Sahneye Olan Aşkım Beni bir Hastalık Gibi Kemirmekte…

1937-38’de Ankara ve İstanbul koservatuvarlarının sınavlarına girmeye niyetli olanların kuruma yolladıkları mektuplardan bir çalışma yapıldı bir zaman evvel. Yayınlanan makalenin sahibi Hakan Kaynar, başlığı Artisliğe fazla hevesim vardır…”: Musikî Muallim Mektebi’nin Evrak-ı Metruke’sinde Saklı Kalanlar.”

Bu çok ilginç bir çalışma. Yukarıda bağlantısını verdiğim makale mektupların bulunması, içerikleri, sınavların yapılış biçimi, kabul ve reddedilenlere dair hikâyelerden oluşuyor. Mutlaka bir göz atın.

Mektuplar, Ankara Mamak Belediyesi’ne bağlı kültür merkezinin depolarında, üzerlerine kömür yığıldığı için korunabilmiş ve anlaşılan bir kitabevi sahibinin eline geçmiş. Makalenin yazarı, bu kişiden alabildiği mektuplar kadarını yayınılıyor çalışmasında. Yani daha çok malzeme var yayınlanmayan. Fakat bu makalede yer verilen kadarı bile epey başdöndürücü. Sonunda ise belgelerin bazılarının orijinalleri yer alıyor.

Mektuplarda içinde bulundukları imkânsız koşulları zorlayanlar, başvuru koşullarını yerine getiremedikleri halde içlerindeki sanat aşkını kefil gösterenler, reddedildiğinde doğrudan Ata Türk’e meram anlatanlar, yüksek inkılabı daha da yükseltme vaadleri, “taptaze heyecanlar,” ruhunu haybedenler, azap içinde olanlar var.

Kaynar’ın makalesinde yer verilen mektuplardan aşağıya bazı alıntılar yaptım.

112

Künye: Hakan Kaynar. “Artisliğe fazla hevesim vardır…”: Musikî Muallim Mektebi’nin Evrak-ı Metruke’sinde Saklı Kalanlar*“Artisliğe fazla hevesim vardır…”: Musikî Muallim Mektebi’nin Evrak-ı Metruke’sinde Saklı Kalanlar. Ankara Araştırmaları Dergisi, 56-78, Aralık 2013, s.77.

Başvuru mektıplarından alıntılar:“mektubunuzu 15 pazartesi aldım 14 Pazar günü sına- vın yapılacağını yazıyorsunuz ne yapayım geleyimmi”

“Benim bu işlerle alakam çoktur”

“Artistliğe karşı kalbimde sonsuz bir emel ve arzu var küçücük yaştan beri kalbimde sakladığım bu ülkü her gün biraz daha dayanılmayacak şekilde yanmıya başladı, eskiden bir kıvılcım olan bu meslek aşkı şimdi bütüm benliğimi sardı.”

“Beni büyük bir azaptan kurtaracak ve sevgili mesleğime kavuşturacak emrinizi bekliyorum beni okula kabul ediniz…”

“Bey efendi, Sizinle on dakika konuşmağa müsaade etmenizi rica ederim. Sözün kısası ben (Tiyatro okuluna) girmek istiyorum. İlkokulu bitireli iki sene oluyor. Fakir olduğum için Lise kısmına devam edemedim. Öyle sanıyorumki bu (Tiyatro okuluna) girince hem ben hem aile efradı iyi olacaklardır”

“Artisliğe fazla hevesim vardır, okulunuza girmek istiyorum. Ne yapayim…”

“Bu okula olan hevesimle şu mektubu yazdım. İşallah isteğim olacak ve olur zannediyorum.”

“Size binlerce defa rica ederim, bana bir babalık ediniz, bende sizin gibi san’atkâr olmak isitiyorum: Mektebinize benide kabul ederseniz, en eyi talebelerinizden biride ben olmaya çalışacağıma, Türklüğüm namına söz veriyorum.”

“İlerde yüksek himayelerinizle terbiye görecek gür sesim, milli sahnada, heveskarı bulunduğum güzel yurdumuzun ve yüksek inkilabınızın beklediği ve henüz yeni doğacak Millî tiyatro ve Opera kısmında benimde yüksek ülkümle naçizane hizmet edebileceğime emin olabilirsiniz”

“Altıyaşından beri sinama ve artis meraklısı olduğum için 14 yaşımda içimde tamamen artislik hevesi uyandı bunun için sizi rahatsız etim…”

“Hatta birkaç arkadaş birleşiyor kırlarda beğendiğimiz filimlerin taklidini yapıyoruz”

“size bir artist ismini yazacağım sizin sevdiğiniz bir yıldızdır Marte Egerttin sesini nasıl biliyorsanız aynı ses bendedir”

“aile ocağında hissi şefkatle istiskal görmemekde isemde; babam tarafından giydirilen elbiseleri sırtımda taşımaktan sıkılıyor, yataklarında yatmaktan, sofralarında yer işgalet- mekten hicap duyuyorum”

“…Annem ve Babam 1935 senesinde Her ikisi de vefat ettiler. Şimdi ben Büyük annemin yanında yatıp kalkıyorum. Ekmeğimizi zor kazanıyoruz fakat ben sahneye çıkmaya çok meraklıyım.”

“size nasıl anlatayım bilmem. Ben artis olmak isteyorum duydum ki Ankarada artis mektebi acıldı çok sevindim… Halbuki Büyük annemin hali vakti yok ki beni orta okula göndersin. Büyük annem Bakıyor ilk okulu bitireyimde sanata beni göndersin de çalışayım Haftada alacağım bir bir buçuk lira ile evi idare edelim onun için size yalvarıyorum”

“Hükümetin bu işi ele alması ve sağlam esaslar koyması üzerine bu devletin muazzaf bir memuru bulunan benim, bu yerimi bırakıp “Tiyatro Mektebinize” girerek kendime yeni bir istikbal yap mağa kalkışmam Artistliğe olan aşkımın derecesini anlatabilir sanıyorum”

“Tabiatın bana vermiş olduğu kabiliyeti şüphesiz sizlerde takdir edeceksiniz.”

“Bu gün istikbalimi oldukça kazanmış bulunuyorum. Lakin işte yine taptaze bir heyecanla bu okula baş vuruyorum”

“Ben 16 yaşında bir kızım. Kız ortaokulunun birinci sınıfında okudum. Musikiye, tiyatro ve operet işlerine heves ve istidadın vardır. Mufassal cevabınızı beklemekteyim.”

Eğer mektebinizin (operet) kısmına kabul edileceksem evrakımla birlikte ilk teşrinin onunda (10 Ocak) Ankaraya geleyim. Mektebinize girmekliğim şüpheli ve imkânsız ise beyhude masrafa girmek yazık olur.”

“Mektebinize kaydolmak ve devam etmek için uzun zaman uğraşarak babamı ve muallim olan dayımı ikna edebildim. Lütfen biraz da siz gayret ve kolaylık gösteriverirseniz bir istidadı yetiştirmiş olursunuz”

“En büyük önderim: Size bu dertlerimi şifaen söylemek imkânını bir türlü bulamadım. Köşkünüzün kapusunda günlerce bekledim beni içeriye sokmadılar. Yazacağım birkaç satırımı yaşlı gözlerimle ayaklarınıza kapanarak yalvarıyorum lütfen okuyunuz.”

“muvafak olduğuma çok emindim nedense kazanamadın dediler”.

“…bütün ailem yaşlı gözlerimizle size gövenerek ayaklarınıza kapanıyoruz beni o mektebe kaydettirmenizi yalvarıyorum”

“Bu fotoların bendenize ait olduğuna inanırsanız, bu sanata olan aşkımı hevesimi de elbet taktir edersiniz. Sayın Üstad! Sahneye olan aşkım beni bir hastalık gibi kemirmekte…”

“Asil Hoca!…Ruhsuz İnsan yaşarmı diye sorarlarsa size. Bendenizi hatırlayarak hiç tereddüt etmeden yaşar diyebilirsiniz. İşte, benim ruhum ben de değil, o sanat aşkile kurduğunuz zikıymet mektepte yaşıyor.”

“Ne yazık ki sağ ayağımın iki cm aksaklığı beni o aziz yuvadan aşkım olan yuvadan uzaklaştırıyor”

“Pek küçükten beri tiyatroculuğa karşı olan hevesimizi muhitin eski düşüncelerinin tesiriyle açığa vuramıyorduk.”

“Ruhum her an sönük, hiçbir şeyden zevk almaz vaziyette hislerim hep inkisar hayâl (hayal kırıklığı) içinde gidiyorum. Fakat nereye gidiyorum? Bana ne oluyor? Bilmeyorum. Hayatta ne istiyorum? Zevkime giden ne? Beni ona kavuşamadığım için bedbaht eden arzu ne? İşte hergün bu vaveylâ (çığlık) içinde sürünüp gidiyorum. Hiçbir şeyde zevkim yok”

Marta Eggerth’i merak ediyor musunuz? Burada pek çok şarkısı var. 


22 Nisan 2014’te yazmışım bu yazıyı.

Okuyucu Şikâyeti I: Beni Tahkire Ne Sebep Vardır?

Sevgili okuyucular, yine bir iş için gazete arşivlerine daldım. Ben buraya ne zaman dalsam biraz eli kolu dolu geri dönüyorum. Gazeteleri tararken gözüm hep aramadığım ayrıntılara, peşinde olmamam gereken haberlere takılıyor. Bu elimdeki iş için hem “yeni” eski gazeteleri tarıyorum, hem de eskiden bulduğum eski haberleri derliyorum (ne diyorsun?). Size şu an neden çalışma metodumu anlattığımı da bilmiyorum, ama sözü alıp 1929’da yayınlanmış bir gazete haberine getirmek niyetindeyim.

Olaylar İstanbul’da, Galata Köprüsünde geçiyor. Haber İkdam gazetesinin “okuyucu şikâyetleri” sütununda yayınlanmış. Bu sütunda yer alan şikâyetler, kent yaşamına dair pek çok güzel ayrıntıyı barındırıyor.  Hani peşine düşsen belki asla bulamayacağın bilgileri okuyucular şu ya da bu sebepten hep yazmışlar gazeteye. Mesela bu haberde 1929’da Galata Köprüsünden geçiş ücretinin ne olduğunu öğreniyoruz. Cevap: 1 Kuruş. Fakat, bazı başka meseleler var mektupta. Okuyun sonra biraz gevezelik edelim.

Köprü Tahsildarı

Evvelki gece köprünün Galata tarafında nöbetçi idim. Vazifemiz köprüyü geçenlerden 1 kuruş tahsil etmektir. Bu kuruşu tahsil etmezsek bizi işten çıkarırlar. Saat 1’e doğru idi. İki kişi köprüden geçtiler biri para verdi, diğeri vermedi süratle köprüyü geçmeye başladı. Para istediğim zaman arkadaşı “Ulan be herif o şimdi iskeleden dönecek” dedi. Bu surette cevap bittabi büyük nezaketsizlik, kabalıktır. Beni tahkire ne sebep vardır.. Nazarı dikkati celp eylerim.

Köprü tahsildarlarından Nazif.

17 mart 1929

Nazif Bey, “nazarı dikkatinizi celp” eyledi mi? Eylediyse hangi sebepten acaba?  “Ah eskiden insanlar ne kadar da inceymiş” faslını bir kenara koyalım da, biraz Nazif Bey’e kafa yoralım mı?

Ne yazık ki hangi mahallede oturduğunu söylemiyor Nazif Bey. Okuyucular mektuplarını imzalarken mesela “Kasap İlyas Mahallesinden bilmemkim” diyorlar bu dönemde. Nazif Bey konum belirtmemiş. Yine de köprü civarı semtlerde oturduğunu varsayabilir miyiz?  Lafa “evvelki gece” diyerek başlamasından mektubun yazılma hızına dair bir izlenim ediniyoruz ama: Hemen yazmış, hiç beklemeden.

Galata Köprüsünden geçiş ücreti kaldırılıyor bir noktada, tam tarihinden emin değilim ama 1930’ların içinde bir zaman olsa gerek. Yani Nazif Bey aslında bu tahsildarlık işinin son temsilcilerinden. Maruz kaldığı bu nezaketsizlik karşısında üzgün, evine dönüyor. Uyudu ve diyelim ki akşam yazdı mektubu: İstanbul’a elektrik dağıtımının çok sınırlı olduğunu düşünürsek odasında olasılıkla başka türden bir ışık, masasının başına oturuyor. Önüne bir kâğıt alıyor, kalem buluyor. Eski harflerle mi yazıyor bu mektubu? (Harfler henüz değişmiş, hemen kavramış mı yenileri? Uygulamanın resmileşmesi ve Latin harflerinin kabul tarihi Ocak 1929). Başlıyor yazmaya Nazif Bey. Önce olay mahallini, kendi mesleğini, görev tanımını belirtiyor. Bu tanım lazım burada, çünkü olayın yorumlanmasında kullanılacak (“yoksa bizi işten çıkarırlar”). Sonra olayı anlatıyor, bir tespit yapıyor ve sarsıcı sorusunu soruyor sonda: Beni tahkire ne sebep vardır? Mektup katlanıyor, zarfa konuyor, hemen postaya veriliyor, adres: İkdam gazetesi. Gazetenin Nuruosmaniye’de olduğunu düşünürsek belki zaman kaybetmeden kendisi götürdü mektubu, bizzat teslim etti editörlere.

Nazif Bey sahiden sarsılmış olmalı bu başına gelenlerden. Kafasında döndürüyor belki, “neden bu oldu, neden bu oldu?” diye. Karşımda olsa enikonu, uzun boylu teselli edeceğim: “Nazif Bey oluyor böyle ya, çok dert etmemek lazım herhalde, ama tabi ediyor insan, bilmiyorum ki ben de! Çay alır mıydınız?” (*) Hem inanmazsınız. Sene 2005’ti sanırım, Üsküdar vapuruna yetişmeye çalışıyordum da, iskeleyi son anda çekivermişti vapur görevlisi. Ben koşuyordum, yetişebilirdim, o bunu görüyordu. İskeleyi çekti de öyle yüzüme bakıp kahkaha attı alaylı, sırf kötülük olsun diye yani. Yani şimdi düşününce bunun gibi daha neler neler, ohoo! Bir çay daha?

Bugün bize yollsaydı bu mektubu, derdini tertemiz anlatması, ayrıca şikâyetinin haklılığı nedeniyle hemen yayına alırdık, çünkü insanları tahkire ne sebep vardır, sahiden?


Okuyucunun şikâyetleri köşesinden bir zaman devam edelim mi? İstanbulluların başka başka dertlerini de görelim. Devamı yakında (diyerek sözümü de vermiş olayım)

Fotoğrafı şurada buldum, Ağustos 1929 tarihli olduğu yazılmış, emin olamamakla beraber yine de kullanıyorum.

(*) Her şeyin tesellisini çayda aramak! Yanıbaşında beş kilo çay kaynıyor yazarın.

5Harfliler

Koskoca bir Hitit’in Mektubu

Sizi şimdi, hiç beklemediğiniz bir diyara ve zamana götürüyorum. Gündemden bu kadar uzaklaşılabileceğini ben de düşünmemiştim. Bir deneyelim bakalım!

Sene 1943. O zamanlar Samsun Lisesi’nde öğretmenlik yapan Cahit Telli’nin yolu Tokat, Zile’ye bağlı Maşat köyüne düşüyor. Telli Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi, Edebiyat Bölümünden henüz  mezun olmuş.

Köyde gezinirken, civarda Hüyüktepe denilen mevkide birtakım çanak çömlek parçaları buluyor Cahit Bey. Bunların arasında bir de mektup var! Bulduğu bu kalıntılar, muhafaza edilmek üzere mezun olduğu fakültenin antropoloji bölümüne yollanıyor hemen.

Telli’nin bulduğu mektup büyük bir buluşun, ilk müjdesi aslında. Hitit devletinin başkenti Boğazköy dışında bulunan altıncı, Maşat köyünde bulunan ilk çivi yazılı tablet bu. O günlerde kimsecikler Maşat köyünde daha yüzlerce tablet olduğunu bilmiyor.

Mektup, sarı kül rengi kilden bir tablete yazılı. Yaklaşık altı santim genişliğinde, beş santim uzunluğunda ve iki santim kalınlığında. Avuç içi kadar bir şey yani. Yazılar bu küçük taş parçasının her yerinde. Ön, arka yüz ve kenarlara kelimeler sıkıştırılmış. Fakat kısmi tahribat yüzünden bazı yerler okunamaz halde.

Hititoloji bölümü çalışanları derhal mektubu okuyorlar. Yani okuyabildikleri kadarını tabi ve metnin çevirisi de hemen yapılıyor. İşte bu çeviriyi aşağıda, zamanında yayınlanan haliyle, eksikleri, referanslarıyla aynen aktarıyorum.

Yazının kalan kısmında anlaşabilmemiz için mektubu “anladım, anlamadım” demeden mutlaka okumanız lazım! Mektubu yazan kişinin adı Tartuntissa.

(Ön Yüz) (1) Tarhuntissa [şöyle söyler]: (2) Benim sevgili (?) kar­deşim Pallâ’f ya] şöy[le]: (3) B[en] iyiyi[m], sen de iyi (4) ol. Tan­rılar seni yaşatsınlar (5) ve başını korusunlar.

(6) Hattusili’ye ve Arma-ziti’ye (7) yazdığın selâm(a gelince): onlar burada değillerdir. (8) Hattusili’yi herhangi bir şey ‘kızdırdı’, (9) bunun için araba ile Hattusa’ya gitti. Ve [Armazi]ti’yi (10) evine (timar mülküne) bıraktılar,

(11) Neden bana hiçbir selâm yazmadın? (12) [Artık] bırak! Marassantiya’da (13) Haşmetmeabın yanında [deği]ldim. O beni (14) [….] bir iş için göndermişti.

(15) […..] Hattusa’da [……] (Önyüzün aşağı yarısı ve arkayüzürt üst yarısı noksandır).

(Arka Yüz) (x+1) götü[r-…….] (2) ön aşağı [……] Hattusili […..] (3) söyledi: “Palla onu [ … . . ] -dı. ( 4 ) Bu mesele üzerine kızd[ım]. (5) Eğer herhangi bir kimse (şenden) evi geri alsa idi, ( 6 ) sen kızmaz mı idin? (7) Bana da bu şey bir intikam (sebebi) oldu.

(8) Filhakika ben Tablet evi’nde Atiunna’ya (9) şöyle söyledim: “Senin baban beni (10) sıkıştırıyor (?), o beni rahat (11) bırakmı­yor (?). Hiç bir şey [….] -mıyor, (İ2) fakat onun benim için hiçbir şeyi yok (?) (13) ve bizim (?) bir tek şehirde hiç (bir şeyimiz?) yok (?). (14) [ … … . ] beni sıkıştırıyor (?), (15) o beni [rahat bırak]mıyor (?). (16) […….] Hattusili ise [..,…..]-a (17)… (18) gittim.

(Solkenar)(1)[………]oldu. Ve Atiu[nna]’ya(2)[……i.] … Nihayet sana […….](3)[…….]… Atiunna’ya (4) [….. y]az! Sa[-….]’m evi (?) (5) […….] Hattusil’y[e……..]. ( 6 ) … … … … …

(Mektubun sonu).

Gördüğünüz gibi tercümenin, bir kaç tercümeye daha ihtiyacı var. Dahası mektup ardında, günışığına kavuşturduğu bilgilerden çok, sorular bırakıyor:

1- Hattusili neye kızmış?

2-Armaziti kimin nesi?
3-Hattusili neden selam yazmamış?
4-Herhangi biri sizden evi geri alsa idi siz kızmaz mıydınız? (HAKLI)
5-Tartuntissa o intikamı aldı mı?
6-Baba ne için sıkıştırıyor? Neler oluyor?

Diğer yandan, biraz hayalkırıklığına uğramadım da değil. Okuduktan sonra aklımdan “koskoca Hitit olmuşsun, eline “kalem…” değil tabi, neyse, onu almışsın, taşın başına oturmuşsun neler yazıyorsun? Hâlâ selam yollamadın, sen olsaydın kızmaz mıydın? Hiç olacak iş mi? Ama neden olmasın?

Tarih algısı böyle bir şey işte: Yamuk yumuk. Geriye kalan malzeme her türlü okumaya açık, kim içinden ney isterse onu çıkarıyor. Hitit milliyetçileri iş başında olsalar, atalarının ne kadar gözüpek insanlar olduklarını, intikamın önemli bir kurum, selam verme almanın da kutsal olduğunu söyleyebilirlerdi pekala!

İşi kararında bırakarak sizi, mektubun orijinal Hititçe metninin, yukarıdaki tercümenin ve metnin analizlerinin yer verildiği, Hans Gustav Güterbrock’un 1943’te DTCF dergisinin ikinci cildi, üçüncü sayısında yayınlanan makalesi ile başbaşa bırakayım. Bu makalede metnin Hititçesi de yer alıyor. Onu da okursanız gündemden üç Hitit/Eti yılı uzaklaşmış olacaksınız.

Ha bu arada… Maşat Höyük’te önce 1940’larda, 1970’lerde ve 1980’lerde kapsamlı kazılar yapılmış ve bulunan eserler Tokat Müzesi‘ne yollanmış. Sonra, kazı alanından el ayak çekilince höyük çitlerle çevrilmiş ve bir bekçi görevlendirilmiş. 2006’da bekçi emekli olmuş, yerine de yeni birisi atanmamış. Çitler kalkmış, defineciler, yağmur, rüzgâr derken höyük, neredeyse düzlük bir arazi haline gelmiş. Höyüğün en, en son halini aramızdaki Tokatlılar anlatırlar belki?

Maşat köyünün adı da, çok yaygın bir adet olduğu üzere, bir ara değiştirilmiş ve yeni ismi, çivi yazılarının karmaşıklığından ilhamla mıdır nedir, Yalınyazı olmuş.

Yani bu ismi kim bulmuş, gerçekten çok merak ediyorum.

(Kargacık burgacık yazmayın, okuyamıyoruz!)


Semiha Berksoy’un Babasına Mektubu

1910 doğumlu Semiha Berksoy, 15 Ağustos 2004’te vefat etmişti. Bir zaman evvel babasına yazdığı bir mektubundan kısa bir parça gördüm bir yerde. Yazdıkları çok güçlüydü, babasına içindeki sanat ateşinin ne kadar yakıcı olduğundan bahsediyordu. Şu yukarıdaki fotoğrafına bir bakın zaten Berksoy’un. Bahsettiğim mektubu okumuş olmanın etkisiyle belki bana öyle geliyor, kararını çoktan vermiş bir insanın en uzaklara bakışı var sanki o fotoğrafta, gencecik yaşında.

Babasına yazdığı bu mektubun, daha doğrusu ona verdiği cevabın yine bir kısmını paylaşıyorum sizinle. Ama bu cevap mektubunun neden gerekli olduğuna değinmek lazım evvela. Babası Semiha Berksoy’a, gece eve çok geç geldiğinden, kapıları vurduğundan, etrafı rahatsız ettiğinden, bu gidişatına bir dur demesi, evin kızı olması lazım geldiğinden bahseden, aslında bu uğurda, ona adeta yalvaran bir mektup yazmış. Kendisine çeki düzen vermezse evi terk etmesi lazım geldiğini de söylüyor açıkça. Yaşça küçük, cahil olduğunu belirtiyor ve “artık tahammülüm kalmadı” diyor. İşte babasının aldığı cevap.

Sevgili Babacığım,

Sana bu mektubu yazarken gözlerimden şıpır şıpır yaşlar akıyor, benim izzeti nefsime çok dokundu. Belki beni henüz gıyaben tanıdığından olacak. Dalgınlığı bir kenara bırakarak bütün hislerimi, düşüncelerimi bir mantık dairesinde anlatacağım. Fakat ilk ve ciddi anlatışım olacak. Şu dakikadan itibaren kızını tamamen görmüş ve tanımış olacaksın.

Kocaman bir kız oldum, seneler geçtikçe boyumla, aklımla beraber ruhumdaki bir çok şeyler de filizlenmeye başladı. Tabiatın önüne geçmek imkânsızdır değil mi? […]  Ciddi ve güzel konuşmak istiyorum baba, bende sanata, sanat hayatına, sanatkârlığa karşı büyük bir istidat ve büyük bir meyil var. Bunu sen de tasdik ediyorsun çünkü hiçbir kuvvetin beni korkutmadığının farkındasın. Senin saadetini bu dünyada benim kadar düşünen yoktur. Erkek evladın olmadığı için ihtiyarladığında seni rahata erdirecek, ancak ben olacağım. Seni bizim evin içinde benim gibi düşünen yoktur. Sen de bana sevgini hep ispat ettin. Hiç paramız olmadığı halde senin sayende mektebe gidip gelirken senin paranı kullanırken vapurda, tramvayda, dershanede her zaman senin gümrük kapılarında, karlı fırtınalı havalarda, emeli kızının yarınki mektep parasını düşünen zayıf halini görürdüm. Ben iki senedir vicdan azabı çekiyor, kıvranıyor ve ölüyorum. Tahsilim beni Dar’ülfünun tahsiline hazırlamış bir halde. Onu ancak senin sayende kazandım. Orta mektebi pekiyi derecede geçtikten sonra sana çok yalvarmıştım. Beni Sanayi-i Nefise’ye gönder demiştim. Gözümün önünde bir çok insan portreleri canlanıyordu, istidadım çoktu, belki bu sahada iyice yükselirim demiştim. Sen dünyayı benden çok yaşamış olduğun için hayır dedin. Hakkın vardı. Tahsilini kazanmış bir insan hayatını kazanmış demekti. Uzun zaman kasketimi önüme koydum, bunları birer birer düşündüm. Boğularak çalışma hayatına devam ediyordum. Senin tasavvur ettiğin ve bana her zaman methettiğin arkadaşlarının kızları gibi kendi çamaşırını yıkayan, ortalık süpüren, bulaşık yıkayan, sabahleyin mektebe koşan, akşam eve gelen ve nihayet günün birinde çıkacak kısmetine… O da çıkmazsa çalışacak memuriyet köşesine 60 liralık bir kâtibe ya da daktilo hanımlığına intizar ediyordum. Açıkça söyleyeyim ki bunu yapamadım babacığım. Yandım.

[…]

Kendim mesut olmadığım gibi seni mesut etmeme de imkân olmaz. Ölmek daha evlâdır babacığım. Küçük olmama rağmen belki düşüncelerimde yanılabilirim. Fakat müşterek düşünelim ki saadetim yalnız sana ait değil, çoğu bana da ait olan bir haktır. […] Benim ruhumu sürükleyen, bende alev haline geçen bir şey var, o da sanat aşkıdır.

***

Mektubun devamında Semiha, babasına o günlerde vakit geçirdiği yerleri, ders aldığı kişilerin açık adreslerini veriyor. “Gel seni Muhsin Ertuğrul ile tanıştırayım” diyor. Mektupların her ikisi de tarihsiz, fakat belli ki bu yazışmalar Berksoy’un önce İstanbul’da tiyatro, sonra Almanya’da aldığı opera eğitiminden önce yapılmış.

Kaynak: 2010’da Kültür Bakanlığı Yayınlarınca basılan Ateş Kuşu Semiha Berksoykitabından 171-174. sayfalar arasında yer alıyor mektuplar. Yazarı Dikmen Gürün.

Önce kitabı, sonra mektupları bulup gönderen A. Nil Şensu’ya binlerce teşekkür.


5Harfliler