Buralarda Ne Harap Vardır?

Sene 1907. Bir İngilizsiniz ve Osmanlı kentlerini görmek istiyorsunuz. Hatta İstanbul’dan Bursa’ya gideceksiniz mesela. Elbet dili biraz olsun bileceksiniz, yollarda lazım olacak. En temel kelimeleri: “saat kaç, teşekkür ederim, bir şey değil” ve bir de: “eski sikke, asar-ı atika var mi? Buralarda harab var mi?” Bunları bilmek, mutlaka gerek! (Asar-ı atika eski eserler demek.)

1907 tarihli “Handbook for Travellers in Constantinople, Brusa and the Troad” kitabindan, sayfa 33’ten aldım. Kitabın yazarı Sir Charles William Wilson.

Siz buraya yazdığım bu kısacık paragrafla yetinmeyin. Yukarıdaki görüntüye de bir göz atmanızı tavsiye ederim.

Sevgi Soysal’ın Kendine Özel “Faşizm”i

Bu senenin ilk yazısı olacak diye üzerimde müthiş bir ağırlık üç gündür. Artık zihnimde nasıl bir yazı canlanıyorsa her derde deva, ilaç niyetine, daha başlığında bir ferahlık, bir tür önünün açılması hissiyatı, ağırlıklarından kurtulma…

İnsan kendini çok çaresiz hissettiğinde böyle saçmalıyor, büyük büyük çarelerin peşine düşüyor galiba. Kendi kendime değilim iyi ki şu dünyada, bu kez imdada Sevgi Soysal yetişti.

Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu kitabını okumadıysanız, bugünler okumanın tam sırası olabilir. Sevgi Soysal kadar dümdüz, hesapsız kitapsız yazanı bulmak zor. 12 Mart döneminde sudan sebeplerle tutuklanıp iki defa mahkûm edildiği tutukevi Yıldırım bölge. Askeri bir hapishane burası, mahkûmların erden sayıldığı bir yer. Benzerlerine bugünlerde de şahit olduğumuz sıkı yönetim uygulamalarının herkesin hayatını zindana çevirdiği günler bunlar. Memlekette topraktan bitiyor sanki bu karanlıklar, bir bitmeye görsün heryeri sarıveriyor. Fakat hapishane koşullarının en temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek adına mahkûmları nasıl yaratıcı kıldığının da tanıklığını yapıyor Sevgi Soysal.

Bana kalsa kitabın her sayfasını alıntılayayım istiyorum da, şimdi buraya koyduğum kısacık bölüm Sevgi Soysal’ın elinden alınan özgürlüğünün öyle o kadar ucuz olmadığını gösteriyor. Bir fikir, bir bakış açısı, aldığın bir pozisyon… Elden giden özgürlüğün olsa, basbayağı bir yere tıkılmış olsan dahi önünde yeni bir alan açılıveriyor o fikirle. Coğrafya diyor Sevgi Soysal zaten doğrudan. Beden ile özgürlük arasına “kendi coğrafyasını” koyuyor. Okuyun:

“O sabah da kalkmıştık erkenden, en erkencisi Sevim Onursal’la bendik.

Sevim, koğuşta nöbetçilerin pişirdiği çayla sigarasını tüttürürken, ben de jimnastik yapardım. Oldum olası, kurallar içinde yaşamaya zorlandığım zaman, uymak zorunda bırakıldığım kurallardan daha katisını kendim koyanm. Bu bana, dıştan gelen baskıyı kendi coğrafyam içinde tesirsiz bıraktığım duygusu verir. Tutukevinde de öyle yapıyorum. Erken kalkmamız mı isteniyor? Ben daha erken kalkıyorum. Sayım düzeni mi var? Ben ondan daha çok disiplin isteyen bir jimnastik şartı koyuyorum kendime. Sabahın köründe, üstelik iyice havasız koğuşta jimnastik yapmak pek keyif verici değil; taze zemine serdiğim ince askeri battaniye kaburga kemiklerimin acımasını engellemiyor. Sevim, ranzasından gülüp duruyor halime. Ben inadım inat, oflaya puflaya sürdürüyorum jimnastiği. Canım öyle de çay istiyor ki, çayımı alıp Sevim’in ranzasına tumansam, birlikte sigara tüttürsek bir an önce. Ama yok kendimi tutuklamışım bir kez. Böylece öteki tutuklama vız gelmiş olacak. Sen sonuca bak, öyle de olsa böyle de olsa tutuklusun ya: Ama iş öyle değil. Benim seçtiğim tutukluluk, yine de özgürlük demektir. Ötekini ortadan kaldırmayan, ama benim düşünceme göre ötekini içeren bir özgürlük. Jimnastik hareketlerini de sayıya bindirdim. Belim kopsa sayıyı azaltmak yok. On kez öne eğilip ellerimi yere değdiriyorum. On kez öne uzatarak çöküp kalkıyorum. On kez yerde ayaklarımı uzatıp başımı dizlerime değdiriyorum. Yirmi kez bisiklet hareketi. Sonra bir omuzlarım yere değecek biçimde amuda kalkıyorum. Amut hareketinde yirmiye kadar sayılacak, on sekiz olmaz. Jimnastik soluk soluğa bitiyor. Tutukevi günü başlayabilir artık. Kimse de şu sabah kendi kemiklerimi sızlattığım kadar sızlatamaz kemiklerimi.” (52. sayfadan)

Screen Shot 2018-08-20 at 7.38.15 PM.png

Aynı fikrin devamı 191. sayfada da var. Bu kez yönteminin adını da koymuş Soysal:

“Kendimi bir bilgisayar gibi programladım. Sabahlan 5.30’da kalkıyorum. Yanm saat jimnastik. Sonra, heladaki musluğa taktığım lastik boruyla soğuk duş. Giyinip kahvaltıdan önce biraz okuyorum. Herkesin uyuduğu bu sabah saaderini seviyorum. Sabahlan kendi kendime uyguladığım özel “faşizm” özgürlük duygusu veriyor bana. Gün boyunca bir yığın ufak kural koyuyorum kendime. Her gün sekiz sayfa yazmak gibi. Yenişehir’de Bir Öğle Vakti romanını, işte böyle, her gün sekiz sayfa kuralıyla yazdım. Her gün sekiz sayfa, ne eksik ne fazla. Öyle ki sekiz sayfa yazıp yazmamak konusu, o günlerde romanın kendisinden çok daha önemliydi.”

Bu fikirdi bana bu yazıyı yazdıran. Koşulları, başka koşulları yaratarak aşabilmek imkânı, hatta ihtimali bile iyi geliyor çok şimdi. Hep bunların peşinde koşayım, peşinde koşmaya değer fikirler üzerine konuşalım istiyorum.

Bitirmeden bu sabah jimnastiklerinin nereye vardığını da ekleyeyim:
Soysal’a katılanlar oluyor zamanla bu işte. Bu türden faaliyetlerin fazla bireyci bulunmasıyla jimnastikçiler toplu halde havalandırmaya taşınıyor ilerleyen günlerde. Bilenler bilmeyenlere öğretsin diye. Ama havalandırmada askerlerin önünde jimnastik yapmak önce koğuştaki bazı kadın mahkûmlarca yadırganıyor, derken erkekler koğuşundan haber geliyor:

“Kızlar jimnastik, mimnastik yapmasın”

Soysal buna bozulup, “Erkek tayfasının buyurduğuna uyup durmasanıza, sizin kafanız yok mu?” dediğinde de bu görüşleri feminist bulunuyor.

Sevgi Soysal, Yıldırım Bökge Kadınlar Koğuşu, İletişim yayınları, 6. Baskı, 1996

Türk Eğitim Sisteminden Alınmış bir İntikam Gibi: Edebiyat-ı Rap

İnsan türünün, en zorlu koşullarda yaratıcılığına ara vermeden coşabildiğini biliyoruz. Savaş meydanlarından yazılmış harikulade mektuplar, toplama kamplarında yazılmış operetler, sürgünde yazılmış olağanüstü şiirler var. Bazen yaratıcılık zaten bu zorlu koşullarda buluyor kaynağını. Edebiyat-ı Rap serisini de böyle, zorluklar içinde pırıldamış bir iş olarak değerlendirebiliriz. Ama savaş, sürgün gibi bir zorluk değil bu, daha kendine has: İnsanlık tarihinde pek az kula nasip olmuş, sayılı ülke öğrencilerinin çektiği bir tür çile: ÜNİVERSİTE SINAVI.

Türk edebiyatçıların kitap isimlerini, işledikleri konuları, ana meselelerini öğrenmek mecburiyetindeki öğrencilerden biri, bir rap serisi yapmış 2012’de. Adı: Edebiyat-ı Rap. Seride yer alan edebiyatçılar: Halit Ziya Uşaklıgil, Ahmet Hamdi, Halide Edip Adıvar, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Faruk Nafiz Çamlıbel. Üç de edebi türlere ilişkin video var: Serbest nazım toplumcu şiir ve Cumhuriyet dönemi tiyatro, divan edebiyatı yazar ve eserleri, modernizmi esas alanlar. Seride yer alan şarkıları anlatmadan hemen örnek vereceğim. Benim favorim: Halit Ziya Uşaklıgil oldu. Videoyu izlemeniz şart, sonra da sözlerini irdeleyeceğiz!!!

Bir giriş ve Halit Ziya’nın eserlerini saydıktan sonra, ne diyor şarkı:

Modern romanın temelini attı,
TANZİMAT’ın teknik kusurunu kapattı,
Batılı ölçüye uyum sağladı,
HALİD ZİYA romanın babası.

Romanda aydın çevreyi
Hikayede halktan kişileri
REALİZME bağlı ilkeleri
Güçlü bir gözlem yeteneği

Ağır bir dil şairane betimleme
1923’ten sonra yazı dili sade
Söz dizimi benzer Fransızca cümleye
Yapıtları piskolojik çözümleme

Sonra tekrar eserleri saymaya başlıyoruz: Kırk Yıl, Kırık Hayatlar, Mai ve Siyah, Nemide, Saray ve Ötesi, Sefile, Bir Acı Hikâye…

Gördüğünüz gibi şarkı sözleri son derece didaktik. Büyük harfle yazılan kelimeler videoda yer aldığı gibi burada ve belli bir kategorizasyona işaret ediyor. Bunlara anahtar kelimeler de diyebiliriz.  Şarkı sözlerinin tek bir amacı var zaten: Öğrenciye en kestirme yoldan Halit Ziya’yı anlatabilmek, aklında tutabilmesini sağlamak. Kendi üstümde deneme yaptım. Halit Ziya’nın adını duymadığım en az beş kitabını şimdi biliyorum.

Bütün bu seriyi yapan, Uygar Yazanoğlu ile kısaca bir konuştuk. Seri hakkında şunları söyledi:

Lise yıllarımda da rap müzikle uğraştığım için bu tarz bir öğrenim yöntemi benim için kolaydı ve ben de bunu edebiyat dersine uyarlamayı düşündüm. Konu anlatımlı kitaplardan yazarların geçmişlerini ve eserlerini alıp kafiyeli şekilde yazdım. Sözleri ben yazıyorum ama bana ait diyemeyiz, edebiyat tarihindeki bilgileri derledim diyelim. İlk başta sadece evde şarkıları kaydedip kendim dinliyordum, sonradan dershanedeki arkadaşlarım da öğrenmeye başladı. Sınavdan sonra arkadaşlarımın kardeşlerine, eşe dosta CD halinde hediye olarak veriyordum. Sonradan çok talep olunca bir youtube kanalı açıp şarkıları slayt haline getirdim. İşin içine görsellik girince daha akılda kalıcı oldu tabii. Şarkılar satılık değiller çünkü bunları dinleyenlerin büyük bir kısmı dershaneye gitmeye durumu olmayan Anadolu’dan, Doğu’dan öğrenciler.

Tek motivasyonum gelen teşekkür ve sınav başarı durumları. Çok güzel mesajlar alıyorum. Edebiyat netlerini arttıran ve sayende sınavda şu soruları yaptım diyenler çok var, bu da beni daha fazla yapmaya teşvik ediyor. Edebiyat öğretmenlerinden çok mesaj alıyorum, derslerinde kullanıyorlar. Ayrıca edebiyat okuyan üniversite öğrencileri de sunumlarında kullanmak üzere talep ediyor, bu da beni mutlu ediyor tabii ki.

Son olarak, benden sonra internette başka edebiyat şarkıları da çıktı benim şarkılarımı onlarla karıştıran çok var. Hatta bir, iki insan yaptıkları bu şarkıları satıyor sanırım, tabii ki onlardan da faydalansın insanlar ama Edebiyat-ı Rap ismi projesi altında olanlar benim çalışmalarım, başka yerde şubemiz yoktur.

Uygar Yazanoğlu sözel alandan ilk 3000’e girmiş (çünkü diyorum, kefilim, şarkılar işe yarıyor). Ben bu yazıyı yazarken birisi dedi, kimdi hatırlamıyorum. “Türk eğitim sisteminden alınmış bir intikam gibi” diye. Katılmamak elde değil..

Edebiyat-ı Rap, Youtube kanalı, Facebook sayfası.

Son olarak bir de Ahmet Hamdi’yi dinlemeden bırakmıyoruz, çünkü bu da epey başarılı.

 

Ebru Boyar ile Röportaj I: Bu Kadını Mezara Komasunlar

1702 yılının kış aylarında, İstanbul Fatih’teki Kasap İlyas mahallesinde bir kadın öldürülmüş. Adı Meryem.

Meryem ikinci kocasıyla evlendikten birkaç ay sonra öldürülür. Yedikule muhafızlarından olan ilk kocasının ölümüyle Meryem’e bir miktar mal kalmıştır. İkinci evliliğini Kasap İlyas mahallesinden Şeyh Manevi Efendi ile yapar.

O sabah Meryem’in cenazesi evden çıkarılırken, bitişikte oturan komşularından bir kadın tabutu görünce, “Bu kimdir?” dIye sorar etraftakilere. “Şeyh efendinin hatunudur, bu gece emr-i hakkile vefat eyledi” cevabını alınca şaşkına döner ve “feryad eyler:” “hay bu hatunu ben ahşam sağ bırakup gitdim. Galiba bir şüphesi dahi olmak gerek idi. Beni yalnız bırakma deyüp ahşam niyaz eylemiş idi.”

Adını bilmediğimiz bu komşu kadın “bu meyyiti [ölüyü] mezara komasunlar sonra nedamet çekersiz” diyerek o gün İstanbul’u ayağa kaldırır. Muhafızlara, kadıya, oradan veziri âzama kadar ulaşır. Meryem’in eceliyle ölmemiş olabileceğine, ölümünün mutlaka araştırılması gerektiğine dair herkesi ikna eder. Meryem’in ölümü, bu komşu kadın sayesinde tarihe geçmiş. Biz bu vakayı böylelikle bilebiliyoruz. Olay Anonim Osmanlı Tarihi isimli kitapta yer verilen kroniklerden birinde “Hikâye-i garibe” başlığında  anlatılıyor.(*)

Olay veziri âzamın kulağına kadar gidince tabutun açılması için izin çıkar ve sahiden de tabutun kapağı kaldırılınca ilk olarak Meryem’in boynundaki ip izleri görülür. Elleri kolları, çürük içindedir, kafası, yüzü darp edilmiştir. Saçlarının örgüsü açılmamıştır ve bedeni kefene değil, başka türden ucuz bir astara sarılmıştır.

Şeyh Manevi Efendi, karısının nasıl öldüğünü bilmediğini, öldürülmüşse kendisinin de bunu yapandan şikâyetçi olduğunu söyler hemen, ilk savunması bu olur. Ama sorgu biraz daha genişletilince şeyhin mahallede hiç de iyi bir ünü olmadığı ortaya çıkar. Meryem’in kimsesi yoktur, sahip olduğu mallar kocasına kalacaktır. Fakat davanın görülme sürecinde Şeyh Manevi Efendi hastalanır ve sonra o da ölür.

Bir kadının, sıradan bir kadının öldürülüşü yaşadığı mahalleyle, etrafıyla, toplumla, ilgili bize ne anlatabilir? Kadın cinayetlerine 300 yıl önceden bir baksak ne görürüz? Zamanı bu kadar geriye çekmek ve tek bir olaya odaklanmak, bugün işlenen kadın cinayetlerine başka bir gözle görmemizi sağlar mı acaba?

Meryem cinayetini başka bir kitapta gördüm ben. İzleri takip ede ede önce Ebru Boyar’ın meslektaşı Kate Fleet ile yazdığı kitaba, sonra da Ebru Boyar’a ulaştım. Önce ikimiz de tereddüt ettik, tek bir vaka üzerine ne kadar uzun boylu konuşabilirdik ki? Ancak endişe ettiğimiz gibi olmadı. Konuşunca, konuştuklarımız yazıya dökülünce ortaya çıktı ki bir cinayet söz konusu olduğunda komşuların, mahallenin, adli sorumluların, o sırada orada olan, susan, susmayan herkesin bir rolü var. Hatta sonu bir cinayete kadar varan olaylar, işin içindeki insanlar, herşey katledilen kadının etrafında bir koza gibi örülüyor sanki. İşte bazen o kozayı delip geçen biri çıkıyor, bambaşka bir hal alıyor tarih. Bu örnekte inisiyatifi alan, tüm akışı değiştiren başka bir kadın olmuş.

Doçent doktor Ebru Boyar halen ODTÜ Uluslararası İlişkiler bölümünde ders veriyor. Ağırlıklı olarak Osmanlı toplumsal yaşamı üzerine çalışıyor. Adı geçen, Kate Fleet ile beraber yazdıkları kitabın adı: Osmanlı İstanbul’unun Toplumsal Tarihi.(**) Kitapta mahalle kavramı özel olarak işlendiği ve Meryem’in yaşadığı Kasap İlyas da tipik bir Osmanlı mahallesi olduğu için bu cinayeti biraz mahalle içinden ele aldık. Görüşmemizi iki parça halinde yayınlıyoruz. Bu ilk kısımda Meryem cinayetini, haftaya yayınlanacak ikinci kısımda 18. Yüzyıl başında kadınların Osmanlı kamusal alanındaki görünürlükleri üzerine konuştuk.

unnamed

Siz bu vakayı kitabınızda nasıl işlemiştiniz, nesi önemli gelmişti öncelikle?
Bu olayın yer aldığı türden kroniklerde bu tarz olayları bulmak çok güç aslında. Tabi kadı sicillerinde bulabilirsiniz ama böyle ayrıntılı bir şekilde değil. Bu olay ulaşabildiğimiz döneme ait kadı sicillerinde yer almıyor mesela.

Bu olay ilgimizi çekmişti çünkü biz kitabı yazarken insanların birbirlerini gözledikleri yerler olarak mahallelere özel olarak bakmak istedik. Bizim için ilginç olan tarafı olayı ortaya çıkaranın da bir kadın olmasıydı. Yani burada hem kurban, hem de olayı ortaya çıkaran bir kadındı. Bu kadının bütün toplumsal mekanizmaları kullanabilecek kadar sistemi bilmesi ilginçti. Bu da ortaya başka bir kadın profili de çıkartıyor. Yani biz hep kadını kurban üzerinden değerlendiriyoruz. Evet öyle ama, kurban olmayan bir kadın profili de var ve bu da aslında belki toplumsal olarak bir umut ışığı. En baskıcı sistemlerde bile var olabilen, iz bırakan bir kadın.

Nasıl kullanmış o toplumsal mekanizmaları, kimlere nasıl ulaşmış?
Önce “Topkapısuna” kulluk çorbacısına gidiyor, “bunu gömmeyin nedamet çekersiz” dediği kişi o. Sonra kaymakam paşaya gidiyor. Paşa artık şehir yöneticisi. Orada şikâyetini veriyor ve şikâyeti kadıya gidiyor. Kadı da veziri âzama yazıyor vakayı. Burada şu da önemli belki. Meryem mahalleye yabancı aslında, orada tanınan kişi Şeyh Manevi Efendi. Meryem taşındıktan kısa süre sonra oluyor bunlar. Meryem ne kadar şiddet gördü bilemiyoruz, ama şeyhin iyi  bir şöhreti yok anlaşılan, sonra sorgu sırasında bu da çıkıyor ortaya.

Fakat şu takılıyor aklıma. Kulluk çorbacısı, kaymakam paşa, kadı, veziri âzam derken cenaze ortada nasıl bekliyor?
Yani ne kadar süre içerisinde olduğunu bilemiyoruz ama hızlı bir şekilde hareket ediliyor. Ama tabi şunu unutmamak lazım: Kış aylarında oluyor bu olay. Öyle olunca da cenazeyi bir süre bekletebilecek hava koşulu vardı belki. İstanbul’un ölçeğinin daha küçük olduğunu düşünmeliyiz. Kasap İlyas merkezi bir yer aslında, Yedikule’ye yakın. Her şey birbirine nispeten daha yakınken hızlı bir şekilde hareket edilebilir yani. Yine de bu olay sıradışı belki biraz.

Şeyh Manevi Efendi ile ilgili ne bilebiliyoruz? Şeyhliği nereden geliyor?
Şeyhlik dini bir ünvan da olabilir, başka bir şey de. Ama bu Manevi Efendi Kadırga Limanınındaki Mehemmet Paşa Tekkesi’nin şeyhi. Karabaş Efendi’nin oğlu diyor kronik. İstanbul’da önemli bir tekkenin şeyhi bu adam. Babası Sultan I. Ahmet’in şeyhiymiş, yani hünkâr şeyhi olmuş. Saygın bir adamdan bahsediyoruz kısaca.

Yaşasaydı nasıl ceza alacaktı?
Manevi Efendiyi hapsetmeye kalkışıyorlar ama hasta olduğunu görüp dokunmuyorlar ve sonra da ölüyor. Suçlunun bulunması cezalandırılacağı anlamına gelmiyor, çünkü Osmanlı’da şu an bildiğimizden bambaşka başka bir ceza sistemi var. Bugünkü pozitif hukuk anlayışının dışında, adalet anlayışı da çok farklı. Şeyh Manevi Efendi de sanırım hapsedilecekti. Daha düşük sınıftan olan bir levent olsaydı, ya da bir yeniçeri, gezgin işçilerden, bekâr odalarından biri olsaydı doğrudan öldürülür derdim. Ama bu tür durumlarda bunu söylemek zor. Hapis olduğunu biliyoruz ama süreleri, hapsin sonucunda ne olduğunu bilemiyoruz. Sürgün edildiklerini de biliyoruz mesela. Doğrudan öldürülürdü diyebileceğim bir sınıf da yüksektekiler, büyük vezirler, paşalar. Gözden düştüklerinde, mallarına el konur, Yedikule’de de boğdurulurlar vesaire. Osmanlı sisteminde en tehlikeli alan en yüksek ve en düşük katmanlardır. Ortadakiler daha iyi, daha güvenlikli yaşarlar.

Mahalleye, mahalleliye devletin yüklediği sorumluluklardan bu vakada nasıl görüyoruz?
Mahalle neden önemli? Devletin yüklediği toplumsal kolektif bir sorumluluk var mahalleye. Mahalle kendi içindeki namussuzu, hırsızı vesaireyi temizlemek zorunda. Mesela şiddete yönelik bir olayın kadıya yansıtılması, aile içi şiddetin açığa çıkması gibi bir anlamda. Yani artık ailenin de bir sorumluluğu var, onlar da şüpheli hale geliyor. Mahalle Osmanlı adalet, hukuk sisteminin çok temel bir parçası. Bu parça içinde işte Meryem örneğinde olduğu gibi, sıradışı bir şekilde cinayetler çözülebildiği gibi, bu tür olayların üzeri rahatça da kapatılabiliyor.

Olayın çok ilginç olan bir tarafı da aslında şu:  Manevi Efendi’nin peşine düşen kadın açtırıyor tabutu. Tabutta gördükleri yüzü gözü bir şekilde morarmış, ezilmiş boğazında ip izleri var boğulmuş bir kadın. İnanılmaz bir manzara ile karşılaşıyorlar ve bu çok ayrıntılı bir şekilde anlatılıyor kronikte. Bu komşu kadın ve kadınlar bilirkişilik de yapıyor yani burada. Bambaşka bir rolle çıkıyorlar karşımıza. Cerrah kadınlar, ebeler kadın vücudunun herhangi bir sebeple incelenmesi söz konusu olduğunda bu işleri de yapabiliyorlar.

Kaynak olarak bir kronikten bahsediyoruz. Bu türden kaynaklarda kadınlara nasıl denk geliniyor?
Osmanlı Tarihi’nin şöyle bir dezavantajı var, belki bütün tarihlerde böyledir ama bizim kaynakları farklı şekilde okumamız gerekiyor. Kadın mevzusunda da böyle. Birazcık deşmemiz, içine bakmamız gerekiyor. Daha yaratıcı olmak zorundayız.

Oryantalist bakış açısından yazılmış, gezginlerin gözlemleri vesaire var ama bunlar hep belli temaları tekrarlıyor. Meryemin öldürülüşü gibi ilginç bir vakayı bulmak çok güç. Şeriye sicilleri önemli, orada daha çok kadın hikâyeleriyle karşılaşırsınız ama bütünlük kurmak zordur. Batıda bazı mahkeme kayıtları uzun uzun anlatıyor olayları, böylece çok güzel mikro tarih çalışmaları ortaya çıkabiliyor.

Anonim kronikler isimsiz yazılan tarihler. İsimsiz yazıldıkları için de yazanlar daha açık bazen daha eleştirel bir şekilde olayları betimliyebiliyorlar. Hepsi için genelleyemem ama daha günlük hayata dair ayrıntıları bunların içinde bulmak mümkün, daha sıradan insanların hayatları, kaymak tabakasından olmayanların.

Biraz aşırı yorumlamak olacak belki ama, komşu kadına Meryem’in bir gece evvel “beni yalnız bırakma” demesinin olayın oraya çıkmasında etkili olduğunu düşünüyorum ister istemez. Siz ne dersiniz?
Eğer boşlukları doldurmaya çalışırsak bu cümle bize iki şeyi  düşündürebilir. Birincisi, sizin de ifade ettiğiniz gibi, Meryem’in korkusunu komşusuna dillendirmesi komşunun ertesi gün Meryem’in ölümünden doğrudan şüphelenmesini ve böylece hemen harekete geçmesini sağlıyor. İkinci nokta ise Meryem’e yönelik koca şiddetinin yeni olmadığını gösteriyor – acaba daha önceki eş ya da eşlerine de mi böyle davranmıştı Şeyh Manevi Efendi?

Şeyh Manevi Efendi’nin ölümü ardından kaynağımız şu cümleyle bitiyor: Aslı var-yok, fasl-ı niza ruz-i cezaya kalmıştır. Bunun ne anlama geldiğini de söyleyip bitirebiliriz, ama şimdilik.
Çok serbest bir çeviri yaparsak yazar şöyle demek istiyor: Doğru mu dur değil midir bilemeyiz, bu konudaki tartışma Kıyamet Günü’ne kalmıştır.


Kaynaklar:

(*) Anonim Osmanlı Tarihi 1099-1116 / 1668-1704, Yayına Hazırlayan Abdülkadir Özcan, Türk Tarih Kurumu, 2000.

(**) A Social History of Ottoman İstanbul. Cambridge University Press tarafından 2010’da yayınlanan kitap Osmanlı İstanbul’unun Toplumsal Tarihi başlığıyla İş Bankası Kültür Yayınları tarafından 2014’te Türkçe’ye kazandırılmış.

Ana görüntüdeki resim 19. yüzyıl Fransız ressamlarından Jean Leon Gerome’a ait.
Röportajın deşifresini Dide Deniz Aydemir yaptı, kendisine teşekkür ederim.



5Harfliler, 10 Ağustos 2016

Reha İsvan I: İnsanlar Asıl Korkuya Yenik Düşünce Tutsak Oluyor

Ne Söylersen bir Eksik

“Dünyamızda yaşayan her bir kişinin vicdanına ulaşsın istiyorum, tutsaklığın bilinci, tadı kokusu, duygusu…

Ayrıca, gördüm, öğrendim ki, insanlar asıl korkuya yenik düşünce tutsak oluyor, yalnız kalıyor, mutsuz oluyor. Dışarıda olmuş içeride olmuş fark etmiyor o zaman. Fark etmiyor, çünkü kendi içinde yalnız olunca, dışarısı da zindan.

İçeride olsun, dışarıda olsun, korku insanları esir alıyor, satın alıyor. Korku, insanın, insanlığın tüm insancıl duyguların, tüm insani gücünü elinden alıyor. Bunu da herkes inanıncaya dek vurgulamak anlatmak yine anlatmak istiyorum, yeni baştan.

Çok kimse tutsaklıktan söz etmemeyi yeğliyor, belki de erdem biliyor bunu. kendinden söz etmek, çektiklerinden yakınmak gibi geliyor çoğunlukla tutsaklıktan söz etmek. Kimimizin de sanırım gururuna dokunuyor tutsak olmuş olmak da ondan suskun kalıyor.

Oysa, ben anlattıkça anlatmak istiyorum- içerisini, içeridekileri… Araya elbette ben de karışıyorum. İçeridekilerden de dışarıdakilerden de biriyim zira. Duymuşum duyurmalıyım. Görmüşüm göstermeliyim.

Yazdıkça yazasım geliyor. NE SÖYLESEM BİR EKSİK çünkü.

Düşünüyorum da binlerce tutsak tıkılmış Metris Kışlasına. Neden? Hiçbiri birini tutmuyor, kimlikleri, kişilikleri, kahırları başka, umutları, beğenileri, beklentileri başka, doğru bildikleri huyları değişik, gerçekleri düşleri ayrı… Nereden gelip, nereye giderken…

Kim derlemiş, neden derdest etmiş kadınlı erkekli insanlarımızı sanki rastgele?

Savaş hali, düşman taraflar, devleti kundaklayanlar!

Gogocu Nigar’ın, Konsomatris Feriha’nın Simitçi Veli’nin, Kapıcı Mustafa’nın, İşçi Şefika’nın, feleğin çemberinden geçmiş Işıl Stein’ın, Sekreter Aynur’un, hanım hanımcık Ferhunde’nin devletle ne alıp veremedikleri olabilir? Ne ile yıkacaklardı devleti?

Şu gençlere bakın: İpekler, Gülnihaller, Kutsiyelerin özlemleri ne ola? Varlarını yoklarını, gençliklerini geleceklerini – sonunda canlarını koymuşlar ortaya. Neden? Onurlu, kararlı, dirençli, akıllı bu körpecik insanlar nasıl olup da dökülmüş yollara, nereden kalkıp nereye giderken Metris’e düşmüş yolları?

Bediş, Saadet, Hülya, Simin, Reha, Perran, Ayşe’nin işleri ne Metris’te? Kimden yana, kime, neye karşı durmuşlar da, topla tüfekle, gazapla, azapla çullanmışlar üstlerine zindanlarda?

Neyi yitimişler tüm bu özgün insanlar? Neyi arıyorlar? Nereden gelip, nereye…

Ereğinin bilinciyle yürürken, tökezleyeni, yolda kalıp kader diyeni doğru bildiği yolda yürürken tutsak edileni var.

Asalım, keselim, öldürelim, yok edelim bunları diyor egemenliği ele geçirenler. Asmayıp da besleyecek değiliz ya!

Varsın ölsünler diyor egemenliği gasp edenler. Umurumuzda mı onlar hak etti zulmü!

Yasaları kesip biçerek egemen olanlar, adaleti katledenler, hak çiğneyerek yönetimi ele geçirenler, başkaldırana ölüm diyorlar.

Diyarbakır’da 60-70, Metris’te 4-5-6-8, Aydın’da beş kişi ölecek. Ölsün elbet, ölüm olması işlerine geliyor.

Ötekiler, berikiler neden içerideydiler?

Ötekilerin, berikilerin ölümü kimlerin işlerine geliyor?

Evet, ne söylesem bir eksik.”

rehaisvantutuklu

Reha İsvan’ın mahkeme salonundan bir resmi.

Bu okuduğunuz, bir kitabın giriş yazısıydı. Benim Reha İsvan hakkında yazacağım üç yazının da başlangıcı oldu.

Kitabın adı Ne Söylersen bir Eksik. Bilgi Yayınevi tarafından 1989’da basılmış. İsvan, Metris Cezaevi’nde geçirdiği toplam 37 ayda koğuşlarda beraber yaşadığı insanları anlatıyor bu kitapta. İpek, Gülnihal, Kutsiye ve diğerleri hep gerçekte yaşamış kişiler yani ve herkesin yolu Metris’te kesişmiş.

İsvan’ın cezaevi günlerini anlattığı ilk kitap da değil bu aslında. Bundan evvel, Zeynep Oral‘ın söyleşilerinden derleyerek hazırladığı Bir Ses kitabı var. Metis Yayınevi 2013’te yeniden bastı bu kitabı, Direniş ve Umut: Reha İsvan adıyla. Reha Hanım’ın ölümünün hemen ardından.

Kimdi Reha İsvan?

12 Eylül’ün ardından en çok ses getiren davalardan birinin tek kadın sanığıydı. Barış Derneği yöneticisi olduğu için, derneğin diğer üyeleriyle beraber 10 seneye yakın yargılandılar. Barış Derneği 1977’de kurulmuştu, darbeyle beraber diğerleri gibi kapatıldı. 1982’de 44 kişi dava kapsamında tutuklandı, Reha İsvan tutuklananlardan biriydi. TCK’nın 141 ve 142. maddelerinden yargılandı. Dava, pek çok uluslararası kuruluş tarafından da yakından takip edilmişti.

Screen-Shot-2015-08-26-at-1.08.22-AM

12 Temmuz 1984 tarihli Milliyet haberinden.

Reha İsvan Metris’te aralıklar toplam 37 ay geçirdi ve burada çarpıcı bir direniş başlattı. O dönem hapishanede olanların sesini duyurmak sorumluluğunu üstlendi. Koşullardan, gasp edilen haklardan, işkenceden, açlık grevlerinden bahsetti kitaplarında. Ne Söylersen bir Eksik tüm bunların anlatıldığı okuması çok güç, ama okuyanın hayatını değiştirecek güçte bir kitap.

Reha İsvan yurtiçinden ve yurtdışından da desteklenen biri oldu her zaman. Ziraat mühendisiydi, ABD’de, İngiltere’de ve Türkiye’de kadın örgütlerinde görev almıştı, eli kalem tutuyordu, yabancı dil biliyordu. Tanıyan herkes ona çok saygı duyuyordu. Reha İsvan’ın eşi de 1973-77 arasında İstanbul’un belediye başkanlığını yapmıştı. Reha Hanım’ın Metris’te olduğu yıllar, Ahmet İsvan da Davutpaşa cezaevindeydi.  1977 yılının kanlı 1 Mayıs gününden sorumlu tutulmuştu, DİSK davasının sanıklarındandı.

Her ikisi de yıllar süren yargılanmalarının ardından beraat ettiler.

isvanlar

Reha İsvan’ın kitaplarında ısrarla vurguladığı, derinden inandığı tekrar eden bir tema var. Korkunun insanı ele geçirmesi, tüm özgürlüğünü insanın elinden almasıyla ilgili. Bunu türlü şekillerde, örneklere defalarca işliyor kitaplarında. Tam da bu yüzden onunla, yazdıklarıyla ilgili yazmak istiyorum ben de. 12 Eylül sonrası yaratılan koşullarda işlemez hale gelmiş yargı sisteminin geçen zaman içinde sadece kötüye gitmiş olması, bu konuda yazan, süreçlerden bizzat geçen insanların tanıklıklarını görünür kılmak gerekliliği gibi sebepler de var tabi.

Giriş niteliğindeki bu ilk yazının ardından, baskısı çoktan tükenmiş Ne Söylersen bir Eksik‘i tanıtan bir yazı var. Son olarak da Reha İsvan’ın diğer kitaplarından, kadın mücadelesindeki yerinden bahseden bir yazı. Ama tabi Reha İsvan hakkında ben ne yazarsam yazayım, hep eksik kalacak.

28801609_tn24_0-001


5Harfliler

1915’ten bir Saklambaç Oyunu

George Abel Schreiner, Şubat 1915’te Associated Press‘in savaş muhabiri olarak İstanbul’a gelir. Sirkeci’de “henüz uykusunu açamamış görevliler” tarafından pasaportu kontrol edilir. Arabayla Meşrutiyet Caddesi üzerindeki Amerikan Konsolosluğu’na uğrar, o akşam Circle d’Orient diye de anılan Büyük Kulüp’te poker oynayanları seyreder. Ertesi gün Pera’dan Türk tarafına geçer ve bir caminin avlusunda saklambaç oynayan çocukları seyreder. 1918’de yayınlanan “From Berlin to Bagdad: Behind the Scenes in the Near East” (Berlin’den Bağdat’a, Yakın Doğu’da Perde Arkası) isimli kitabının 15. sayfasında o avluda gördüklerini şöyle anlatıyor:

“Bir caminin avlusunda oyun oynayan kızlı erkekli birkaç çocuk gördüm. Bağrış, çağrışları havayı tutmuştu. Oynadıkları bir çeşit saklambaç oyunu, ancak incecik sütunlar küçük bedenlerini saklayamıyordu. En canlı oyuncular kızlardı. Kızlardan biri, erkek Fatma görünümlü olanı, açık kahverengi saçları, fırıl fırıl gözleri ve yıkanmaya muhtaç yüzüyle oyunun lideri gibi duruyordu. Avlu boyunca aşağı yukarı koşturuyor, elleri kollarıyla hareketler yapıyordu. Kız, bir ara iki yaşlarında ufak bir çocuğa çarpıp, onu yere düşürdü. Ufaklık taş zemine çarpmanın verdiği acıyla çığlığı bastı. Oyun birden sona erdi. Erkek Fatma, ufaklığı ayağa kaldırdı, gözyaşlarını öperek dindirdi, onu tatlı sözlerle sakinleştirdi ve avlunun bir köşesine taşıdı. Bir şeker marifetiyle küçük Türk bütün dertlerini, acılarını unuttu. Oyun devam etti ve kısa süre içinde erkek Fatma’nın kahverengi eteği yine bahçenin her yerindeydi.”

Schreiner’ın yazdıkları, o dönemde yazılmış pek çok seyahatnameden bazı bakımlardan çarpıcı şekilde ayrılıyor. Gördüğü her mekânla ilgili, pek az kişinin yer vermeye layık gördüğü sahnelerı, ayrıntılarıyla anlatmaktan çekinmiyor Schreiner. Tıpkı bu örnekte olduğu gibi. Onun yazdıklarından buraya aktarmak istediğim çok bölüm var.

Yazının fotoğrafını ise şu adreste buldum. Merl LaVoy tarafından Birinci Dünya Savaşı günlerinde çekilmiş. İstanbul sokaklarında çocuklar ve mutlaka onlar da saklambaç oynamıştır.


5Harfliler