La Fontaine ve Sabahattin Eyuboğlu

Sabahattin Eyuboğlu, La Fontaine çevirisine bir önsöz yazmış. Şu paragrafla başlıyor sözüne:

“La Fontaine, Fransa’nın küçük bir şehrinde, orta halli bir evde, 1621 senesinde doğmuş; en sevdiği çağdaşları ve dostları Moliere’den bir, Boileau’dan ve Racine’den on beş yıl önce. Biraz kırlarda, biraz okullarda dünyayı tanıdıktan, babasının gönlünü hoş etmek için biraz evlenip boşandıktan sonra Paris’e gelmiş, açık yüreği, hoş sohbeti, candan dostluğu, gülümser, acıyı tatlı eder filozofluğu, kimseyi kırmadan kimseye boyun eğmezliği, saygısızlığa, zevksizliğe, dalkavukluğa, fırsatçılığa düşmeyen şakalarıyla kendini sevdirmiş, hiç akademik olmadan akademi azası olmuş, kralı tutmadan kralca tutulmuş, dost evlerinde yata kalka, gönlünce okuya yaza, masallar dolusu güle söyleye yaşamış ve yetmiş dört yaşında, son masalı başında, uyur gibi ölmüş.”

Eyuboğlu’nun Hamlet çevirisine yazdığı sözü hatırlıyor musunuz? Arpacı kumrusu gibi düşünmekten, büyük şairlerin soluklarından ve çevirmenlerin metinlere taktığı bücür kanatlardan bahsediyordu. Eyuboğlu’nun yaptığı çevirilere yazdığı girişlerden ayrı bir kitap derlemeye çabalardım yayıncılık yapıyor olsam şimdi. Sayıca az değiller.  Türkçe’nin bu haliyle karşılaşınca zihnimin nasıl toz toprak içinde kaldığını anlıyorum, Eyuboğlu’unu okuyunca temiz bir suyla yıkanıyor, arınıyor sanki ana dilim. Eyuboğlu 1908’de doğmuş, 1973’te kalanlara selam olsun diyerek ayrılmış dünyadan. Onun yaşadığı zamanda kullanılan Türkçe’ye dair bir tür şikayeti var aslında onun da. Yine La Fontaine için yazdığı metinden alıntılıyorum:

“La Fontaine’i Türkçeye çevirdikçe sevdim, sevdikçe de çevirdim. Bizim halk dilimiz adsız La Fontaine’ler yoğurmuş olacak ki, bu yaman dil ustasının deyişini değilse bile deyimlerini, özel tadını değilse bile anlam zenginliğini, anlatım imkânlarını, düşünce oyunlarını, taşlama inceliklerini karşılamakta pek zorluk çekmedim: Aradıkça La Fontaine’ce söz çok bulunuyor Türkçede, hele köy Türkçesinde. Fazla mahalli olmaktan korkmasam, La Fontaine’e tıpatıp uyan birçok köy deyimi kullanabilirdim. Âşık Veysel size köy diliyle hayvan masalları anlatsa da dinleseniz: Çil horozunan ak tazı dimişler, gidek yâd elde bir köy şenedek… Bir dağın koyağında eğlenmişler… Horuz çıkmış (adını unuttuğum bir ağacın) doruğuna, edirafı kişiflemeğe… Tazı yatmış gıllı bir dikenin dibine… Tülkü demiş ufuktan, sen ne aran bu yanda… Birlik gurak sizin köyü… Bizim köyün muftart şu kâfilin dibinde… Tazı kapmış koparmış tülkünün kuyruğunu… Zor şenedirsiniz bu köyü, demiş tülkü…

Halkın diline dayanmamakla eski edebiyatımızın neler kaybettiğini göstermek, bu çevirilerde güttüğüm amaçlardan biri oldu. Bugün bile asıl Türkçeyi, halkın Türkçesini, ne kadar az biliyoruz. Çevirme zorluklarımızdan çoğu Türkçe’nin değil, bizim darlığımızdan, deyimlerimizi yarım yamalak bilişimizden, kullandığımız kelimelerin nerden nasıl geldiğini bilmeyişimizden geliyor. Bereketli topraklar üstünde kıtlık içindeyiz bu yüzden. Yeni romancılarımızın, şairlerimizin dilini fazla halkçı, bundan ötürü de “gayri ciddi” bulanlar edebiyatta ciddiliğe ancak bu yoldan gidilebileceğini…”

Bu dedikleri hakkında konuşmak, tartışmak gereken ne çok mesele var.  Aynı minval üzre bazı başka yazılar da koyacağım buraya. Bitirmeden yüzlerce masal içinden en sevdiğimi de paylaşayım sizinle.

Horozla Tilki

Güngörmüş, açıkgöz bir horoz,
Ağaçta nöbet bekliyormuş.
Tilki yanaşmış güler yüzle:
— Kardeş, demiş; müjde!
Savaşanlara son verildi, son!
Barış oldu bütün dünyada.
Haberi yaymaya geldim,
İn aşağı da öpüşelim.
Hadi bekletme, duramam pek;
Yirmi köyüm var gidilecek.
Hem nöbet möbet yok artık, bitti;
Rahat rahat gezebilirsiniz şimdi.
Tavuk, horoz işinize bakın, korkusuz;
Size yardım etmek dostluk borcumuz.
Söyle seninkilere sevinsinler,
Bu gece bayram etsin, hora tepsinler.
Sen de gel artık, haydi;
Gel de kardeş kardeş öpeyim seni.
— Tilki kardeş, demiş horoz;
Bundan hoş, bundan tatlı haber olmaz!
Hele bunu senden duymak yok mu,
Bitirdi beni doğrusu.
Bak, iki tazı da geliyor karşıdan;
Onlar da müjdeci anlaşılan
Görsen ne koşuyor kâfirler;
Nerdeyse gelirler.
Dur, ben de ineyim de bari
Tatlı tatlı konuşalım hep beraber.
— Hoşça kal, demiş tilki;
Ben kaçayım, yolum uzun.
Öpüşmek başka zamana kalsın.
Hazret dar atmış kendini ormana.
Barışta iş yok deyip kendi kendine.
Horozsa başlamış keyfince ötmeye:
Koca tilkiye tilkilik ettim diye.”


“Hele bunu senden duymak yok mu, Bitirdi beni doğrusu”  kısmı her okuduğumda, beni bitiriyor.

Şu baskıyı kullandım bu yazıda.

 

Hamlet’i “Çevirenin Sözü”

Çeviri işi kanımca yeryüzündeki en zor işlerden biri. Çevirmenlere büyük hayranlık duyuyorum. Ben ne zaman kalkışsam, büyük, kalın, aşılmaz bir duvardan geri sekiyorum gibi hissediyorum. İyi çeviri dünyayı güzelleştiriyor, kötü çeviri yaşanmaz kılıyor (evet, ayrım bu denli keskin).

Hamlet’i Türkçe’ye kazandıranlardan biri Sabahattin Eyuboğlu. 1940’ların hemen başında olacak sanırım, çevirisine bir “söz” yazmış. Kendi macerasına, çevirinin tozlu, toprak yollarına değinerek bir Şekspir güzellemesi yapıyor. Bu “Çevirenin Sözü” ile başbaşa bırakıyorum sizi:

Çevirenin Sözü

Bu çeviriye Remzi Kitabevi’nin isteği ve Nurettin Savaştayen’in sürekli sıkıştırmaları üzerine çekine çekine ve başlayıp takıldığım yerde bırakmak düşüncesiyle giriştim. Ama başlar başlamaz yine büyüsüne kapıldım Shakespeare’in ve Macbeth çevirisinde olduğu gibi başka her işimi yüzüstü bırakıp gecemi gündüzümü verdim Shakespeare’e seve seve. Ne çıktı sonunda ortaya? Yeniden çevirmeye yüzüm ve gücüm olsa her söz üstünde yeniden arpacı kumrusu gibi düşüneceğim ve belki bir hayli değiştireceğim bir metin. Tam yerinde oturdu sandığı bir sözü ertesi gün bile yadırgayabiliyor insan. Bir tatlı bela bu dilden dile söz çevirme, hele Shakespeare gibi karanlığı ışıklı, ışığı karanlık bir şairi çevirme. Okumaktan, dinlemekten çok daha zor elbet, ama daha keyifli, çok daha doyurucu. Hamlet’i de, Macbeth’i de kaç kez okuduğum, sahnede gördüğüm halde ancak çevirirken ikisinin de gerçek tadına vardım. Bir söz simyacısı, bir sanat simyacısı, bir insan sarrafı bu Shakespeare. Elini değdirdiği çamur altın oluveriyor, kullandığı her söz İngilizce olmaktan çıkıp Shakespeare’ceye dönüyor, bir başka, bir öte anlam yükleniyor. Her şairde öyle değil mi diyeceksiniz, öyledir doğru; ama bu gerçeği en iyi ortaya koyanlardan biri şüphesiz bu dev sanatçı.

Benim İngilizcem kitaptan, kendi kendime öğrendiğim yarım yamalak bir İngilizcedir. Onun için Fransızca, Türkçe bulabildiğim birçok çevirilere başvurarak çalıştım. En çok yararlandıklarım. Yves Bonnefoy, François Victor Hugo, Orhan Burian. Halide Edip Adıvar-Vahit Turhan’ın çevirileri oldu. Bunların yardımıyla asıl metni kavramaya çalışıp ondan sonra kendimce karşılık arıyordum. Böylece her çeviricinin Shakespeare’i bir başka hale soktuğunu gördüm. Kim bilir ben de ne hale sokmuşumdur, ister istemez. Şairleri kuşa çevirmek çeviriciliğin şanındandır. Ama kuşa çevirdiğimiz şairler bizim taktığımız bücür kanatlarla da uçabiliyorlar ne hikmetse. Büyük soluklarının rüzgârıyla belki. Her çeviren kendi dünyasına çekmiş Hamlet’i. Ama Hamlet de buna en elverişli eserlerden biri doğrusu. Kişileri, sözleri, olayları ne kolay benimsenebiliyor, kendi çevremizde gördüklerimize benzetilebiliyor. Hamlet hem ne kadar kendisi, hem ne kadar her insan, hem ne kadar belli bir çağın, hem ne kadar bütün çağların adamı. Konuştuğu dilin tadına hem yalnız İngilizcenin daniskasını bilen varabilir, hem de benim gibi az bilen. En güzel masalları hem büyüklerin, hem küçüklerin tattığı gibi.

Bu çevirinin bazı güç yerlerinde değerli dostlarım Minâ Urgan ve Cevat Çapan’ın uyardıkları oldu beni.

Eksik olmasınlar.

Bundan daha güzel bir “söz” olabilir mi? Tüm itirafları, içtenliği, yazara duyduğu sevgi ile adeta bir başyapıt.  Bücür kanatlar peşindekiler için bir ilham kaynağı.

MEB tarafından basılan dünya klasiklerinin yeniden basımını İş Bankası Yayınları yapıyor bildiğiniz gibi, metin o baskıda yer alıyordu. Eyuboğlu çok kutlu bir insan, yazdığı her söze, kullandığı Türkçe’ye bayılıyorum.