“Sonsuz Patates” Röportajı

Geçtiğimiz ayı Türkiye’de geçirdim. Çapa Hastanesi, Halkalı, Bahçelievler ve (güneş sisteminin en uzak semti) Beylikdüzü’ne, her gün, bazen günde üç kere Metrobüs yolculuğu yaptım. Metrobüsle ilgili şimdiye dek onlarca tez yazıldı mı bilmiyorum, yazılsa yeridir. Metrobüste çok az kavga çıkıyor, çok az olay oluyor bence. Hayatta kalma dürtüsüyle hareket edildiğinden olabilir bu. Bir de ara durakta binip oturma şansı yakaladığında insanda belirgin bir başarıya ulaşmış olma duygusu oluşuyor. Beklenmedik bir anda gelen, yersiz, ama gülümseten bir başarı duygusu. Bilmem ki başka hangi şehirler, sakinlerine böyle ödüller veriyor durduk yere. Çok soğuk günlerde beni ısıtan şeylerden biri de, yeni doldurduğum İstanbul Kartım oldu. Bir de İstanbul semalarında sürekli yankılanan bir kadın sesi var, şöyle sesleniyor şehrin her yanında, her an: YETERSİZ BAKİYE.

İnsan memleketten uzak kalınca, içinde yaşarken görmez, ayırt edemez olduğu bazı ayrıntıları daha kolay yakalıyor, yakalayınca fark ediyor onları özlediğini. Çapa’ya gittiğimiz ilk günlerde, çok da sıkıntılı bir anda, bir mola verelim dedik; önünde durduğumuz kantinin çalışanlarına dönüp “iki çay” dedim. Der demez fark ettim, gülümsedim. Çayın, öyle ayaküstü, oturarak keyifle, zor zamanda, rahat bir anda, her yerde her daim içilen bir içecek oluşuna dair de yazacak çok şey var. Ne kadar yazılsa bitmez. Yine Çapa’da, hastanenin asansörlerinde yaşanılan karşılaşmalara dair de anlatacak çok şey olmalı. Zemin kattan, 1. kata asansörle çıkanları görünce biraz şaşırdım. Fakat nasıl bilebiliriz, hastane burası, belki bir müşkülü var bu insanların? Zemin kattan, -1. Kat’a asansörle inenlerin de olabilir iyi bir nedeni. Merdiven inmek, çıkmakla başları hiç hoş değil insanların, kanaatim bu oldu yine de.

Asansör karşılaşmalarından birinde hatırladıkça güldüğüm bir şey oldu. Dört kadın asansörde sessiz sessiz yere, tavana bakarak bekliyorduk inmeyi, çıkmayı. İçimizden birinin elinde iki büyük hamburger çantası var. Tıka basa dolu iki çanta da. Burgerler, patates kızartmaları, artık daha neler kim bilir. Koku tüm asansörü tutunca, kadın mahçup bir biçimde özür diledi bizden. Ben de kendimi tutamayıp, “Çok da güzel koktu deyince,” “Ah öyle demeyin çok utanıyorum” dedi. Sonra kısacık bir sohbet oldu aramızda. Genel Cerrahi servisinde altı kişilik bir odada kalan kuzeninin canı sürekli dışarıdan yemek istiyormuş. Bu iş için odadan çıkarken nezaketen diğer hastalara, onların refakatçilerine de soruluyormuş: Bir şey isterler mi dışarıdan? Kimsenin “bir şey istemem, sağolun” dediği de yok. “Bugün mesela, biri SAC TAVA istedi onu götürüyorum” deyiverdi kadın. Gülmeye başladım. “Kuzenim iyileşsin de her şeyi yaparım” dedi asansörden inerken. Biz de “Geçmiş olsun” dedik arkasından.

İşte bütün bu metrobüs seyahatleri, sonu gelmek bilmeyen çay içmeler, hastane koridorları, asansörleri derken araya da bir iş sıkıştırdık. Gazete Duvar’dan Serkan Alan ulaştı bir sabah bana. Sonsuz Patates giflerini görmüş. Kısa bir telefon görüşmesi yaptık. Ben o görüşmede, konuşmayı en sevdiğim konu olduğu için, bütün bir Yeşilçam tarihini anlatmaya kalktım. Serkan Alan da çok kibar biriymiş, sabırla dinledi beni. Sonra söyleşi üzerinde beraber çalıştık, ertesi gün de yayınlandı. Hayatımda yaptığım en hızlı söyleşi de bu oldu sanırım. Alelacele anlattıklarım arasında bir şeyi çok önemsiyorum, onu yeniden yazmak istiyorum buraya. Yapmamız gereken bir işten kaçarken, insan hemen yan kulvarda başka türden bir işi yaparken buluyor bazen kendini. Bu, ana işin sıkıcılığı, bıktırıcılığından bir kaçış aslında ve insan kaçarken zihni her zamankinden daha verimli çalışıyor sanki (bunun güzel İngilizcemizde bir adı bile var sahi: efficient procrastination). Hangi nedenden, ne tarafa doğru kaçtığına dikkat etmeli insan. Orada bir yerlerde hayırlı bir işler oluyor aslında. İçtenlikli diyeyim daha doğrusu. Ben Sonsuz Patates işini böyle bir ruh hali içinde yapmaya başlamıştım. Seviniyorum, insanlar bu işte kendileri için bir vaat bulduklarında.

İşte söyleşi de burada: Yeşilçam’daki Ev İçi Emek Gif Oldu

Ana görüntüde Akşam Güneşi filminden bir mutfak sahnesi.

screen shot 2019-01-14 at 10.12.56 am
Fotoğraf: Arkadaş Özakın

Manikürden Kalan Kadarı

Ben o gün, sıkıntılardan sıkıntı beğeniyordum. Ne halt edeceğimi bilemez halde, aynı yoldan beş kez geçince, yolun üstündeki kuaförün kapısında bir kadın “sana manikür lazım” dedi. Kadını tanımıyorum, ama ısrar ediyor, “iyi olur” diyor, “için açılır.” “Manikürle nasıl içim açılacakmış?” dedim önce, ama sonra söz dinledim. Bu kadının sözünü dinledim. Anlatacakları varmış.

“Ne zaman başladınız manikürcülüğe, duruyor mu hâlâ otel, en zor tarafı ne, en unutamadığınız anı ne, başka var mı, daha da başka var mı, sonra ne oldu, çocuk kaç yaşında, babası nerede, o da Edirneli miydi, peki ya sonra….” Bunlar ayaküstü, alelacele sorabildiklerimdi Hülya Hanım’a. Hepsinin cevabı aşağıda.

-Çınar Otel’de, Yeşilköy’de başladım bu işe. 18 yaşındaydım. 30 sene olmuş. Çok sevdim manikürcülüğü, çok insan tanıdım. Duruyor otel hâlâ, ama oralar çok değişti.

-En zor tarafı dert dinlemek. Terapist gibisin, ama eğitimin de yok. Herkes her şeyini anlatyor. Şimdiki yeni manikürcüler bilemiyor, olayların içine giriyorlar. Onu ona, onu ona, onu da şuna söylerken kendileri de parçası oluyorlar olayların. Dinleyeceksin, karışmayacaksın. Anlatan, anlattığını unutur zaten çıkar çıkmaz burdan. Neden herkesi birbirine düşüresin.

-Bir gün bir kadın geldi. Maliyede mi ne çalışıyor. Gelin başı yaptık, süsledik püsledik, damadı bekliyoruz. Gelmedi damat. Saatler geçti, teselli etmeye çalışıyoruz gelini. Eğitimli kadın, öyle kolay teselli olur mu! Ağlamadı da. Bekledi bekledi, gitti sonra. Yıllar sonra trende gördüm onu ben. Baktım karnı burnunda. “Ne olmuş o gün?” diye sordum. Kayınvalidesi hiç istemiyormuş evlenmelerini. Nikâhtan bir gece evvel evdeki bütün saatleri geriye almış, oğlana da içirmiş bol bol. Kalkamamış damat. Ama evlenmişler sonra. Karnındaki ikinci çocukmuş. Kayınvalideyi hiç affetmemiş.

-Gene bir gelin başı geldi bir gün. Yaptık saçını, makyajını. Bekliyoruz damat yok ortada yine. Kız küçücük bişey. Yaşı küçük yani. Kaşla göz arasında kuaförün penceresine çıkmaz mı! Tutturdu “kendimi aşağıya atacağım” diye. Yalvar yakar, kızım yapma etme. Dedim ki “sen bir dünya güzelisin, şurdan çevirsek sana kaç damat buluruz, değer mi?” Derken damat gelmez mi. Kızı görecektin, damadın üstüne uçtu öfkeyle, sonra bir kargaşa, ayır ayırabilirsen.

-17 yaşındaydım evlendiğimde. Mahalleden arkadaştık. Biz onunla oyun oynuyorduk, bir baktım karnım şişmiş. Karslıydı, ailem istemedi hiç. Evlendik işte. Oğlum otuz yaşında şimdi. Hep, babaya gitmekle tehdit etti beni. Tepesi atar bana, “babama giderim” der, benim ödüm kopar. Sonunda anladı, babaya gidemeyeceğini bir gün, yapmadı bir daha.

-Burada yanımızda çalışan bir kız vardı, Mine. Tutundu, kendi müşterileri oldu. Biz de memnunduk. Bir sabah bir baktık karşı dükkânda çalışmaya başlamş. Haber vermedi bana. “Abla” demedi, “ben daha iyi bir iş buldum” demedi. Bakakaldım, selamı sabahı da kesmiş, karşı dükkânda öyle. Şimdikiler böyle.

(İçeriye bir müşteri girdi bu anda, Mine’yi sordu.)

-(Derin bir iç çekti önce) Ben yardımcı olayım, hanımefendinin işi bitiyor, sonra bir kaşım var, on dakikaya alırım sizi.

-Yazayım mı bunları ben?

-Yaz ama, aklında kaldı mı ki?

-Kaldığı kadarını.

Görüntü: Çınar Oteli henüz yapılmış. Kaynak.


Yazı ilk defa 5Harfliler‘de yayınlanmıştı.

İstanbul’u Haritalarda Okumak

Gazete Kadıköy ile Pervititch Haritaları üzerine bir söyleşi yaptık bir zaman evvel. Erhan Demirtaş, sağolsun, epey zorlu koşullarda yapmak zorunda kaldı söyleşiyi: Buradan okuyabilirsiniz.

Anahtar kelimeler: Perili ev, tulumba, yangın, bostanlar, boş araziler, açık hava sinemaları… Epey geride kalmış bir İstanbul!

9-haritalar_17

Fotoğraf: Arkadaş Özakın


Ana görüntü, Süleymaniye paftasından ayrıntı, 1935.