Sanal Mezarlık Modülü Nedir?

Bir Zamanlar Anadolu filminde bir sahne vardı, bilmem filmi seyredenler hatırlayacak mı? Muhtar köye morg yaptırmak istediğini anlatıyordu misafirlerine. Nedeni sorulduğunda, büyük şehirlerde yaşayanların cenazelere yetişemediklerinden bahsediyor, bir morgları olsa naaşları bekletebileceklerini ekliyordu. Morg köyün ihtiyacı haline gelmişti ve film burada köyden kente göçle ilgili çok ilginç bir noktaya değinmiş oluyordu. Bir Zamanlar Anadolu, 2011’de vizyona girmişti ve aslında o günlerde şehirlerde yaşayanların köy ahalisinden ölenlerle kurdukları ilişki beklenmedik bir biçimde evrilmiş, cenazeye yetişmek değil ama mezar ziyareti için bir çözüm çoktan bulunmuştu: Sanal mezarlıklar.

Sanal mezarlığın ne olduğunu belki duydunuz şimdiye dek, hiç bilmeyenler için yazıyorum: Köy mezarlığında yer alan mezarların bazen tek tek fotoğrafları çekiliyor ve sanal mezarlığa konuyor. Mezarın ya da ölen kişinin resimleri altına doğum ölüm tarihleri ekleniyor ve bazen de başka bir bağlantıya tıklayarak Fatiha suresi ziyaretçi tarafından dinlenebiliyor. Fatiha bazen bizzat köyün imamı tarafından yapılmış bir ses kaydı oluyor. Fakat buradaki amaç ziyaretçinin duayı dinlemesi değil, ölenin ruhuna göndermesi.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bu konunda kafası çok karışık. 2000’li yılların sonuna doğru sanal mezarlıklar bir mesele haline geldiğinde kesinlikle caiz olmadığı beyan edildi önce, “bir zahmet kalkın mezara gidin”minval üzre yanıtlar verildi sorulara, sonra sanal mezarlık meselesi köylerden çıkıp, ilçe mezarlıklarına da taşındığında sanal olarak bir ölünün ruhuna Fatiha yollamanın o kadar da kötü olmadığına karar verdiler. 2012’de mesele Diyanet tarafından yeniden “veto edildi,” ama anlaşılan önü alınamadı. Tabi aslında teknoloji söz konusu olduğunda Diyanet’in önüne çıkan sorular öyle zorlu hale geldi ki kafa karışıklığı normal sayılabilir. 3G ile imam nikâhı kıyılabilir mi, peki boşanılabilir mi, komşunun İnternetini çalmak günah mı, ve birinin rızasını almadan resmini Facebook’ta paylaşabilir miyiz… gibi soruların yanında belki uzaktan uzağa mezar ziyareti de artık garip değildi.

Yukarıda  paylaştığım bu görüntü gerçek ile sanal hayatın kesiştiği noktada ortaya çıkan garabetlerden birine güzel bir örnek. Bu bir sanal mezarlık modülü, tabi yine İnternet’te satılıyor. Buna benzeyen modüller hazır şekilde sitelere ekleniyor ve geriye de sadece ilgili alanları doldurmak kalıyor. Fakat modül haline gelince aslında olan şey, yanından geçerken bile duaların okunduğu bir mekânın neredeyse bir karikatüre dönüşmesi olmuş: Rahmetlileri ekleme, silme, düzenleme, haklarında kısa bilgi, fotoğraf ekleme, en son rahmetliler, eklenen rahmetlinin reddedilmesi vesaire derken neredeydik, ne yapıyorduk aklımızdan çıktı gitti değil mi? Sanal bir mezarlığı merak edenler de ilgili anahtar kelimelerle rahatlıkla aradıkları sonuca ulaşabilirler. Bir örnek görüntüyü buraya almayı hiç istemiyorum.

Sanal toplulukların İnternet’i kullanma yolları, ortak somut ihtiyaçlara yönelik buldukları çözümler akademinin üzerinde en heyecanla çalışılan alanlarından biri haline geldi son yıllarda. Bu alanın  “nefer”lerinden biri olarak Türkiye’nin de bu konuda bol bol malzeme sağlayan yerlerden biri olduğunu belirteyim.


5Harfliler, 9 Haziran 2016.

Şeyh Bedrettin’in Mezarı Neden Çemberlitaş’ta?

Abdülbaki Gölpınarlı’nın 1966’da yayınladığı Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin isimli kitabında 33-36 sayfalar arasında yer alan bir kısa bir makaleyi alıntılıyorum. Tam künyesini yazının sonunda bulabilirsiniz. Burada yer veremediğim dipnotlarını görebilmeniz için de  ilgili üç sayfayı görüntü dosyası olarak yazının sonuna ekledim.

Ben Şeyh Bedrettin’in mezarının İstanbul Çemberlitaş’taki II. Mahmud türbesinde olduğunu bilirdim, ama hikayenin ne olduğunu bu kısa makale sayesinde öğrendim. Okumaya üşenenler için özetlemeyeceğim yazıyı. Bence okuyun! Bedrettin’in cisminden arda kalanlar idam edildiği Serez şehrinde yüzyıllarca kalarak, Nüfus mübadelesinin yapıldığı günlerde İstanbul’a geliyor. Bir çinko kutu içinde, kime ait olduğu unutulmasın diye ilgili açıklamalarla bir kaç defa  yer değiştiriyor. Önce bir cami mahfilinde, sonra bir müzede korunarak, 1961’de toprağa konuyor kemikler ve aslında daha çok bir avuç toprak.

Bir ara Serez’deki türbe hakkında da yazmak istiyorum. Belki gidip gördükten sonra.

Yirmi sene Topkapı Sarayı Müzesi depolarmda bir çinko kutu içinde toprakla karışık olarak muhafaza edilen büyük Türk mütefekkirlerinden Simavna Kadısoğlu Şeyh Bedreddin’e âid kemikler 1961 yılının son aylarında Sultan Mahmûd Türbesi hazîresine defnedilmişti. Zamanla unutulmaması ve aslında Serez’deki türbesinden alınarak getirilmiş olması dolayısiyle bir mezar yapılması ve kitabe dikilmesi lâzımdı. (…)

Bu kemiklerin toprağa gömülüşüne kadar geçirdiği epeyi uzun bir macerası vardır. Bu cihetleri biraz olsun açıklamamız lazımdır. Aslında İranh bir molla olan Said Haydar Herevî’nin fetvası üzerine 1417 yılında Serez’de îdâm edilen Şeyh Bedreddîn’in na’şı hâlâ orada muhafaza edilmekte olan türbesinde idi. Tabiî olarak aradan geçen yüzyıllar zarfında cesed tamamen kemik haline inkılâb etmiş, hatta kemikler bile ufalmış ve çürümeğe yüz tutmuştu. İşte İstanbul’a nakledilen bu kemiklerdir. Millî mücâdeleyi müteâkıb, Lozan muahedesinden sonra yapılan mübadelede müslümanların ayrılmasiyle gayr-ı müslimlerin ayakları altında kalır, tecâvüze uğrar diye 1924 de mübadeleye tâbi tutulan Daltaban Mustafa Paşa ahfadından Osman Bey tarafından Yunan hükümetinin malûmatı tahtında türbesindeki mezardan alınarak İstanbul’a getirilmişti. (…) Hakıykat bu merkezde iken, bâzı zevat kemiklerin Balkan harbi esnasında getirildiğini ifâde etmişlerdir ki, yukarıda îzâlı ettiğimiz veçhile bu cihet tamamen hakıykate aykırıdır. İstanbul’a getirilen bu kemikler, bilâhare münâsib bir yere gömülmek üzere bir çinko kutu içine toprağıyle karışık olarak yerleştirilerek muvakkaten Sultan Ahmed Câmi’i mahfilinde muhafaza altına alınmıştı. Bir aralık Çapa’daki Cemâleddin İshâkî’nin türbesine defnedilmesi düşünülmüşse de sonradan vazgeçilmiştir. Daha uzun müddet câmide durması mahzurlu görülen bu kemikler aradan on sekiz sene geçtikten sonra 1942 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü ile Millî Eğitim Bakanlığı arasında yapılan yazışmalar sonunda Sultan Ahmed Câmi’inden ileride Türk büyükleri için ayrılacak bir yere defnedilmek üzere çinko mahfazası ve gerekli îzâhâtı gösteren levhasiyle Topkapı Sarayı Müzesi Müdürlüğüne nakil ve teslîm edilmişti. Bütün bu cihetler o zaman bazı yersiz dedikodulara yol açar mülâhazasiyle mümkün mertebe gizli tutulmağa çalışılmıştı.

Böylece kemikler yirmi sene de Topkapı Sarayı Müzesinin bir deposunda kalmıştır. İlerde kime âid olduğu unutulur diye ya Serez’de hâlen mevcûd bulunan türbesine iade edilmesi veyâ İstanbul’da herhangi bîr hazîreye gömülerek bir kitabe dikilmesi için 1961 yılında Müze Müdürlüğü tarafından Millî Eğitim Bakanlığına müracaat olunmuştu. Bakanlık, Çemberlitaş’daki Sultan Mahmûd Türbesi hazînesine gömülmesini muvanfık bulmuş, fakat Bakanlar Kurulu karan olmadan şehir içindeki herhangi bir türbe hazîresine gömülmesinin imkânsızlığı karşısında durum, Başbakanlığa arzedilmişti. Nihayet bu kemikler Bakanlar Kurulu karâriyle Sultan Mahmûd Türbesi hazîresine gömülmesi sağlanarak 29,11.1961 günü usûlüne uygun bir şekilde, ihtiramla Topkapı Sarayı Müzesinden nakil ve defnedilmek suretiyle otuz sekiz sene sonra toprağa kavuşmuştu. Bu nakil ve defin keyfiyyeti, ilgililerden müteşekkil bir hey’et tarafından yapılmış ve bir zabıt varakasiyle tevsik edilerek durum Millî Eğitim Bakanlığına bildirilmişti. (…)

İşte, Simavna kalesi fâtihi ve kadısı İsrail’in oğlu Şeyh Bedreddîn’in kırk sene evvel İstanbul’a nakledilen kemiklerinin hikâyesi budur.

Osman Sümer, Simavna Kadtsı Oğ(u Şeyh Bedreddin, Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu Belleteni, sayı 267-68, Nisan-Mayıs 1964, s. 6-9.

Görüntünün Kaynağı