadarı da insanın canına yetiyor. Bunlar hep saklı kalan yanları Yeşilçam’ın. Üstelik 70 sene öncesinde kalmış olduklarını da umamıyoruz. Devlet eliyle tacizin binbir yüzünden sadece biri, üzerine en az konuşulanı. Kaymakam bey emretmiş!

Büyük Yengelik Parantezinde Yeşilçam’da Kadın Oyuncu Olmak

Yeşilçam’ın kadın oyuncuları içinde kimselere benzemeyen biri var. Nasıl bir oyuncu olduğunu, sinema kariyerini birkaç cümle ile tarif etmek kolay değil. Esas kadın mı, yoksa yan rollerin gediklisi mi? Cevap, ikisi de. Masum, iyiniyetli, saf olan mı, arabozan, fitneci şeytan mı? İki role bürünmüşlüğü de var. Güzel, alımlı mı, yoksa kaknem, çirkin mi? Bence çok güzel, ama Yeşilçam onunki gibi güzel bir yüzden bile “çirkin” yaratabilmiş.

Kariyerinin ilk dört yılında çektiği on kadar filmi bir kenara koyarak, oynadığı hemen tüm rollerin bir ortak teması var yalnız bu oyuncunun: İstenmeyen kadın olmak. 1960’lar boyunca çevirdiği, galiba yüzlerce, filmin çoğunda Çolpan İlhan esas adamla kızın arasına, zengin babası, parası sayesinde giren, bazen yaşı geçkince, bazen hastalıklı, umutsuz çaresiz, her durumda istenmeye kadını oynamış. Ben bu rollerin Çolpan İlhan’ın yaptığı evlilikle ilintili olduğunu düşünüyorum yıllardır. Yeşilçam’ın en has adam rollerinde oynayan, halk kahramanı, gönül adamı Sadri Alışık’la evli olmanın onun kariyerine yenge kontenjanından hasar verdiğini iddia ediyorum. Sadri Alışık ile başrolünde oynadığı ve zamanında büyük gürültüler koparan “Yalnızlar Rıhtımı” filminden ve Alışık ile nikâh masasına oturduktan sonra Çolpan İlhan’ın sinema kariyerinde bir tür değişim yaşanıyor zira.

Screen Shot 2018-06-05 at 4.20.40 PM

Çolpan İlhan ile uzun bir röportaj yapmayı çok istedim ben. Yıllarca bu röportajın soruları üzerinde çalıştım zihnimde. Biraz çekingenlikten, biraz fikrin verdiği heyecanla oyalanmayı alışkanlık haline getirdiğimden bu mümkün olmadı. İlhan’ın 2014’teki ani vefatından sonra şimdi ancak gazete haberlerini, yaptığı röportajları, hakkında yapılmış belgeselleri ve tabi filmlerini kullanabilirim hakkında yazmak için.

İlhan, sinemaya nasıl başladığını uzun uzun anlatmış çeşitli yerlerde. Daha çocukken hayatta ne olmak, ne yapmak istediğini çok net bildiğini söylüyor bir belgeselde. İki ağabeyinin, babasının eğitimi üzerine nasıl titizlendiklerini, oyuncu olmasıyla ilgili en büyük itirazın da babasından geldiğini belirtiyor. O itiraz da “ya başaramaz da, üzülürse” kaygısından kaynaklanmış aslında. Ağabeyleri Çolpan’a inanmışlar, herkesten farklı olduğunu düşünmüşler. Kandilli Kız Lisesi’nde bazen bizzat sahnelediği tiyatro oyunlarıyla iyice pekişen oyunculuk sevdası, konservatuvar sınavlarını kazanmasıyla ve hemen ardından gelen bir başrol teklifi ile tüm hayatına yön vermiş. Şakir Sırmalı’nın yöneteceği “Kamelyalı Kadın” filminde tereddütlerine rağmen rol almayı kabul etmiş. Ne kadar ağır eleştirilse, İlhan’ın oyunculuğu sinema için fazla tiyatral bulunsa da film, ona zamanın en önemli yönetmenlerinden biriyle çalışma imkânı sağlamış. Lütfi Akad onunla 1957’de, tanıştığı ilk ana yer veriyor anılarında: “İnce uzun bir kız, yü­zünün yarısını iri kara gözleri kaplıyor. Adı Çolpan İlhan ama bilmeye gerek yok aslında, gözleri onu tanımlamaya yetiyor.”

Çevirecekleri film “Ak Altın.” İlhan’ın ikinci filmi bu. Akad o zamanlar yapımcıların daha az paraya çalıştıkları için yeni yüzleri filmlerde oynatma riskini göze aldıklarını belirtmiş anılarında. Tabi sinemaya yeni yüz kazandırmanın on ayrı yolu da yok, mutlaka birileri yeni olacak. Yalnız İlhan’ın tiyatrodan gelmesi, onu tanıyan hemen herkesin vurguladığı eğitimli, farklı halleri, kendine güveni benzerlerinden ayırmış, belli ki biraz öne çıkarmış onu. Rol seçen bir oyuncu da değil. Kendisine verilen rollerin niteliğini, kariyerini nasıl etkileyeceğini hiç düşünmeyen her rolü, altından kalkması gereken bir zorluk olarak ele alan bir oyuncu. “Ak Altın”ın Anadolu’nun bazı yerlerinde komedi niyetine seyredilmesine neden olan büyük başarısızlığına rağmen, ardı ardına gelen başrollerden biri, Çolpan İlhan’ı kendi deyişiyle onu “bir marka, bir star” yapmış. Atıf Yılmaz’ın yönetmenliğinde çekilen film 1958 yapımı, “Bir Şoförün Gizli Defteri.”

Screen Shot 2018-06-20 at 11.50.07 AM

“Herkes haddini bilmeli. Şoför olacağına adam olsaydı”

Çolpan İlhan bu filmde bir paşa kızı rolünde, adı Çiler, ama kötü yola düşünce adını Çilek olarak değiştiriyor. Çiler son derece burnu büyük bir kadın, gözü çok yükseklerde. Oturdukları mahallededen utanç duyuyor ve kendisine aşık, komşusu şoför Erol karakterini her fırsatta aşağılıyor. Onu densizlikle, hadsizlikle, kendisine aşık olmak terbiyesizliğinde bulunmakla suçluyor. Erol’e yönelik bazı replikleri şunlar:

Şoför olacağına adam olsaydı.
Bir şoförün karısı olmaktansa ölmeyi tercih ederim.
Herkes içtimai mevkini ve haddini bilmeli.

Upuzun, mümkün olan en ağır tempoyla akan film Çiler’in kötü yola düşmesi, Çilek olması, Erol’un onu kurtarması, filmin sonuna 30 saniye kala Çiler’in Erol’a aşkını itirafı ve ölmesiyle bitiyor. Bu son 30 saniyeyi saymazsak, Çiler karakterinin film boyunca Erol’un nezdinde tüm şoförleri bıkıp usanmadan hakir gördüğünü rahatlıkla söyleyebiliriz. Yani şoförlerin onu sevmesi için en ufak bir neden yok, ama sonuç bambaşka. Filmin ticari başarısı Çolpan İlhan’a kaydadeğer bir ün kazandırıyor ve kendisi de yıllar sonra biraz şaşkınlıkla o dönem binlerce sürücü ehliyeti imzaladığını belirtiyor. Çolpan İlhan artık ülke çapında şöhret olmuş bir yıldız. 1959 yapımı “Zümrüt” filmi de bu başarının devamı olacak. Yönetmen koltuğunda yine Lütfi Akad var.

“Zümrüt”ün şimdilerde bir sinema sitesinde yer verilen kısa özetini anlatım bozukluklarıyla aynen alıntılıyorum:

Kumar ve içki düşkünü, her istediğini elde etmeye alışmiş zengin dul Feride (Çolpan İlhan) ile, ona metelik vermeyen, sevmesine rağmen onu kendinden uzak tutmayı başaran  genç doktor Selim (Fikret Hakan) ile doktor arkadaşı Fuat’ın (Sadri Alışık) sıradışı aşklarının öyküsü. Selim’in kadına karşı gösterdiği direnci gösteremeyen Fuat, Selim’in bütün ikazlarına rağmen  kadınla beraber yaşamaya başlar.

Anlayacağınız, Zümrüt korkunç bir kadın! Film boyunca Zümrüt’e değen yanıyor. Agâh Özgüç, “Türk Sinemasında Cinselliğin Tarihi” kitabında, “kentsoylu çürümüşlüğünü temsil eden” bu kadın tipinde Çolpan İlhan’ın adını “Zümrüt” filmiyle anmış. Fakat Özgüç’e göre de bu “ahlâken çürümüş” kadın rolleriyle öne çıkacak başka isimler var. Çolpan İlhan bu rollerin aranan ismi olmuyor hiçbir zaman. Onu bekleyen daha arada, ahlâken çürüme oranı biraz ince ayarlanmış, daha çok kötülükle, çaresizlik arasında kalan kentli, üst sınıf kadın rolleri.

Yine bir Lütfi Akad filmi olan “Yalnızlar Rıhtımı” ise Yeşilçam tarihinin en hararetli tartışmalarına konu olan filmlerinden biri. Eleştirmenlerin birbirlerine düşman kesilmelerine neden olmuş zamanında. Kimi senaryoyu yerin dibine batırırken, kimisi Akad’ın bu filmde muazzam bir ustalık sergilediğini savunmuş. Filmi fazla Avrupai, fazla deneysel, fazla uzak bulanlarla, bu türden denemelerin artmasını temenni edenlerin taraf tuttuğu tartışma epey süre devam etmiş. İlhan’ın canlandırdığı Kontes Güner de izleyicinin seyre alışkın olmadığı, depresif bir karakter olarak kolayca benimsenmemiş. Bütün bunlar olup biterken, tartışmaların tozu, dumanı dinmeden filmin ana karakter oyuncuları olan Çolpan İlhan ve Sadri Alışık evlenmekle meşguller. Bir sene içinde de oğulları dünyaya geliyor.

Screen Shot 2018-06-05 at 5.18.20 PM

Ayhan Işık’a bakıp iç geçiren Fatma Girik ve Fatma Girik. Avare Mustafa filminden bir sahne.

Bu dönemden bir önemli film daha var bahsetmek gereken. Peyami Safa’nın takma isimle yazdığı bir senaryodan uyarlanan “Cumbadan Rumbaya.” Bu filmin çekimlerinden hamile olan Çolpan İlhan çekimlerde karnı belli olmasın diye korse taktığını, yakın plan çekimler sırasında korseden nasıl sıkıldığını yıllar sonra biraz da vicdan azabı çekerek hatırlıyor. Filmde, başlarında erkek bulunmayan bir grup kadın Karagümrük’te ahşap bir evdeki hayatını anlatıyor. Evin kızı Cemile’nin adı mahalleye deliye çıkmış. Gözünü Nişantaşı’ndaki apartmanlara dlkmiş, bu uğurda içinde yaşadıkları ahşap konağı yakmayı bile düşünen, önüne geleni tekmeyi, tokadı yapıştıran, gözüpek, sözünü sakınmaz bir karakter Cemile. Erkek tavırlı biraz, ama kadın oluşunu unutmuyor, erkekliğe öykünmüyor hiç. “Cumbadan Rumbaya”nın ticari başarısı bir fiyasko lakin. Sırtına deri ceketi, başına kasketi geçiren, seyircinin çok sevdiği Şoför Nebahat karakterinin yanından parlayamiyor Cemile nedense. Dönemin dergilerine yansıyan bir de minik haber ilişti gözüme bunları yazarken. Filmin galasına Çolpan İlhan gidememiş, Sadri Alışık’ın tiyatroda oyunu varmış o akşam. Sorulunca “E yalnız olmazdı tabi” diyor gidemeyişiyle ilgili. Oysa filmin onun kariyerinde önemli bi yeri var, başrolde oynadığı son film olabilir Cumbadan Rumbaya.

cumbadan rumabaya tokat1

Cumdadan Rumbaya filminden olağan bir sahne.

Evlilik ve doğumdan sonra bir sene sinemaya ara veren Çolpan İlhan’ın 1961’de çektiği ilk filmde aldığı rol, kariyerinin kalan kısmıyla ilgili kötü bir haberci gibiymiş aslında. Orhan Kemal’in Devlet Kuşu romanından uyarlanan film kentsel dönüşümün konu edinen ilk yapımlardan biri, adı: Avare Mustafa. Çolpan İlhan uzun bir zaman sıkışıp kalacağı bir kalıba giriyor bu filmde. Yoksul bir mahallede, ahşap evlerde yaşayan insanların hayatı sokağa gelen bir müteahhit ile değişiyor birden. Mahallede Ayhan Işık ve Fatma Girik arasında yaşanan aşkı bozan müteahhitin kızı, Çolpan İlhan oluyor. Biraz hastalıklı, biraz narin olduğu için bir dediği iki edilmeyen bu zengin kız, yoksul Ayhan Işık’la türlü vaatlerle ve zorla evlendiriliyor. Aynı yıl çektiği “Aşkın Saati Gelince”de bu kez Göksel Arsoy ile Belgin Doruk arasına girerken görüyoruz İlhan’ı, ama bu kez hile ile halletmeye çalışıyor meseleyi. Her iki senaryodada terk ediliyor, yataklara düşüyor. 1962 tarihli “Ver Elini İstanbul” filminde ise daha filmin başında terk ediliyor. Bir gün önce Beşiktaş’ta ev bakarken, ertesi gün ortada kalıyor ve bir otel odasında kendini öldürmeye çalışıyor. 1963’te “Kamil Abi” isimli çok garip bir mahalle filminde esas kız gibi görünmekle beraber, son derece önemsiz bir rolde görüyoruz İlhan’ı. Aynı yıl çekilen “Bütün Suçumuz Sevmek’te yine zengin babasının yanında çalışan bir işçiye aşık oluyor ve bu işçinin eşyalarını ondan habersiz kendi köşküne taşıtarak kendisiyle evlenmeye zorluyor. “Seven Kadın Unutmaz”da kâbus gibi bir karakter artık. Filmin tüm oyuncularının üzerine çöken kara bir bulut. Elinde sürekli içki kadehi, herkesi, kendi çocuklarını dahil tüm kadroyu hor görüyor. Burada da babası zengin. “Siyah Gül”de de Kartal Tibet ve Türkan Şoray’ın arasına girerken görüyoruz. “Kıskanç Kadın”da sevenleri ayırmak için yanlışlıkla cinayet bile işliyor. “Hicran Gecesi”nde daha filmin başında dört nişanlı tarafından terk ediliyor. Bu terk edilişlerin ve yaşlı bir adamla istemeden evlenmiş olmanın kederiyle Hülya Koçyiğit’e aşık olan Ediz Hun’a göz koyuyor. “Ekmekçi Kadın”da babasına ikide bir “Baba, baba. O benim olacak değil mi?” diye soran, İzzet Günay’ı ille de isteyen, ömrü de pek azalmış, takıntılı bir zengin kız rolünde yine. 1960’ların sonuna doğru çekilen “Kaldırım Çiçeği” filmindeyse Sadri Alışık bile, Çolpan İlhan’ı terk eden koca rolünde. Evlilikleri kötü gittiğinden evden ayrılan Çolpan İlhan, başka bir kadının ortaya çıkmasıyla apar topar geri dönüyor.

Screen Shot 2018-06-20 at 12.15.19 PM

“Seven Kadın Unutmaz” filminde hayatı mahvolmuş bir kadın.

Bütün bu rollerde onu saçları her defasında biraz daha dağılmış görüyoruz. Sevdiği adamı her ne pahasına olursa olsun elde etmek için ağlarken rimelleri sanki biraz daha fazla akıyor. Başlarda minik sinir buhranları geçirirken, daha ileride çekilen filmlerde ölümcül hastalıkla mücadele eder oluyor, asap bozukluğundan hastanelere düşüyor. Kaprisin, şımarıklığın, çekilmezliğin çirkin yüzü olduğu fimlerin sayısı artıyor sanki. Bütün bunların üstüne ince, uzun fiziğinin, Avrupai görünümünün de bir fayda sağlamadığını eklemek lazım belki. (Kesin olan şu Çolpan İlhan sinemadan el ayak çekince bu rollerdeki açığı kapamak için tek bir isim öne çıkıyor, o da Lale Belkıs.) Her ne kadar sevenleri ayırsa da, yer aldığı senaryolarda Çolpan İlhan’ı evlendikten sonra hiçbir zaman iffetsiz bir kadın olarak görmüyoruz ama. Asla bir arzulanmanın, cinsel çekimin öznesi olmuyor. Tam tersine, her zaman istenmeyen, dışlanan kadın karakterlerini canlandırıyor. Yeşilçam’ın sahici kötü kadınları gibi kocasını aldatmıyor doğrudan, çocuğunu terk etmiyor. O rolleri oynayanların içine girdiği kurumsal kötülük kapısına yaklaştığı anlar varsa da, hiçbir zaman o kapıdan geçmiyor.

Screen Shot 2018-06-05 at 4.27.31 PM

“Kaldırım Çiçeği” filminde Sadri Alışık’a sarılırken.

Kalabalık kadrolarla çekilmiş, dönemin en ünlü oyuncularının önemsiz, minik roller aldığı büyük yapımlarda da Çolpan İlhan’ı evin hanımının yeğeni, esas kızın ablası, Belgin Doruk’un hizmetçisi olarak görüyoruz. Aşk-ı Memnu’daki Matmazel rolünde de Çolpan İlhan var. Sadri Alışık ile arada bir yolları kesişse de kariyerlerinin arasındaki fark 60’ların ortasına gelinceye değin iyice belirginleşiyor. Turist Ömer filmlerinin ilkinde biraz meczup haliyle, ağzı kalabalık, saf bir karakter yaratan Sadri Alışık’ın yanında Çolpan İlhan’ı görüyoruz, kör bir kadın olarak. Fakat toplam dört, beş sahnesi var sadece, onlarda da göründüğü gibi kayboluyor. Bu arada Sadri Alışık, Turist Ömer’i takiben yarattığı Ofsayt Osman, Avare, Dalgacı Mahmut gibi karakterlerle, halkın gözünde epey yükseklere yerleşmiş durumda. Kader Sadri Alışık’a hep oyun oynuyor, talihsizlikler hep onu buluyor. Sadri Alışık sokak köpekleriyle dertleşiyor, balıklarla sohbete oturuyor. Filmlerde sevdiği kadınları anlatan upuzun, dokunaklı, tumturaklı laflarla süslenmiş tiradları var.

Çolpan İlhan’la 1964’te yapılmış bir röportaj var, Sinema Ekspres dergisinde yayınlanmış. O günlerde sinemayı bıraktığına dair bir söylenti var ortalarda, nitekim röportajın başlığı da şu: Çolpan İlhan konuştu: Sinemayı Bırakmadım. Sorulara mesafeli yanıtlar veriyor burada. Sekiz yıldır sinemada olduğunu, 35 film çektiğini ve son zamanlarda kendisine yardımcı aktris denmesine şaştığını belirtmiş. Kendisi için yazılan rollerin de olduğunu hatırlatmış. “Önemli olan rolün büyüklüğü, küçüklüğü değil olumlu olarak verilmesidir demiş.” Ben bu yanıtlardan bir tür küskünlük yaşadığı, biraz geri çekildiği izlenimine kapılıyorum işin doğrusu. Nitekim tam da bu dönemler adı, moda, giyim, kıyafet gibi anahtar kelimelerle yanyana gelmeye başlıyor. Sinemadan neredeyse hepten çekildikten sonra açacağı moda evi fikri bu zamanlarda şekillenmeye başlamış olmalı.

Yeşilçam’daki önemli, öne çıkan kadın oyuncuların medeni durumlarıyla ilgili magazin haberi olmaktan öteye geçen, uzun boylu araştırmalar yapılmadı bildiğim kadarıyla. Birbirinden kopuk değerlendirmeler, yeri gelince yapılmış kısa değinmeler var. Oysa bu bir dinamiği işaret ediyor olabilir. 1967’de yapılmış bir ankette yıldızlara sinemaya bırakınca ne yapacakları sorulmuş. Çolpan İlhan, sinema biterse tiyatrodan devam edeceğini söylemiş. Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Sevda Ferdağ, Selda Alkor, Selma Güneri, Neriman Köksal gibi isimler sinemayı bıraktıktan sonra evleneceklerini, çoluk çocuğa karışacaklarını ev işleriyle meşgul olacaklarını belirtmişler. “Sinemanın bittiği yerde, evlilik başlar” gibi bir sonuç var ortada, çünkü birinin eşi olmak, daha sınırlı bir alanda hareket etmek demek biraz da. Bu kitabın odağına aldığı yengelik tam da buna işaret eden, neredeyse kurumsal bir kavram. Yenge dediğimiz insan etrafı çitlerle çevrili birisi. Sadece erkeklerin üyesi olduğu büyük bir kardeşlik cemiyetine göre ayarlanmış, kadınların kendilerini bir anda içinde buluverdiği gayet çatışmalı ve kural belirleyici bir pozisyon.

Çolpan İlhan’a aleni aşkını yeri geldikçe ilan etmiş birisi var, Yeşilçam’a uzak da olmayan birisi: Selim İleri. 17 Haziran 1985’te Milliyet’e yazdığı bir yazıda hislerini “aşka benzer, ancak aşkla özdeşleştirebileceğimiz bir bağlılık, hayranlık” olarak nitelemiş. Yani aşk gibi ama, tam da değil gibi de. İleri’inin bu yazıda hislerine çekidüzen verme kaygısı çarpıcı geliyor bana. İleri, İlhan’a sürekli mektuplar yazarmış, mektupların üzerine “acele açılması rica olunur” notları düşermiş. Telefon numarasına ulaşınca Çolpan İlhan’ın sesini duymak için sessiz telefonlar da eder olmuş. En sonunda bir dergide yaşadıkları evin adresi yayınlanınca, gidip evi de bulmuş, karşı kaldırımda bazen yağmurun altında Çolpan İlhan’ı görmeyi umut ederek beklermiş. Oturdukları apartmana girip, tek tek kapılara bakarak hangi katta oturduklarını tespit etmeye de çalışmış hatta. İşte tam bu keşif macerasından bahsederken, minik bir düzenleme, tek kelimelik bir ayarlama yapıyor Selim İleri yazısında. “Çolpan ile Sadri Ağbi’nin hangi katta bulunduklarını araştırdım” diyor. İşte o “ağbi” kelimesini, Çolpan İlhan’ın bütün bir sinema kariyerini biraz açıklayan, biraz özetleyen tek kelimelik bir çelme olarak niteliyorum. Evlilik öncesi kullandığı soyadını kullanmaktan vazgeçmemiş, ülke çapında tanınan, uzun soluklu kariyeri olan bir kadın oyuncunun büyük yengelik parantezi içine alındığında bir şeyler kaybetmiş olacağını düşünmek yersiz mi? Değil sanki!


Yazı, Mustafa Çiftçi ve Tanıl Bora’nın derlediği Yengeler Cumhuriyeti kitabında yayınlandı ilk defa. İletişim yayınları, Eylül 2017.

Sinemayı Bırakınca Ne Yapacaklar?

Upuzun bir yazı yazıyorum günlerdir bir kitap için, Yeşilçam’ın kadın yıldızlarından biriyle ilgili. Kariyeri çok parlak başlayan, sonra ani bir dönüşle neredeyse tek bir role hapsedilmiş bir kadın. Çektiği filmlere bakar, hakkında çıkan gazete haberlerini okurken, aşağıdaki haber metni gözüme çarptı. 19 Ocak 1967’de Milliyet gazetesinin muhabiri, âdeta bir felaket habercisi gibi sinemayı nasıl bırakacaklarını ve sonra ne yapacaklarını sormuş oyunculara. Hemen hepsinin cevabı aynı başlıyor: Hiç istemem.

Yalnız kadın oyuncular söz konusu olduğunda cevaplarda başka türden bir ortaklık göze çarpıyor hemen: “Evleneceğim, çocuklarımla ilgileneceğim” diyor hemen hepsi. Hatta biri doğrudan “kendimi ev işlerine vereceğim” diye de ekliyor.

Evlenmek ve sinema kariyeri arasında birinin bittiği yerde, öteki başlar özetinde bir sonuca ulaşmayan tek bir oyuncu var, o da Pervin Par. Bunları yazarken, merak edip baktım Par’ın hayat hikâyesine. Geçen senenin Temmuz ayında, 76 yaşında ölmüş. İzmir’de bir çiçekçi dükkânı işletmiş sinemadan ayrıldıktan sonra. Genç yaşta ve herhalde Yeşilçam’a girmeden yaptığı bir evlilikten başka bir evliliği de olmamış galiba. 5Harfliler’de de bir Dev Buluşma’ya konu olmuştu zamanında. Ara bozan kadın rollerinde görünürdü hep filmlerde Pervin Par, çok güzel bir yüzü vardır.

Habere dönersek: Ajda Pekkan’ın cevabını okuyunca gülümseyeceksiniz eminim ve ne denli doğru bir karar verdiğini anlayacaksınız. Gürel Ünlüsoy’un kim olduğunu hiç bilmiyordum bu haberi okuyana dek, aralarındaki en gerçekçi cevap ondan gelmiş. En kafa karıştıcı cevap Hülya Koçyiğit’in, herhalde çok hazırlıksız yakalanmış, biraz ne dediğini kendi bile anlamamış olabilir. İşte haber metni burada, yazım yanlışları orijinal metinde olduğu gibidir.

Sinemayı Bırakınca Ne Yapacaklar?

Beyaz Perde yıldızlarımızın ne gibi bir mecburiyet karşısında sinemayı bırakabileceklerini, hayat şartlarının nasıl ve nereye yön değiştireceğini, oyuncular arasında yaptığımız bir anket neticesinde öğrenmiş olacaksınız. Aşağıdaki yazıda sinema yıldızlarımızın bu konuyla ilgili düşüncelerini kendi ağızlarından yayınlıyoruz.

Türkan Şoray: Henüz sinemayı bırakmayı düşünmüyorum. İleride bıraktığım takdirde tek sebep olarak evliliğim olacaktır. Bir ev hanımının yapacağı işleri yapacağım o zaman.

Selma Güneri: Seyirci tarafından unutulmaya yüz tutulduğum an sinemadan ayrılır kabuğuma çekilir, eşim ve olduğu takdirde çocuklarımla sakin bir aile hayatı yaşamağa başlarım.

Cüneyt Arkın: Ben sinemayı bırakmayı hiç istemem ama sinema beni bırakırsa o zaman işler değişir. Durum bunu gösterdiği vakit de eski mesleğim doktorluğa döner ve bu branşta hayatımı kazanmağa devam ederim.

Pervin Par: Sinemayı çok seviyor ve ayrılmayı da hiç düşünmüyorum. işlerim ne kadar kötü olursa olsun sinemada sonuna kadar devam edeceğim. Günün birinde evlensem bile.

Yusuf Sezgin: Seyircinin bana karşı gösterdiği tepkiye bağlı. Beni istemedikleri duruma gelince sinemadan çekilir ve şu sıralar kafamda yaşattığım br işi Avrupa’da gerçekleştirmeğe çalışırım.

Çolpan İlhan: Ancak seyircilerim ve patronlarım beni istemedikleri zaman sinemayı bırakabilirim. İlk sanat hayatına atıldığım günden beri sinema ile tiyatroyu bir arada yürütmekteyim. Eğer sinemayı bırakacak olursa, o zaman tiyatroya dört elle sarılır ve yaşlanıncaya kadar da kalırım.

Ajda Pekkan: Beyaz Perdeyi ya aşık olunca, ya evlenince ya da -Allah korusun- ölünce bırakmaya mecbur kalırım. Ama bir gün, sinemadan artık bıkmış ve usanmış olursam, o vakit ayrılmayı kendim arzular ve bir süre önce temelini atmış olduğum şarkıcılığa veririm kendimi.

Sevda Ferdağ: Çok ama pek çok sevdiğim biriyle evlendiğim takdirde sinemayı bırakır, yepyeni ve hiç kimsenin tanıyamayacağı bir Sevda Ferdağ olurum. Ve kesin olarak söylüyorum ki sinemaya dönmeyi hiç arzulamam.

Hülya Koçyiğit: Seyircinin gözünden düştüğüm vakit bırakırım desem doğru mu yalan mı söylemiş olurum bilemem. Çünkü, bu ihtimal şimdilik bence çok uzak. Fakat, iyi bir izdivaç yaptığım zaman sinemayı bırakır ve sakin bir hayat yaşamaya bakarım.

11.png

Selda Alkor: Sinemaya son derece bağlıyım ve seviyorum da. Bırakmayı aklımdan hiç geçirmedim bugüne kadar. Fakat her aile gibi benim de bir yuvamın olmasını çok arzulamıyor değilim. Galiba, sinemayı evlenince bırakırım. Bu da evleneceğim insana bağlı tabi.

Filiz Akın: Sinemayı bırakmayı hiç düşünmemiştim bugüne kadar. Ne benim sinemayı, ne de sinemanın beni bırakmasını isterim. Fakat, bazı şartlar ve mecburiyetler karşısında tabiiki bırakmaya mecbur olurum. O zaman da kendi film şirketi bulunan eşim Türker’e yardımcılık eder, çocuğumla daha yakından maşgul olmaya çalışırım.

Gürel Ünlüsoy: Sinemayı, bir, iki yıl sonra bırakmayı düşünüyorum. Çünkü bugüne kadar ne starlıkta, ne de para bakımından bir kazancım oldu. Bakalım, bir iki yıl daha bekleyelim durum neyi gösterecek. Eğer yine eski tas eski hamam şeklinde olacaksa o zaman ticaret hayatına atılır, geçimimi bu yoldan temin ederim. Zaten Yüksek Ticaret Okulu mezunuyum.

Neriman Köksal: Uzun bir süredenberi sinemadayım ve bugüne kadar da bırakmayı hiç düşünmedim. Ben geçimimi bu yoldan kazanıyorum. Ne zaman iyi bir kısmetim çıkarsa sinemayı bırakır, kendimi tamamen eşime ve ev işlerine veririm.

***

Şimdi oturduğum şu koltuktan kalkıp, pıt pıt pıt 1967’deki Neriman Köksal’ın yanına gidiyorum, ona şunu demeye: Neriman! Ne kısmeti, ne evliliği, ev işi? Sen koskoca Neriman Köksal’sın! Silkin ve kendine gel.

Bir de Pervin Par fotoğrafı koyayım bitirmeden:

pp

5Harfliler

 

Bedia

Hayali Kadın Kahramanlar Ansiklopedisi’ne başlayalı dört sene olmuş. Muhtelif sebeplerle devam edemedim yalnız bu işe, şimdi burada devam edeyim istiyorum artık. Rastgele üç maddeyi koymuşum hatta buraya, toplam madde sayısı on olmuş. Neredeyse başında bırakmak zorunda kalmışım galiba: Biraz memleketin gündemi insanda hal koymadığından, biraz film taraması yapmamı gerektiren işlerin önceliği kaybetmesinden.

Kısaca mesele şuydu: Sinemamızda önemli, önemsiz, sıradan, akılda kalan, hepten unutulmuş, zaten hiç farkına varılmamış, asla unutulamayacak birtakım kadın karakterlerin filmlerdeki yaşantılarını bilebildiğimiz kadarıyla ve “akılda kalan sözleri”yle derliyoruz. Böylece, sinemaya yansıyan kadın temsillerini dev bir mercek altında görüyoruz. Haliyle mercek altına alınınca bazı nahoş şeyler de görünür oluveriyor.

Bazı kadın karakterlerin talihi sürekli itilip kakılmak, bazıları bir eve tıkılıp kalmış, gün yüzü görmüyor. Arada bir çizilen zorlu, dişli, etrafındakilere kök söktüren kadınların bile tav olacağı en nihayetinde bir gelinlik ve bir yüzük filmlerin sonunda. Kirli geçmişi peşini bırakmayan da var, partiden partiye koşup aklını sadece kötülüğe kullanan da. Hikâyeleri yer yer insanın içini burkan ayrıntılara rağmen eğlenceli olanlar da var. Zaten burada saydığım iyilik, kötülük, zorlu dişli olmak, kirli geçmiş laflarının hepsi de temsil ettikleri anlamda olmayabilir, her kelimenin tanımı duruma, zamana göre değişebilir. Bazı kadın karakterlerse tüy gibi hafif, bütün filmin yanından şöyle bir geçip gidiyorlar; bazılarıysa sadece filmin değil, seyredenin üzerine kapanan kalın bir örtü, üste çöken kâbus gibiler. Ben en göze çarpan, en sık tekrar edilenlerden birini alıyorum buraya şimdi. Hayali Kadın Kahramanlar Ansiklopedisi etiketini takip ederek diğer maddelere erişebilirsiniz.

11

Bedia karakteri, 1963’te yönetmenliğini Zafer Davutoğlu’nun yaptığı Barut Fıçısı filminde Bedia Muvahhit tarafından canlandırılmıştır.

Bedia İstanbul’un Soğukçeşme mahallesinden, çamaşırcı Sıdıka’nın en küçük kızıdır ve annesi gibi o da çamaşır yıkamaktadır. Mahallesinde kimsenin atamadığı göbeklerle, herkesten başka türlü çiğnediği sakızlarla tanınan Bedia’nın bahtı yaptığı evlilikle açılır. “Sırtında küfesi, başında kalıpsız fesi” ile ayşekadın fasulye satarken, kumaş ticaretine geçen Rükneddin ile Bedia evlenirler. “Bedia’nın ayağı uğurlu olacak ki,” evliliklerinin hemen ardından Rükneddin’in işleri büyür de büyür ve çift apartmanlar, şilepler, fabrikalar, bankalar sahibi olur. Bedia da geçmişini çamaşır teknesine gömer ve yeni muhitindeki, yeni hayatına derhal uyum sağlar.

Kibarlığa düşkünlüğü ile kocasına yaka silktiren Bedia büyük bir evde Osman ve Altan adındaki iki oğlu ve bir düzine kadar dalkavuk ile yaşamaktadır. Bedia’nın en sevdiği hitaplar “nonoşum” ve “canikom”dur. Elinden sigarasını hiç eksik etmez, sürekli perhiz yapar ve tercihen yemeklerini yatağına ister. Düğün, dernek, partilerde parlak mücevherleriyle ortalarda salınmayı çok sever. Oğullarının münasip bir evlilik yapması Bedia’nın hayattaki tek amacı, filmdeki tek varlık sebebidir.

Bedia geçmişini hatırlamaktan hoşlanmadığı kadar, oğullarının etrafında dolanan kadınlardan da hazzetmez. Ona göre bu kadınlar alemin şırfıntıları, ellerinde kafesle gezen yılanlar, sığıntılar ve aile şerefini lekelemeye çalışan ifritlerdir. Oğullarını, özellikle büyük oğlu Osman’ı bu kadınlardan korumak için Bedia, yalan söyler, iftira atar, rüşvet verir, gerekirse de şiddete başvurur. Bu uğurda, Bedia’yı filmde, elinde telefon ahizesi ile sürekli bir işler çevirirken görürüz. En gözde cümlesi “Bedia söylediydi dersin”dir. Sonunda yakayı ele verir, tüm istediklerinin tam tersi olur, oğullarını düşmanlara kaptırır ve kendisi de düşer bayılır.

Bedia karakteri, Bedia Muvahhit’in 1960’larda canlandırdığı karakterlerin özeti, mükemmel bir kesiti gibidir. Filmlerinde Bedia Muvahhit, sonradan görmeliğin ateşli bir neferi ya da saraya dayanan bir soyun son temsilcisidir. Etrafındaki erkekleri tam bir sulta ile idare etmek ister ve bunu önemli ölçüde, ama sadece foyası meydana çıkana dek başarır. Kuyular kazar, tezgâhlar çevirir ve ailenin dalavereci yaşı geçkince kadın rollerini yeniden yeniden yaratır. Köşeye sıkıştığında “ayh şimdi bayıliciim” diyerek kendini birinin kucağına usturuplu bir biçimde bırakıverir. Bu kötü kalpli kadın rolleri mümkün olan en çok sayıda seyirciye ulaşmak için alelusül yazılan senaryolarda yaşar. Türk sinemasının muhtemelen en çabuk unutulan filmlerinin köşe taşı, vazgeçilmez kahramanıdır Bedia Muvahhit. Fakat sinemaya başlayan ilk kadınlardan, tüm setlerin en eskilerinden, gerçek hayatında hazırcevaplılığı, komikliği ile bilinen Bedia Muvahhit bu karakterleri tüm unsurlardan bağımsız şekilde eğlenceli kılabilir. Film unutulur, Bedia Muvahhit, bayılmaları, cin fikirleri ve beğenmediğine sürekli devirdiği gözleri ile akılda kalır.

Akılda kalan Sözleri
-Oğlumu kendi elimle alemin şırfıntısına verecek değilim ya!
-Benim bildiğim akıllı köpekler baklavadan pay ummaz.
-Paşa babam sağ olsaydı sen görürdün gününü.

21

Maddenin ilk yayın yeri 5Harfliler‘di.