Ebru Boyar ile Röportaj I: Bu Kadını Mezara Komasunlar

1702 yılının kış aylarında, İstanbul Fatih’teki Kasap İlyas mahallesinde bir kadın öldürülmüş. Adı Meryem.

Meryem ikinci kocasıyla evlendikten birkaç ay sonra öldürülür. Yedikule muhafızlarından olan ilk kocasının ölümüyle Meryem’e bir miktar mal kalmıştır. İkinci evliliğini Kasap İlyas mahallesinden Şeyh Manevi Efendi ile yapar.

O sabah Meryem’in cenazesi evden çıkarılırken, bitişikte oturan komşularından bir kadın tabutu görünce, “Bu kimdir?” dIye sorar etraftakilere. “Şeyh efendinin hatunudur, bu gece emr-i hakkile vefat eyledi” cevabını alınca şaşkına döner ve “feryad eyler:” “hay bu hatunu ben ahşam sağ bırakup gitdim. Galiba bir şüphesi dahi olmak gerek idi. Beni yalnız bırakma deyüp ahşam niyaz eylemiş idi.”

Adını bilmediğimiz bu komşu kadın “bu meyyiti [ölüyü] mezara komasunlar sonra nedamet çekersiz” diyerek o gün İstanbul’u ayağa kaldırır. Muhafızlara, kadıya, oradan veziri âzama kadar ulaşır. Meryem’in eceliyle ölmemiş olabileceğine, ölümünün mutlaka araştırılması gerektiğine dair herkesi ikna eder. Meryem’in ölümü, bu komşu kadın sayesinde tarihe geçmiş. Biz bu vakayı böylelikle bilebiliyoruz. Olay Anonim Osmanlı Tarihi isimli kitapta yer verilen kroniklerden birinde “Hikâye-i garibe” başlığında  anlatılıyor.(*)

Olay veziri âzamın kulağına kadar gidince tabutun açılması için izin çıkar ve sahiden de tabutun kapağı kaldırılınca ilk olarak Meryem’in boynundaki ip izleri görülür. Elleri kolları, çürük içindedir, kafası, yüzü darp edilmiştir. Saçlarının örgüsü açılmamıştır ve bedeni kefene değil, başka türden ucuz bir astara sarılmıştır.

Şeyh Manevi Efendi, karısının nasıl öldüğünü bilmediğini, öldürülmüşse kendisinin de bunu yapandan şikâyetçi olduğunu söyler hemen, ilk savunması bu olur. Ama sorgu biraz daha genişletilince şeyhin mahallede hiç de iyi bir ünü olmadığı ortaya çıkar. Meryem’in kimsesi yoktur, sahip olduğu mallar kocasına kalacaktır. Fakat davanın görülme sürecinde Şeyh Manevi Efendi hastalanır ve sonra o da ölür.

Bir kadının, sıradan bir kadının öldürülüşü yaşadığı mahalleyle, etrafıyla, toplumla, ilgili bize ne anlatabilir? Kadın cinayetlerine 300 yıl önceden bir baksak ne görürüz? Zamanı bu kadar geriye çekmek ve tek bir olaya odaklanmak, bugün işlenen kadın cinayetlerine başka bir gözle görmemizi sağlar mı acaba?

Meryem cinayetini başka bir kitapta gördüm ben. İzleri takip ede ede önce Ebru Boyar’ın meslektaşı Kate Fleet ile yazdığı kitaba, sonra da Ebru Boyar’a ulaştım. Önce ikimiz de tereddüt ettik, tek bir vaka üzerine ne kadar uzun boylu konuşabilirdik ki? Ancak endişe ettiğimiz gibi olmadı. Konuşunca, konuştuklarımız yazıya dökülünce ortaya çıktı ki bir cinayet söz konusu olduğunda komşuların, mahallenin, adli sorumluların, o sırada orada olan, susan, susmayan herkesin bir rolü var. Hatta sonu bir cinayete kadar varan olaylar, işin içindeki insanlar, herşey katledilen kadının etrafında bir koza gibi örülüyor sanki. İşte bazen o kozayı delip geçen biri çıkıyor, bambaşka bir hal alıyor tarih. Bu örnekte inisiyatifi alan, tüm akışı değiştiren başka bir kadın olmuş.

Doçent doktor Ebru Boyar halen ODTÜ Uluslararası İlişkiler bölümünde ders veriyor. Ağırlıklı olarak Osmanlı toplumsal yaşamı üzerine çalışıyor. Adı geçen, Kate Fleet ile beraber yazdıkları kitabın adı: Osmanlı İstanbul’unun Toplumsal Tarihi.(**) Kitapta mahalle kavramı özel olarak işlendiği ve Meryem’in yaşadığı Kasap İlyas da tipik bir Osmanlı mahallesi olduğu için bu cinayeti biraz mahalle içinden ele aldık. Görüşmemizi iki parça halinde yayınlıyoruz. Bu ilk kısımda Meryem cinayetini, haftaya yayınlanacak ikinci kısımda 18. Yüzyıl başında kadınların Osmanlı kamusal alanındaki görünürlükleri üzerine konuştuk.

unnamed

Siz bu vakayı kitabınızda nasıl işlemiştiniz, nesi önemli gelmişti öncelikle?
Bu olayın yer aldığı türden kroniklerde bu tarz olayları bulmak çok güç aslında. Tabi kadı sicillerinde bulabilirsiniz ama böyle ayrıntılı bir şekilde değil. Bu olay ulaşabildiğimiz döneme ait kadı sicillerinde yer almıyor mesela.

Bu olay ilgimizi çekmişti çünkü biz kitabı yazarken insanların birbirlerini gözledikleri yerler olarak mahallelere özel olarak bakmak istedik. Bizim için ilginç olan tarafı olayı ortaya çıkaranın da bir kadın olmasıydı. Yani burada hem kurban, hem de olayı ortaya çıkaran bir kadındı. Bu kadının bütün toplumsal mekanizmaları kullanabilecek kadar sistemi bilmesi ilginçti. Bu da ortaya başka bir kadın profili de çıkartıyor. Yani biz hep kadını kurban üzerinden değerlendiriyoruz. Evet öyle ama, kurban olmayan bir kadın profili de var ve bu da aslında belki toplumsal olarak bir umut ışığı. En baskıcı sistemlerde bile var olabilen, iz bırakan bir kadın.

Nasıl kullanmış o toplumsal mekanizmaları, kimlere nasıl ulaşmış?
Önce “Topkapısuna” kulluk çorbacısına gidiyor, “bunu gömmeyin nedamet çekersiz” dediği kişi o. Sonra kaymakam paşaya gidiyor. Paşa artık şehir yöneticisi. Orada şikâyetini veriyor ve şikâyeti kadıya gidiyor. Kadı da veziri âzama yazıyor vakayı. Burada şu da önemli belki. Meryem mahalleye yabancı aslında, orada tanınan kişi Şeyh Manevi Efendi. Meryem taşındıktan kısa süre sonra oluyor bunlar. Meryem ne kadar şiddet gördü bilemiyoruz, ama şeyhin iyi  bir şöhreti yok anlaşılan, sonra sorgu sırasında bu da çıkıyor ortaya.

Fakat şu takılıyor aklıma. Kulluk çorbacısı, kaymakam paşa, kadı, veziri âzam derken cenaze ortada nasıl bekliyor?
Yani ne kadar süre içerisinde olduğunu bilemiyoruz ama hızlı bir şekilde hareket ediliyor. Ama tabi şunu unutmamak lazım: Kış aylarında oluyor bu olay. Öyle olunca da cenazeyi bir süre bekletebilecek hava koşulu vardı belki. İstanbul’un ölçeğinin daha küçük olduğunu düşünmeliyiz. Kasap İlyas merkezi bir yer aslında, Yedikule’ye yakın. Her şey birbirine nispeten daha yakınken hızlı bir şekilde hareket edilebilir yani. Yine de bu olay sıradışı belki biraz.

Şeyh Manevi Efendi ile ilgili ne bilebiliyoruz? Şeyhliği nereden geliyor?
Şeyhlik dini bir ünvan da olabilir, başka bir şey de. Ama bu Manevi Efendi Kadırga Limanınındaki Mehemmet Paşa Tekkesi’nin şeyhi. Karabaş Efendi’nin oğlu diyor kronik. İstanbul’da önemli bir tekkenin şeyhi bu adam. Babası Sultan I. Ahmet’in şeyhiymiş, yani hünkâr şeyhi olmuş. Saygın bir adamdan bahsediyoruz kısaca.

Yaşasaydı nasıl ceza alacaktı?
Manevi Efendiyi hapsetmeye kalkışıyorlar ama hasta olduğunu görüp dokunmuyorlar ve sonra da ölüyor. Suçlunun bulunması cezalandırılacağı anlamına gelmiyor, çünkü Osmanlı’da şu an bildiğimizden bambaşka başka bir ceza sistemi var. Bugünkü pozitif hukuk anlayışının dışında, adalet anlayışı da çok farklı. Şeyh Manevi Efendi de sanırım hapsedilecekti. Daha düşük sınıftan olan bir levent olsaydı, ya da bir yeniçeri, gezgin işçilerden, bekâr odalarından biri olsaydı doğrudan öldürülür derdim. Ama bu tür durumlarda bunu söylemek zor. Hapis olduğunu biliyoruz ama süreleri, hapsin sonucunda ne olduğunu bilemiyoruz. Sürgün edildiklerini de biliyoruz mesela. Doğrudan öldürülürdü diyebileceğim bir sınıf da yüksektekiler, büyük vezirler, paşalar. Gözden düştüklerinde, mallarına el konur, Yedikule’de de boğdurulurlar vesaire. Osmanlı sisteminde en tehlikeli alan en yüksek ve en düşük katmanlardır. Ortadakiler daha iyi, daha güvenlikli yaşarlar.

Mahalleye, mahalleliye devletin yüklediği sorumluluklardan bu vakada nasıl görüyoruz?
Mahalle neden önemli? Devletin yüklediği toplumsal kolektif bir sorumluluk var mahalleye. Mahalle kendi içindeki namussuzu, hırsızı vesaireyi temizlemek zorunda. Mesela şiddete yönelik bir olayın kadıya yansıtılması, aile içi şiddetin açığa çıkması gibi bir anlamda. Yani artık ailenin de bir sorumluluğu var, onlar da şüpheli hale geliyor. Mahalle Osmanlı adalet, hukuk sisteminin çok temel bir parçası. Bu parça içinde işte Meryem örneğinde olduğu gibi, sıradışı bir şekilde cinayetler çözülebildiği gibi, bu tür olayların üzeri rahatça da kapatılabiliyor.

Olayın çok ilginç olan bir tarafı da aslında şu:  Manevi Efendi’nin peşine düşen kadın açtırıyor tabutu. Tabutta gördükleri yüzü gözü bir şekilde morarmış, ezilmiş boğazında ip izleri var boğulmuş bir kadın. İnanılmaz bir manzara ile karşılaşıyorlar ve bu çok ayrıntılı bir şekilde anlatılıyor kronikte. Bu komşu kadın ve kadınlar bilirkişilik de yapıyor yani burada. Bambaşka bir rolle çıkıyorlar karşımıza. Cerrah kadınlar, ebeler kadın vücudunun herhangi bir sebeple incelenmesi söz konusu olduğunda bu işleri de yapabiliyorlar.

Kaynak olarak bir kronikten bahsediyoruz. Bu türden kaynaklarda kadınlara nasıl denk geliniyor?
Osmanlı Tarihi’nin şöyle bir dezavantajı var, belki bütün tarihlerde böyledir ama bizim kaynakları farklı şekilde okumamız gerekiyor. Kadın mevzusunda da böyle. Birazcık deşmemiz, içine bakmamız gerekiyor. Daha yaratıcı olmak zorundayız.

Oryantalist bakış açısından yazılmış, gezginlerin gözlemleri vesaire var ama bunlar hep belli temaları tekrarlıyor. Meryemin öldürülüşü gibi ilginç bir vakayı bulmak çok güç. Şeriye sicilleri önemli, orada daha çok kadın hikâyeleriyle karşılaşırsınız ama bütünlük kurmak zordur. Batıda bazı mahkeme kayıtları uzun uzun anlatıyor olayları, böylece çok güzel mikro tarih çalışmaları ortaya çıkabiliyor.

Anonim kronikler isimsiz yazılan tarihler. İsimsiz yazıldıkları için de yazanlar daha açık bazen daha eleştirel bir şekilde olayları betimliyebiliyorlar. Hepsi için genelleyemem ama daha günlük hayata dair ayrıntıları bunların içinde bulmak mümkün, daha sıradan insanların hayatları, kaymak tabakasından olmayanların.

Biraz aşırı yorumlamak olacak belki ama, komşu kadına Meryem’in bir gece evvel “beni yalnız bırakma” demesinin olayın oraya çıkmasında etkili olduğunu düşünüyorum ister istemez. Siz ne dersiniz?
Eğer boşlukları doldurmaya çalışırsak bu cümle bize iki şeyi  düşündürebilir. Birincisi, sizin de ifade ettiğiniz gibi, Meryem’in korkusunu komşusuna dillendirmesi komşunun ertesi gün Meryem’in ölümünden doğrudan şüphelenmesini ve böylece hemen harekete geçmesini sağlıyor. İkinci nokta ise Meryem’e yönelik koca şiddetinin yeni olmadığını gösteriyor – acaba daha önceki eş ya da eşlerine de mi böyle davranmıştı Şeyh Manevi Efendi?

Şeyh Manevi Efendi’nin ölümü ardından kaynağımız şu cümleyle bitiyor: Aslı var-yok, fasl-ı niza ruz-i cezaya kalmıştır. Bunun ne anlama geldiğini de söyleyip bitirebiliriz, ama şimdilik.
Çok serbest bir çeviri yaparsak yazar şöyle demek istiyor: Doğru mu dur değil midir bilemeyiz, bu konudaki tartışma Kıyamet Günü’ne kalmıştır.


Kaynaklar:

(*) Anonim Osmanlı Tarihi 1099-1116 / 1668-1704, Yayına Hazırlayan Abdülkadir Özcan, Türk Tarih Kurumu, 2000.

(**) A Social History of Ottoman İstanbul. Cambridge University Press tarafından 2010’da yayınlanan kitap Osmanlı İstanbul’unun Toplumsal Tarihi başlığıyla İş Bankası Kültür Yayınları tarafından 2014’te Türkçe’ye kazandırılmış.

Ana görüntüdeki resim 19. yüzyıl Fransız ressamlarından Jean Leon Gerome’a ait.
Röportajın deşifresini Dide Deniz Aydemir yaptı, kendisine teşekkür ederim.



5Harfliler, 10 Ağustos 2016

Yer Altında Kırk Beş Sene: Bir Madenci Hatıratı

Ethem Yemelek 1870′lerin başında doğmuş ve tüm hayatını kömür madenlerinde çalışarak geçirmiş bir işçi. Zonguldak’ın Devrek ilçesine bağlı Çomaklar köyünden. Etrafında bilinen adıyla “maden kurdu.” Çalışmaya 14 yaşında başladığından onun anıları Osmanlı’nın son dönemlerinde Zonguldak kömür havzasındaki çalışma koşullarını yansıtıyor. Bu dönemden geriye kalan tek madenci hatıratı bu. Aslına bakarsanız, bir işçinin çalışma hayatından tanıklıklar içeren çok az sayıdaki kaynaktan biri, emek tarihiyle ilgilenenler için olağanüstü bir bilgi kaynağı.

Ethem Yemelek anılarını 1935-36’da Ahmed Naim’e anlatıyor. Ahmed Naim, Zonguldak ve civarında iyice bilinen ve hikayelerinde madencilerin hayatlarını konu edinen bir edebiyatçı ve gazeteci. Yayınlandığı ilk zamandan bugüne, türlü tehlikeler atlatmış bu kaynağın günümüze değin ulaşabilmiş olması da adeta mucize kabilinden. Bu çok sürükleyici yayın macerasını şimdilik bir kenarda tutarak, kısaca anılarda yer verilenlere bir bakalım.

Yeraltında Kırk Beş Sene
Devrekli Ethem Çavuş madenciliğe 14 yaşındayken devlet zoruyla başlar. 1867′de yayınlanan bir nizamname ile Ereğli ve civarındaki 14 bölge köylülerinin 15-50 yaş arası erkekleri madencilik yapmaya mecbur tutulurlar. Bu dönemde kömür ocaklarında çalışacak insan yoktur ve işçi sıkıntısına bulunan çözüm budur. Kimin madene gideceğinden, işçilere yapılacak ödemeden ve maden işinden kaçmak isteyeceklerin cezalandırılmasından köylerin muhtarları sorumlu tutulur. Madene gidenler ayda 12 gün çalışacak, 12 gün de köylerinde kalabileceklerdir. Ayın 3 günü ise işçilerin maden ve köyleri arasında katedecekleri yol için biçilen zamandır. Madencilikle mükellef olanlar emeklerinin karşılığında askerlik yapmayacak ve gelir elde edeceklerdir.

Ethem Çavuş’un köyünde de seçimi muhtar yapar. Güçlü olanları ayırt etmek için güreş müsabakaları düzenleyen muhtar, kazananların arasından, ağırlığı yaklaşık 40 kilo olan küfeleri taşıyabilecekleri madenciliğe yazar. Bu yedi kişiden biri Ethem Çavuş’tur ve seçilenler hemen madene yollanır. Hatıratında bu sonu belirsiz yolculuk sırasında çok korktuğunu saklamayan Ethem Çavuş, etrafındakilere bakıp, sürekli birinin kaçmasını umut eder o ilk yolculukta. Kaçanın peşisıra o da davranacaktır. Kimse kaçmaz ve hepsi 1890′ların başında bir zaman, madende küfeci olarak işe başlar.

Madenler bu dönem derinlere gitmeyen, yüzeye nispeten daha yakın bölgelerde kömüre ulaşılan yerlerdir. Yaşanan kazalar nadiren patlamalardan, sıkça göçüklerden kaynaklanır. Gördüğü ikinci ölümlü kazadan sonra Ethem Çavuş, madenden kaçar, ama nihayetinde ve mecburen kuyuya geri dönmek zorunda kalır. Bu dönem çalıştığı ocakta ödemeler al güllü basma ve Amerikan bezi ile yapılmaktadır. Bunları satmaya kalktıklarında işçilerin eline, ederin çok altında para geçer. Nakit para ödediği için geçtiği ve Gürcüler tarafından işletilen başka bir madenden, Ethem Çavuş hayatında ilk defa 12 mecidiye kazanır ve adeta “zengin” olur. Bu parayla, ailesine hediyeler alır, amcasının ve o sıralar vergi borcu yüzünden hapiste olan babasının borcunu öder.

ethem-yemelek

İşçilerin bu dönem yedikleri çoğunlukla mısır unundan bir ekmektir. Etrafta doktor, hastane yoktur. Ödemeler sebep gösterilmeksizin kesilir, tam ödendiğinde de para çoğunlukla vergi borcuna gider. Bir defasında madencilerin ateşnefes dedikleri, grizu patlamalarından birine yakalanan Ethem Çavuş, kazadan su kanalına düşerek kurtulur ve 77 kişinin öldüğü kazadan sonra madenciliği bırakmaya karar verir, ama yine ve mecburen kuyuya geri dönecektir. Hayatı boyunca o kadar çok sayıda ve korkunçlukta ölüm görür ki, bir yerden sonra ölüm karşısında insanın hiç bir şey hissetmediğini söyler. Madenden dışarı taşınan ölülere bakıp sadece merak duyduğundan bahseder. “Nasıl yaralandı, taş neresine isabet etti?” gibi meraklar, ölüm karşısında hem üzüntünün, hem korkunun önüne geçmektedir. Kendisi de bir defasında madenden bir an evvel çıkma uğruna, kestirme bir yola girip göçük altında kalır. Saatler sonra ilk duyduğu kazma sesleri ve “Deli Ethem öldü, on saattir hayatta kalmış olamaz” sözleridir. Kendini toplayıp, ölmediğini seslenir kendisini kurtarmaya gelenlere. Derken kazma sesleri durur, elle kazılan topraktan bir el uzanır ve bacağını tutar. Ölümün insanı “ilk mezar”ında canlı yakalayınca daha korkunç olduğunu düşünür göçük altındayken.

Madenlerde yapmadığı  iş kalmaz: Küfecilik, saçcılık, kesicilik yapar, yük vagonu kullanır ve sonunda çavuşluğa yükselir. Yapmadığı tek iş vardır: Madenciler gazın birikmesini engellemek için madenin muhtelif yerlerinde ateş yakarlar. Ateş konulamayan yerleri kontrol eden işçiler ölüme en yakın olanlardır. Ellerinde bir değnek, değneğin ucunda ateş, gaz kontrolü yaparken irili ufaklı patlamalara maruz kalan bu işçilerdir ve yevmiyeleri diğerlerinin yarı katı fazladır.

Ve hatıratta çok sayıda insanın adı geçiyor. Mesela kadın madenciler var: Adalı Sultan, Topçu Emine, Kırdıkaçtı Zülfüye ve bütün kadın madencilerin en ünlüsü Gülsüm Hatun. Hatta bir defasında Gülsüm Hatun ortadan kaybolur ve onu ertesi gün göçük altında bir galeride mahsur kalmış, “kurtarın beni” diyen sesi sayesinde bulurlar.

Ereğli madenleri Fransızların yönetimindeyken, denetlediği her ocağa uğursuzluk getiren Fransız mühendis Mösyö Sakallı Jiro’yu anlatır. Türkçe öğrenmeyen ve işçilerin uyarılarına kulak asmayan mühendislerden, beraber çalıştığı değişik milletlerden insanlardan, gönlünü kaptırdığı bir Rum güzelden, eşekle yük taşıyan babasından, gözleri görmeyen kız kardeşinden, madencilik yapan oğlundan ve kardeşinden bahseder. 1937′de Fransızlardan tümüyle devralınan Ereğli işletmesindeki uygulamaları, işçinin nasıl kendi gücü üstünde çalışmaya sevk edildiğini anlatır. Bir de gençken maden dışına çıktıklarında ateş başında hep beraber söyledikleri bir şarkının sözlerini hatırlar:

Oğlan oğlan boynuma dolan 
Kolum sana yastık saçlarım yorgan
Ne güzel oğlan sar beni

Bütün bunları anlatırken Ethem Çavuş altmışlı yaşlarını sürmektedir ve 14 yaşındayken beraber madene gönderildiği yedi kişiden sadece ikisi hayattadır.

Anıların Günümüze Ulaşması
Ethem Çavuş anılarını 1935 ya da 1936’da Ahmed Naim’e (Çıladır) anlatır. Ahmed Naim, Zonguldak ve civarında adı iyice bilinen ve yazdığı hikayelerde çoğunlukla madencileri konu edinen bir edebiyatçı ve gazeteci. Ethem Çavuş’un anıları önce Bartın gazetesinde yayınlanır ve 1940’larda kitap haline getirilir. Fakat bu yayın işleri hep küçük bir çevrede, Zonguldak ve civarıyla sınırlı kalır. Bartın gazetesinin ilgili sayıları arşiv malzemesi olurken, yayınlanan kitap da ortadan kaybolur. Çıladır ailesindeki tek nüsha Ahmed Naim’in oğlu Sina Çıladır tarafından korunurken, onun da kapısına 12 Mart 1971 zamanlarında kolluk kuvvetleri dayanır ve babasından kalan tüm yazılı malzemeyle bu kitaba da el konur. 2006’da başka bir çalışma için yerel gazeteleri tararken Sina Çıladır, babasının Ethem Çavuş ile yaptığı görüşmenin başka bir kopyasına Şirin Ereğli gazetesinde rastlar. Anılar aslında bu yerel gazetede 1962’de de yayınlanmıştır. İşte bu kopya esas alınarak Zonguldak’da Defne Sanat Yayınları tarafından, Yer Altında Kırk Beş Sene başlığıyla hatırat bir kere daha 2010’da yayınlanır. Fakat mesele bunlarla da bitmiyor:

Osmanlı’da emek tarihiyle, bir dönem özel olarak madencilerle ilgillenen ve alanın en saygıdeğer isimlerinden Donald Quataert ABD’li bir tarihçi. 1998’de Zonguldak’ta bir maden mühendisi Quataert’in yanına yaklaşıp, ona daktiloda yazılmış ve başlığı Yerin Altına Elli Yılımı Verdim olan bir manüskript verir. (Bu, zannediyorum bir tarihçinin başına gelebilecek en kutlu olaylardan biri.) Elindeki kaynağın zenginliğinden, benzersizliğinden başı dönen Quataert çalışma arkadaşı Yüksel Duman ile bu nüshayı yayınlamak ister, fakat o noktada bilmediği, anıların zaten Ahmed Naim tarafından birden fazla kez zaten yayınlandığıdır. Quataert’e verilen kopyanın hazırlayıcıları ise bambaşka kimseler: Aydın Karahasan ve Ethem Çavuş’un oğlu Muharrem Yemelek. Bu iki isim metni sunarken diyorlar ki, Ethem Çavuş onlarla bizzat görüşmüş ve parçalar halinde bir işçi gazetesinde yayınlanan anıları bir gün kitap haline getirmelerini istemiş. Kitap haline getirilmemiş olsa da anılar Ethem Çavuş’un ölümünden yıllar sonra 1974-76 arasında bir araya getiriliyor ve 1998’de Donald Quatert’in eline geçiyor.

yemelek11

Bütün bunlardan bir kaç noktayı çok net anlıyoruz: Ethem Çavuş’un etrafında anlattıklarını kayıt altına almak istemiş birden fazla sayıda insan var ve anılar çeşitli zamanlarda, kitap, tefrika, makale olarak yayınlanmış, unutularak, kaybolarak, yeniden bulunarak günümüze dek ulaşmış. Anlaşılan her kopyanın birbirinden ufak tefek farkları var. Daha da açık bir gerçek olarak Ethem Çavuş uzun çalışma hayatı boyunca hafızasında birikenleri aktarmak konusunda etrafındakilere son derece bonkör davranmış.

Bütün bu yayın macerasını, bana hatıratın kendisi kadar çarpıcı gelen başka bir sebepten yazıyorum. Buraya kadar anlattığım olaylar hep Zonguldak ve civarında geçiyor. Quataert’in kendi araştırması için bölgeye ziyaretleri de boşuna değil, zira devlet arşivlerinden madencilerle ilgili bilgi edinemiyor. Kendi anlatısına göre, Zonguldak’ta ise beklemediği ölçüde bilgi ve belge ile karşılaşıyor Quataert. Yani adeta kömür havzasında olan havzada kalıyor! Havzada anlatılanlar, kitaplar, insanlar bölgenin sınırlarını geçemiyor. Tıpkı maden kazalarının Mayıs 2014’te Soma’da yaşananlara kadar bölgesel haber olmaktan pek de öteye geçememiş olması gibi. Soma’ya yakın büyüklükte diğer kazaları saymazsak.

Bu yazıyı da Ethem Çavuş’un anılarının nihayet çok daha geniş bir okuyucu kitlesiyle buluşabilmesi umuduyla yazıyorum. Anılar, burada aktarabildiğimin çok ötesinde ilginçlikte ya da tarihi belge olarak benzersiz bir kaynak olduğu için değil sadece, madenlerde olanları herkes duysun diye. Yer Altında Kırk Beş Sene, Zonguldak’ta Defne Sanat tarafından yayınlandı. Yayınevi Çıladır ailesi tarafından idare ediliyor. Haberleşme adresleri: eregliyeniufuk@gmail.com

20101130__1767389179

Kaynaklar:
Donald Quatert, Yüksel Duman. A Coal Miner’s Life during the Late Ottoman Empire. International Labor and Working-Class History. No. 60 (Güz, 2001), ss. 153-179
Gürdal Özçakır. Ahmed Naim Çıladır, Gazete Ereğli Ryan Gingeras, Donald Quataert ile röportaj. Miners and the State in the Ottoman Empire. Görüntüleri Gürdal Özçakır’ın bana yolladığı nüshadan, kendisine teşekkür ederim. Ana Görüntünün kaynağı.
Bu yazının çok daha kısa bir hali Haziran 2014’te #tarih dergisinin birinci sayısında yayınlandı.

Halil İnalcık’ın Ardından: Bir Soru Peşinde Koşmak

Geçtiğimiz yıl üstünde çalıştığım bir yazının bitmesi aylar mertebesinde bir zaman aldı. Hikâyeyi nasıl işlemek gerektiği konusunda bir türlü karar veremiyor, yazıda olması gereken unsurların önceliklerini göremiyordum. Yazı yazmak biraz böyle bir iş. Yazmaya değecek bir konu bulmuş olmanın tek başına bir anlamı olmuyor. Yazı tüm hatlarıyla ortaya çıkana dek çatısı çatılmıyor. Yalnız bu örnekte somut bir engel de vardı önümde: Yazıda adı geçen birine ulaşmam şarttı ve o da herhangi biri değildi. Halil İnalcık’ı arayıp 1947’de Kayseri’ye yaptığı bir geziyi hatırlayıp, hatırlamadığını sormam, cevabı olumluysa başka türden ayrıntıları kurcalamam gerekiyordu. Bu sorular, ayrıntılar hep bir mumya ile ilgiliydi. Yaklaşık 900 yıllık olduğu tahmin edilen, Anadolu’nun ortasında, kimsenin umurunda olmayan bir mumya.

Dışarıdan bakınca ortada bir saçmalık var gibi görünüyor, bana bile. Hiç tanımadığınız birisi, birdenbire size telefon edip, “pardon yetmiş sene evvel Kayseri’de bir mumya görmüşsünüz siz, onu hatırlıyor musunuz? Bu arada sol eli var mıydı acaba, o ziyarette dikkatinizi çekti mi?” gibi sorular soracak.

Neden?

Hiçbir sebep yok!

Ama içeriden nasıl olduğunu anlatmaya çalışayım bir de. Sadece tarih değil, bilimin herhangi bir alanında çalışan bir insan için bir sorunun varlığı çok rahatsız edici bir şey. Akademinin içinde (ve dışındayken de) bazı insanlar o rahatsızlık duygusuyla haraket ediyorlar. O soru ortaya çıkmaya, zihinde belirmeyegörsün, sanki dünyanın en önemli meselesi oluyor. Cevaplanmazsa biraz hayat da sekteye uğrayacak gibi. İzlenilen yollar bazen sakil de olsa, o uğurda yıllar da harcansa bu tek tek soruların peşinden ayrı ayrı kulvarlarda çok sayıda insan koşuyor. Halil İnalcık bu uğurda en uzun süre, gayretle, himmetle koşmuş birisi. Dolayısıyla görüşmemiz en nihayetinde gerçekleştiğinde hiçbir şey sandığım, korktuğum gibi olmadı, çünkü ne kadar ansızın gelirse gelsin, heyecan verici bir soruyu kucaklamak için adeta hazır bekliyor gibiydi. O gün biz o görüşmede Danişmentilerden, Kayseri’deki türbelerden, tek bir mumyadan hevesle ve uzun uzun bahsettik.

Görüşmede edindiğim bazı bilgileri, mumyaya ilişkin derleyebildiğim ayrıntıları en nihayetinde yazabildim, hatta burada da yayınladım. Yine de kısaca bahsedeyim: Danişmentlilerin hükümdarlarından Melik Gazi’ye atfedilen ve tüm 20. yüzyıl boyunca başına gelmedik kalmayan bir mumyaydı bu. Hikâye, büyük saygıyla, biraz korkuyla yaklaşılan bir tarihi eserin, günlük hayatın gerekleri karşısında nasıl sıradanlaşabileceği anlatıyordu. Bunu “insanların bir evliya, mumya, melik, gazi, ama sonuçta bir ceset ile kurdukları garip, tekinsiz, korku dolu ama bir o kadar cüretkâr ilişki” olarak tarif etmiştim. Mumya bir nedenden tutuşuyor, söndürülmeye çalışılırken harap oluyor, “bu böyle olmaz” denip toprağa gömülüyor, sonra vazgeçilip topraktan çıkarılıyor, hastalıklar şifa niyetine parça parça koparılıyordu. Bir ara da sol eli çalınmıştı. Bu çalınma meselesi İnalcık’ın 1947’deki ziyaretinden evvel olmuş gibi göründüğünden görüşmemizde “Peki sol eli var mıydı?” diye sorduğumda bana gülerek yanıt verdi: “Yok, o kadarını hatırlamıyorum artık” dedi.

Halil İnalcık’ın çalışmalarıyla hiç karşılaşmamış bir tarihçi herhalde yoktur Türkiye’de. Alanda çalışan herkes için tüm meslek hayatları boyunca var olmuş birinin, “artık yok olması” biraz sarsıcı oldu. Benim hafızamda o telefon görüşmesinde, Danişmentliler ilgili verdiği bilgilerle (yazıda kullanamadım) ve o “sol el”e ilişkin gülümsemesiyle de yer edecek İnalcık. Ama tabi onun ölümüyle hatırlamamız, konuşmamız gereken en öncelikli mesele akademin, araştırmanın, tek bir soru peşinde yıllarca koşmanın ne anlama geldiği olmalı belki de. Bunun bir anlamı elbette, hâlâ var ve bu işi içtenlikle, heyecanla yapan insanların seslerine ihtiyacımız var.

Ana görüntü Zeyrek’te çekilmiş, fotoğraf kendi sitesinde yer alıyor.
5Harfliler