Röportaj: Keçiyi Koyundan Ayırmak

ABD Ulusal Radyosu’nun web sitesinde yayın yapan bir blog var, adı Keçiler ve Soda (Goats and Soda)Blog genel olarak dünyamızın kaynaklarının nasıl kullanıldığını, daha doğrusu nasıl heder edildiğini işliyor. Burada, dünya keçi nüfusuna ve keçilerin bakımlarına dair bir makale yayınlamışlar bir zaman evvel. Makalenin başlığı: “Keçinizin Mutlu Olduğunu Nasıl Anlardınız? Artık Biliyoruz.”

Makalede yukarıda gördüğünüz fotoğrafı kullanıyorlar. Yakın plandan bir “keçi” fotoğrafı. Daha doğrusu, sitenin fotoğraf editörü, haberin yazarı ve nasıl oluyor bilmiyorum ama fotoğrafı çeken de bunun bir keçi olduğunu düşünüyor. Yazı yayınlandıktan sonra fotoğrafın çekildiği Senegal’deki muhabirlerinden bir e-posta geliyor: Arkadaşlar bu keçi değil ki, BU BİR KOYUN!

Tabi herkes utanç içinde. Adında keçiler olan bir blogun editörü zor durumda ve durumu düzeltmek için akıllıca bir hamle yapıyor: Konunun uzmanıyla yapılan kısacık bir röportaj. İşte bu çok sevimli röportajı paylaşıyorum sizinle. Uzman, İskoçya’da bir okuldan, hayvan davranışları üzerine çalışan ve son yirmi senesini koyunlarla ilgili araştırmalarda geçirmiş Cathy Dwyer.

Açıkçası ben de fotoğrafa bakar bakmaz bunun bir koyun olduğunu görebiliyorum, ama meseleyi bildikten sonra anlamak daha kolay belki. Sizde durumlar nedir acaba? Bir yandan da keçiyi koyundan ayırmaya alışmak bana şu anda dünyanın en eğlenceli işi gibi geliyor (çünkü ben bu çeviriyi yaparken bir yandan da Türk televizyonlarından birinde ömür törpüsü bir siyasi tartışmayı seyrediyordum ve bu röportaja adeta sığındım).

Buyrun, başlıyoruz:

Marc Silver: Kendimi aptal gibi hissediyorum. Adı Keçiler ve Soda olan bir blogun editörüyüm ve keçiyi koyundan ayıramıyorum.

Cathy DwyerZorluğu anlayabiliyorum. Ele veren genelde kuyruktur. Koyunların kuyruğu her zaman aşağı doğrudur, keçilerin yukarıya. Ama bu fotoğrafta sadece yüz var tabi.

MS: Radyonun kütüphanesindekiler Senegal’de adı djallonke olan ve tıpkı keçiye benzeyen bir koyun olduğunu buldu. Fotoğrafı ilk gördüğünde keçi mi koyun olduğunu anlayabilir miydin?

CD:  Muhtemelen koyun olduğunu söylerdim. Ama nedenini söylemekte zorlanıyorum. Kulaklarla ilgili birşey olabilir, hatta kulakların pozisyonu sadece. Koyunlarda, keçilerde olduğundan biraz daha aşağı sarkıyor kulaklar. Ama söylemesi zor.

MS: Bunu duymak iyi geldi. Bazıları keçilerin koyunlardan daha kişilikli olduğunu söylüyor. Bu doğru mu? Yani, demek istediğim koyunlar, bilirsin işte koyun, bir anlamda pasif ve diğer koyunlarla mı takılıyor?

CD: Keçiler ve koyunlar farklı konumdadır. Bir koyun esas olarak otlayıcıdır, keçi ise etrafı tarar. Keçiler her zaman bir şeyler arar ve zamanlarının çoğunu böyle geçirirler. Her zaman bir şeyler çiğner, bir şeyler yerler. Yani beslenme alışkanlıkları sayesinde keçiler daha keşifçidir. Çevreyle sürekli etkileşim halindedirler ve çok da sevimlidirler. Bu yüzden insanlar onların koyunlardan daha akıllı, kişilikli olduklarını düşünür. Koyun gibi otlayıcı bir hayvan ise kafası öne eğik, zamanın çoğunu çimen yiyerek geçirir Bu insanlar için çok daha az ilgi çekici tabi.

MS: Yani koyunlar sıkıcı mı?

CD: Bazıları çok ürkek ve çekingendir. Bazılarıysa çok cesur. Her ne kadar yünden pofuduk şeylermiş gibi görünseler de, bir koyun size karşı korkusunu yenmeyegörsün, çok cüretkâr ve kendinden emin olabilir.

MS: Koyunlar başı çekmek yerine, yandaşlık mı yapıyor hep?

CD: Hayatta kalmış bir koyunsan, bu yırtıcılardan kaçınabildiğin içindir. Bunu yapabilmenin yolu diğer koyunlarla bir arada kalmaktır ve senden daha güçlü olanın takipçisi olmak hayatta kalmanın iyi bir yoludur.

MS: Bahse varım bir keçi bir koyunu yener.

CD: Ben sadece bir çalışma hatırlıyorum keçiler ve koyunlar arasındaki kavgayla ilgili. Bir keçi kavga etmek istediğinde arka ayaklarının üstünde yükselir, böylece koyun keçiyi karnından vurur ve koyun kazanır.

MS: Gelişen dünyada hangisini yetiştirmek daha kolay?

CD: Galiba koyun derdim. Koyunlar keçilerden daha dayanıklı, yani aynı koşullarda hayatta kalmaları daha mümkündür. Keçiler özellikle soğuk havaya, bakteri enfeksiyonlarına ve virüslere biraz daha hassastır.

MS: Peki ya sıcak iklimlerde? Kim daha üstün?

CD: Sıcak ve kuru iklimde her ikisi de iyidir. Sıcak ve nemli iklimlerde keçiler koyunlardan iyidir. Soluklanarak ya da gölgede durarak sıcağı dağıtmak koyunlar için postları yüzünden daha zordur.

MS: Keçi mi koyun mu münazarasında söylenmeye değer başka bir konu var mI? Galiba koyun getirdiği imkânlarla biraz daha tercih edilebilir, yani süt, et, yün.

CD: Moğolistanda koyunlar taşıma için de kullanılıyor.  İnsanlar tuz çıkarıyor ve koyunlar da tuzu taşıyor.

MS: Bir keçi bunu yapar mıydı?

CD: Bir keçinin uzanıp yattığını ve hareket etmeyi reddettiğini hayal edebiliyorum.

Kaynak: “Bu bir Keçi mi, Koyun mu? Düşündüğünüzden Daha Zor” makalesi.

Türk Eğitim Sisteminden Alınmış bir İntikam Gibi: Edebiyat-ı Rap

İnsan türünün, en zorlu koşullarda yaratıcılığına ara vermeden coşabildiğini biliyoruz. Savaş meydanlarından yazılmış harikulade mektuplar, toplama kamplarında yazılmış operetler, sürgünde yazılmış olağanüstü şiirler var. Bazen yaratıcılık zaten bu zorlu koşullarda buluyor kaynağını. Edebiyat-ı Rap serisini de böyle, zorluklar içinde pırıldamış bir iş olarak değerlendirebiliriz. Ama savaş, sürgün gibi bir zorluk değil bu, daha kendine has: İnsanlık tarihinde pek az kula nasip olmuş, sayılı ülke öğrencilerinin çektiği bir tür çile: ÜNİVERSİTE SINAVI.

Türk edebiyatçıların kitap isimlerini, işledikleri konuları, ana meselelerini öğrenmek mecburiyetindeki öğrencilerden biri, bir rap serisi yapmış 2012’de. Adı: Edebiyat-ı Rap. Seride yer alan edebiyatçılar: Halit Ziya Uşaklıgil, Ahmet Hamdi, Halide Edip Adıvar, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Faruk Nafiz Çamlıbel. Üç de edebi türlere ilişkin video var: Serbest nazım toplumcu şiir ve Cumhuriyet dönemi tiyatro, divan edebiyatı yazar ve eserleri, modernizmi esas alanlar. Seride yer alan şarkıları anlatmadan hemen örnek vereceğim. Benim favorim: Halit Ziya Uşaklıgil oldu. Videoyu izlemeniz şart, sonra da sözlerini irdeleyeceğiz!!!

Bir giriş ve Halit Ziya’nın eserlerini saydıktan sonra, ne diyor şarkı:

Modern romanın temelini attı,
TANZİMAT’ın teknik kusurunu kapattı,
Batılı ölçüye uyum sağladı,
HALİD ZİYA romanın babası.

Romanda aydın çevreyi
Hikayede halktan kişileri
REALİZME bağlı ilkeleri
Güçlü bir gözlem yeteneği

Ağır bir dil şairane betimleme
1923’ten sonra yazı dili sade
Söz dizimi benzer Fransızca cümleye
Yapıtları piskolojik çözümleme

Sonra tekrar eserleri saymaya başlıyoruz: Kırk Yıl, Kırık Hayatlar, Mai ve Siyah, Nemide, Saray ve Ötesi, Sefile, Bir Acı Hikâye…

Gördüğünüz gibi şarkı sözleri son derece didaktik. Büyük harfle yazılan kelimeler videoda yer aldığı gibi burada ve belli bir kategorizasyona işaret ediyor. Bunlara anahtar kelimeler de diyebiliriz.  Şarkı sözlerinin tek bir amacı var zaten: Öğrenciye en kestirme yoldan Halit Ziya’yı anlatabilmek, aklında tutabilmesini sağlamak. Kendi üstümde deneme yaptım. Halit Ziya’nın adını duymadığım en az beş kitabını şimdi biliyorum.

Bütün bu seriyi yapan, Uygar Yazanoğlu ile kısaca bir konuştuk. Seri hakkında şunları söyledi:

Lise yıllarımda da rap müzikle uğraştığım için bu tarz bir öğrenim yöntemi benim için kolaydı ve ben de bunu edebiyat dersine uyarlamayı düşündüm. Konu anlatımlı kitaplardan yazarların geçmişlerini ve eserlerini alıp kafiyeli şekilde yazdım. Sözleri ben yazıyorum ama bana ait diyemeyiz, edebiyat tarihindeki bilgileri derledim diyelim. İlk başta sadece evde şarkıları kaydedip kendim dinliyordum, sonradan dershanedeki arkadaşlarım da öğrenmeye başladı. Sınavdan sonra arkadaşlarımın kardeşlerine, eşe dosta CD halinde hediye olarak veriyordum. Sonradan çok talep olunca bir youtube kanalı açıp şarkıları slayt haline getirdim. İşin içine görsellik girince daha akılda kalıcı oldu tabii. Şarkılar satılık değiller çünkü bunları dinleyenlerin büyük bir kısmı dershaneye gitmeye durumu olmayan Anadolu’dan, Doğu’dan öğrenciler.

Tek motivasyonum gelen teşekkür ve sınav başarı durumları. Çok güzel mesajlar alıyorum. Edebiyat netlerini arttıran ve sayende sınavda şu soruları yaptım diyenler çok var, bu da beni daha fazla yapmaya teşvik ediyor. Edebiyat öğretmenlerinden çok mesaj alıyorum, derslerinde kullanıyorlar. Ayrıca edebiyat okuyan üniversite öğrencileri de sunumlarında kullanmak üzere talep ediyor, bu da beni mutlu ediyor tabii ki.

Son olarak, benden sonra internette başka edebiyat şarkıları da çıktı benim şarkılarımı onlarla karıştıran çok var. Hatta bir, iki insan yaptıkları bu şarkıları satıyor sanırım, tabii ki onlardan da faydalansın insanlar ama Edebiyat-ı Rap ismi projesi altında olanlar benim çalışmalarım, başka yerde şubemiz yoktur.

Uygar Yazanoğlu sözel alandan ilk 3000’e girmiş (çünkü diyorum, kefilim, şarkılar işe yarıyor). Ben bu yazıyı yazarken birisi dedi, kimdi hatırlamıyorum. “Türk eğitim sisteminden alınmış bir intikam gibi” diye. Katılmamak elde değil..

Edebiyat-ı Rap, Youtube kanalı, Facebook sayfası.

Son olarak bir de Ahmet Hamdi’yi dinlemeden bırakmıyoruz, çünkü bu da epey başarılı.

 

Kardeşi Fırfır’ın Anlattıklarında Orhan Veli

Orhan Veli Kanık’ın doğumunun yüzüncü yılı olduğu için 2014 Nisan ayında bir sergi açılmıştı Yapı Kredi Kültür Sanat’ta: Sakın Şaşırma Orhan Veli Yüz yaşında. Sergide Orhan Veli’ye ait iki kurşun kalem, el yazıları, Nusret Suman‘ın yaptığı iki büst ve bazı başka belgeler yer alıyordu. Bir de kitap yayınlandı bu vesileyle. Orhan Veli’nin sevgilisine yazdığı hiç yayınlanmamış mektuplar: Yalnız Seni Arıyorum. 2012’de ise başka bir kitap daha ve ses kaydı var yayınlanan: Beni Bu Güzel Havalar Mahvetti başlığıyla, Orhan Veli bir arkadaş toplantısında kendi şiirlerini seslendiriyor, bir de Karagöz oyunundan bir kayıt. Bütün bu malzemenin ana kaynaklarından biri ise bir kişi: Orhan Veli’nin kardeşi.

YKY tarafından düzenlenen sergide yer alan malzemenin önemli bir kısmı Orhan Veli’nin kendisinden on yaş küçük kardeşi Füruzan Yolyapan’dan alınmış. Nitekim, ses kayıtları da birtakım maceraların ardından yine Füruzan Yolyapan’ın girişimiyle yayınlanmış. Bu vesilelerle Yolyapan ile 2012-2014 arasında yapılmış bazı röportajlara denk geldim bir akşam. Hepsini heyecanla okudum. Füruzan Yolyapan müthiş birisi, abisine hayran, hatırasına sadakatle bağlı. Hem abisi hakkında hatırladıkları, anlattıkları güzel, hem de Orhan Veli gibi birini kardeşinden dinlemek. Bu röportajlardan aşağıdaki derlemeyi yaptım sizin için. Sorulara bağlı olarak değişik yayınlarda yeni hikâyeler anlatmış, bazı ayrıntılar hemen tüm söyleşilerde yer almış ama bazen de birinde olan, diğerinde yok. Anlattıkları derli toplu bir yerde, burada dursun istiyorum. Bugün Orhan Veli’nin doğum günü çünkü.

Yolyapan, abisini resimlerle hatırlıyor en çok. Orhan Veli resimler yapıyor sağa sola, kara kalemde özellikle yetenekli, fakat yaptığı hiç bir resim için “bu benim” demiyor. El becerisi gerektiren her işte çok becerikliymiş, uçurtma yapıyor hep (telli duvaklı, kuyruğu ebemkuşağı renginde). Kardeşi ile yaşadıkları Beykoz’un tepelerine uçurmaya gidiyorlar. Sesi güzel değilmiş, ama güzel de türkü söylermiş.

Orhan Veli futbolu da çok seviyor, çorapları var sarı kırmızı hatta forması, kramponları da var. Bir süre eğitim gördüğü Galatasaray Lisesi’nden sonra takımın da koyu bir taraftarı oluyor. Yolda yürürken ayağına takılan taşlara vurarak yürüyor, bu sebepten ayakkabılarının uçları hep aşınmış, sonradan sonraya merak salmış ayakkabılara, hep de kendisi boyarmış. “Çok da şıktı” diye anlatıyor kardeşi onu: Hep ceket giyer, kravat takar bazen bir maaşını kıyafetlere verirmiş. Bir de at yarışlarını severmiş, kardeşiyle Veliefendi Hipodromu’na gidecekleri gün gidiş, dönüş bileti alırmış, dönerken paraları kalmazsa diye, tedbiren. Balık tutmayı seviyor bir de iki kardeş beraberce.

Orhan Veli kardeşini “fırfır” diye çağırıyor. Onu canı sıkkın görünce, yanına gelir “Fırfırcığım nedir derdin?” diye sorarmış. Neşelendirmek için bazen de hikâyeler anlatırmış ona. Bir hikayeyi de hatırlıyor Yolyapan: Birisi komşusunun papağanını kesmiş yemiş, komşu da bu kuş kesilir yenir mi bu kuş konuşan bir kuş. Komşu da ona şu cevabı vermiş: konuşur mu? Madem konuşurdu da neden beni kesme demedi?

Kardeşini, konuşmacılık yaptığı konferanslara götürür fakat önceden tembihlermiş Orhan Veli, “sakın alkışlama beni” diye. Yolyapan, “herkes alkışlardı, ben bakardım” diyor. “Ele avuca sığmayan, yaramaz bir çocuk gibiydi” diye anlatıyor. Eve misafir çağırır, ama kendisi gelmezmiş. Üç gün sonra Ankara’dan çıkarmış ortaya. Bazen de gece yarısı gelir, kardeşinin camına tıklarmış kapıyı açması için. Bir akşam da koltuğunun altında bir heykelle gelip, kardeşine büstünü gösterek şöyle demiş: “Bak başımı getirdim.”

ovk1

Bir de tiyatro merakı var tabi, Orhan Veli çok da güzel taklit yapıyor. Beykoz’daki evlerinin arka bahçesinde sahne kurulurmuş. Yolyapan bu oyunlar oynanırken kendisinin çok küçük olduğunu söylüyor, fakat bir gün sahnenin çöktüğünü hatırlıyor. Oyunun adı aklında değil ama sahne çökünce seyirciler gülmeye başlıyor. Oyunculardan biri sinirlenip: Ne gülüyorsunuz biz burda dram oyunuyoruz demiş.

Kardeşine verdiği bazı nasihatler var. Hiç pişman olmamasını, pişman olacak iş yapmamasını istiyor ondan. Kendisi yaşadığı herşeyden memnunmuş. Bir de iktisat okumasını istemiş, geleceğini parlak gördüğünden, nitekim Yolyapan da iktisat okuyup bankacılık yapmış iş hayatında. Ondan hep ayakları üstünde durmasını istemiş.

“Halden anlayan, mütevazı, merhametli kimseyi hor görmeyen, şefkatli, düşüncelerinden taviz vermeyen, teşpihte hata olmaz evliya gibi biriydi” diye anlatıyor abisini kardeşi. “Allah’ın lütfu bir insan, ama erken aldı yanına onu” diyor.

Orhan Veli’nin babasıyla ilişkisini de anlatıyor Yolyapan. Babanın yanında içki, sigara içmiyor Orhan Veli. Yürüyüşe meraklıydı diye de ekliyor bir söyleşide. Bir gün kendisi, abisi, babası ve Melih Cevdet Yenişehir’den Çankaya’ya yürürlerken baba bir arkadaşına rastlıyor. Arkadaşı ‘Orhancığım büyümüş, ne iş yapıyor?’ diye sorunca baba,  “Kaldırım mühendisi” deyiveriyor. Arkadaşı da ‘Ooo maşallah tebrik ederim mühendis mi oldu?’ deyince hepsi gülmeye başlıyor. Ama burada Yolyapan’ın bir eki, yorumu var bu sahneye. “Öfkeler yatıştı” diyor hemen ardından. Babası ve Orhan Veli arasındaki gerilimin bir işareti herhalde bu. İkisi arasındaki ilişkiye dair bir iz şu anıda da var: Bir fakir Orhan Veli’yim, Veli’nin oğlu dizelerine sinirlenen baba oğlunu azarlıyor bunun için: Evladım niye fakir olduğunu yazıyorsun? Madem yazıyorsun bari beni karıştırma! Baba, şiirlerini de beğenmezmiş zaten, ondan “Heceli, vezinli, doğru dürüst şiirler” yazmasını istermiş.

Ve son bir anı: “Şişli’ye yeni taşınmıştık. Bir gün misafirler de vardı, oturuyorduk. Birden kayboldu ortalıktan. Ben balkona sigara içmeye gittiğini tahmin ettim. Yanına gittim. Üzerinde beyaz çizgili bir gömleği vardı. Babam sigara içtiğini biliyordu. “Ağabey, buna bir son vermelisin, gel içeride iç, babam biliyor” dedim. Bana bir sarıldı, “Fırfırcığım, babamın üç günlük ömrü kaldı, onu kırmaya değer mi” dedi. üç gün sonra da kendisi öldü.” 14 Kasım 1950 ölüm tarihi Orhan Veli’nin.

Müthiş değil mi anlattıkları? Bilhassa “Fırfırcığım, nedir derdin?” sorusu! Kardeşine anlattığı papağanlı hikaye nasıl kazınmış zihnine? Bütün bu anılardan o muazzam şiirlerin nasıl ortaya çıktığı hemen anlaşılmıyor mu? Yolyapan hemen her söyleşisinde abisinin şiirlerinde yaşadığını, gördüğü karşılaştığı bir manzaranın ona bazı dizeleri hemen hatırlattığını belirtmiş. Söyleşileri arka arkaya okuyunca uzun zamandır bu denli neşe, yaşam, iyilik dolu metinler okumadığımı fark ettim, öyle iyi geldi ki. Umarım size de aynısı olur.

fy1

Füruzan Yolyapan

Kaynaklar:

Bugün 13 Nisan Günlerden Orhan Veli.
Radyo Kuzey’de Füruzan Yolypan söyleşisi.
Sakın Şaşırma Orhan Veli Yüz Yaşında.
Kız Kardeşi Orhan Veli’yi Anlattı,
Aynı başlıkla bir başka söyleşi.
Beykozlu Orhan.
Orhan Veli’yi Kız Kardeşinden Dinleyin.
Cimbomlu bir Orhan Veli.
Hayatımda Gördüğüm herşey Bana Ağabeyimi Çağrıştırıyor.


5Harfliler

Çiçek Kahraman ile Yeşilçam, Kurguculuk ve “Bütün Mahalleli Duysun”

Çiçek Kahraman’ı tanımayanlar için kısaca tanıtıyorum evvela: Kendisi bir film kurgucusu. Çalıştığı filmlerden bazıları, Mavi Dalga, Bizim Büyük Çaresizliğimiz, Ara, Tatil Kitabı, Küçük Kıyamet ve daha başka filmler de var. Kahraman ile geçtiğimiz hafta, kendisine ait bir video yerleştirmesi hakkında konuştuk: Bütün Mahalleli Duysun. Fakat sohbet, Bütün Mahalleli Duysun ile başlayıp upuzun ve heyecan verici şekilde başka yerlere savruldu. Ömrümüz uzunluğundaki bu röportajda neler var: Pencerelerden mahalleyi gözleyen eli çay bardaklı kadınlar, annesini pencereden atmaya çalışan film karakterleri, ulaşılamayan film arşivleri, dev bir araştırmanın arka planı, Yeşilçam’ın türlü halleri, ortadan kaybolan senaristler, Jaws filmini kurguda kurtaran kadın ve kurgu odasında, Youtube başında, arayıp tararken ve “kendi cümlesini kurmak” peşinde bir Çiçek Kahraman.

Sohbetimiz Bütün Mahalleli Duysun ile başladığından, yine, evvela bu işten bahsetmek gerekiyor. 17 Şubat-2 Mart arasında Salt Beyoğlu’nda sergilendi Kahraman’ın işi. Karartılan bir koridordan, yine karanlık bir salona çıkan izleyiciler, karşılıklı iki duvara yansıtılmış toplam kırk pencere gördüler. Duvarlardan birinde görünen yirmi pencerede, birtakım insanlar ya karşı pencereye, ya da sokağa sesleniyor, bazen karşı pencereden de cevap alıyorlardı. Siz bu iki duvarın arasında dururken sesin geldiği pencereyi bulmaya çalışıyordunuz. Yani aslında, siz bir sokaktasınız ve sesin geldiği yöne dönerek bedeninizle de katılıyor, yerleştirmenin bir parçası oluyorsunuz. Bir yandan da bazı dedikodulara, mahrem sırlara, kurlaşmalara, meydan okumalara şahitlik ediyorsunuz. Duyduğunuz seslerden bazıları şöyle diyor:

“Zeyneeep on dakika sonra evde ol tamam mı?”
“Kim bu kız? – Yeni doktor. – Ay helal olsun hemen ayarlamışsın bakıyorum. – Aman kız saçmalama. – Ay vallahi yakışıklı çok. Ay hadi allah versin.”
“Bunlar erkek işleri erkek, yüz kere söyledik sana bir kadına bir koca lazım Melek Hanım.”
“Aa ne demek ayol, aslan gibi adamsın, sana şimdi benim yaşımda aklı başında eteği belinde bir dul lazım hem koca görmüş kadının hali başka olur, saçını süpürge eder sana.”
“Kızın ateşi başına vurmuş evlendirip de kurtulsunlar bari. – Azdı kız, aleniyete döktü artık.” “Bana bak Lütfü senin sesin çok çıkıyor lafına sözüne dikkat et ha!”
“Abi boşuna nefes tüketme ben çocuk değilim anladınız mı? Bütün mahalleli duysun, Adem”i seviyoruuuuum , o uyuz Lütfü ile de ölsem evlenmem.”

 

Screen Shot 2017-05-05 at 3.27.11 PM

Screen Shot 2017-05-05 at 3.27.33 PM

Çiçek, bu çok güzel bir iş ve birçok yerde de röportaj verdin aslında. Yine de fikrin nasıl ortaya çıktığından bahseder misin? Nasıl şekillendi, son halini aldı?
Kurtuluş’ta film çekerken camdan bakan insanları da çekmiş bir arkadaşım. Film setini, sokağı izleyen meraklı insanlar. Bu, bana iyi bildiğimiz bir motifi uzun zamandır sinemada görmediğimizi hatırlattı. Çıkış noktası bu, ama “çıkacağı varmış” diyorum ben biraz da. Denk geldi yani. Zaten benim aklım bir şeyleri, bir şeylerle birleştirme üzerine çok çalışıyor. İki şeyi yanyana getirmek yani, yemek yaparken de, insanları tanıştırırken de böyle. O yüzden ben bu pencereleri ne yapayım, video yapayım, arka arkaya olsun, biri bir şey desin, bir diğeri cevap versin, daha büyük ve mekana yayılan bir şey belki… derken gelişti proje. Pencerenin meselesi mekân, “bakan ve bakılan” olduğu için zamanla değişti, gelişti, içerik oluştu. En başta “pencereden konuşan insanları alt alta üst üste dizeyim”den ibaretti fikir. O noktada, konuşacaklarını ben de bilmiyordum. Belki sadece bakacaklardı ve o da başka bir deneyim olabilirdi. Özellikle yurtdışına götürmek isteyenler oluyor filmi, oysa altyazı yapılabilecek bir formatı yok, altyazısız da hissi kaybolmaz belki ama içerik kaybolur. Başka bir versiyonunu yapar mıyım diye düşünüyorum şimdilerde.

Büyük bir arama tarama işi var anlaşılan bu pencerelerin seçilmesinde, kaç filmden bahsediyoruz ve nerelerde buldun, nasıl ulaştın filmlere?
Üç senede yedi yüz film taradım ve çoğunu da Youtube‘ta buldum işin doğrusu. Yani on yıl önce bu işi yapmak isteseydim nasıl erişirdim filmlere hiç bilmiyorum. Üniversite kütüphanesinden DVD’ler alıyordum onar onar ve her defasında uğraşmak da zordu. Filmlerin çoğu da Youtube‘da vardı. Aslında Yeşilçam filmlerine özel düşkünlüğüm olmasa yapılacak iş de değildi. Sıkıcıydı yer yer, bazen de seyrederken kapılıp gidiyordum filme ve filmin yarısına gelince hatırlıyordum ne yaptığımı. Bazı günler “bugün beş saatim var, üç film tararım” diyordum. Bazen de gecenin bir yarısı “Selvi Boylum’u neden atladım ki, orada Kadir İnanır camdan bakıyordu” diyordum. Bildiğim filmler de vardı aralarında; bilmediklerimi de, afişinden, isminden mahallede geçebileceğini düşündüklerimden seçiyordum. Bu taramayı yaparken işin teknik kısmını nasıl yapacağımı da hiç bilmiyordum açıkçası. Yüzme bilmeden denize atlamaktı yaptığım. “Elbette bir yolu vardır ne kadar zor olabilir ki?” diyordum kendime ve aslında aşmam gereken iki engelle de karşılaştım. Benim kullandığım kurgu programı, bir plan, arkasına bir plan daha, bir plan daha diye çalışıyor. Dikey kanallarda iyi çalışan bir program değildi ve daha gelişmiş başka bir programa geçince de bir operatör girdi işin içine. Onunla da çok iyi anlaştık. Yirmisi bir tarafta, yirmisi diğer tarafta olmak üzere kırk pencere ile uğraşıyorduk. Benim alıştığım, pencerelerin yan yana geldiği bir durumdu, oysa bu kez bazıları altta, üstte yer alıyordu ve kimin kime ne dediği de belli değildi. Pencerelerden biri bir soru sorduğunda, “cevabı üst kat mı versin, karşı kat mı versin?” sorusu mesele oldu. Birden, çoklu değişkenli bir probleme döndü iş ve en çok o aşamada zorlandım galiba. Teknik zaten benim elimden çıkmıştı, ama o kararları vermek de kolay olmadı. Yine de bir işin içine girince sonu da geliyor mutlaka.

Youtube‘ta bazı filmlerin kaliteleri çok kötü ama, onları eledin mi?
Ben Youtube‘u sadece tarama için kullandım. Kullanmaya karar verdiğim filmlerin daha iyi kopyalarını aradım buldum sonradan. Bizde ulusal bir sinema arşivi yok, ama ilginçtir bazı Yeşilçam düşkünü kimselerin geniş arşivleri var. Bu kimseler zamanında kanallara gidip ordaki “betacam” kayitlardan kendilerine kopya almışlar, bazen de bu kopyaları İnternet’e koymuşlar. Onların bazılarına ulaştım, okul kütüphanelerine gittim. Bu kaynaklardan yani kullandığım kopyalar. Benim bildiğim en iyi arşiv Mimar Sinan’da, ama orası da erişilememesiyle meşhur bir yer olduğu için çaldığım bir kapı olmadı orası, ama çok da ihtiyaç kalmadı zaten oraya.

Pencerelerden duyulan sesleri, diyalogları seçerken nelere dikkat ettin, belli bir akış var galiba?
Evet, bir akış var. En sevdiklerimi kullandım galiba. Camda konuşanların çoğu kadın, daha doğrusu camda konuşan iki erkeğe hiç rastlamadım araştırma yaparken. Erkeklerin mekânı değil cam. Oysa kadınlar için ellerinde kahve ve çayla durabilecekleri bir yer pencere. Erkekler sadece histeri zamanlarında cama çıkıyor. Kavga etmek, bağırmak için ve cinnet geçirirken. Kullanamadığım planlardan birinde Şener Şen annesini camdan atmaya çalışıyordu mesela, ama benim istediğim açıdan çekilmemişti. Bir de tabi, bu kadar mahrem şeyin camdan söyleniyor olması çok çekiciydi benim için. Eve kadın kapayanlar, koca görmüş kadının halini anlatanlar hepsi penceredeydi ve mahremiyetin sınırları mahalle ile çiziliyordu. Kim evde kalmış, kimin çocuğu sünnet olmamış ya da kimin kızı kocayı boşayıp eve dönmüş bunlar konuşuluyordu.

bmd-1-001

Camdan bakan bir kadının varlığı neredeyse kurumsal bir görüntü, erkekler bilerek uzak duruyor bu alandan ve biraz da camdan bakmak aylaklığın, başı boşluğun da göstergesi belki?
Evet, aynen. Kullanamadığım bir sarhoş adam planı vardı mesela. Yani, bakkaldan, kapıcıdan bira ısmarlayan sarhoş adam profili var Yeşilçam’da ve bu, daha sonra dizilere de taşınıyor. Bizimkiler‘de vardı mesela. Aylak, sarhoş adam camda duruyor ve bir de emekli adamlar. Tabi erkeklerin cama ihtiyacı da yok sosyalleşmek için, onlar sokağa çıkıyor. Benim seyrettiğim filmlerde erkeklerin sohbet alanı kahveydi genelde.

Hangi dönemleri taradın tam olarak, mahalleye rastlayacağımız dönem ve mahallenin kaybolduğu dönemler ne zamanlar?
1980’lerde, biraz da sezgisel olarak durdum.1980’ler darbeyle herşeyin durduğu bir dönem. 1960-80 arası dört yüz film taramıştım ve sonra bir üç yüz film daha geldi üstüne 1980’lerden. Bu dönemde türler, konular değişiyor ve mahalle çıkmaya başlıyor filmlerden. Odak yavaş yavaş bireye kayıyor. 1980’lerde başlayan arabesk filmler de aslında şehirde geçiyor, ama mahallede değil, gecekondularda. Bunun en iyi örneği 1985 tarihli Mavi Mavi filmi, İbrahim Tatlıses, Hülya Avşar’ın. O film arabeskin üslubuyla ilgili çok şeyin tanımını bulabildiğimiz bir film. İşte bu aralar bir yerde durmak zorunda kaldım, çünkü benim aradığım malzeme azaldı filmlerde.

bmd-2-e1494022153899.jpg

Sergi salonuna gidip izleyenlere baktın mı hiç?
Ben tabi o koridorda durup bu iki “pencere duvar”ın arasında durunca, oradan geçince nasıl bir his oluştuğunu kestiremiyorum, ama evet insanları izledim. En başta eğlendirmek amaçlıydı tabi bu iş. Ben yaparken eğlendim ve görenler de eğlensin de istedim. Kimliğim gereği oraya koyduğum içerik insanlara geçerse ne mutlu. Diyelim ki geçmedi o mesaj, ama eğlendi görenler, bana bu da yeterdi. İki Asyalı olduğunu düşündüğüm kadın gördüm mesela salonda, Türkçe bilmedikleri açıktı, ama epey kaldılar. Altyazı da yok. Ne anladılar bilmiyorum.

Şimdi çok kritik bir soru soruyorum. Bu türden, uzun vadeli işlere girişip ara ara yabancılaşma yaşayanları düşünerek. Bütün Mahalleli Duysun için çalışırken manasızlık kuyusuna düştüğün ve “Ya ne yapıyorum ben?” dediğin anlar oldu mu kendine?
Evet. En çok motivasyonum tükenecek diye korktum, çünkü o biterse daha da devam edemezdim.

Üç yıldan bahsediyorsun, upuzun bir zaman. Şu neden, nedenler devam etmemi sağladı diyebileceğin birşey var mı?
Galiba iki neden var. Bu, kişisel bir hesaplaşma bence. Büyürken ister istemez maruz kaldığım Türk sinemasını -hoşnut olmadığım anlamına gelmesin ama bu- içimden atmam gerekiyordu. Yeşilçam ile ilgili bir şey yapıp çıkarmam lazımdı, çünkü gerçekten çok fazla referans vardı aklımda ve içimde bir yerde çıkmayı bekliyormuş bunlar adeta. Daha iyi nasıl anlatırım bilmiyorum ama Yeşilçam hesaplaşması diyeyim sinemacı olarak. Bir ikincisi de benim mesleğim kurguculuk aslında ve bu ebelik gibi bir iş. Birinin, yönetmenin yani, söylemek istediği bir cümleyi söylemesine yardım etmek bir nevi. Çıkan işte elbette benden de çok şey var ama sonuçta yaratıcısı ben değilim. Kendi cümlemi kurduğum bir şey yaratmayı çok özlemiştim. Tamamen benim olsun istedim. Bu iki nedendi beni en çok motive eden.

bmd-1-002

Yeşilçam koleksiyonerlerinden aldığını söyledin bazı filmleri. Öyle bir çevre var ve bana dışarıdan göründüğü kadarıyla, bambaşka bir ruh hali bu. Bir yandan çok eğlenceli ama kapalılar da sanki etrafa. Öyle mi? Senin tecrüben nedir?
Yok değiller bence. Ben kendimi sinefil olarak tanımlamıyorum bu arada, çünkü gerçek sinefil arkadaşlarım var ve onların yanından bile geçemem açıkçası. Benim Yeşilçam ile kurduğum ilişki nostaljik bir yerden. Yeşilçam sinemasını en çok tükettiğim dönem 15 yaşıma kadardır. Televizyonun açık olduğu bir evde büyüdüm ben ve video oynatıcısı alındığında yine Türk filmi alır seyrederdik mesela. Muhtemelen her şeyi sünger gibi emdiğim yaşlarda maruz kaldığım için, o filmlerin bana hatırlattığı duygu, ailem, çocukluğum oluyor hep. Hafızamda tuttuğum, hemen hatırladığım çok fazla film var. Oysa, Yeşilçam’ın güzel bir şey olduğundan çok emin değilim. Yeşilçam aslında bir tür değil, bir üretim biçimine de verilen isim. 1970’li yıllarda bir noktada, bir sene içinde çekilen film sayısı iki yüz yirmi, mesela. Bir rekor bu! Şu anda ortalama altmış, yetmiş arası değişiyor senelik film sayısı. İki yüz yirmi film akıl almaz bir rakam. Öyle bir şey ki bu, mesela senin otuz figüranın var, beş jönün var, sekiz kadın yıldızın ve altı da kameran var. Kameralar gece bir sette, gündüz bir sette. Pınar Öğünç’ün Jet Rejisör başlıklı bir kitabı var. Kapadokya’ya çekime gidiliyor ve set ekibinin on beş günü var. Yönetmen, “aa bu mekan harika” deyip, gündüz çekim yapıyor, gece başka bir senaryo yazıyor ve o on beş güne ikinci bir film sığıyor. Çetin İnanç bu yönetmenin adı. Çok romantize edilerek bakılacak bir yer değil bence Yeşilçam yani, çünkü emek sömürüsü var. İçerik olarak da tabi gayet mizojen, ırkçı. Belli yönetmenler dışında geneli bu.

Şimdiki sinemacıların Yeşilçam’a bakışı nasıl? Uzak bir geçmiş ve yabancı bir alan mı o?
Şu andaki yeni Türkiye sinemasının bağlarının tamamen kopmuş olduğunu söyleyebilirim Yeşilçam ile. Bence arada bir sıfırlanma var çünkü 12 Eylül darbesiyle birlikte. Darbe ve sansür, çeşitliliği azaltıyor. Yabancı filmler girmeye başlıyor Türkiye’ye, muhtemelen Özal’dan sonra. Pornolar çekiliyor tabi bol bol. Mesela benim için Eşkıya filmi bir eşiktir. Eşkiya’dan sonra gişe yapan Türk sineması ciddiye alınmaya başlanıyor, hem izleyiciler, hem de üretenler tarafından. Bundan sonrasına yeni Türkiye sineması diyoruz, Yeşilçam tümüyle bitiyor yani. Üretim biçimi olarak da iki ayrı dönem bu ve bağları da kopuk.

Bu ikisi arasındaki en belirgin fark şudur diyebilir misin?
Mesela Yeşilçam’da en güçlü bulduğumu, yeni Türkiye sinemasının en zayıf yanı olarak görüyorum: Senaryo geleneği. Yeşilçam’da senarist ve yönetmen ayrımı var. Safa Önal gibi biri var mesela, Guiness rekorlar kitabına girmiş, dünya üstünde en çok senaryo yazan adam olarak, ama Önal bir yönetmen değil, çünkü öyle bir iş ayrımı var. Her iki dönemi de bilen bir yönetmen olarak Erden Kıral’ın şikâyetlerinden biri de bu mesela. “Ben senaryoyu kendim yazmak istiyorum çünkü senarist bulamıyorum” diyor. Belleğin kaybolduğu bir durum yani. Daha 40 yıl önce çok iyi yapılan bir şeyi nasıl unuturuz?

Belki nasıl senarist olunacağı malum değildir insanlara. Sen nasıl kurgucu oldun mesela? Sosyoloji okuduğunu biliyoruz ve sonra?
Bir film okuluna gitmeksizin kurguculuk eğitimi alınmıyor. Yani içinde sinema öğretilen bir fakülteden bahsediyorum. Oradan, kurgucu, görüntü yönetmeni olarak mezun olabilirsiniz. Şimdi Türkiye’de öyle bir okul yok. Farklı üniversitelerin, ya güzel sanatlar fakültelerinde, ya da iletişim fakültesine bağlı bölümleri var. Sinema televizyon gibi. Bu bölümü bitirince sinemacı, televizyoncu oluyorsunuz ve eğitim de sadece genel bir çerçeve veriyor. Uzmanlaşarak mezun olma şansı yok bu bölümlerden. Ben de sinema eğitimini sosyoloji okuduktan sonra ABD’de, Boston Üniversitesi’nde iletişim fakültesinde aldım. Sinema eğitimini alırken herşeyi deneme fırsatı vardı orada. Kamera da kullanıyorsunuz, setlerde yönetmenlik de yapıyorsun, yeri gelince kablo da topluyorsun. Ben kendimi en çok kurgu odasında rahat hissediyordum ve kurgu, iyi yaptığımı düşündüğüm aşamasıydı sinemanın.

cicek-kahraman

Türkiye’ye dönünce nasıl başladın çalışmaya, hemen başlayabildin mi kurguculuğa?
Çok zor yurtdışından gelip hiç ait olmadığın bir çevrede var olmak, ki zaten o çevre de çok kapalı aslında. Bağlantıları kurmak zordu ve başlangıçta kurgu yapmak istediğimi bilmeme rağmen iş bulamadım. Aynı zamanlarda İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde asistanlık yapmaya başladım. Orada, sinema televizyon bölümünde üç buçuk yıl kadar çalıştıktan sonra, tanıdıklar, vesaire derken kurgucu oldum. Hem okullu, hem alaylıyım yani. Okulda işin prensiplerini, sinemayı okumayı, anlamayı öğrendim. Kurgu da ancak bilgisayar başında kurgu yaparken öğrenilen bir süreç.

Kadınların sinemada kurgu alanında daha çok göründükleri doğru mu?
Evet, böyle bir istatistik var. Özetle herkesin konuştuğu ve söylediği şey, kadınların en yoğun çalıştığı, kadınların oranının en yüksek olduğu bölümün kurgu olduğuna dair. Yani dünya çapında bakılınca eminim yine erkek kurgucu sayısı yüksektir. Bana çok absürd gelen ama çok kabul gören bazı teoriler var bu konuda: Biri filmle çalışırken kullanılan makineyle ilgili, ki o makine de şöyle bir şey: Filmi koyuyorsun, kesiyorsun ve tekrar birleştirmek için seloteyp gibi özel bir bant var, onunla yapıştırıp devam ediyorsun. Çok fiziksel bir iş yani. Bahsettiğim, o kurgu makinelerini dikiş makinesine benzeterek kadınların bu işe daha yatkın olduğunu söyleyen bir teori. Bence çok cinsiyetçi ve hiç de ikna edici bulmuyorum. Bana kalırsa mesele şu: Bu kurgu işi evde, daha doğrusu kapalı alanda yapılabilen bir iş. Kadınların sokakta olmak zorunda olmadıkları, hatta evden bile çıkmadan yapabildikleri bir iş. Set çok daha erkeklere ait bir yer. Kurguyu ise kadın evde, tek başına yapabiliyor. Yoksa dikiş makinesiyle ne alakası var? Ayrıca artık bilgisayar kullanıyoruz. Kadınlara en çok atfedilen şey dikiş ve aşçılıksa, dışarıda çalışan terzilerin aşçıların çoğu erkek sonuçta. Diğer mesele de anne figürü olmakla ilgili. Setin erkeklere ait olması genellemesini yaparak yine, setin biraz savaş alanı gibi olduğunu söyleyebiliriz. Zamanla yarışıyorsun, yıpratıcı, rekabetçi bir yer. Özellikle yönetmen için. Sonra da yönetmen sana filmi emanet ediyor. O noktada yıpratıcı olmamak, yapıcı, toparlayıcı olmak çok mühim. Hep bir anaç özelliklerden bahsediyoruz yani, o derleme toplama işinin kendisi çok anaç, daha anne figürünü üstlenebilen insanlar.

Toparlayıcı biriyle çalışmak istemek çok anlaşılır bir şey tabi o aşamada ve bu hasletleri karakterinde barındıran kadın, erkek herhangi biri uygun olabilir aslında.
Aynen. Bir erkek neden anaç olmasın? Kadınlar bunu daha iyi yapıyor diye demiyorum. Yönetmenlerin çoğu erkek olduğundan ve kadınların da adı “anaç”a çıktığından erkek yönetmenler kadın kurgucularla çalışmak istiyor. Yani erkekler bunu tercih ettiğinden böyle bir seçilim süreci var ve kadınlar o filtreden geçebiliyor bu sebepten. Yoksa kadınların bunu daha iyi yaptığını vurgulamıyorum, elbette bir erkek de anaç olabilir. O, tam tersi ve demek istemediğim kapıya çıkar.

Bilinen kurgucu kadınlar var mı?
Çok fazla bilinen kadın kurgucu var elbette ama bu annelik figürü meselesiyle paralel olarak örnek vermek gerekirse, Jaws filminin kurgucusu Verna Fields isimli bir kadın var. Fields bütün kaynaklarda “filmi kurtaran kadın” diye geçiyor, çünkü Steven Spielberg o zamanlar çok genç. Jaws  onun ilk fimlerinden ve çok zor bir işe kalkışıyor. İşin içinde bir maket köpekbalığı ve deniz var. Çok problemli bir iş ve Verna Fields bu çekimleri çok sorunlu olan filmi kurtarıyor. Biraz merak edip okuyunca, sinema camiasında Fields’e mother cutter (makasçı anne) dendiğini gördüm. Fields, böyle evinde kurgu yapan, yönetmenleri evine çağıran birisi.

09_jaws_1098_2074_bw_00011a_0

Verna Fields ile çalışan Spielberg: Verna, bu nasıl oluyor şimdi? Kaynak

Son soru. Bütün Mahalleli Duysun benim Yeşilçam ile hesaplaşmam dedin, hesaplaştın bitti mi? Başka bir iş tasarlamıyor musun? (Ve bu kötü bir haber olur bence.) Arada, bir de “eğlenmek için yaptım” bunu dedin. Bunu çok önemsiyorum ben. Bazı işler eğlenmek için yapılabilir sadece ve bu kötü bir şey değil. Düzeni, dünyayı değiştirmek için kocaman iddialarla çıkmasak da olur ortaya.
Şimdilik birkaç fikir var kafamda ama onların peşine düşer de ne zaman bitiririm bilemiyorum. Yaptığımız her iş dünyayı da değiştirmek zorunda değil. Kocaman iddialar bizden uzak olsun.

Bütün Mahalleli Duysun duyuru sayfası, kısa bir video tanıtımı.


5Harfliler, 8 Nisan 2015.

 

Sudan Çocuklar

Bu ropörtajın tamamlanması bir ayı buldu. Bölük pörçük yapılan görüşmelerden aşağıdaki metni derledim. Bütün bu konuşmalar en nihayetinde yayınlanacak bir ropörtaj olarak da yapılmadı aslında. Bunların kısmen paylaşılması gereken tecrübeler olduğu kanısı zaman içinde oluştu. Yakın bir arkadaş, isminin yayınlanmasını istemeyen bir kadın, çok yakın zamanda yaşadığı düşük yapma tecrübesini, bunun kültürel karşılıklarını, yas tutmayı, tutamamayı anlattı. Bir de konuşmak, anlatmak gerektiğini.

-Hamileliğinin sona ermesinin sebebi biliniyor mu?
-Düşük vakaları tekrar etmiyorsa ilkinde sebep genelde bilinmiyor. İki ve fazlasının yaşandığı durumlarda bir sebep aranıyor ve genelde de bulunuyor bildiğim kadarıyla. Kromozom uyuşmazlığı, bir sebepten fetusun rahimde tutunamaması, ileri yaş, kötü yaşam koşulları. Pek de bilmiyorum açıkçası, yalan yanlış bir şeyler söylemeyeyim… Bana kötü gelen bir kelime bu “düşük” bu arada. Düşmekten, düşük!

-Nesi kötü geliyor ?
-Düşmekten düşük. Çok yalın, cılız, zavallı bir kelime durumu anlatmak için. Tıbben karmaşık, ruhen çok yıpratıcı bir süreç bu. Görkemli bir kelime olsun demiyorum ama… zaten neyse o kelime… incitici geliyor kulağa insan yaşarken. Bildiğim kadarıyla Batı dillerinde de öyle pek derinlikli bir kelime yok. İngilizce’de miscarriagedeniyor, tutunamamayı işaret ederek galiba. Almancası fehlgeburt imiş, ona da merak ettim baktım. O da kötü gitmiş hamilelik gibi. Anadolu’da düşük denmiyor, daha başka kelimeler kullanılıyordur gibi geliyor, ama birşey bilmiyorum.

-Nasıl ortaya çıktı hamileliğin sonlanacağı.
-İleri yaş hamileliği olduğu için sekizinci haftada doktoru görmek istedim. Yüksek risk grubundayım. Genelde onuncu hafta ve daha geç bir zaman görüyor doktorlar, ultrason ile bakıyorlar daha doğrusu. Bundan evvel görülecek bir şey yok pek. Ama işte bu yokluk, varlık meselesi çok garip, rahatsız edici. Onu anlatmak istiyorum aslında. İşte gittik, baktı doktor, ortada bir hamilelik olduğunu ama bebeğin olmadığını söyledi. Bu çok büyük bir hayal kırıklığı. İnsan büyüklüğü karşısında afallıyor, ne hissedeceğini bilemiyor pek. Her ihtimale karşılık bir hafta sonra tekrar görmek istedi. O haftayı umutla geçirdim, sonra ikinci bir hayalkırıklığı. Teorik olarak hamileyim, ama değilim de. En kötüsü hep, arada kalmak.

-Ne önerdi doktor bu aşamada?
-Hamileliğin getirdiği hormonlar vücutta büyük değişimlere sebep oluyor. Bunların bir süre daha devam edeceğini, sonra duracağını söyledi. Kararı bana bıraktı. “Kürtaj ile sonlandırabiliriz ya da doğal yolla düşmesini bekleyebilirsin” dedi. Bekledim. Dört hafta sürdü. Çok ayrıntısıyla anlatmanın alemi yok galiba. Çok acılı, sancılı bir süreç. Öyle bir kaç saat de sürmüyor. Bir hafta sürdü, her gün bir öncekinden kötü. Bir de insan bilmiyor ne olacağını, nasıl olacağını. Bu arada vücudum hamilelik devam ediyormuş gibi davranmaya devam etti. Herşey bittiğinde ben nereydese üç aylık bir hamileliğin sonunu gördüm. Annem kürtaj olmamı önerdi bu arada. “Düşük yapmak kolay değil, ‘ham meyvayı koparmak gibi der kadınlar’ dedi bir defasında. Bu, bana o an çok rahatsız edici geldi, kızdım. Ama o aralar herşeye kızgınım. Bir öfke bulutunun içine girip çıkıyorum durmadan. Sonradan biriyle konuşurken, o bana bu benzetmenin aslında edebi bir değeri olduğuna işaret etti. Yine de hoş gelmiyor hala kulağıma.

-Öfken neye?
-İşte hayal kırıklığı öfke getiriyor. Önce kendime. Orda hızlı hareket ettim, şuna sinirlendim, şurda şunu yedim… Sürekli sebep arıyor insan. Kendini suçluyor. İleri yaş hamileliklerinde yük daha büyük. Sen kendine durmadan “neden bu kadar bekledim” demiyorsun aslında, çünkü senin var sebeplerin. Kaybın karşısında üzülen bazıları “çok geç kaldın, vah vah” demekten çekinmiyorlar pek. Bu duymaya ihtiyacın olan en son şey. İşte biliyorsun yargılamak dünyanın en kolay meşgalesi. Bununla meşgul olmayı sevenler çok. Sinir bilimi alanında çalışan bir arkadaşım bu öfke anlarından birine denk gelip, bana kaybın benim yapıp, ettiklerimle alakası olamayacağını açıkladı bir gün. Hücresel düzeyde bir şeylerin en başta yanlış gittiğni söyledi. O zaman ikna oldum. Yalnız bu konuşmada “boş gebelik” gibi bir laf etti, onu duymak kötü geldi çok.

-Neydi yanlış boş gebelik tabirinde?
-İşte boş olması. Bu çok acayip bir his, tam da bunu anlatmak, paylaşmak lazım galiba. Ortada bir kayıp var, ama neyin kaybedildiğini pek de bilmiyoruz. Bebek diyemeyeceğimiz bir varlık, fetus diyelim hadi. Fiziksel büyüklüğü çok küçük olduğu için hafifseniyor. Arkasından yas tutulamayacak kadar yok. Oysa daha bir hafta evvel herkesi sevince boğdu. Attığım her adımdan, yuttuğum her lokmaya kadar bir farkındalık getirdi bana. Ailelerimiz sevinçten delirdi. Sonra kaybedileceği öğrenilince eşit şekilde coşkuyla üzülünmüyor buna. Bu aradaki fark o kadar büyük ki, insan tepe taklak oluyor. Sen de sevindiğin denli, üzülemiyorsun. Oysa içinde bulunduğun hal basbayağı yas, ama “üzüntümü çok belli etmeyeyim ayıp olur,” gibi bir şeyler kafanda. Bir yandan, bir sonraki aşamada ne olacağını bilememek, kendi sağlığın için endişelenmek falan filan derken ağırlaşıyorsun birden. Bir gün kendime “ya ben ne hissediyorum?” diye sordum. Hiç! Hiçbir şey. Boş idi aklıma gelen tek kelime. Boş hissediyorum. Doğru söylüyor yani arkadaşım, boş gebelik derken, ama kabullenmesi zor.

-Yas neden tutulamıyor?
-Bilmiyorum, ama tutulmalı. Bu bir olay, başımıza geliyor. Bitmesini bekleyip, bir sonraki hamileliğin yolunda gideceğini umarak geçiştiriyoruz. Bu arada etrafımızda garip bir durumlar var. Herkes “geçmiş olsun” diyor mesela. Ne geçiyor, ne geçti, hastalık muamelesi mi yapalım buna şimdi? Japonya’da Mizuko Kuyo tapınakları var. Şu ya da bu nedenle yaşama tutunamamış çocuklar için insanlar heykeller yapıyorlar, arada bir yerde kalmış çocukların tanrısı Jizo’ya sunuyorlar bu heykelleri. Mizuko Japoncada “sudan çocuk” demekmiş. Budizm’in hayatın sudan geldiği inancına dayanıyor galiba. Yalnız 1960’ların sonlarında Japonya’da bir nedenden kürtaj sayısında muazzam bir artış yaşanıyor, bunun üstüne bu tapınaklar çok yaygın hale geliyor. Heykele para veriyorsun tabi, tapınağa da. İşin suyu çıkmış yani. Bir yandan da bu tapınakların iyileştirici yanları çok ortada. Ve bu kadınların icadı bir gelenek. Sadece düşük yapanlar değil, kürtaj olanlar, doğumdan hemen sonra kayıp yaşayanlar herkes gidiyor. Yani, Japonya’da bir kadın, doğumla ilgili yaşadığı bir kaybı kültürel olarak tanıyabiliyor. Biz saklıyoruz. Hele kürtaj meselesi büyük bir sır.

-Etrafındaki kadınların desteği ne yönde oldu?
-Biz toplumca bir acıyla savaşmak için, daha kötü acıları kullanıyoruz. Daha kötü durumlar üzerinden, halimize hatta şükrediyoruz. Bu çok sağlıksız, hatta hastalıklı bir hal bana kalırsa. Hem başkalarının acılarını kullanıyorsun, hem kendininkini hafifsiyorsun. Atlattığın durumun sende bıraktığı tahribatı basbayağı yok sayıyorsun. “Şimdi ben bunu yaşıyorum ama neyseki daha kötüsü olabilirdi, olmadı, dur ona şükredeyim.” Bu yol, yol değil. İyi bir rehabilitasyon değil bu. Yeniden hamile kalacağına dair temennileri, avuntuları duymak da iyi gelmiyor. Bir sonraki, bu kaybın acısını hafifletmiyor.

-Nasıl olmalı peki?
-E konuşmak lazım olanı biteni. Kadınlar konuşmuyor, bazen birbirleriyle bile. Ancak senin başına geldiğinde kadınlar, kendilerinin de başlarına geldiğini söylüyorlar. Ben birtakım arkadaşlarımdan bu itirafları duyunca afalladım mesela. Neden konuşmuyoruz bunları? Çünkü ayıp, günah, sakıncalı. Oysa ben çok eminim bunlar kadınlar için hiç kapanmayacak yaralar hayatlarında. Sadece arkalarında bırakıyorlar, yaşadıklarının üstünden zaman geçiyor. Olan bu. Kimse unutmuyor yaptığı düşüğü, olduğu kürtajı. Ama biz bunları konuşamayız. Diğer yandan düşük yapmak, kürtaj olmak öyle pek üzerine sohbet etmek isteyeceğin meseleler de değil yani. Ancak çok yakın hissettiğinle konuşabilirsin. Ağır çünkü. Ama bunlar ayıp diye konuşamamak çok kötü bir şey.

-Yaşadığını yaşamış olan kadınlarla konuşmak rahatlattı mı hiç?
-Biraz galiba. Ben konuşamadım pek, hatta kaçtım. Yalnız değildim ama, kaybettiğim bebeğin diğer sahibi hep yanımda oldu, onunla dayandık birbirimize. Ama bunları yaşayan kadınları düşündüm çokça. Bir kadın tanımıştım. Babanesi Niğde’nin bir köyünden kasabaya hastaneye yetiştirelemediği için yolda kanamadan ölmüş. Düşük yapıyormuş. Babanesinin hikâyesinin peşinden gitmişti bu tanıştığım kadın, en son Kadın Araştırmaları’nda doktora çalışmasını sürdürüyordu Bunlar insanın içine taş gibi oturan, sahiden bir insanı ömrü boyunca peşinden sürükleyecek acılar. Bir kadın düşük yaparken, kürtaj olurken onun içinde bulunduğu ruh hali hakkında kimse yorum yapamaz. Bunun üstüne ahkâm kesemez, politika yapamaz. Ben öyle pek dini inancı kuvvetli biri değilim, mümkün olduğunca dünyada kalmaya çabalıyorum. Ama yani varsa uhrevi bir dünya sahiden, hamileliği biten bir kadın yaşam ile ölüm arasında bir yer duruyor. Kadınlar karınlarında yaşamı, ölümü taşıyor, bazen kendisi de ölüyor. Sen daha ne diyebilirsin bu kadınlarla ilgili? Tek yapılan onları susturmak. Bunlar ayıp, günah, şu, bu diye susturmak. Konuşalım bunları, hep konuşalım.

-Sen gitmek ister miydin bahsettiğin Mizuko tapınaklarından birine?
-İstemezdim, dediğim gibi dünyada kalmaya çabalıyorum, ama her zaman en kolay, en mümkün olanı bu değil tabi. İngilizce bir web sitesinde insanlar düşük yapma tecrübelerini paylaşıyorlardı. Sitede bir köşeye kayıpları için sanal çiçekler ekiyorlardı, unutma beni çiçekleri. Onu da yapamadım, aptalca geldiydi çok. Bir kapanış, bir veda lazımsa bu anlattıklarım olsun o zaman. Belki biri okur da yalnız olmadığını hisseder, yalnız olmadığını bilmek, neden bilmiyorum ama çok, çok önemli.


*Yazının fotoğrafı Mizuko Kuyo tapınaklarından bir görüntü.
5Harfliler. /7 Ocak 2013.