TRT Arşivi’ne Giriş: Çakıl Taşı Toplayan Kadınlar

TRT Arşivini gördünüz, içine girip karıştırdınız mı? Ben bunu yapmamak için günlerdir direniyorum, çünkü açtığım anda o arşiv tüm hayatımı içine doğru çeken bir girdaba dönecek, bana da yemeğe, içmeye bile zaman kalmayacak gibi bir hissiyat içindeyim. Dün akşam daha fazla dayanamayarak başladım kurcalamaya. 200 bin saatlik bir kaydın İnternet’e aktarıldığı söyleniyor. Ne yapar? 8333 gün, 22 sene gibi bir hesap. Ne oldu? Geldim 90 yaşına! Ama başladık bir defa, devamı gelecek…

Bakınırken, bakınırken Adile Naşitler çıktı karşıma hemen. Yaşım müsait olduğundan Uykudan Önce programını çok iyi hatırlıyorum ben. Günlerce benim de adımı çağırılacak diye bekledim. Adile Naşit Atınç’ı bile çağırdı, sıra bir türlü bana gelmedi. Büyüyen üzüntüm karşısında çaresiz kalan annem, bir akşam ben tam da mutfağa gittiğimde Adile Naşit’in adımı söylediği yalanını uydurmuştu. Duyduğum ilk an da inanmamıştım, hâlâ inanmıyorum. Kendisine sordum yıllar sonra, hatırlamıyormuş.

TRTA1

Ne o, ekmek mi? Aaaa!

Adile Naşit’in yaptığı bu programın formatında çocuklar için ürkütücü gelebilecek bir durum yok muymuş? Bunu da dün akşam fark ettim. Tam masalına başlayacakken, “Ah evladım! O ne? Elindeki ekmek mi? O öyle yenmez ama, aaaa…” gibi şeyler söylüyor. Eskaza elinde ekmekle ekran karşısında yakalanan çocuğun hali ne oluyor o an? Hani ekranda bir kadın, ama evin de içinde bir anda ve ayrıca yaptığın herşeyde ona hesap vermekle sorumlusun? Her çocuğun bu karmaşık durumu anında kavrayabildiğinden emin değilim, belki bazılarımızın televizyonla ilişkisi bir daha da iflah olmadı. Biliyor muyuz? Bir yandan Adile Naşit’in çok sevilmesinde, ev ahalisinden biri sayılmasında bu numaralarının da rolü olmuş mudur? Gerçekten içimizden biri!!! Herhalde ona gelene kadar herkesin gönlüne tahtı çoktan kurmuştu değil mi? Masalları çok güzel yalnız. Arada bir de kendi anısını anlattığı bir program var. Bahçesine giren iki yaramaz, gülleri koparıp, kelebekleri öldürüyor da, Adile Naşit de onları yola getiriyor. Sonra üçü hep beraber bahçıvanlık yapıyor (masalın sonunu söyledim, afedersiniz.)

Arşivde feminizm diye aradığınızda hemen hiçbir şey bulamıyorsunuz. Birkaç kötü skeç, birkaç programın kaydı. Kadın diye arama yaptğınızda sonuçlar müthiş: Patates nasıl soyulur, meyve salatası açıkta beklediğinde meryvelerin yüzde elli vitamini havaya karışır mı, çalı süpürgesini sağlamlaştırmanın püf noktası (ki bu örneğin bağlantısını da vereyim de, lazım olursa), çocuk gelişiminde yürüteçin zararları, giyim, kuşam, sağlık, hak hukuk… Herşey, herşey var. Bayan, hanım gibi kelimeler arama yapmadım bu arada, şu an fark ediyorum. Oradan da başka çalı süpürgeleri çıkabilir.

Süpürge demişken, 1989 tarihli Ev ve Kadın programının jeneriğinde kullanılan şu dansa ne diyorsunuz? Çok güzel değil miymiş? Üstelik pek de kolay:

http://gph.is/2qld44I

İşte bütün bu, “kadınlarla ilgili herşey, herşey var” diyerek tanımladığım geniş kümeden size kısacık bir kayıt seçtim. Giresun Eynesil beldesinde deniz kenarından çakıl taşı toplayan kadınlarla ilgili bir kayıt bu. Söyleşiyi Uğur Dündar gerçekleştiriyor, programın adı Çarşamba Gecesi‘ymiş. Tarihi 1979.

TRTA2.png

Kayıtta birkaç kadın görünüyor, sadece biri konuşuyor. Yörede bu işi hep kadınlar, kız çocukları yaparmış, öyle deniyor. Konuşan bu işi beş senedir yapan bir kadın, kameraya hiç bakmıyor, ama tane tane, hızla anlatıyor meseleyi. Küfeler 75-80 kilo ağırlığında olurmuş, günde 100-150 lira kazanırlarmış, o da deniz verirse. Gündüz taş toplayıp, akşam da gece yarısına kadar ev işi yaparmış konuşan kadın, üç çocuğu varmış, hepsi okulda.

Mutlaka seyredin. Bir kadın size, var olabilmek, hayata tutunmak için sırtında taş taşıdığını söylemişse, söylerse mübalağa etmiyor, mecazen konuşmuyor olabilir.


5Harfliler

Yüzücü Canan Ateş: Karpuz Kabuğundan Taç

“Zaman Zaman İçinde” 1978-79’da yayınlanmış bir müzik programı. Bugün İnternet aracılığıyla, kısmen erişilebilen TRT Arşivi’nde toplam 16 bölüm yer alıyor. Programın sunucusu da Halit Kıvanç.

Türler, zamanlar arasında geçişler yaparak, memleket çapında meşhur türkücülere pop, popçulara caz, cazcılara da türkü söyletiliyor programda. Kendi türünde, en ünlü şarkılarını söyleyenler, programa annesiyle katılan Barış Manço, futboldan şarkıcılığa geçiş yapanlar, 1930’ların meşhur kantocuları… Böyle biraz sürprizlerle dolu anlayacağınız, her an beklenmedik bir “numara” ile çekiminin üstünden 40 sene geçtiğini unutturarak, heyecanla izletiyor kendini program. İşte bu sürprizlerden biri de milli yüzücü Canan Ateş. Kıvanç, Ateş ile kısacık bir sohbet ediyor 9. bölümün başlarında. Biraz komik, bazı açılardam dikkat çekici bir sohbet. İçinde başarılı bir spor kariyeri, sahne ışıkları, şarkılar, uzun mesafe yarışlar ve bir de karpuz kabuğu var!

Anlaşılan yaz ortasında çekilmiş program, çünkü Kıvanç, Ateş’i sunarken kelimeleri tam da toparlayamayarak: “Bizler zaman zaman içinde, çoğunuzsa bugünlerde deniz içinde, biz de böyle olduğunu düşündük sayın seyirciler ve bu akşamın konukları arasında bir de yüzücü arkadaşımızı davet ettik.” diyor. Kıvanç’ın hemen yanıbaşında oturan Ateş kollarını, kucağındaki beyaz çantası üzerinde kenetlemiş, beyaz ayakkabıları, yazlık kıyafetleri, kısacık kesilmiş saçlarıyla biraz etrafa, biraz da tavana bakarak duruyor sunuş sırasında ve işin doğrusu oraya yanlışlıkla gelmiş gibi de bir hali var.

Milli yüzücü, Türkiye şampiyonluklarının sahibi Ateş’i herkesin, hemen hatırlayacağını belirten Kıvanç’ın ilk sorusu Ateş’in seneler evvel çekildiği yüzme yarışlarına dair. “Evet” diyor Ateş, “sekiz, dokuz yıldır yarışmıyorum.” Peki Ateş’in yüzücü olarak önemi nedir? Türkiye’nin ilk maraton yüzen kadın sporcusu olması. “En uzun yüzdüğü mesafe?” “Otuz kilometre.” Hemen metreye çeviriyor bu ölçüyü Kıvanç: “Otuzzzz bin metre yani.” Burada Ateş’in yüzünden minik gülümsemeler geçiyor. Ateş, Balkan maratonlarına katılmış zamanında, Çanakkale Boğazını geçmiş. Maraton yüzen ilk kadın sporcu oluşuyla ilgili de, “ilk ve son olacak herhalde” yorumunu ekliyor, çünkü kendisinden sonra bunu yapan olmamış. Peki otuz bin metreyi ne kadar sürede yüzmüş? Burada artık hepten gülüyor Ateş. O biraz rüzgâra, denize, dalgaya, hava şartlarına, akıntıya bağlı. “Sekiz saat olduğu da oldu, dört saat de.” “Peki ya Manş? Manş’ı geçme girişiminiz olmadı mı?” “Hayır olmadı” diyor Ateş, kısa, net bir cevapla ve gülerek devamını getiriyor: Ona imkân olamadan evlendim. (!)

Kıvanç bir anısını anlatmasını istediğinde Ateş, yıllar evvel Burgaz Ada’da “başına gelen” bir aksi tesadüfü anlatıyor. İki yüz metre kelebek müsabakasında yaşamış bunu: 

-Tam yüz metreyi döndüm bir karpuz kabuğu karşımda. Hilal şeklinde bir karpuz kabuğu. Tabi onu almama imkân yoktu, diskalifiye olurdum aksi takdirde. Tam başıma geçti o karpuz kabuğu… 

-Nasıl?

Cevap öyle güzel ki: 

-Taç gibi. 

Ateş, başına geçen kabukla yarışı birincilikle bitiriyor ve Türkiye şampiyonu oluyor. Daha sonucu almadan kavuştuğu bir tür ödül gibi adetâ, karpuz kabuğundan taç. Marmara denizinin kazanana peşin peşin verdiği bir ödül!

ca1.png

Sonra kısa sürmüş şarkıcılık kariyerinden de bahsediliyor biraz. Ateş, denizlerden gelen şarkıcı olarak tanıtılmış zamanında. Kadıköy’de bir kulüpte sahne aldığı zamanlar, bir kayıkla açılır, takdim edileceği zaman kayıktan atlar, kulübe doğru yüzmeye başlarmış. Sunucu “Ve denizdeeeen…” dediği anda sahneye çıkar mikrofonu alır, şarkısını söylemeye başlarmış (Dünya Dönüyor ya da Samanyolu). Yalnız bu takdim sırasında arada suda beklemek zorunda kaldığı anlarda üşüdüğü olurmuş. Şarkıcılık kariyeri için “geldi geçti” diyor. Zaten denizden çıkıp mikrofonu eline aldığı anı anlatırken dili de sürçüyor Ateş’in, “Sahile çıkıp, elime mikrofonu alıp başlıyordum yüzmeye” diyor. 

-Ya peki mikrofon ıslanmıyor muydu?

-Gereken tertibatı alıyorlardı, elektrik çarpmasın diye. 

-Peki şimdi şarkı söylüyor musunuz?

-Mutfakta bile söyleyemiyorum vaktim olmuyor.

Yarışmıyor oluşuna dair de, artık sadece kendisi için yüzdüğünü, bazen de çocukları yüzdürdüğünü belirtiyor arada. 

Ateş bu söyleşi sırasında 30’lu yaşlarının ortasında, evli, iki çocuk annesi. 20’li yaşlarının ortasındayken bırakmış yarışları. Evlendiği tarih Ekim 1969, yarışlardan çekilmesi Ağustos 1970. 

Canan Ateş hakkında daha çok bilgiyi nereden edinebiliriz? O programa katıldığı haliyle öyle sevimli, açık sözlü biri gibi duruyor ki. Üstelik başarılarla dolu bir sporcudan bahsediyoruz, ama onun hakkında Türkçe İnternetlerde çok az bilgi var. Birkaç blog yazısı, hayatının ilerleyen yıllarında altyapıda çalıştığı Galatasaray Spor Kulübünün her yıl adına düzenlendiği yüzme yarışlarının haberleri ve eski bir dergi kapağında Ateş’in deniz içinde, kameraya bakıp gülümseyen hali (yazının ana görüntüsü aynı zamanda). Hepsi bu. Peki ya gazete arşivleri?

Milliyet ve Cumhuriyet arşivlerinden Ateş’in kariyerinin en başındayken yaptığı kısa mesafe derecelerine, katıldığı Balkan maratonlarına, kısa süren şarkıcılık deneyimine ve 70’lerin başında yarışlardan nasıl çekildiğine dair daha fazla bilgiye ulaşmak mümkün. Bu haberlerde de karşımıza derecelerin, yansıra, onu bu uzun uzun yüzerek yarışma sevdasından vazgeçirmeye çalışan bir gazeteci ve yine bir meyve, bir şeftali çıkıyor! 

Bizzat Ateş’i konu edinen, ya da onun da adının geçtiği “spor sayfası” haberlerinde Ateş’in adı belli bir tür yorumla anılmış hep: Erkekleri utandırdı, ya da erkekleri bile geride bıraktı… Sadece Türk basınında değil ki: Bir haberde Bulgar basını da onu, bir çok erkek yüzücüyü geride bırakacak bir balık olarak tanıtmış. Başka bir haberde de, Varna’da yapılan maratonda 10 erkek yüzücünün yarışı terk etmesine aldırmayarak yüzmeye devam ettiğinin altı çizilmiş! (kadınlar kategorisinde yarıştığı için, erkeklere hiç bakmamış olabilir mi?) Bir diğer tekrar eden yorum Ateş’in “memleketin yegâne kız maratoncusu” olduğu. 

ca2

24 Ağustos 1967, “Cumhuriyet.”

Ateş uzun mesafe yüzmeye 1967’de başlıyor. Bunun öncesinde adına ilk defa 1959’daki bir haberde rastladım, finale kaldığı bir 100 metre serbest yüzme yarışmasında. 1961’de Türkiye rekoru kırıyor 200 metre serbestte, üstelik Adana’da. Üstelik diyorum, zira bu dönem Adana’nın altyapı açısından İstanbul’dan çok daha önde olduğu belirtilmiş bazı haberlerde. İstanbul’da plajlarda antrenman yapan yüzücülere karşılık, Adana’da havuzlar, kanallar var. Ateş’in dikkati çektiği ilk yarış da 1961’de Adana’da kırdığı bu 200 metre serbest rekoru olsa gerek. 

ca3

6 Temmuz 1970, “Cumhuriyet.”

İlerleyen yıllarda 200 metre kelebekte de aldığı dereceler var (karpuz kabuğu). 1967’den sonra katıldığı Türkiye ve Balkan maratonlarında da dereceler, bir de birincilik almış. 1967’de bayanlarda rakipsiz, birinci. 1968’de ikinci oluyor, çünkü yarış sırasında karnı çok acıktığı için yanıbaşında seyreden sandaldaki pilotundan bir şeftali istemiş. “Finişe çok yakın, çok çekişmeli bir an”da bastıran bu açlık rakibiyle arasını dört dakika açıyor. Enerjiye ihtiyacım vardı, fakat bu şeftali bana zaman kaybettirdi demiş basına. Şarkı söylemeye başlaması da bu yıla denk geliyor. Hatta “1 aylığına şantözlüğe paydos” diyerek geriye döndüğü yüzme için: “Şantözlüğe başladıktan sonra artık yüzemezsin diyenleri mahçup etmek için yarışlara girdim. “Varna’ya kadar yarışlara hazırlanacağım, sonra yine şantözlüğe devam edeceğim.” demiş. 

Her gün on kilometre antrenman yaparak, Adalar-Pendik arası mesafenin kendisine hafif geldiğini belirttiği bugünlerde basına: “Herkesten ayrılırım, denizden asla” demiş. Bundan iki sene sonra ise 1970’de son kez katılıyor Balkan maratonuna, “sebebinin bıkkınlık olduğunu, artık kendisi için artık ilginç bir tarafı kalmadığını” belirtmiş. “Bir gün yarıda bırakmaktansa şimdi veda etmenin daha iyi olacağını”  söylüyor ve 1970’ten sonra adı yok oluyor Canan Ateş’in yarış tarihinden. 1987’de özel bir kursta eğitmen olarak çıkıyor karşımıza, 1990’larda yüzme üzerine konuşmalar veriyor, 1992’de İstanbul Boğazı geçisinde büyük bayanlar kategorisinde ikinci olarak yine adı geçiyor. Ve son bir haber 1999’dan, beyin kanaması geçirerek Kadıköy’de bir hastanede yoğun bakıma alındığına dair. Canan Ateş, 1999’da henüz ellili yaşlarını sürerken veda ediyor hayata. 

ca4

30 Haziran 1999, “Cumhuriyet.”

Engellerle dolu bir kariyerin, açık sözlü, gözüpek kahramanı Canan Ateş. Karpuz kabuklarına, alt yapı sorunlarına, birden bastıran açlığa, bazen de tecrübesizliğine rağmen başarılarla dolu bir kariyeri var. Aştığı engellerin en büyüklerinden biri de, sanırım gazeteci Abdülkadir Yücelman ile yaptığı röportajda çıkmış karşısına. 1967’de ilk defa katılacağı Balkan Maratonu’ndan önce görüşmüşler. Yücelman, biraz da Ateş’in kararlılığının altını çizmek için yazmış olsa gerek bunları (yani böyle düşünmek istiyorum açıkçası), fakat insan gülmeden edemiyor Yücelman’ın çabasına. Onun kaleminden alıntılıyorum:

Sabahın erken saatleri. Pendik’ten bir kayık sahilden uzaklara doğru kürek atarken arkasından bir kız bir erkek iki yüzücü aynı tempo içinde kulaç atıyorlardı. Sabah 5 kilometrelik mesafe aynı tempo içinde katedilmiş ve yüzücüler istirahate çekilmişlerdi… Canan Ateş’e maratonun çok zor iş olduğunu, yarış sırasında yüzücülerin komaya girdiklerini boşuna anlatıyorum. Hiçbirisi kar etmiyor. “İlle de katılacağım maratona, erkeklerle başabaş yüzeceğim” diyor kız yüzücümüz. Ne söylesem boş. Bakıyorum olacak gibi değil, “Yarışı bitirenler geçen sene mosmor kesildiler.” diyorum son çare olarak. Birden duraklıyor, “sahi mi?” diye telaşla soruyor. Fakat bu tereddütü bir an sonra geçiyor ve “hayır, hayır maratona mutlaka gireceğim, bu benim idealim.” diyor yüzücü kızımız. Daha fazla moralini kırmak istemiyorum. Peki öyleyse sana başarılar dilemekten başka bir şey yapamayacağım diyorum… (23 haziran 1967, Cumhuriyet).

Bütün bu derlediğim bilgiler, TRT programındaki o biraz, sıkılgan, biraz muzip hali Canan Ateş ile ilgili bana tek bir şey söylüyor işin doğrusu: Zamanında yüzme camiasının en renkli isimlerinden biri olarak tanınan Ateş sahiden de renkli, hatta gözalıcı birisi.

Fakat bir mesele var, en başından beri zihnimi kurcalıyor, bir tür açıklama arıyorum. Ateş’in mutfakta bile şarkı söyleyecek vakti olmadığını, artık sadece kendisi için yüzdüğünü ya da çocukları yüzdürdüğünü söylediği kısımları hatırlayın. En önemlisi Manş’ı geçmek imkânı olamadan evlenmiş olduğunu belirtirken evlilik ve spor kariyeri arasında bir ikiliğe, bir arada olamamazlığa işaret etmiyor mu Ateş? Burada onun profesyonel sporculuk kariyerindeki önemli bir dönemecin izleri var sanki. Ne kadar yakın, hatta ne kadar olağan geliyor değil mi evlenince, çocuk sahibi olunca sporcu olmanın gereklerinin yerine getirmeye zamanı kalmayan bir kadının yavaş yavaş çekilişi alanından, çünkü evlilik, annelik kadınlar için tam zamanlı bir var oluş biçimi. Evlilikten sonra spor kariyerine devam eden çok sayıda kadın sporcu da var, fakat mesele bu değil. Ateş gibi bir sporcunun bile, bunu kabul edişindeki “normal”lik mesele. Evlendiği, dahası baba olduğu için sporculuktan vazgeçmek zorunda kalmış bir erkek sporcu kulağa hiç de tanıdık gelmiyor, ama tersi olağan, kendiliğinden, hayatın akışı içinde zaten var olan gibi.

Yine de Ateş’in anlattıklarından, onun yaşamı özelinde olan tam da bu mu, bir kanaate varmak kolay değil diğer yandan. 1970’te katıldığı son maratondan önce, bıkkın olduğunu belirtmesi, artık bir şeyler ifade etmediğini söylemesi yeterli gelmiyor bana, çünkü uzun süren, iddiası olan, belli ki tutkulu bir sporcudan bahsediyoruz. Hemcinslerini mahçup etmeme çabasında olan, hatta şansını denediği bambaşka bir kulvardayken, şarkı söylerken artık yüzemeyeceğinin söylenmesine içerleyen ve yüzmeye geri dönen bir sporcudan. Belki gerçekten rakibi yoktu, belki sıkılmıştı, zaten bırakacaktı, Manş^ı geçmek zaten en büyük hayali değildi, belki de gerçekten sadece evlenmiş ve anne olmuştu, bilmiyoruz. Bildiğimiz, Canan Ateş’in ilerleyen yıllarda Galatasaray’da yüzlerce genç yüzücüyü yetiştirdiği. Bu da memleketin büyük kazancı olmuş herhalde. Ne çok sebep varmış değil mi, onu tanımak, hatırlamak, anmak için. Hep diyorum TRT Arşivi çok kutlu bir yer.

ca5.png

 

Telefon: 1972 Senesinde Başvurduk 1975’te Bağlandı

İşte size 1977 tarihli bir “TRT Arşivinden” videosu, ama olaylar başka bir uzay, zaman, zeminde, adeta bambaşka bir alemde geçiyor. Biz bu alemin içine doğmayanlar tam olarak neler olduğunu anlayamıyoruz, ama hissedebiliriz. Doğanlarsa kendi tecrübelerini yorumlarda mutlaka paylaşsa ne güzel olur.

1977 itibariyle güzel İstanbulumuzda 230.000 telefon abonesi var. Müracaat adedi, yani sırada bekleyen abone sayısı ise 500.000 kadar. Vatandaş bu uğurda heder olmuş. Videoda yapılan sokak röportajlarında diyorlar ki:

“1970 senesinde başvurduk, müspet ya da menfi bir cevap alamadık.”

Yani, başvurularını kimse ciddiye almamış galiba.

Başka biri diyor ki: “Efenim 1972 senesinde başvurduk, 1975’te bağlandı.”

Diğer yandan, telefonu bağlananlar da pek memnun değiller hallerinden. Erzurum ile görüşmek istiyorlar, görüşemiyorlar, ama yıldırım olarak bağlatırlarsa ne ala, o zaman bağlanıyor (ve ücret de değişiyor anlaşılan). Sonra sinyal sesi bekliyorlar gelmiyor, çok bekliyorlar, öylece bekliyorlar. Bazen de ancak iki saat sonra bağlanıyor telefon, iki saat içinde vatandaş işe gidecek, oturup telefon mu beklesin senden? (Üstelik telefonu da o etmişti farkındaysan).

Bu arada herkes bağıryor: ALOO, ALOO, ALOO! Sesler yükseldikçe, sinirler de geriliyor. Abone işleri müdürü Şevki Orhan meselenin aslını anlatmaya çalışıyor, aşırı kibar bir kız çocuğu arkadaşı Münire’den ödev istiyor, bir anne Almanya’daki oğluyla görüşmek için sabahın sekizinden beri bekliyor, bir kadın kendini Özcan Bey’e bir türlü duyuramıyor.

Tam bir kaos!

Burada, hop araya bir açıklama giriyor:

TELEFON: Dünyanın çeşitli bölgelerinde, birbirlerinden kilometlerce uzakta bulunan insanların konuşmalarını sağlayan cihaz.

Peki ya yetmeyen altyapıyla ve aşırı taleple boğuşan santral memureleri ne yapsın? Bir memure bütün açıkkalpliliğiyle “Abonelerin bizden şikâyeti olduğu gibi bizim de onlardan şikâyetlerimiz oluyor” diyor.

Bir diğer memure ise tertemiz, gayet özlü ve bence efsanevi bir yanıt veriyor abone şikâyetleriyle ilgili:

“Abonelerimiz bizim çok bağırmamızdan şikayetçiler. Birinci abone bağırıyor, ikinci abone bağırıyor, üçüncü aboneye biz bağırıyoruz. Onlar nazik olsa herhalde biz de hiç bağırmayız.”

Telefon bağlansın diye bekledikleri seneler ile şu anda geçiredurduğumuz senelerin aynı zaman dilimleri olduğuna inanmak mümkün değil! Şimdi bu videoyu arkadaşınıza, telefonunuzu kullanarak yollayabilirsiniz (asabi ve yerden göğe haklı memure 1:48’de çıkıyor).

5Harfliler