Anlı Şanlı bir Yenilgi: Julie Moss’un Acıları

Spor tarihi birincilikler, başarılar ve rekorlardan ibaret değil. Bazı yenilgiler de bu tarihin parçası mutlaka. 1982’de gerçekleştirilen Ironman Triatlon Dünya Şampiyonası’na katılan bir kadının yenilgisi bu tarihte adeta bir yıldız gibi parlıyor. “Yenilgi nasıl parlasın?” diyeceksiniz. Parlar! Zira bazı yenilgilerin kendilerine göre bir ışıltısı, şanı şöhreti var.

Julie Moss 1982’de 23 yaşında. Spor olarak sadece dalga sörfüyle ilgilenen Kaliforniyalı bir kadın ve işin doğrusu bir triatlonda yarışmaktan da epey uzak birisi. Dördüncüsü yapılacak olan Ironman’in o yıl Havai’de düzenleneceği haberini televizyonda ilk gördüğünde, işin onu en heyecanlandıran tarafı Havai’yi görme ihtimali. O günlerde Julie sağlık üzerine eğitim alıyor ve belli tip egzersizlerin vücut üzerindeki etkilerini araştırıyor. Mezuniyet için gereken şartlardan biri de bu türden bir yarışa katılmak ve kendi tecrübelerini tezinde kullanmak.

Triatlonda ilk ayak 3.3km yüzme. Sonra 180km bisiklete biniliyor ve son olarak da tam maraton koşuluyor, yani 42km. Moss yıllar sonra bu mesafelerin sadece rakamlardan ibaret olduğunu, bir uzaklığı ya da gerçeği yansıtmadıklarını söyleyecek! O günlerde onun aklında sadece biraz eğlenmek, mezuniyet işini halletmek ve en çok da Havai’yi görmek var.

Moss’un yarış için yaptığı hazırlık da gayet rahat ve kolay oluyor: Neredeyse hazırlanmayarak. Bisiklet ve yüzme parkurlarını tamamlamadan, maraton kısmını da yarıştan altı hafta önce şöyle bir koşarak, Havai’ye varıyor Moss. Dünyamız adil bir yer değil, biliyoruz ama yine de insan bozulmuyor değil. Kiminin aylarca hazırlandığı yarışlara, bazıları böyle neredeyse koltuktan kalkarak katılıyor. Moss’un Havai’de dikkatini ilk çeken de nitekim, aylarca hazırlık yapan, en havalı kıyafetleri giyen, asık suratlı, gergin diğer yarışmacılar.

Yarış başlıyor! Yüzme kısmında zorlanmayan Moss, bisiklet etabını da rahatlıkla tamamlıyor. Bisikletteyken, mümkün olan en doğru pozisyonda sadece önüne bakarak ilerleyen diğer yarışmacıların yanında o, etrafa el sallıyor, kameralara gülüyor. Bütün gün su içen ve sadece muz yiyen Moss bisiklette bir ara cebinden çıkardığı bir çikolatayı yemek istiyor, fakat kendisini kaydeden kameralar önünde dişleriyle paket açmayı istemediğinden gayet havalı bir şekilde bir kenara atıveriyor paketi.

Julie-Moss

Moss, yarışın bu noktasında, sürekli nasıl göründüğünü kollayan, en başta olduğu gibi derece almakla ilgilenmeyen, ama aslında hiç de fena gitmeyen bir yarışmacı. Bisiklet parkuru bitip, koşmaya başladığında, Julie’ye yarışta ikinci olduğu söyleniyor ve bu beklenmedik haber onda birtakım değişimlere sebep oluyor. Hiç planlamadığı birinci olma ihtimali tabi ki çok akıl çelici. Önündeki yarışmacıyı maratonun 12. kilometresinde yakalayıp geçince belirgin bir rahatlama duyuyor ve biraz daha hızlanıyor. Bir noktadan sonra, arkasında kalan yarışmacıyla aralarındaki mesafe 4 kilometreye kadar çıkıyor. Eğlencesine geldiği dünya şampiyonasında birinciliğe koşan Moss’un düşünceleri, etraftaki ilgiden, o an nasıl göründüğünden, eğlenceden sıyrılıp bambaşka bir yere yöneliyor. Kazanabileceğini fark edince üzerindeki baskı artıyor. Arkada kalan koşucuyla arasındaki ara açıldıkça, onun nefesini daha yakında hissetmeye başlıyor ve aslında koştukça beklenmedik bazı başka şeyler de oluyor: Bacaklarına giren kramplar sıklaşıyor, midesi bulanmaya ve vücudu da biraz savrulmaya başlıyor.

Moss, muhtelif acı, ağrı eşiklerini geçerek, kramplarla boğuşarak giderek yavaşlıyor, yavaşlıyor ve bitişe çok yakın bir yerde ve kimsenin beklemediği bir anda yere düşüyor. O anların görüntüleri İnternet’te var. Kameraların gösterdiği, incecik, upuzun bir bedenin hafif bir rüzgarla savrularak düşmesi gibi. Ama sanki durum çok da kötü değil. Nitekim düştüğü gibi kalkıyor, fakat yıpranmışlığı öyle çarpıcı ki, etrafını saran seyircilerin çığlıkları kesiliyor bir anda. Kalkabilmeyi başarsa da, artık ayakta zor duruyor. Müthiş bir yalpalama ve bir iki adım sonraki düşüş değil, daha çok yıkılmak gibi. Öylece duruyor yerde ve çektiği acı artık neredeyse elle tutulur bir halde. İyi bir plan yapıyor bu an. Hala gücü olan kollarını kullanarak, önce dirsekleri üstünde, sonra da ellerini kullanarak vücudunun ön tarafını ve kollarından aldığı destekle de bacaklarını kaldırabiliyor. Ayakta durmasıyla seyirciden alkışlar ve çığlıklar geliyor yeniden. Artık bu noktada Moss’un vücudu onu, iradesini çoktan terk etmiş durumda ve şortunun arkasında, bacaklarının arasında bir kahverengilik görünüyor. İflas eden tek kas grubu bacaklar da değil!

Durumun umutsuzluğunu gören sağlık görevlileri geliyor yanına Moss’un, koluna girmeye çalışıyorlar. Diskalifiye olmak endişesiyle kalan son gücüyle onları itiyor ve bir, iki adım sonra bu sefer, pek öncekilere benzemeyen bir biçimde devriliyor, daha doğrusu adeta yerle bir oluyor. Moss’un tam bu andan hatırladığı bir görüntü var: Kalabalığın içinde ağır ağır koşan bir çift ayakkabı. Kendisinden kilometrelerce uzaktaki yarışmacı Kathleen McCartney, bu düşme, kalkmaları sırasında ona yetişip, bitişe doğru ilerliyor.

Moss’un yarıştan sonra anlattıklarına göre bu anlarda bir ses duyuyor içinde, kendisine sürekli ayağa kalkmasını söyleyen ve bir de görüntü: Kendisini bitiş çizgisini geçerken görüyor ve yapabildiğin en iyisini yapmaya karar veriyor: Emeklemek. Yarışın son üç metresini, santim santim, ağır ağır emekleyerek tamamlıyor. Moss’un toplam süresi 11:10:9. Birinci olan McCartney’in süresiyse 11:09:40. Aralarında 29 saniye fark var ve aslında McCartney, Moss’un etrafını saran kalabalıktan, karmaşadan ve yorgunluktan birinci olduğunu anlamıyor bile.

Bireysel sporların çoğunda böyledir muhtemelen, ama uzun mesafe koşucuları iyi bilir. Güce, kondisyona göre, koşunun bir noktasından sonra insan kendisiyle kıyasıya bir pazarlığa girişir. Bittiğinizi düşündüğünüz yerde aslında daha çok gücünüz vardır, o güç de bittiğinde, son gücünüz vardır, son gücü de harcayınca vücudunuz ezberden biraz daha devam edebilir. Ağrıyı, acıyı yok sayabilirsiniz, ta ki vücut, sizden ayrılıp kendi başına hareket etmeye başlayana dek devam edebilir bu. Moss’un kameralar önünde gerçekleşen, an an kaydedilen bu pazarlık sürecinde çok çarpıcı bir yan var. Yerde yatarken duyduğu ses ona boşvermesini, yarıştan vazçmesini değil, sürekli ayağa kalkıp devam etmesini söylüyor. Yıllar sonra verdiği bir röportajda, Moss böyle durumlarda “boşver, vazgeç” diyenin aslında egomuz olduğunu, vazgeçmeyip devam edeninse “kendi”miz, esas irademiz olduğunu söyleyerek biraz muğlak bir ayrım yapacak. Tabi Moss’dan daha iyi bilemiyoruz! Belki haklıdır.

Moss’un acıklı halleri, televizyonlarda yayınlanmasının ardından kendisine ulusal çapta bir şöhret getiriyor. Yerlerde sürünse, acılar içinde kıvransa, emeklese de kararlılığın canlı bir örneği artık o. Hatta, madalya töreninde birincilik şöyle bir alkışlanırken, onun ikinciliği çılgın partilerle kutlanıyor. Çünkü bazen yenilmek de çok güzel. Yıllar içinde çeşitli vesilelerle bir araya gelen bu ikiliye, gazetecilerin sorduğu bir soru çok güzel, ama hiç de adil değil aslına bakarsanız: McCartney’e, Moss’u yerde emeklerken görseydi, bitiş çizgisini geçmekten vazgeçer miydi diye sorulmuş. O da, gayet kibar bir şekilde belki iyi olup olmadığına bir bakmak isteyebileceğini, ama yarışı bitirmekten çekinmeyeceğini eklemiş. Julie Moss’un bu yarışta kazandığı derece hayatında aldığı en iyi triatlon derecesi olacak bu arada.

web-julie-moss

Yıllar sonra Julie Moss


Yazı, düşünen spor dergisi Socrates‘in Mayıs 2015’te yayınlanan 2. sayısında yer aldı.

Julie Miller ve Yeşil Fosforlu Çorapları

Geçen Nisan ayında New York Times‘ta başlığı Yüzme, Bisiklet, Hile? (Swim. Bike. Cheat?) başlıklı kapsamlı bir makale yayınlandı. Makale 2015 yazında Kanada’da yapılan Ironman’de önce birincilik derecesi verilen, sonra da diskalifiye edilen Julie Miller hakkında. Yarış gününde neler olduğuna yer veren makale, Miller’ın diskalifiye olmasına neden olan süreci uzun uzun anlatıyordu. Yarıştan sonra ne oldu, kim kime ne dedi, Miller kimdi, özel hayatında nasıl tanınırdı vesaire gibi soruların peşinden koşan yazar, aslında tek bir sorunun cevabını arıyordu: Saygınlığı olan bir sporcu, Ironman gibi zorlu bir yarışa katılıp neden hile yapar? Ne güzel soru! Ama yine de, tanınan bir sporcunun hile yapma nedenlerini sadece o sporcunun hikâyesine odaklanarak açıklayabilir, onu oraya sürükleyen süreci anlayabilir miyiz?

Bu bahsettiğim makalenin yayınlanmasına dek adı geçen yarış ve Julie Miller hakkında yeterince tartışma yapılmıştı zaten İnternetlerde. Yarışı takip eden aylar boyunca öfkesi hiç azalmayan bir grup sporcu Miller’ın neden hile yaptığına dair bol bol kafa yordu. Diğer yandan Miller’ın destekçileri de yok değil. Asla böyle bir şey yapmayacağına kefil olanlar da tartışmalara katıldı. Peki ne oldu o gün, Julie Miller nasıl hile yaptı?

Kanadalı atlet, 40-44 yaş grubunda katıldığı yarışmada önce 3.8km yüzüyor, sonra 183km bisiklet sürüyor ve son olarak 42km’lik maraton etabına giriyor. Yarış günü sadece seyircileri değil, yarışanları da titreten bir soğuk, kesilmeden yağan bir yağmur var. Hatta bazı sporcular hava koşulları yüzünden yarıştan çekiliyor. Yarış bittikten sonra herkesi bekleyen bir sürpriz var. Miller ile aynı yaş grubunda olan ve yarışı bitirebilen atletler ertesi gün ödül töreninde hiç beklemedikleri bir sırayla çağrılıyor podyuma. Üçüncü olan derece alamamış, ikinci ise üçüncü olduğunu fark ediyor. Kazandığını sanan Susanne Davis de ikinciliğe tenzil-i rütbe olmuş. Bitiş çizgisini herkesten önce geçtiği “resmî” olarak kaydedilen Julie Miller ise birinci ilan ediliyor. Miller hariç herkes birbirine bakıyor. Davis şaşkınlığından çabucak sıyrılmış olacak ki bir aralık Miller’ı yakalayıp “Ben seni hiç görmedim, sen ne ara geçtin ki beni?” diye soruyor. Miller’ın yanıtı net: “Fosforlu yeşil çoraplarım vardı, onları da mı görmedin? Havai’de görüşürüz.”

Miller’ın bahsettiği görüşme, Ironman’in Kona, Havai”de gerçekleşecek dünya şampiyonluğu. O gün, o yarışta derece alanlar, bu şampiyonaya da katılma hakkı kazanıyorlar. Daha sonradan Davis ve diğer sporcular Miller’ın o gün hızlıca, hatta belki kaçarcasına törenden ayrıldığını ve çok alışılmadık biçimde kimsenin de elini sıkmadığını söylüyorlar.

Davis ve diğerleri oturup düşünüyorlar: “Yahu nasıl oldu bu?” Organizasyon yöneticilerine başvurduklarında, şüpheli bir durum olmadığı yanıtını alıyor, hatta biraz da geçiştiriliyorlar. Miller’ın bitiriş zamanı belli, toplam süresi 10:49:03. Ama bu derecenin nasıl “resmî” kabul edildiği biraz muğlak. Tüm yarışmacıların ayak bileğinde bir banta takılı olan takip çipini Miller yolda bir yerde düşürmüş. Tam neresi olduğunu da hatırlamıyor, kabaca bir tahminle bisiklet parkurundan koşmaya geçerken kıyafet değiştirdiğini çipin de bu arada düşmüş olabileceğini iddia ediyor. Miller’ın kayıtlara geçen son süresi 7:17:50, sonrası yok.

Bu sık olan bir kaza değil. Takip çipleri banta sıkıca yerleştiriliyor. İşin peşini bırakmaya hiç niyetli olmayan Davis ve diğerleri, bundan 20-30 sene önce gerçekleştirmesi mümkün olmayan bir soruşturmaya başlayıp, hatta bir nevi dedektifliğe sorunuyorlar. Bu tür uzun mesafe yarışlarında eskiden olduğu gibi sadece gözetmenler, gazeteciler değil artık herkes fotoğraf çekiyor. Üstüne videolar da kaydediliyor. Etap etap hangi sporcunun, hangi noktada nerede olduğuna dair geriye dönük bir resim çıkartmak mümkün. Tam nasıl oluyor kestirmesi güç, ama belki de sahiden ellerinde Julie Miller’ın yeşil çoraplı fotoğrafı, Davis ve arkadaşları o gün orada olanlar arasından ulaşabildiklerine şu soruyu soruyorlar: “Bu kadını gördünüz mü? En son neredeydi?”

Yarışmaya katılan sporcularıın, gönülllüerin ve zamanlama verilerinin de desteğiyle bir sonuca varılıyor: Miller yarışın koşma etabının bir kısmında galiba ortadan yok olmuş! Bu sonuç Miller’ın tepetaklak gidecek sporculuk kariyerindeki ilk kötü haber, fakat burada biraz duralım.

00CHEATweb3-superJumbo.jpg

Triatlonların değil ama, uzun mesafe koşu yarışlarının tarihinde, işin içine hilelerin karıştığı bir bölüm de var ve öyle bir kaç sayfa da diyemeyiz, daha uzun. Doğrusu, bu yazıda kullanmak için örneklere bakarken eğlenmedim de diyemem: Boston Maratonu gibi büyük bir organizasyona ilk defa katılıp, koşunun bir yerinde çok yorulduğu için metroya binen biri var mesela. Fotoğraflarda birincilik ödülünü alırken çok mutlu görünüyor. Başka biri yine bir maratonu koşması gerekirken, bir otobüsün arka koltuklarından birinde seyahat halindeyken teşhis edilmiş. Çalı çırpı arkasına saklananlar, ağaçların ardında bekleyenler var. Bazıları tam da önünden geçtikleri kestirme yolların cazibesine kapılıp brinci ve ikinci sırada koşanların hemen ardına takılarak üçüncülükle yetinmeyi kabul etmiş. Bazıları takip çiplerini kendilerinden yirmi yaş genç birine devredip, bir noktada çipi geri alarak yarışı kendince tamamlıyor. Bir de koşucu olarak şan şöhret sahibi olup sonra katıldığını iddia ettiği bazı yarışların hayali olduğu anlaşılan bir sporcu var. En iyi derecelerle geçtiği parkurları hep hayallerinde koşmuş meğer. Örnekler çok. Peki tüm bunların arasında Julie Miller’ı farklı kılan nedir? Neden onun hikâyesi aylardır triatlon camiasını meşgul ediyor, New York Times hakkında upuzun yazı yayınlıyor? Galiba birkaç nedeni var bunun. Birden fazla etaptan oluşan yarışlarda hile, pek görülmüş bir şey değil. Julie Miller daha önce de Ironman‘e, muhtelif triatlonlara katılmış ve hatta 2014’te Çin’de uzun mesafe koşuda ülkesi Kanada’yı temsil etmiş birisi. Yani onun gibi birinin yarışın bir kısmını kasten boşvermiş olması herkes için biraz daha büyük bir hayalkırıklığı. Ya Miller ne diyor tüm bu olanlara?

Görünen o ki kendisi son bir senesini var gücüyle ithamları reddetmekle geçirmiş. Olay ortaya çıktktan sonra derecesinin iptal edilmesi kariyerine zaten ağır bir darbe indirmişken, geriye dönük yapılan yarış değerlendirmeleri de Miller’ın tüm kariyerinin adeta sonunu getirmiş gibi. Önce Kanada’daki yarışı düzenleyen organizasyon 72 (ya da 96) saat içinde yeterli kanıt göstererek kendisini aklamasını istiyor, 15 gün de itiraz süresi tanıyor. Miller bu ikisini yanıtsız bırakıyor. Kendini savunurken aldığı pozisyon neredeyse başından beri hiç değişmemiş, kabaca şöyle şeyler diyor: “Başarılarım kıskanılıyor. Tek hatam takip çipini kaybetmek ve biraz da fazla kazanmak.” Duruma açıklık getirecek manalı bir şeyler söylememesi yüzünden Miller Ironman tarihindeki en ağır cezayı alıyor sonuç olarak: Bir daha da Ironman‘e katılamayacak olmak. Sonra da, geçen sene ve 2013’te de aldığı diğer dereceler iptal ediliyor. Üstüne triatlonlara katılması iki sene yasaklanıyor. Bazılarına göre yaptığı hile, dopingten bile daha kötü. Doping yapan bir sporcu en azından mesafeleri tamamlıyor, böyle kestirmelere dalmıyor, yarış sırasında ortadan kaybolmuyor.

Miller özel hayatında psikolojik danışmanlık yapan bir kadın. Yeme bozuklukları üzerine, genç kadınlarla çalışmış senelerce. Yaşadığı kentte tanınan, sevilen birisi. Etrafındakileri örgütler haftasonları insanları bisiklet gezilerine sürüklermiş. Bu olaylardan önce verdiği röportajlarda spordan, hayatından, ailesinden bahsederken “iyilik yap iyilik bul, adil davramak çok önemli, en büyük hayranlarım iki kızım” gibi şeyler söylüyor. “Hayır’ı bir yanıt olarak kabul etmiyorum” diyor. Miller’ın etrafında yarattığı en çarpıcı, olumlu etkilerden biri yine genç kadınlarla ilgili. Bir kadının kendisine inanmasının önemini sık sık vurguluyor ve bunu sağlamanın etkili bir aracı olarak sporu işaret ediyor. Yani insan düşünmüyor değil sahiden? Neden? Üstelik birden fazla kere hile ile yarış kazanmış olmak Miller’a ne kazandırmış, kaybettirmiş olabilir? İşte burada Miller örneği üzerinden dönen tartışmalara bakmak gerekiyor belki biraz.

Aylardır devam edegelen tartışmalarda Miller her açıdan eleştirilmiş, yargılanmış; Ironman gibi marka değeri yüksek büyük bir organizasyonun süresiz uzaklaştırma cezasına gelene dek, camiadan çoktan atılmış durumda. Onun bir sosyopatın tüm belirgin özelliklerini taşıdığını “kanıtlar” göstererek ispata çalışan, Miller’ın sadece karanlık tarafa geçmiş sıradan bir fani olduğunu düşünen, bir yüz karası, hayalkırıklığı olduğunu savunanlarla, onun “asla ama asla böyle bir şey yapmayacağına” herkesi inandırmaya çalışanlar tartışıp duruyor. Fakat bütün bu tartışmada çok sıkıntılı bir şeyler var. Geriye dönük yapılan her değerlendirme, Miller’ın hile yapmış olabileceği ihtimali üzerinden değil de sanki, “kesin orada da hile yapmıştır” yargısıyla bir şekil alıyor. Tartışmanın tarafları çok net: Mutlak iyilerin karşısında sanki sadece mutlak tek bir kötü var. Miller’ın başlarda kendi sosyal medya hesaplarından yaptığı (ve sonradan sildiği) her açıklama aleyhine delil olarak görülüyor. O da bir noktada açıklama yapmayı hepten bırakıp, “Nasıl olsa herkes söylediğine inanacak benim dediklerimin bir önemi yok” diyor bir gazeteciye.

Yalnız kopan bu büyük toz bulutu içinde bir soru var, biraz ıskalanmış gibi sanki. Bu dereceleri önce veren, sonra da geri alan organizasyonların bir hilenin yapılabilmiş olmasında ve sonrasında işlerin buraya gelmesindeki rolü nedir tam olarak? Hatırlarsanız, Miller hakkındaki şüphelerini dile getiren spocuları organizasyon yetkilleri biraz geçiştiriyordu yarıştan hemen sonra. Sonunda yine bu sporcuların yaptığı dedektiflik neticesinde organizasyonun harekete geçmesinde ve dereceyi geri almasında bir terslik, çipini kaybettiğini beyan eden bir yarışmacının birinci ilan edilmesinde bir değerlendirme zaafı yok mu? Organizasyonlar, şan şöhretlerini epey hırpalayabilecek bu türden hilelerin ortaya çıkma olasılığıyla yüzyüze geldiklerinde her zaman en doğru adımları mı atıyorlar? Bu soruların cevaplarının bir kenarda tartışılıyor olması lazım herhalde. Bir sonraki büyük çaplı hile skandalı koptuğunda kullanmak üzere cevaplar lazım. Ve bir soru daha. Hile yapan erkek ve kadın sprocuların hilelerin ortaya çıkması ve kamuoyu tarafından yargılanmaları sürecine baksak acaba arada kadınların aleyhine bir fark görür müyüz? Görürüz gibime geliyor, ama o başka bir yazının konusu olsun.


Desteği için Gökhan İnce’ye teşekkür ederim.

Yazı “düşünen spor dergisi Socrates”in Mayıs 2016 sayısında yayınlandı.

Son not, güncelleme: Yazı, Socrates için yayına hazırlanırken, Miller hakkında bir haber daha yayınlandı New York Times‘ta. Yarışta kayıt yapan kameralardan izlenebildiğine göre Miller’ın eksik bir tur koştuğu artık kesin. Hala bilinmeyen ise parkurdan ayrılması ve geri dönüşü arasındaki sürede nerede ne yaptığı. Çalı çırpı mı yoksa sahiden? Kendisi bu kayıtlarla da ilgili bir şey dememiş.

Yüzücü Canan Ateş: Karpuz Kabuğundan Taç

“Zaman Zaman İçinde” 1978-79’da yayınlanmış bir müzik programı. Bugün İnternet aracılığıyla, kısmen erişilebilen TRT Arşivi’nde toplam 16 bölüm yer alıyor. Programın sunucusu da Halit Kıvanç.

Türler, zamanlar arasında geçişler yaparak, memleket çapında meşhur türkücülere pop, popçulara caz, cazcılara da türkü söyletiliyor programda. Kendi türünde, en ünlü şarkılarını söyleyenler, programa annesiyle katılan Barış Manço, futboldan şarkıcılığa geçiş yapanlar, 1930’ların meşhur kantocuları… Böyle biraz sürprizlerle dolu anlayacağınız, her an beklenmedik bir “numara” ile çekiminin üstünden 40 sene geçtiğini unutturarak, heyecanla izletiyor kendini program. İşte bu sürprizlerden biri de milli yüzücü Canan Ateş. Kıvanç, Ateş ile kısacık bir sohbet ediyor 9. bölümün başlarında. Biraz komik, bazı açılardam dikkat çekici bir sohbet. İçinde başarılı bir spor kariyeri, sahne ışıkları, şarkılar, uzun mesafe yarışlar ve bir de karpuz kabuğu var!

Anlaşılan yaz ortasında çekilmiş program, çünkü Kıvanç, Ateş’i sunarken kelimeleri tam da toparlayamayarak: “Bizler zaman zaman içinde, çoğunuzsa bugünlerde deniz içinde, biz de böyle olduğunu düşündük sayın seyirciler ve bu akşamın konukları arasında bir de yüzücü arkadaşımızı davet ettik.” diyor. Kıvanç’ın hemen yanıbaşında oturan Ateş kollarını, kucağındaki beyaz çantası üzerinde kenetlemiş, beyaz ayakkabıları, yazlık kıyafetleri, kısacık kesilmiş saçlarıyla biraz etrafa, biraz da tavana bakarak duruyor sunuş sırasında ve işin doğrusu oraya yanlışlıkla gelmiş gibi de bir hali var.

Milli yüzücü, Türkiye şampiyonluklarının sahibi Ateş’i herkesin, hemen hatırlayacağını belirten Kıvanç’ın ilk sorusu Ateş’in seneler evvel çekildiği yüzme yarışlarına dair. “Evet” diyor Ateş, “sekiz, dokuz yıldır yarışmıyorum.” Peki Ateş’in yüzücü olarak önemi nedir? Türkiye’nin ilk maraton yüzen kadın sporcusu olması. “En uzun yüzdüğü mesafe?” “Otuz kilometre.” Hemen metreye çeviriyor bu ölçüyü Kıvanç: “Otuzzzz bin metre yani.” Burada Ateş’in yüzünden minik gülümsemeler geçiyor. Ateş, Balkan maratonlarına katılmış zamanında, Çanakkale Boğazını geçmiş. Maraton yüzen ilk kadın sporcu oluşuyla ilgili de, “ilk ve son olacak herhalde” yorumunu ekliyor, çünkü kendisinden sonra bunu yapan olmamış. Peki otuz bin metreyi ne kadar sürede yüzmüş? Burada artık hepten gülüyor Ateş. O biraz rüzgâra, denize, dalgaya, hava şartlarına, akıntıya bağlı. “Sekiz saat olduğu da oldu, dört saat de.” “Peki ya Manş? Manş’ı geçme girişiminiz olmadı mı?” “Hayır olmadı” diyor Ateş, kısa, net bir cevapla ve gülerek devamını getiriyor: Ona imkân olamadan evlendim. (!)

Kıvanç bir anısını anlatmasını istediğinde Ateş, yıllar evvel Burgaz Ada’da “başına gelen” bir aksi tesadüfü anlatıyor. İki yüz metre kelebek müsabakasında yaşamış bunu: 

-Tam yüz metreyi döndüm bir karpuz kabuğu karşımda. Hilal şeklinde bir karpuz kabuğu. Tabi onu almama imkân yoktu, diskalifiye olurdum aksi takdirde. Tam başıma geçti o karpuz kabuğu… 

-Nasıl?

Cevap öyle güzel ki: 

-Taç gibi. 

Ateş, başına geçen kabukla yarışı birincilikle bitiriyor ve Türkiye şampiyonu oluyor. Daha sonucu almadan kavuştuğu bir tür ödül gibi adetâ, karpuz kabuğundan taç. Marmara denizinin kazanana peşin peşin verdiği bir ödül!

ca1.png

Sonra kısa sürmüş şarkıcılık kariyerinden de bahsediliyor biraz. Ateş, denizlerden gelen şarkıcı olarak tanıtılmış zamanında. Kadıköy’de bir kulüpte sahne aldığı zamanlar, bir kayıkla açılır, takdim edileceği zaman kayıktan atlar, kulübe doğru yüzmeye başlarmış. Sunucu “Ve denizdeeeen…” dediği anda sahneye çıkar mikrofonu alır, şarkısını söylemeye başlarmış (Dünya Dönüyor ya da Samanyolu). Yalnız bu takdim sırasında arada suda beklemek zorunda kaldığı anlarda üşüdüğü olurmuş. Şarkıcılık kariyeri için “geldi geçti” diyor. Zaten denizden çıkıp mikrofonu eline aldığı anı anlatırken dili de sürçüyor Ateş’in, “Sahile çıkıp, elime mikrofonu alıp başlıyordum yüzmeye” diyor. 

-Ya peki mikrofon ıslanmıyor muydu?

-Gereken tertibatı alıyorlardı, elektrik çarpmasın diye. 

-Peki şimdi şarkı söylüyor musunuz?

-Mutfakta bile söyleyemiyorum vaktim olmuyor.

Yarışmıyor oluşuna dair de, artık sadece kendisi için yüzdüğünü, bazen de çocukları yüzdürdüğünü belirtiyor arada. 

Ateş bu söyleşi sırasında 30’lu yaşlarının ortasında, evli, iki çocuk annesi. 20’li yaşlarının ortasındayken bırakmış yarışları. Evlendiği tarih Ekim 1969, yarışlardan çekilmesi Ağustos 1970. 

Canan Ateş hakkında daha çok bilgiyi nereden edinebiliriz? O programa katıldığı haliyle öyle sevimli, açık sözlü biri gibi duruyor ki. Üstelik başarılarla dolu bir sporcudan bahsediyoruz, ama onun hakkında Türkçe İnternetlerde çok az bilgi var. Birkaç blog yazısı, hayatının ilerleyen yıllarında altyapıda çalıştığı Galatasaray Spor Kulübünün her yıl adına düzenlendiği yüzme yarışlarının haberleri ve eski bir dergi kapağında Ateş’in deniz içinde, kameraya bakıp gülümseyen hali (yazının ana görüntüsü aynı zamanda). Hepsi bu. Peki ya gazete arşivleri?

Milliyet ve Cumhuriyet arşivlerinden Ateş’in kariyerinin en başındayken yaptığı kısa mesafe derecelerine, katıldığı Balkan maratonlarına, kısa süren şarkıcılık deneyimine ve 70’lerin başında yarışlardan nasıl çekildiğine dair daha fazla bilgiye ulaşmak mümkün. Bu haberlerde de karşımıza derecelerin, yansıra, onu bu uzun uzun yüzerek yarışma sevdasından vazgeçirmeye çalışan bir gazeteci ve yine bir meyve, bir şeftali çıkıyor! 

Bizzat Ateş’i konu edinen, ya da onun da adının geçtiği “spor sayfası” haberlerinde Ateş’in adı belli bir tür yorumla anılmış hep: Erkekleri utandırdı, ya da erkekleri bile geride bıraktı… Sadece Türk basınında değil ki: Bir haberde Bulgar basını da onu, bir çok erkek yüzücüyü geride bırakacak bir balık olarak tanıtmış. Başka bir haberde de, Varna’da yapılan maratonda 10 erkek yüzücünün yarışı terk etmesine aldırmayarak yüzmeye devam ettiğinin altı çizilmiş! (kadınlar kategorisinde yarıştığı için, erkeklere hiç bakmamış olabilir mi?) Bir diğer tekrar eden yorum Ateş’in “memleketin yegâne kız maratoncusu” olduğu. 

ca2

24 Ağustos 1967, “Cumhuriyet.”

Ateş uzun mesafe yüzmeye 1967’de başlıyor. Bunun öncesinde adına ilk defa 1959’daki bir haberde rastladım, finale kaldığı bir 100 metre serbest yüzme yarışmasında. 1961’de Türkiye rekoru kırıyor 200 metre serbestte, üstelik Adana’da. Üstelik diyorum, zira bu dönem Adana’nın altyapı açısından İstanbul’dan çok daha önde olduğu belirtilmiş bazı haberlerde. İstanbul’da plajlarda antrenman yapan yüzücülere karşılık, Adana’da havuzlar, kanallar var. Ateş’in dikkati çektiği ilk yarış da 1961’de Adana’da kırdığı bu 200 metre serbest rekoru olsa gerek. 

ca3

6 Temmuz 1970, “Cumhuriyet.”

İlerleyen yıllarda 200 metre kelebekte de aldığı dereceler var (karpuz kabuğu). 1967’den sonra katıldığı Türkiye ve Balkan maratonlarında da dereceler, bir de birincilik almış. 1967’de bayanlarda rakipsiz, birinci. 1968’de ikinci oluyor, çünkü yarış sırasında karnı çok acıktığı için yanıbaşında seyreden sandaldaki pilotundan bir şeftali istemiş. “Finişe çok yakın, çok çekişmeli bir an”da bastıran bu açlık rakibiyle arasını dört dakika açıyor. Enerjiye ihtiyacım vardı, fakat bu şeftali bana zaman kaybettirdi demiş basına. Şarkı söylemeye başlaması da bu yıla denk geliyor. Hatta “1 aylığına şantözlüğe paydos” diyerek geriye döndüğü yüzme için: “Şantözlüğe başladıktan sonra artık yüzemezsin diyenleri mahçup etmek için yarışlara girdim. “Varna’ya kadar yarışlara hazırlanacağım, sonra yine şantözlüğe devam edeceğim.” demiş. 

Her gün on kilometre antrenman yaparak, Adalar-Pendik arası mesafenin kendisine hafif geldiğini belirttiği bugünlerde basına: “Herkesten ayrılırım, denizden asla” demiş. Bundan iki sene sonra ise 1970’de son kez katılıyor Balkan maratonuna, “sebebinin bıkkınlık olduğunu, artık kendisi için artık ilginç bir tarafı kalmadığını” belirtmiş. “Bir gün yarıda bırakmaktansa şimdi veda etmenin daha iyi olacağını”  söylüyor ve 1970’ten sonra adı yok oluyor Canan Ateş’in yarış tarihinden. 1987’de özel bir kursta eğitmen olarak çıkıyor karşımıza, 1990’larda yüzme üzerine konuşmalar veriyor, 1992’de İstanbul Boğazı geçisinde büyük bayanlar kategorisinde ikinci olarak yine adı geçiyor. Ve son bir haber 1999’dan, beyin kanaması geçirerek Kadıköy’de bir hastanede yoğun bakıma alındığına dair. Canan Ateş, 1999’da henüz ellili yaşlarını sürerken veda ediyor hayata. 

ca4

30 Haziran 1999, “Cumhuriyet.”

Engellerle dolu bir kariyerin, açık sözlü, gözüpek kahramanı Canan Ateş. Karpuz kabuklarına, alt yapı sorunlarına, birden bastıran açlığa, bazen de tecrübesizliğine rağmen başarılarla dolu bir kariyeri var. Aştığı engellerin en büyüklerinden biri de, sanırım gazeteci Abdülkadir Yücelman ile yaptığı röportajda çıkmış karşısına. 1967’de ilk defa katılacağı Balkan Maratonu’ndan önce görüşmüşler. Yücelman, biraz da Ateş’in kararlılığının altını çizmek için yazmış olsa gerek bunları (yani böyle düşünmek istiyorum açıkçası), fakat insan gülmeden edemiyor Yücelman’ın çabasına. Onun kaleminden alıntılıyorum:

Sabahın erken saatleri. Pendik’ten bir kayık sahilden uzaklara doğru kürek atarken arkasından bir kız bir erkek iki yüzücü aynı tempo içinde kulaç atıyorlardı. Sabah 5 kilometrelik mesafe aynı tempo içinde katedilmiş ve yüzücüler istirahate çekilmişlerdi… Canan Ateş’e maratonun çok zor iş olduğunu, yarış sırasında yüzücülerin komaya girdiklerini boşuna anlatıyorum. Hiçbirisi kar etmiyor. “İlle de katılacağım maratona, erkeklerle başabaş yüzeceğim” diyor kız yüzücümüz. Ne söylesem boş. Bakıyorum olacak gibi değil, “Yarışı bitirenler geçen sene mosmor kesildiler.” diyorum son çare olarak. Birden duraklıyor, “sahi mi?” diye telaşla soruyor. Fakat bu tereddütü bir an sonra geçiyor ve “hayır, hayır maratona mutlaka gireceğim, bu benim idealim.” diyor yüzücü kızımız. Daha fazla moralini kırmak istemiyorum. Peki öyleyse sana başarılar dilemekten başka bir şey yapamayacağım diyorum… (23 haziran 1967, Cumhuriyet).

Bütün bu derlediğim bilgiler, TRT programındaki o biraz, sıkılgan, biraz muzip hali Canan Ateş ile ilgili bana tek bir şey söylüyor işin doğrusu: Zamanında yüzme camiasının en renkli isimlerinden biri olarak tanınan Ateş sahiden de renkli, hatta gözalıcı birisi.

Fakat bir mesele var, en başından beri zihnimi kurcalıyor, bir tür açıklama arıyorum. Ateş’in mutfakta bile şarkı söyleyecek vakti olmadığını, artık sadece kendisi için yüzdüğünü ya da çocukları yüzdürdüğünü söylediği kısımları hatırlayın. En önemlisi Manş’ı geçmek imkânı olamadan evlenmiş olduğunu belirtirken evlilik ve spor kariyeri arasında bir ikiliğe, bir arada olamamazlığa işaret etmiyor mu Ateş? Burada onun profesyonel sporculuk kariyerindeki önemli bir dönemecin izleri var sanki. Ne kadar yakın, hatta ne kadar olağan geliyor değil mi evlenince, çocuk sahibi olunca sporcu olmanın gereklerinin yerine getirmeye zamanı kalmayan bir kadının yavaş yavaş çekilişi alanından, çünkü evlilik, annelik kadınlar için tam zamanlı bir var oluş biçimi. Evlilikten sonra spor kariyerine devam eden çok sayıda kadın sporcu da var, fakat mesele bu değil. Ateş gibi bir sporcunun bile, bunu kabul edişindeki “normal”lik mesele. Evlendiği, dahası baba olduğu için sporculuktan vazgeçmek zorunda kalmış bir erkek sporcu kulağa hiç de tanıdık gelmiyor, ama tersi olağan, kendiliğinden, hayatın akışı içinde zaten var olan gibi.

Yine de Ateş’in anlattıklarından, onun yaşamı özelinde olan tam da bu mu, bir kanaate varmak kolay değil diğer yandan. 1970’te katıldığı son maratondan önce, bıkkın olduğunu belirtmesi, artık bir şeyler ifade etmediğini söylemesi yeterli gelmiyor bana, çünkü uzun süren, iddiası olan, belli ki tutkulu bir sporcudan bahsediyoruz. Hemcinslerini mahçup etmeme çabasında olan, hatta şansını denediği bambaşka bir kulvardayken, şarkı söylerken artık yüzemeyeceğinin söylenmesine içerleyen ve yüzmeye geri dönen bir sporcudan. Belki gerçekten rakibi yoktu, belki sıkılmıştı, zaten bırakacaktı, Manş^ı geçmek zaten en büyük hayali değildi, belki de gerçekten sadece evlenmiş ve anne olmuştu, bilmiyoruz. Bildiğimiz, Canan Ateş’in ilerleyen yıllarda Galatasaray’da yüzlerce genç yüzücüyü yetiştirdiği. Bu da memleketin büyük kazancı olmuş herhalde. Ne çok sebep varmış değil mi, onu tanımak, hatırlamak, anmak için. Hep diyorum TRT Arşivi çok kutlu bir yer.

ca5.png

 

Yeşilçam Sokağı’nda Top Koşturan Çocuklar

Metin Oktay’ın başrolünde oynadığı Taçsız Kral isimli bir film var. 1965’te Atıf Yılmaz tarafından yönetilmiş. Yeşilçam’ın taraftarı sinemaya çekmek için göze aldığı bir risk, cesur bir girişim bu. Oktay’ın oyunculuk açığını kapatmak için kadro Ayten Gökçer, Ajda Pekkan ve Gönül Yazar ile desteklenmiş, Erol Taş ile de iş neredeyse garantiye alınmak istenmiş sanki.

İşin doğrusu, Yeşilçam yapımlarının en, en kötülerinden biri de değil bu. Çocukluğundan başlayarak, Oktay’ın futbol kariyeri anlatılıyor filmde. Fakat en ilginç yanı hikâyedeki kadınlar bence. Ne zaman hayatına girseler Oktay’ın kariyeri tepetaklak oluyor, aradan çekildiklerinde herşey “normal”e dönüyor. Bu kadınlardan biri tarafından “Ya ben, ya Galatarasay” diye seçime zorladığında hiç düşünmeden yapıştırıyor cevabı Oktay: “Galatarasay! O daha vefalı.” Bir futbolcunun kadınlarla imtihanını seyrediyoruz aslında. Bu meseleyi başka bir yazının konusu diye sakladığımı itiraf edeyim, ama biz yine de bu filmi, futbolu kendisine konu edinen Yeşilçam yapımlarının zirvesine yerleştirelim şimdilik ve futbollu diğer filmlere de bakalım.

Yeşilçam için yeşil sahalarda çok malzeme var. Bazen hikâyeye hiçbir katkı sağlamadığı halde Beşiktaş takımını tam kadro görebiliyoruz mesela filmlerde. 1960 yapımı Kırık Kalpler’de olduğu gibi. Hayali futbolcuların kariyerleri de bolca işlenen temalardan. 1974 yapımı Uyanık Kardeşler’de Kadir İnanır, gol krallığına kadar ulaşacak futbol kariyerini babası Hulusi Kentmen’den saklamak zorunda, çünkü babası onun mühendislik okuduğunu zannediyor. Kapıcı dairesinden yükselen bir futbolcunun hüsranla biten hikâyesinin anlatıldığı 1985 yapımı Ya Ya Ya Şa Şa ise başka bir örnek. Başrolde İlyas Salman var. Babasını oynayan Münir Özkul’unsa kariyerindeki en sevimsiz rolü, herhalde bu filmdedir. Elinde sopa oğlunu dövmek üzere sürekli sahalara dalan bir baba Özkul. İnsanın daha seyrederken unutmak istediği bir karakter.

Bunların yanında futbolun kıyıdan, köşeden bulaştığı çok sayıda yapım da var. Hayatı boyunca her işte kaybettiğinden, daha başlar başlamaz ayağı kırıldığı için biten futbolculuğuna da işaretle ofsayt lakabı takılmış bir Osman var mesela. Sadri Alışık’ın yarattığı bu karakter “Bu da mı gol değil?” repliği ile bilinir. Mavi Boncuk filminin karakterleri kaçırdıkları Emel Sayın yıkanabilsin diye küvet almak istediklerinde stadyum önünde karaborsacılık yaparlar. Ellerinde harita define peşinde koşan Salak Milyoner filminin kahramanları kazdıkları tünelin sonunda stadyumun ortasına çıkıverir. Tam da Kayserispor-Fenerbahçe maçı oynanırken. Toptan Fenerbahçeli Hababam Sınıfı’nın iki şeyden çok çektiğini de sanırım hepimiz biliyoruz: Mahmut Hoca ve Trabzonspor. Kemal Sunal’ın içinde futbollu bir dizi filmi de var. İnek Şaban, Gol Kralı, Garip

Bütün bunların yanına bu yazının esas konusu olan minik, hepimizin aşina olduğu bir temayı koymak istiyorum şimdi: Yeşilçam Sokaği’nda top koşturan çocuklar. Çok sayıda filmde tüm hor görmelere, tehditlere, müdahalelere rağmen oyunlarına devam etme kararlılığındaki çocuklar bunlar. Nitekim bu yazıda “zirve” diye tanımladığım Taçsız Kral filmi de bir çocuğun ailesine direnişiyle açılır. Oktay’ın babası oğlunun top sevdasından hiç memnun değildir ve bıçağı kaptığı gibi topunu, Oktay’ın gözü önünde keser. Aralarında geçen konuşma tam olarak şu:

Baba: Al bakalım (topu kesti de). Bindir söylüyorum topla oynamak günahtır. Günah nedir bilir misiniz? Bir daha görürsem yapacağımı biliyorum ben. (Oktay’ın yanına gelen annesine dönerek) Al kucağına al. Sıkılmasan aferin diyeceksin. Tövbe yarabbi. Tövbeler olsun.

Anne: Yapma oğlum. Laf anla biraz. Fakiriz biz. Oyunla geçirecek vaktimiz yok. Baban sabahın altısından geceyarısına kadar fabrikada ömür çürütüyor. Bir gündüz uykusuna hasret. Bir erkeğimiz de sensin. Okuyup kazanacaksın oğlum. Başka çaremiz yok.

Metin: Var anne, göreceksiniz!

Kararını çoktan vermiş Metin Oktay ağlayarak yatağına yüzükoyun kapanır sonraki sahnede ve şöyle der: Oynayacağım işte. Ben top oynayacağım.

Metin-Oktay--n-kesilen-topa-bak------

Çocuk Metin Oktay’ın kesilen topa bakışı.

Peki nedir ailelerin bu hoşgörüsüzlüğünün sebepleri? Bir kaç cevabı var bunun. Ama en önemlisi topun oynandığı yerle ilgili galiba. Filmlerde çocuklar kesinlikle konaklar etrafında görünmez, köylerde oldukları da söylenemez. Şehirlerin kenar, köşe mahallelerinde, gecekondular arasındadırlar en çok ve Metin Oktay’ın annesinin dediği gibi buralarda, kimsenin “oyunla geçirecek vakti yok”tur. Geçim sıkıntısı büyük, top peşinde koşmak ziyanlıktır. Üstelik pabuçlar da parçalanır. Top için okuldan kaçılır, oysa bu mahallelerin çocuklarından okuyup, iş güç sahibi olmaları beklenir. Fakat bir çocuk top peşine de düşmeyegörsün. Filmlerde, o köşede, bu sokakta, yukarıdaki arsada, kapı önünde hep top oynar çocuklar. Başlarındaki dert de anne, babadan ibaret değil ki!

Bol bol, cam kırma sahnesi görürüz filmlerde. Kırılmış camdan dışarıya uğrayan komşu teyzelerin hışmı hiçbir şeye benzemez. Hem camı çerçeveyi indirin, hem topu isteyin, kâfirler, hadi gözüm görmesin sizi! diye delirir Mürüvvet Sim’in oynadığı bir karakter. Topun camı kırmış olması değil de, geri alınması çocuklar için büyük bir mesele olduğundan cam altlarında yalvarırken görürüz onları. Metin Oktay’ın babasının yaptığı gibi bulunabilecek en büyük bıçakla çoktan kesilmemişse toplar geri alınır.

2

“Mahalleye Gelen Gelin” filiminde Mürüvvet Sim çocukları haşlarken.

3

Cam altında yalvaran çocuklar. Fatma Girik geri verecek ama toplarını.

Topları da lastikten, en ucuzundan, ikide bir patlar. Yenisini alacak para da olmayınca tamir edilmeleri lazım gelir topların. Bu tamir işini de filmin ana karakeri üstlenir ve böylelikle filmde bu çocukların varlığı işlevsel hale gelir: Ana karakterin iyi kalpliliğine vurgu yapmak. Sadri Alışık işte bu iyi kalpli, gönül insanıdır. 1967 yapımı Akşamcı filminde, tamirci dükkânına telaşla dalan çocuklarla, Alışık arasında kıyasıya bir pazarlık yapılır. Nikâhına yetişmek üzere dükkânından çıkan Alışık’ı çocuklar durdurur. Mahallenin futbol takımının müşkülü büyüktür o an, topları patlamıştır:

-Osman Abi, şunu yapıştırıversene Osman Abi.
-Yav şimdi olmaz ki. Yarın gel, hem de akşamüstü.
-Olur mu be abicim. Maçımız yarım kaldı. Hem de tam penaltı atacaktık.
-Ben de penaltı atmaya gidiyorum. Bekliyorlar işte orada.
-Etme be abicim sonra sahadan kaçtığımızı sanacaklar.
-E beni de öyle sanacaklar. Hükmen ve kanunen mağlup olursa sizin takım kurtarır mı beni yani?
-Eğer galip gelirsek senin ve yengemizin şerefine üç defa sağol sağol sağol diye bağıracağız. Hadi be abicim, ne olur be.

4

Osman Abi’ye yalvarma sahnesi.

Filmlerde çocukların ana karakterleri tanıtmak görevleri de var. Esas adam, mahalleden geçerken şöyle bir dokunur topa mesela. Çocuklar coşar, tezahürat yapar, çünkü zaten çok sevdikleri birisidir bu. Tanımadıkları biri topa girdiğinde tepeleri atar ve seslenirler: Versene topumuzu be!

5

“Doktor” filminde topa giren Kadir İnanır.

6

“Sevgili Dayım” filminde sahaya dalan Tarık Akan.

Mahalle denen coğrafi sınırları muğlak, ama günlük hayatının unsurlarıyla belirlenen kültürel çevrede çocuklar arkaplandadır, mahallenin dokusunda mutlak yer sahibidirler filmlerde. Adres sorana, kaybolana yol gösterir, itilmesi lazım gelen arabaları iterler. Camlar kırıldığında bazen neşe, bazen korkuyla kaçışırlar. Oynadıkları sahaların tozu toprağına karışır, leş gibi, yorgun, mutlu, eve dönerler.
Tesisleri olmadığı gibi altyapıları da yetersizdir. Yine de ayakkabısızlığa, topsuzluğa, sahasızlığa her zaman bir çare bulunur. Topun olmadığı yerde teneke kutular işe yarar. Ayakkabısı olmayan üç kat çorap giyip oyuna katılır. Kaleler hep iki taş marifetiyledir. Topu olmayan yan mahalle çocuklarının tam maçın ortasında gelip top çalması da başka bir dert. Bunlardan, topu kapıp kaçanını da görürüz, hızlı davranamadığından üzerine çullanılanını da. Kavgalar büyüdüğünde olayın içine aileler girer. Aileden kasıt da çoğunlukla kadınlar aslında. Hiç sevmedikler futbol denen bu bela yüzünden, annelerin başları bir de komşularla derde girer. Zaten terli terli oynayıp hasta olacaklardır çocuklar, zaten de okuldan kaçıp duruyorlardır, bir de üstüne kavga.

7

Hep oğlanlar mı oynasındı? Bu da Garip filminin kahramanı, Kemal Sunal’ın manevi kızı.

Sorunların en büyüğü ise topun nerede koşturulacağıdır. 1960’larda hızla dönüşen kentlerde oyun alanları yok olmaya başlar. Orhan Kemal’in Devlet Kuşu romanından uyarlanan 1961 yapımı Avare Mustafa filminde bu mesele çarpıcı şekilde işlenir. Mahallenin top sahasına birileri girip ölçüm yapmaya başlar bir gün. Mahallenin gözüpeklerden mürekkep takımı Küçük Karakartallar bu işe çok bozulur. Kendilerini kovalayan, “yakalarsam bacaklarınızı kırarım, teker teker gebertirim” diye tehditler savuran arazi sahibine karşı tam bir direniş örgütü gibi karşı dururlar. İstedikleri de aslında hiç değilse inşaat başlayana dek arazide top oynamaktır. Ona bile izin yoktur. Takımlarının adının büyük harflerle yazılı olduğu duvarın üzerine çıkıp kalıbı yerinde, yaşı geçkin bu adamla, “balina, balina” diye alay ederler. Karşılıklı taşlar atılır, anlaşmazlık sürer gider. Ta ki temellerin üstünde apartman yükselene dek.

8

9

Aynı film 1980’de Devlet Kuşu adıyla yeniden çekildiğinde bütün bu tartışma yeniden yaşanır, bir kaç farkla: Duvardaki Karakartallar yazısı GS olmuştur ve aradan geçen yirmi senede İstanbul’da da boş arazi sayısı hızla azalmıştır. Neyin, neye dönüştüğü hiç belli olmayan kentsel dönüşümün sokaktan sadece futbolu değil, çocukları ve oyunları da sildiği zamanlardır bunlar.

10

“Devlet Kuşu”ndaki direnişçiler.

Filmlerde anne, babalardan en çok duyduğumuz laflarsa şunlar:

Topa mopa niyetliysen kırarım bacaklarını.
Ben saçımı süpürge edeyim sen maça git.
Bak çok fena yaparım, otur oturduğun yerde.

Bu hoşgörüsüzlük sürekli tekrarlanan bir tema halinde işlenir durur Yeşilçam’da. Futbol bir zaman kaybı, boş hayallerin ikametgâhı, aylaklığın ispatıdır. Benzerleri arasından sivrilen, başarıya ulaşanlarsa aynı aileler tarafından sevgiyle kucaklanır, hatta büyük payı da aile alır. Ya Ya Ya Şa Şa Şa filminde Münir Özkul, sahalardan döve döve sürüklediği oğlu için büyük transfer parası önerildiğinde onun iyi bir oyuncu olacağını hep bilen, bunu hep söyleyen baba haline gelir.

Aslında bu filmlerde genel olarak çocukluğun eksiklik, olmamışlıkla tanımlanmasına da şahit oluruz. Sadece az yaşadıkları için saygıyı haketmez çocuklar, alenen tahkir edilirler. Çocukluk ve futbol tahammül edilemez bir birleşimdir. Fikirlerini söylediklerinde “sana soran oldu mu?” denmesine ailenin hep beraber neşe içinde gülmesine şahit oluruz filmlerde bol bol. Çocuk gülmez, başını eğer, yerine oturur. Tam da ondan beklendiği gibi.

11

“Mahalleye Gelen Gelin” filminden bir sahne. Arkadaki tren de yok artık.

Peki bütün bunlar bize ne anlatır? Türk futbolunun tesis, altyapı yokluğundan ilerleyemediğine dair yaygın bir kanaat vardı bir zamanlar. Bu tartışmayı bir yana koyarak, sokakta oynanan futbolun değil hafife alınması, tüm unsurlarıyla tümden yok edilmeye (adeta) çalışılmasının da yeterince ileriye gidememiş olmaya katkısı yok mudur hiç? Yeşilçam aracılığıyla tesis edilmesi lazımgelen şeyin başka bir şeyler olduğunu görmüyor muyuz? Hevesi olana cesaret vermek, kararlı olana arka çıkmak, dirayet gösterene destek vermek hasletlerinden mi yoksunuz toptan? Ama belki de artık sokaktan yetişen futbolcular için sorun daha büyük. Neredeler, hangi koşullarda oyunuyorlar, kaldı mı bu çocuklar? AVM kapılarında mı bulacağız onları, halı saha kenarında başkalarını mı seyrediyorlar? Ya da teknoloji bu işe en köklü çözümü buldu belki, hepsi bilgisayar ekranına bakıyorlar sadece? Varsa sokaklarda hala, bu yazıyı okuyan da top hediye etsin çocuklara. Top mühim.

12

Gitti gene bir cam (“Devlet Kuşu” filminden)

Yazı, Socrates dergisinin Ekim 2015 sayısında yayınlandı. Tanıl Bora’ya desteği için teşekkür ederim.