Ebru Boyar ile Röportaj I: Bu Kadını Mezara Komasunlar

1702 yılının kış aylarında, İstanbul Fatih’teki Kasap İlyas mahallesinde bir kadın öldürülmüş. Adı Meryem.

Meryem ikinci kocasıyla evlendikten birkaç ay sonra öldürülür. Yedikule muhafızlarından olan ilk kocasının ölümüyle Meryem’e bir miktar mal kalmıştır. İkinci evliliğini Kasap İlyas mahallesinden Şeyh Manevi Efendi ile yapar.

O sabah Meryem’in cenazesi evden çıkarılırken, bitişikte oturan komşularından bir kadın tabutu görünce, “Bu kimdir?” dIye sorar etraftakilere. “Şeyh efendinin hatunudur, bu gece emr-i hakkile vefat eyledi” cevabını alınca şaşkına döner ve “feryad eyler:” “hay bu hatunu ben ahşam sağ bırakup gitdim. Galiba bir şüphesi dahi olmak gerek idi. Beni yalnız bırakma deyüp ahşam niyaz eylemiş idi.”

Adını bilmediğimiz bu komşu kadın “bu meyyiti [ölüyü] mezara komasunlar sonra nedamet çekersiz” diyerek o gün İstanbul’u ayağa kaldırır. Muhafızlara, kadıya, oradan veziri âzama kadar ulaşır. Meryem’in eceliyle ölmemiş olabileceğine, ölümünün mutlaka araştırılması gerektiğine dair herkesi ikna eder. Meryem’in ölümü, bu komşu kadın sayesinde tarihe geçmiş. Biz bu vakayı böylelikle bilebiliyoruz. Olay Anonim Osmanlı Tarihi isimli kitapta yer verilen kroniklerden birinde “Hikâye-i garibe” başlığında  anlatılıyor.(*)

Olay veziri âzamın kulağına kadar gidince tabutun açılması için izin çıkar ve sahiden de tabutun kapağı kaldırılınca ilk olarak Meryem’in boynundaki ip izleri görülür. Elleri kolları, çürük içindedir, kafası, yüzü darp edilmiştir. Saçlarının örgüsü açılmamıştır ve bedeni kefene değil, başka türden ucuz bir astara sarılmıştır.

Şeyh Manevi Efendi, karısının nasıl öldüğünü bilmediğini, öldürülmüşse kendisinin de bunu yapandan şikâyetçi olduğunu söyler hemen, ilk savunması bu olur. Ama sorgu biraz daha genişletilince şeyhin mahallede hiç de iyi bir ünü olmadığı ortaya çıkar. Meryem’in kimsesi yoktur, sahip olduğu mallar kocasına kalacaktır. Fakat davanın görülme sürecinde Şeyh Manevi Efendi hastalanır ve sonra o da ölür.

Bir kadının, sıradan bir kadının öldürülüşü yaşadığı mahalleyle, etrafıyla, toplumla, ilgili bize ne anlatabilir? Kadın cinayetlerine 300 yıl önceden bir baksak ne görürüz? Zamanı bu kadar geriye çekmek ve tek bir olaya odaklanmak, bugün işlenen kadın cinayetlerine başka bir gözle görmemizi sağlar mı acaba?

Meryem cinayetini başka bir kitapta gördüm ben. İzleri takip ede ede önce Ebru Boyar’ın meslektaşı Kate Fleet ile yazdığı kitaba, sonra da Ebru Boyar’a ulaştım. Önce ikimiz de tereddüt ettik, tek bir vaka üzerine ne kadar uzun boylu konuşabilirdik ki? Ancak endişe ettiğimiz gibi olmadı. Konuşunca, konuştuklarımız yazıya dökülünce ortaya çıktı ki bir cinayet söz konusu olduğunda komşuların, mahallenin, adli sorumluların, o sırada orada olan, susan, susmayan herkesin bir rolü var. Hatta sonu bir cinayete kadar varan olaylar, işin içindeki insanlar, herşey katledilen kadının etrafında bir koza gibi örülüyor sanki. İşte bazen o kozayı delip geçen biri çıkıyor, bambaşka bir hal alıyor tarih. Bu örnekte inisiyatifi alan, tüm akışı değiştiren başka bir kadın olmuş.

Doçent doktor Ebru Boyar halen ODTÜ Uluslararası İlişkiler bölümünde ders veriyor. Ağırlıklı olarak Osmanlı toplumsal yaşamı üzerine çalışıyor. Adı geçen, Kate Fleet ile beraber yazdıkları kitabın adı: Osmanlı İstanbul’unun Toplumsal Tarihi.(**) Kitapta mahalle kavramı özel olarak işlendiği ve Meryem’in yaşadığı Kasap İlyas da tipik bir Osmanlı mahallesi olduğu için bu cinayeti biraz mahalle içinden ele aldık. Görüşmemizi iki parça halinde yayınlıyoruz. Bu ilk kısımda Meryem cinayetini, haftaya yayınlanacak ikinci kısımda 18. Yüzyıl başında kadınların Osmanlı kamusal alanındaki görünürlükleri üzerine konuştuk.

unnamed

Siz bu vakayı kitabınızda nasıl işlemiştiniz, nesi önemli gelmişti öncelikle?
Bu olayın yer aldığı türden kroniklerde bu tarz olayları bulmak çok güç aslında. Tabi kadı sicillerinde bulabilirsiniz ama böyle ayrıntılı bir şekilde değil. Bu olay ulaşabildiğimiz döneme ait kadı sicillerinde yer almıyor mesela.

Bu olay ilgimizi çekmişti çünkü biz kitabı yazarken insanların birbirlerini gözledikleri yerler olarak mahallelere özel olarak bakmak istedik. Bizim için ilginç olan tarafı olayı ortaya çıkaranın da bir kadın olmasıydı. Yani burada hem kurban, hem de olayı ortaya çıkaran bir kadındı. Bu kadının bütün toplumsal mekanizmaları kullanabilecek kadar sistemi bilmesi ilginçti. Bu da ortaya başka bir kadın profili de çıkartıyor. Yani biz hep kadını kurban üzerinden değerlendiriyoruz. Evet öyle ama, kurban olmayan bir kadın profili de var ve bu da aslında belki toplumsal olarak bir umut ışığı. En baskıcı sistemlerde bile var olabilen, iz bırakan bir kadın.

Nasıl kullanmış o toplumsal mekanizmaları, kimlere nasıl ulaşmış?
Önce “Topkapısuna” kulluk çorbacısına gidiyor, “bunu gömmeyin nedamet çekersiz” dediği kişi o. Sonra kaymakam paşaya gidiyor. Paşa artık şehir yöneticisi. Orada şikâyetini veriyor ve şikâyeti kadıya gidiyor. Kadı da veziri âzama yazıyor vakayı. Burada şu da önemli belki. Meryem mahalleye yabancı aslında, orada tanınan kişi Şeyh Manevi Efendi. Meryem taşındıktan kısa süre sonra oluyor bunlar. Meryem ne kadar şiddet gördü bilemiyoruz, ama şeyhin iyi  bir şöhreti yok anlaşılan, sonra sorgu sırasında bu da çıkıyor ortaya.

Fakat şu takılıyor aklıma. Kulluk çorbacısı, kaymakam paşa, kadı, veziri âzam derken cenaze ortada nasıl bekliyor?
Yani ne kadar süre içerisinde olduğunu bilemiyoruz ama hızlı bir şekilde hareket ediliyor. Ama tabi şunu unutmamak lazım: Kış aylarında oluyor bu olay. Öyle olunca da cenazeyi bir süre bekletebilecek hava koşulu vardı belki. İstanbul’un ölçeğinin daha küçük olduğunu düşünmeliyiz. Kasap İlyas merkezi bir yer aslında, Yedikule’ye yakın. Her şey birbirine nispeten daha yakınken hızlı bir şekilde hareket edilebilir yani. Yine de bu olay sıradışı belki biraz.

Şeyh Manevi Efendi ile ilgili ne bilebiliyoruz? Şeyhliği nereden geliyor?
Şeyhlik dini bir ünvan da olabilir, başka bir şey de. Ama bu Manevi Efendi Kadırga Limanınındaki Mehemmet Paşa Tekkesi’nin şeyhi. Karabaş Efendi’nin oğlu diyor kronik. İstanbul’da önemli bir tekkenin şeyhi bu adam. Babası Sultan I. Ahmet’in şeyhiymiş, yani hünkâr şeyhi olmuş. Saygın bir adamdan bahsediyoruz kısaca.

Yaşasaydı nasıl ceza alacaktı?
Manevi Efendiyi hapsetmeye kalkışıyorlar ama hasta olduğunu görüp dokunmuyorlar ve sonra da ölüyor. Suçlunun bulunması cezalandırılacağı anlamına gelmiyor, çünkü Osmanlı’da şu an bildiğimizden bambaşka başka bir ceza sistemi var. Bugünkü pozitif hukuk anlayışının dışında, adalet anlayışı da çok farklı. Şeyh Manevi Efendi de sanırım hapsedilecekti. Daha düşük sınıftan olan bir levent olsaydı, ya da bir yeniçeri, gezgin işçilerden, bekâr odalarından biri olsaydı doğrudan öldürülür derdim. Ama bu tür durumlarda bunu söylemek zor. Hapis olduğunu biliyoruz ama süreleri, hapsin sonucunda ne olduğunu bilemiyoruz. Sürgün edildiklerini de biliyoruz mesela. Doğrudan öldürülürdü diyebileceğim bir sınıf da yüksektekiler, büyük vezirler, paşalar. Gözden düştüklerinde, mallarına el konur, Yedikule’de de boğdurulurlar vesaire. Osmanlı sisteminde en tehlikeli alan en yüksek ve en düşük katmanlardır. Ortadakiler daha iyi, daha güvenlikli yaşarlar.

Mahalleye, mahalleliye devletin yüklediği sorumluluklardan bu vakada nasıl görüyoruz?
Mahalle neden önemli? Devletin yüklediği toplumsal kolektif bir sorumluluk var mahalleye. Mahalle kendi içindeki namussuzu, hırsızı vesaireyi temizlemek zorunda. Mesela şiddete yönelik bir olayın kadıya yansıtılması, aile içi şiddetin açığa çıkması gibi bir anlamda. Yani artık ailenin de bir sorumluluğu var, onlar da şüpheli hale geliyor. Mahalle Osmanlı adalet, hukuk sisteminin çok temel bir parçası. Bu parça içinde işte Meryem örneğinde olduğu gibi, sıradışı bir şekilde cinayetler çözülebildiği gibi, bu tür olayların üzeri rahatça da kapatılabiliyor.

Olayın çok ilginç olan bir tarafı da aslında şu:  Manevi Efendi’nin peşine düşen kadın açtırıyor tabutu. Tabutta gördükleri yüzü gözü bir şekilde morarmış, ezilmiş boğazında ip izleri var boğulmuş bir kadın. İnanılmaz bir manzara ile karşılaşıyorlar ve bu çok ayrıntılı bir şekilde anlatılıyor kronikte. Bu komşu kadın ve kadınlar bilirkişilik de yapıyor yani burada. Bambaşka bir rolle çıkıyorlar karşımıza. Cerrah kadınlar, ebeler kadın vücudunun herhangi bir sebeple incelenmesi söz konusu olduğunda bu işleri de yapabiliyorlar.

Kaynak olarak bir kronikten bahsediyoruz. Bu türden kaynaklarda kadınlara nasıl denk geliniyor?
Osmanlı Tarihi’nin şöyle bir dezavantajı var, belki bütün tarihlerde böyledir ama bizim kaynakları farklı şekilde okumamız gerekiyor. Kadın mevzusunda da böyle. Birazcık deşmemiz, içine bakmamız gerekiyor. Daha yaratıcı olmak zorundayız.

Oryantalist bakış açısından yazılmış, gezginlerin gözlemleri vesaire var ama bunlar hep belli temaları tekrarlıyor. Meryemin öldürülüşü gibi ilginç bir vakayı bulmak çok güç. Şeriye sicilleri önemli, orada daha çok kadın hikâyeleriyle karşılaşırsınız ama bütünlük kurmak zordur. Batıda bazı mahkeme kayıtları uzun uzun anlatıyor olayları, böylece çok güzel mikro tarih çalışmaları ortaya çıkabiliyor.

Anonim kronikler isimsiz yazılan tarihler. İsimsiz yazıldıkları için de yazanlar daha açık bazen daha eleştirel bir şekilde olayları betimliyebiliyorlar. Hepsi için genelleyemem ama daha günlük hayata dair ayrıntıları bunların içinde bulmak mümkün, daha sıradan insanların hayatları, kaymak tabakasından olmayanların.

Biraz aşırı yorumlamak olacak belki ama, komşu kadına Meryem’in bir gece evvel “beni yalnız bırakma” demesinin olayın oraya çıkmasında etkili olduğunu düşünüyorum ister istemez. Siz ne dersiniz?
Eğer boşlukları doldurmaya çalışırsak bu cümle bize iki şeyi  düşündürebilir. Birincisi, sizin de ifade ettiğiniz gibi, Meryem’in korkusunu komşusuna dillendirmesi komşunun ertesi gün Meryem’in ölümünden doğrudan şüphelenmesini ve böylece hemen harekete geçmesini sağlıyor. İkinci nokta ise Meryem’e yönelik koca şiddetinin yeni olmadığını gösteriyor – acaba daha önceki eş ya da eşlerine de mi böyle davranmıştı Şeyh Manevi Efendi?

Şeyh Manevi Efendi’nin ölümü ardından kaynağımız şu cümleyle bitiyor: Aslı var-yok, fasl-ı niza ruz-i cezaya kalmıştır. Bunun ne anlama geldiğini de söyleyip bitirebiliriz, ama şimdilik.
Çok serbest bir çeviri yaparsak yazar şöyle demek istiyor: Doğru mu dur değil midir bilemeyiz, bu konudaki tartışma Kıyamet Günü’ne kalmıştır.


Kaynaklar:

(*) Anonim Osmanlı Tarihi 1099-1116 / 1668-1704, Yayına Hazırlayan Abdülkadir Özcan, Türk Tarih Kurumu, 2000.

(**) A Social History of Ottoman İstanbul. Cambridge University Press tarafından 2010’da yayınlanan kitap Osmanlı İstanbul’unun Toplumsal Tarihi başlığıyla İş Bankası Kültür Yayınları tarafından 2014’te Türkçe’ye kazandırılmış.

Ana görüntüdeki resim 19. yüzyıl Fransız ressamlarından Jean Leon Gerome’a ait.
Röportajın deşifresini Dide Deniz Aydemir yaptı, kendisine teşekkür ederim.



5Harfliler, 10 Ağustos 2016

Kırmızı Pabuçlar ve Kadın Cinayetleri

Ciudad Juárez, Meksika’nın kuzeyinde ABD’in Teksas eyaleti sınırında bir şehir. 2009’da burada sanat okulunda öğretmenlik yapan Elina Chauvet, telefon direklerinde, panolarda, duvarlarda karşısına çıkan kayıp kadın ilanlarını fark ediyor. Ciuadad Juárez kadın cinayetlerinde rakamların alıp başını gittiği bir kent. Öldürülen ve kayıp olan kadın sayısı resmi makamları da pek ilgilendirmiyor.

Chauvet, bu yaşananlara dikkat çekmek için Zapatos Rojos (Kırmızı Pabuçlar) isimli projesini hayata geçiriyor aynı yıl. Her bir çift, kayıp bir kadını, kırmızı renk ise cinayetleri işaret ediyor. İlk yerleştirme 33 çift ile yapılıyor Ciuadad Juárez sokaklarında ve sonra Meksika içinde altı ayrı yerde, 2013’te Teksas’ın El Paso kentinde ve son olarak da İtalya’da sokaklarda görünüyor pabuçlar.  Her birinin altında kaybolan bir kadının hikâyesi de yazılı. Aslında, Elina Chauvet de bu şiddete maruz kalmış birisi. Yıllar evvel kız kardeşi kocası tarafından öldürülmüş.

Bu proje yeni olmamakla beraber, Ciudad Juárez’de devamı gelecek protestoların ilklerinden. 2009’u izleyen yıllarda özellikle öldürülen kadınların kızları, anneleri, kardeşleri tarafından başka gösteriler de yapılacak ve mesele bir biçimde dünyaya duyurabilecek. Ve biliyor musunuz Meksika ve Türkiye kadına yönelik şiddette adeta kardeş iki ülke. Her iki ülkenin yönetimlerinde de meseleye karşı aynı ilgisizlik, aymazlık, gamsızlık… İki ülkenin kadın cinayetlerine karşı çalışan aktivistlerinin paylaşacağı çok deneyim var aslında. Ortak iş yapmaya başlansa, işlerden iki kıta arasını döşeyecek kadar da uzun yol olur.

foto-de-luis-brito

Elina Cahuvet. Fotoğraf: Luis Brito

Ana görüntü İtalya’daki yerleştirmeden, fotoğrafçısı Franco Baldan. Kaynak

Luis Brito’nun fotoğrafının kaynağı.


5Harfliler

Kadın Cinayetlerinden Sonra Çocuklar

Kadın cinayetlerinin pek konuşulmayan bir yanı var: Annesi, babası tarafından öldürülen çocukların akıbeti. İlk baskısı 1993’te yapılan ve 2000’de yeniden yayınlanan, “Baba Anneyi Öldürdüğünde” (When Father Kills Mother) başlıklı kitaptan bir derleme bu yazı. İngiltere’de yayınlanan kitap belli bir okuyucu kitlesini hedefleyerek yazılmış: Cinayetten sonra çocuğun sorumluluğunu alan yetişkinler, sosyal görevliler, avukatlar, çocuklarla çalışan psikologlar, psikiyatristler ve bu trajediyi yaşamış yetişkinler.

Neredeyse teknik diyebileceğimiz bu kitabın yazarları 400 çocukla çoğunlukla cinayetten hemen sonra görüşme yapmış. Bu çocukların 160’ı 15 yaşın altında. 2000’lerin başında bu konuda yapılmış çalışma sayısı çok az ve bu rehber/kitap alanın önde gelen çalışmalarından. Ana malzemesi de kendinden önceki akademik çalışmalar değil, bizzat çocukların tanıklıkları ve bizim bu tanıklıklardan öğreneceğimiz bazı şeyler var.

Görüşme yapılan çocukların her birinin hikâyesi apayrı. Cinayet gününden, yetişkinlik çağına erecekleri yıllar sonrasına dek upuzun bir trajediden bahsediyoruz. Her şeyden evvel belirtmek gerekiyor ki, sonu cinayetle bitecek bir ilişkinin yaşandığı evde, aile içi şiddetin görülme ihtimali çok yüksek. Az sayıda cinayet, birdenbire, öncesinde hiç bir işaret vermeden geliyor. Yani önceden de açılmış yaralar var. Aile içi şiddete şahitlik eden çocuklar, şiddetin çatışmaları çözmek için kabul edilebilir bir yol olduğuna dair ön kabullerle hareket ediyorlar. Cinayetten sonra onları bekleyense, boylarını kat kat aşacak büyüklük, ağırlık ve derinlikte bir dizi değişiklik, yeni bir kimlik ve yeni bir hayat.

Bazı çocuklar okul dönüşü evin önünde ambulans ve polis araçlarını görünce haberdar oluyor cinayetten. Bazıları, bazen günler sonra gazeteden öğreniyor ne olduğunu. Cinayete engel olmak için kendisi de yara alan var,  izin verilmediği için yerlerinden kıpırdayamayan, uykusundan seslere uyanan da. Cinayeti bizzat görenlerin adli süreçte tanıklığına başvuruluyor. Her hikâye değişse de, yapılan görüşme sayısı arttıkça yaş gruplarına göre bazı benzerlikler öne çıkıyor. Benzerliklerden önce, istisnasız hepsinin yaşadığı, kendilerini bir anda içinde buldukları somut bir durumdan bahsetmek lazım: Bu çocuklar, sadece anne-babalarını değil, evlerini, arkadaşlarını, bazen okullarını, kısmen akrabalarını kaybediyorlar. Bazı durumlarda kardeşlerinden de ayrılıyorlar. Çocukların bakımlarını çoğunlukla akrabalar, (genelde annenin yakınları) üstleniyor ve bunun olmadığı durumda devreye sosyal hizmetler giriyor.

Duygu dünyalarındaki değişimler, yaşlara göre ayrılıyor. Mesela beş yaşın altındaki bir çocuğun olanları, yaşadıklarını kavraması kolay değil ancak bu yaş civarında çocuklar ölümün geri dönülmezliğini biliyorlar. Beş yaşından sonra çocuklar kendilerini başka birinin yerine koyabilme yetisine sahipler. Dolayısıyla “olanları engelleyebilirdim” gibi bir kanı geliştirerek belirgin bir suçluluk duygusuna kapılıyorlar. Yaş ilerledikçe bu suçluluk duygusunun arttığı da gözlemlenmiş. İlkokul çağındaki çocuklar, süper kahraman ya da masal yaratıkları aracılığıyla anneyi kurtarabileceğini düşünürken, yaş ilerledikçe olanların tümüyle kendi suçu olduğuna inananların sayısı çoğalıyor.

Travma sonrası stres bozukluğunun neden olduğu bir dizi belirti, yine beş yaş altındakilerde yürürken emeklemeye geri dönüş, iştah kaybı, yatak ıslatma, okul başarısındaki dramatik gerileme, aşırı hareketlilik, uyku bozuklukları ve kâbuslar olarak sıralanıyor. Bu durumda olan bir çocuğun oynadığı oyunlar neşesiz, sürekli tekrarlara dayanıyor ve bir sonuca varmıyor. Oyuncak bir araba düz bir zeminde kaydırılarak sürekli aynı duvara çarpıyor mesela.

Travma sonrasında gözlenen davranış değişikliklerinden yola çıkarak benzer nitelendirilebilecek bazı diğer durumlarla karşılaştırmalar yapılmış kitapta. Mesela çocuklar tıpkı büyükler gibi doğal afetlerden korkuyorlar, oysa aile içi şiddetin doğal bir afetten çok daha yıkıcı etkileri var. Her iki ebeveynini de kaybeden bir çocuk sadece ülkesinde savaş yaşayan, bir savaş marifetiyle hayatı darmadağın olmuş çocuklarla benzerlik gösteriyor verdiği tepkilerde.

Aile yakınlarının çocuklara sahip çıktığı durumların çarpıcı bir ortak özelliği var. Cinayetten kendileri de etkilenmiş, travmatize olmuş aile bireyleri çocuklarla ne olduğunu konuşmamaya meylediyor. Konuşulursa durumun daha kötüleşeceğine, çocuğun “adı üstünde çocuk” olduğuna, bir şeyin farkında olmadığına, farkındaysa bile hemen unutacağına inanılıyor. Oysa olan bu değil, çocuklar çok şeyin farkında. Yeni girdikleri sosyal çevreden de saklanan bu durum, bir dizi olumsuz gelişmenin de önünü açıyor. Örneğin, çocuğun yaşadıklarından habersiz bir öğretmen okul başarısında sıkça görülen düşüşe engel olamıyor. Bütün bu çocuklar içinde önlerindeki hayatta en incinebilir durumda olma ihtimali yüksek bir grup var: Ailenin yaşı en büyük kız çocukları. Anneyle arasındaki ilişki diğerlerine kıyasla daha olgun bir düzeye vardığından cinayet ve annenin kaybıyla ilgili en çok sorumluluk duyanlar bu çocuklar.

Kitapta birtakım somut öneriler de var: Mesela olay yerinde bulunan çocuklar derhal tanıdıkları bir aile bireyiyle, bir komşuyla buluşturulmalı. Siren seslerinden mümkün olduğunca uzak tutulmalılar. Kardeşler mümkünse birbirlerinden ayrılmamalı, çocuklar en az üç ay süre takip edilmeli. Varsa soruları yanıtlanmalı, anlayabilecekleri biçimde açıklamalar yapılmalı. Yapılan karşılaştırmalar gösteriyor ki, bu süreçte soruları yanıtlanan, cenazeye katılan, yas tutmasına olanak sağlanan ve yeni evinde sevgiyle sarılanlar kayda değer bir iyileşme gösteriyor.

Bu iyileşme meselesi çok önemli, zira kitabın yazarları belirli koşullar sağlandığı durumda iyileşmelerin, hatta bazen hızla olabildiğini belirtmiş. Bu çocuklar için paramparça olmuş bir resim var. İnsanların ne kadar incinebilir durumda olduklarını çok erken yaşta görüp geleceğe ilişkin bir perspektif oluşturmakta zorlanıyorlar. Hayat her an altüst olabilecek, güven duyulamaz bir akış. Oysa hissettiklerini paylaşabildiklerinde ve yaşadıkları güvensizliğin ne kadar doğal olduğunu bir uzmandan duyduklarında hepsi ama hepsi bir rahatlama hissediyor. İyileşmeyle ilgili çok çarpıcı bir gerçek de anne yakınlarıyla kalanların daha hızlı gelişme gösterdiği.

Kitabın sonunda, bir benzerinin Türkiye için de geçerli olduğunu bildiğimiz bir değerlendirme var. Bu, kadın cinayetlerinden sonra hayatın çocuklar için nasıl olacağına dair kırılgan süreçlerle ilgili çok önemli bir de veri. Eğitim, sağlık, adalet mekanizmalarının, sosyal görevlilerin, polisin ve son olarak ailelerin birbirlerinden tamamen kopuk bir biçimde hareket etmesi her şeyi güçleştiriyor çocuklar adına. Kurumlar ve kişiler birbirlerinin güçlü ya da zayıf yanlarını bilmeden hareket ediyor. Çocuklar başlarına gelenleri sırasıyla bir bir yaşayıp, el ayak çekildikten sonra yeni hayatlarıyla başbaşa kalıyor. Önerilen sürece dahil olan her birimi yanyana getirebilecek, merkezi bir kriz yönetimi. Bunlara ek olarak vurgulanan önemli bir nokta da basın araçlarının haber metinlerinde kullandıkları dili yeniden, yeniden gözden geçirmeleri ve tüm yaptırımlara rağmen, çocukların adlarını kullanma alışkanlıklarından vazgeçmeleri.

51wIFwLAqLL._SX384_BO1,204,203,200_

Kadın cinayetleri, öncesinde görülen tüm işaretlere, alınabilecek önlemlere rağmen bir defa gerçekleştiğinde bunun bir sonuç olduğuna, cinayetin adli bir vaka olarak artık mahkemelere devrolunmuş bir dosyadan ibaret olduğuna hükmedebilir bazılarımız. Toplumsal bir sorun olarak bakıldığında bu gerçeğin ancak bir kısmı olabilir. Gerçek, geride kalan çocuklar için başka bir tarafta, ağır bir biçimde devam ediyor. Hayat onlar için kılık değiştirmiş başka bir gerçeklikler silsilesi.

Kadın cinayetlerini toplumsal bir sorun olarak ele aldığımızda, çocukları resim dışı bırakamayız. Burada derlemeye çalıştığım tüm verilerin gösterdiği gibi çocukların, onların yeni hayatlarında koruyuculuğunu üstlenen kişilerin, özellikle aile üyelerinin desteklenmesi gerekiyor. Bu destek alelusul olamaz. Kriz yönetiminde kullanılan araçların seferber edildiği, uzun vadeli çözümlerin uygulandığı yıllar alacak süreçlerin tartışılması gerekiyor. Ve bir yandan, tarafların yararlanabileceği literatürün oluşması lazım Türkçe’de. Bu yazıyı yazarken, özel olarak bu çocuklarla ilgilenen bir araştırma, kaynak arayıp hep elim boş döndüm aramalardan. Varsa ve yorumlar kısmında paylaşılırsa en azından bir başlangıç olabilir.

Kaynak: When Father Kills Mother, Guiding Children Through Trauma and Grief, Jean Harris-Hendriks, Dora Black, Tony Kaplan. Routledge, 2000.


Yazının görüntüsü, Lucien Freud, “Landscape with Birds.”

Şubat 2015’te 5Harfliler için yazılmıştı.

Bir Kitap: Arjantin’in Ölü Kızları

Arjantin kadın cinayetleri konusunda, tıpkı Türkiye gibi, berbat bir ülke. Durum resmi otoriteler tarafından ciddiye alınmadığından rakamlar tam bilinmiyor. Ülkenin saygın sivil toplum kuruluşlarından bazılarının toparladığı bilgilere göre tahminen her 30 saatte bir kadının hayatı sona eriyor. Ölenlerin katilleri kocalar, erkek arkadaşlar, eski kocalar, babalar…

İstatistiklere yansımayan vakalar, başka bir deyişle örtbas edilen cinayet sayısı hakkında da devam eden bir tartışma, rakamın çok daha yüksek olabileceğine dair tahminler de var. Aile içi şiddetten mağdur kadınlar polise başvurduklarında destek almıyorlar. Aynı bizdeki gibi cinayetler göz göre göre geliyor. Davalar yeterince aydınlatılmıyor, katiller ağır cezalar almıyor. Kadınların pul kadar değeri yok, aynı Türkiye’deki gibi.

Arjantin hakkında okuyup duruyorum, çünkü bir kitabı tanıtmak istiyorum size. Türkiye’de, Verita Kitap tarafından henüz yayınlandı, adı Ölü Kızlar, yazarı Selva Almada. 1980’lerde Arjantin’in kıyı köşe kasabalarında işlenmiş ve çözülememiş üç cinayeti anlatıyor kitap. Kızlardan biri kendi yatağında, hatta uykusunda kalbinden bıçaklanıyor, bir diğerinin bedeni bir gölette bulunuyor, sonuncusu öldü mü, kaldı mı belli bile değil.

Yazar kızların ölümlerine dair tutulan polis dosyalarından, mahkeme kayıtlarından yararlanarak olayların izini sürüyor, ama derdi cinayetleri aydınlatmak değil, zaten bu pek mümkün de değil.

Almada’nın anlatısında, kendi deneyimleri, ömrü boyunca duyduğu ve tek ortak noktası kadını değersizleştirmek olan hikâyeler de var. Üç cinayet, öldürülen başka başka kadınların hikâyeleri, yazarın görüştüğü aile yakınları, cinayet mahalleri derken kitabın kurmaya, göstermeye çalıştığı şey, sonu bir cinayetle gelen ilişkilerin, zihniyetin içine işlemiş hastalıklı inanışlar. Poliste örtbas edilmeye çalışılan dosyalar, yerine gelmeyeceği çok önceden belli olan adalet, ölenlerin ölümü bir biçimde hak etmiş olabileceklerine, başlarına gelenin ancak bir ceza olduğuna dair kanaatler, ailelerin çaresizliği, derken kitap derli toplu bir şekilde tek bir temayı işliyor ve aslında yazarın somut önerisi de bu. Almada’nın kendi sözleriyle: Sanırım başarmamız gereken şey dünyanın onlara bakışını yeniden inşa etmek.

Geçtiğimiz Mayıs ayında işlenen bir cinayet Arjantinlileri sokağa dökmüştü. 14 yaşında erkek arkadaşı tarafından öldürülüp, bahçeye gömülen bir kızın ölüm haberi karşısında bir gazeteci Twitter’da şunu sordu: “Bizi öldürüyorlar. Hiçbir şey yapmayacak mıyız?”

Vakti, saati geldiğinden olacak, bu bazen oluyor. Birinin tek, yalın, temel bir sorusu insanları bir araya getirmeye yetiyor. Bu soruyla örgütlenen bir grup gazeteciyi 350.000 kişi takip etti. Buenos Aires’te yapılan yürüyüşte kadınlar “bir kadını daha kaybedemeyiz” diyorlardı. Yürüyüşler yılın diğer yarısında da devam etti. 12 Ekim’de, 25 Kasım’da yapılan yürüyüşlere de binler mertebesinden insan katıldı. Kadınlar cinayetlerin engellenmesi için adli makamlardan, siyasetçilerden çözüm getirebilecek işler yapmalarını beklerken, özellikle medyadan da kadınları değersizleştiren dili değiştirmelerini istiyor. Arjantin’de de öldürülen kadınlar medyaya göre, “zaten yanlış seçimlerinin kurbanları, zaten bak feysbuka da nasıl bir fotoğraf koymuşlar, zaten de nasıl giyinmişler!”

Bize benzeyen ülkelere bakmamız, başka ülkelerde kadın cinayetlerini engelleyebilmek amacıyla çalışan insanlarla dayanışmamız lazım. Selva Almada’nın kitabının Türkçe’ye çevrilmiş olması bu anlamda çok önemli. Türkçe’de ve ulaşabildiğim diğer dillerde yayınlanan malzemeyi buraya yeri geldikçe alacağım. Destek olurum diyenler yazsın bize.

Selva Almada’nın kitabını da okuyun mutlaka.

Screen-Shot-2015-11-29-at-7.24.30-PM

Selva Almada, Ölü Kızlar. Çeviri: İdil Dündar, Editör Ezgi Kardelen, Verita Kitap, Kasım 2015.
Kaynaklar: 1, 2, 3, 4, 5.
Yazının ana görüntüsü: Martin Zabala/Xinhua Press/Corbis. Ni Una Menos, (“bir kadını bile” kaybedemeyiz)

5Harfliler

 

“Güldünya” Dizisinde Olmayan Neydi?

Annemle oturmuş, çamaşır katlıyoruz seneler evvel. Televizyonda yeni başlayacak bir dizinin tanıtımı yayınlanıyor, adı: Güldünya. Dizi, bir kadın sığınma evinde yaşananları anlatacak, henüz başlamadı, ama tanıtımını günde beş kere yayınlıyorlar. “Ne kadar önemli bir iş yapıyorlar” diyorum kendi kendime konuşur gibi daha çok. Annem, anında ve hızla:

-Tutmaz ki, diyor.

-Neden?

-Hırpalanırken görmek isterler, kimse kendini kurtarmaya çalışan kadını seyretmez!

Sonra katladığı çamaşırları kucağına aldığı gibi kalkıp gidiyor annem. Arkasından bakıyorum, dediğinde nasıl da bilgece bir şeyler var.

Dizi, yayınlandığı kanalın büyük yatırımıyla, dönemin ünlü, ses getiren oyuncularıyla ve biraz da heyecanla çekiliyor. Oyuncular, verdikleri röportajlarda dizinin o dönem yayınlanan diğer dizilerden çok farklı oluşuna, senaryonun toplumun bir yarasına parmak bastığına işaret etmişler. Yine basına yansıyan haberlerde dizinin merakla beklendiğinden bahsediliyor: Aile içi şiddet sorununu gündeme getiren bir ağıt, kamu vicdanını harekete geçirecek bir çığlık olarak tanıtılıyor proje. Başka bir tanıtımda ise: Hayatın ağır sınavlarından geçen kadınlar… Karanlık günlerde bir sığınma evinden açılan umut kapısı… Ve tutku dolu bir aşk! deniyor.

Yayın başladığında biz de seyrediyoruz. Şiddet görmüş birtakım kadınları tanıyor, onları oraya, bir sığınma evine sürükleyen sebepleri öğreniyoruz. Dizinin başrolündeki karakter de bir tür aile içi şiddetin kurbanı, bizzat kayıp vermiş biri. Etrafta birtakım adamlar var, bunlardan biri esas adam rolünde ve o tutku dolu aşk da bu ikisi arasında olacak herhalde.

Hikâye kendiliğinden dağınık, aynı anda çok meseleye değinmek zorunda, toparlaması güç bir iş. Yalnız senaryoda şiddet gören kadınların yardım alabilecekleri kaynaklara yer veriliyor, telefon numaraları yayınlanıyor. Bir sığınma evinin adresinin neden saklı olması gerektiği anlatılıyor. Portresi çizilen her kadının hikâyesi birbiri ardınca ve biraz da ağırlaşarak işleniyor. Birkaç hafta yayınlanan dizi, televizyon alemlerinin “ölçme değerlendirme” kıstaslarına uymadığından yayından kaldırılıyor. Reytingler düşük! Kamu vicdanını harekete geçirecek çığlık atılamadı. Annem haklı çıktı.

Yalnız bu birkaç hafta içinde ilgi çekici, kaydadeğer ve muhtemelen dizi henüz proje aşamasındayken olması hedeflenen bir şey oluyor. Dizide numarası verilen yardım hattını arayanların sayısı iki katına çıkıyor. Bakın, o dönem yayınlanmış bir haberden kendiniz okuyun:

Herhalde hiçbir dizi, işlediği, dert edindiği meseleye dair bu denli hızlı geri dönüş yaşamamıştır. Güldünya dizisi kısacık yayın hayatında ulaşmaya çalıştığı kitleye anında ulaşıyor, çünkü zaten bazı kadınların sadece bir telefon numarasına ihtiyacı var hayatta!

Biraz belgesel niteliği de olan bu proje devam edebilseydi neler olurdu diye düşündüm ara ara, çünkü yıllarca devam eden, tutmuş, benimsenmiş diziler var Türkiye’de, malumunuz. Güldünya ya da ona benzer nitelikte, onunla aynı kaygıyı güden başka diziler neden tutmadı, olamadı? Bu örnek kötü müydü mesela, neden daha iyisi yazılmadı, çekilmedi? Sığınma evinden bildiren bir proje, denenmiş ve olmamış kategorisinde hepten rafa mı kalktı?

Oysa kadın sığınma evini konu edinen bir dizide, o diğer çok sevilenlerde olduğu gibi şiddet var, kan var, silah var, kadını, çocuğu hor görme var, ayrılık var, bazen istenmeyecek derecede ve çok aşk var. Var da var. Dizi bittiğinde oyunculardan biri “herhalde insanlar biraz neşe istiyorlar” demiş. Oysa ilerleyen yıllarda, dizilerdeki kahır, elem, keder dozu nasıl da artırıldı. Hele şimdilerde avuç avuç anti depresan yutarak oturmak gerekiyor ekran başına. Bilhassa şu habere bir bakın.

Acaba adı mı “kusur”luydu mesela bu dizinin? Güldünya denince herkesin üstüne bir karanlık bulut mu çöküyordu? Güldünya denince herkes koşarak kaçmak mı istiyordu onun ölümünden, onu çağrıştıracak herşeyden? Öyle olmasa gerek, zira yeryüzündeki en güzel isimlerden birini taşıyan bu kadın, adını o kadar çok projeye, işe, girişime verdi ki. Adına bir dernek kuruldu, tiyatro oyunu yazıldı, ona yazılan mektuplardan bir yarışma düzenlendi, onun adına şarkılar, albümler yapıldı, bir yayınevi onun adını taşıyor. Her sene onu anma törenleri yapılıyor.

Nasıl hafızalarda derin bir iz bıraktı Güldünya?

Çünkü kurtulabilirdi, defalarca kurtulma şansı oldu. 22 yaşındayken erkek kardeşi tarafından bir hastane odasında vurulana dek ölüm ona adım adım yaklaştıkça, o kendini de, oğlunu da vargücüyle sakınmıştı. Öldürülüşünün üzerinden 12 sene geçti Güldünya’nın. Yazının bundan sonrası, hiç bilmeyenler, hatırlayamayanlar için onun hikâyesi, kısaca.

Güldünya Tören Cinayeti ve Sonrası
Güldünya Tören hakkında basına yansıyan haberleri okuyorum. Hiçbir ayrıntı birbirini tutmuyor, herkes başka başka şeyler anlatıyor. Herhalde sadece dava avukatları biliyorlar ayrıntılarda neler olduğunu.

Güldünya Bitlis’in bir köyünde yaşıyordu. Tecavüze uğradı. Hamile kaldı. Ailesi tecavüzcüsüyle evlendirmek istedi Güldünya’yı, fakat bu evlilik olmadı. Doğum için amcasının yanına İstanbul’a gönderildi. Burada erkek kardeşlerinin eve geldiği bir gün, öldürüleceği korkusuyla camdan kaçarak polise sığındı. Polisteyken, bir zamanlar köyünde imamlık yapan, güvendiği birinin yanına gitmek istedi Güldünya. Orada kalabildi, yaşayabildi. Çocuğunu da orada doğurdu.

Bir gün yine çıkagelen erkek kardeşleri ona halasının yanına götürüleceğini söylediler. Evden çıkarken “çanta almana lüzum yok” dediler. Kaldığı evin sahibi, bu laftan şüphelenerek Güldünya’yı yalnız bıakmadı. Caddeye çıktıklarında diğer erkek kardeş saklandığı yerden çıkarak, silahla Güldünya’yı vurdu, ama durumu son anda fark eden ev sahibinin müdahalesiyle yaralı kurtuldu. Önce özel bir hastaneye, oradan da merkezi bir yerde, her zaman kalabalık olan bir devlet hastanesine gittiler. Yanında amcası kaldı o gece, ama bir noktada amca ortadan kayboldu. Sabaha karşı yeniden ortaya çıkan erkek kardeşlerden biri Güldünya’yı başından vurarak, o hastane odasında öldürdü. Hastaneye yatırıldığında yaralanmasıyla ilgili polise ifade veren Güldünya kardeşlerinden şikâyetçi olmamıştı.

2004’ün Şubat sonunda, ya da 1 Mart’ta işlenen cinayetin ardından, kardeşlerinden biri müebbet, diğeri 23 yıl hapis cezası aldı. Tetiği çeken kardeşi, yıllar sonra hapishanede kalp krizi geçirip öldü. Babası tam yedi sene sonra kızına tecavüz eden kişiyi silahla vurarak öldürdü, kendisi de müebbet hapisle cezalandırıldı.

Güldünya oğlunu bir aileye vermiş ve onlara “benim sonum belli” demişti. Bu aileden sadece oğlunun adını değiştirmemelerini istedi. Güldünya oğluna kimi kaynağa göre, Umut, kimine göre Ümit adını vermişti. Çocuk bu aileden alınıp, sosyal hizmetlere gönderildi sonradan.

Basında yer verilen birkaç fotoğrafı var sadece Güldünya’nın. İçlerinden biri, oğlunun doğumundan sonra çekilmiş. Üzerinde neden gelinlik var bilmiyorum. Dimdik kameraya bakıyor.