1915’ten bir Saklambaç Oyunu

George Abel Schreiner, Şubat 1915’te Associated Press‘in savaş muhabiri olarak İstanbul’a gelir. Sirkeci’de “henüz uykusunu açamamış görevliler” tarafından pasaportu kontrol edilir. Arabayla Meşrutiyet Caddesi üzerindeki Amerikan Konsolosluğu’na uğrar, o akşam Circle d’Orient diye de anılan Büyük Kulüp’te poker oynayanları seyreder. Ertesi gün Pera’dan Türk tarafına geçer ve bir caminin avlusunda saklambaç oynayan çocukları seyreder. 1918’de yayınlanan “From Berlin to Bagdad: Behind the Scenes in the Near East” (Berlin’den Bağdat’a, Yakın Doğu’da Perde Arkası) isimli kitabının 15. sayfasında o avluda gördüklerini şöyle anlatıyor:

“Bir caminin avlusunda oyun oynayan kızlı erkekli birkaç çocuk gördüm. Bağrış, çağrışları havayı tutmuştu. Oynadıkları bir çeşit saklambaç oyunu, ancak incecik sütunlar küçük bedenlerini saklayamıyordu. En canlı oyuncular kızlardı. Kızlardan biri, erkek Fatma görünümlü olanı, açık kahverengi saçları, fırıl fırıl gözleri ve yıkanmaya muhtaç yüzüyle oyunun lideri gibi duruyordu. Avlu boyunca aşağı yukarı koşturuyor, elleri kollarıyla hareketler yapıyordu. Kız, bir ara iki yaşlarında ufak bir çocuğa çarpıp, onu yere düşürdü. Ufaklık taş zemine çarpmanın verdiği acıyla çığlığı bastı. Oyun birden sona erdi. Erkek Fatma, ufaklığı ayağa kaldırdı, gözyaşlarını öperek dindirdi, onu tatlı sözlerle sakinleştirdi ve avlunun bir köşesine taşıdı. Bir şeker marifetiyle küçük Türk bütün dertlerini, acılarını unuttu. Oyun devam etti ve kısa süre içinde erkek Fatma’nın kahverengi eteği yine bahçenin her yerindeydi.”

Schreiner’ın yazdıkları, o dönemde yazılmış pek çok seyahatnameden bazı bakımlardan çarpıcı şekilde ayrılıyor. Gördüğü her mekânla ilgili, pek az kişinin yer vermeye layık gördüğü sahnelerı, ayrıntılarıyla anlatmaktan çekinmiyor Schreiner. Tıpkı bu örnekte olduğu gibi. Onun yazdıklarından buraya aktarmak istediğim çok bölüm var.

Yazının fotoğrafını ise şu adreste buldum. Merl LaVoy tarafından Birinci Dünya Savaşı günlerinde çekilmiş. İstanbul sokaklarında çocuklar ve mutlaka onlar da saklambaç oynamıştır.


5Harfliler

Köprüde

1931 yılında Akşam gazetesi muhabiri sokaklarda fotoğraf çekiyor. “Günün görseli” yapacaklar. Temaları köprüden geçen insanlar belki, ya da öyle denk geldi. Fotoğraflardan birini seçmişler yayın için: İhtiyar bir kadın bohçasının üstünde güneşe karşı dinlenirken. Köprüde her sınıftan insana rastlamak imkânı var. Köprü İstanbul’un en dikkate değer yerlerden biri.

Fotoğrafı 25 Nisan tarihli sayıda yayınlamışlar.

Dinlenen ihtiyar kadın herhalde farkında bile değil o an fotoğrafının çekildiğinin. Bohça da büyük, hava da ısınmış olsa gerek, neredeyse Mayıs’a gelmiş İstanbul. Yere bakarak, dalmış gitmiş.


5Harfliler

Yüzücü Canan Ateş: Karpuz Kabuğundan Taç

“Zaman Zaman İçinde” 1978-79’da yayınlanmış bir müzik programı. Bugün İnternet aracılığıyla, kısmen erişilebilen TRT Arşivi’nde toplam 16 bölüm yer alıyor. Programın sunucusu da Halit Kıvanç.

Türler, zamanlar arasında geçişler yaparak, memleket çapında meşhur türkücülere pop, popçulara caz, cazcılara da türkü söyletiliyor programda. Kendi türünde, en ünlü şarkılarını söyleyenler, programa annesiyle katılan Barış Manço, futboldan şarkıcılığa geçiş yapanlar, 1930’ların meşhur kantocuları… Böyle biraz sürprizlerle dolu anlayacağınız, her an beklenmedik bir “numara” ile çekiminin üstünden 40 sene geçtiğini unutturarak, heyecanla izletiyor kendini program. İşte bu sürprizlerden biri de milli yüzücü Canan Ateş. Kıvanç, Ateş ile kısacık bir sohbet ediyor 9. bölümün başlarında. Biraz komik, bazı açılardam dikkat çekici bir sohbet. İçinde başarılı bir spor kariyeri, sahne ışıkları, şarkılar, uzun mesafe yarışlar ve bir de karpuz kabuğu var!

Anlaşılan yaz ortasında çekilmiş program, çünkü Kıvanç, Ateş’i sunarken kelimeleri tam da toparlayamayarak: “Bizler zaman zaman içinde, çoğunuzsa bugünlerde deniz içinde, biz de böyle olduğunu düşündük sayın seyirciler ve bu akşamın konukları arasında bir de yüzücü arkadaşımızı davet ettik.” diyor. Kıvanç’ın hemen yanıbaşında oturan Ateş kollarını, kucağındaki beyaz çantası üzerinde kenetlemiş, beyaz ayakkabıları, yazlık kıyafetleri, kısacık kesilmiş saçlarıyla biraz etrafa, biraz da tavana bakarak duruyor sunuş sırasında ve işin doğrusu oraya yanlışlıkla gelmiş gibi de bir hali var.

Milli yüzücü, Türkiye şampiyonluklarının sahibi Ateş’i herkesin, hemen hatırlayacağını belirten Kıvanç’ın ilk sorusu Ateş’in seneler evvel çekildiği yüzme yarışlarına dair. “Evet” diyor Ateş, “sekiz, dokuz yıldır yarışmıyorum.” Peki Ateş’in yüzücü olarak önemi nedir? Türkiye’nin ilk maraton yüzen kadın sporcusu olması. “En uzun yüzdüğü mesafe?” “Otuz kilometre.” Hemen metreye çeviriyor bu ölçüyü Kıvanç: “Otuzzzz bin metre yani.” Burada Ateş’in yüzünden minik gülümsemeler geçiyor. Ateş, Balkan maratonlarına katılmış zamanında, Çanakkale Boğazını geçmiş. Maraton yüzen ilk kadın sporcu oluşuyla ilgili de, “ilk ve son olacak herhalde” yorumunu ekliyor, çünkü kendisinden sonra bunu yapan olmamış. Peki otuz bin metreyi ne kadar sürede yüzmüş? Burada artık hepten gülüyor Ateş. O biraz rüzgâra, denize, dalgaya, hava şartlarına, akıntıya bağlı. “Sekiz saat olduğu da oldu, dört saat de.” “Peki ya Manş? Manş’ı geçme girişiminiz olmadı mı?” “Hayır olmadı” diyor Ateş, kısa, net bir cevapla ve gülerek devamını getiriyor: Ona imkân olamadan evlendim. (!)

Kıvanç bir anısını anlatmasını istediğinde Ateş, yıllar evvel Burgaz Ada’da “başına gelen” bir aksi tesadüfü anlatıyor. İki yüz metre kelebek müsabakasında yaşamış bunu: 

-Tam yüz metreyi döndüm bir karpuz kabuğu karşımda. Hilal şeklinde bir karpuz kabuğu. Tabi onu almama imkân yoktu, diskalifiye olurdum aksi takdirde. Tam başıma geçti o karpuz kabuğu… 

-Nasıl?

Cevap öyle güzel ki: 

-Taç gibi. 

Ateş, başına geçen kabukla yarışı birincilikle bitiriyor ve Türkiye şampiyonu oluyor. Daha sonucu almadan kavuştuğu bir tür ödül gibi adetâ, karpuz kabuğundan taç. Marmara denizinin kazanana peşin peşin verdiği bir ödül!

ca1.png

Sonra kısa sürmüş şarkıcılık kariyerinden de bahsediliyor biraz. Ateş, denizlerden gelen şarkıcı olarak tanıtılmış zamanında. Kadıköy’de bir kulüpte sahne aldığı zamanlar, bir kayıkla açılır, takdim edileceği zaman kayıktan atlar, kulübe doğru yüzmeye başlarmış. Sunucu “Ve denizdeeeen…” dediği anda sahneye çıkar mikrofonu alır, şarkısını söylemeye başlarmış (Dünya Dönüyor ya da Samanyolu). Yalnız bu takdim sırasında arada suda beklemek zorunda kaldığı anlarda üşüdüğü olurmuş. Şarkıcılık kariyeri için “geldi geçti” diyor. Zaten denizden çıkıp mikrofonu eline aldığı anı anlatırken dili de sürçüyor Ateş’in, “Sahile çıkıp, elime mikrofonu alıp başlıyordum yüzmeye” diyor. 

-Ya peki mikrofon ıslanmıyor muydu?

-Gereken tertibatı alıyorlardı, elektrik çarpmasın diye. 

-Peki şimdi şarkı söylüyor musunuz?

-Mutfakta bile söyleyemiyorum vaktim olmuyor.

Yarışmıyor oluşuna dair de, artık sadece kendisi için yüzdüğünü, bazen de çocukları yüzdürdüğünü belirtiyor arada. 

Ateş bu söyleşi sırasında 30’lu yaşlarının ortasında, evli, iki çocuk annesi. 20’li yaşlarının ortasındayken bırakmış yarışları. Evlendiği tarih Ekim 1969, yarışlardan çekilmesi Ağustos 1970. 

Canan Ateş hakkında daha çok bilgiyi nereden edinebiliriz? O programa katıldığı haliyle öyle sevimli, açık sözlü biri gibi duruyor ki. Üstelik başarılarla dolu bir sporcudan bahsediyoruz, ama onun hakkında Türkçe İnternetlerde çok az bilgi var. Birkaç blog yazısı, hayatının ilerleyen yıllarında altyapıda çalıştığı Galatasaray Spor Kulübünün her yıl adına düzenlendiği yüzme yarışlarının haberleri ve eski bir dergi kapağında Ateş’in deniz içinde, kameraya bakıp gülümseyen hali (yazının ana görüntüsü aynı zamanda). Hepsi bu. Peki ya gazete arşivleri?

Milliyet ve Cumhuriyet arşivlerinden Ateş’in kariyerinin en başındayken yaptığı kısa mesafe derecelerine, katıldığı Balkan maratonlarına, kısa süren şarkıcılık deneyimine ve 70’lerin başında yarışlardan nasıl çekildiğine dair daha fazla bilgiye ulaşmak mümkün. Bu haberlerde de karşımıza derecelerin, yansıra, onu bu uzun uzun yüzerek yarışma sevdasından vazgeçirmeye çalışan bir gazeteci ve yine bir meyve, bir şeftali çıkıyor! 

Bizzat Ateş’i konu edinen, ya da onun da adının geçtiği “spor sayfası” haberlerinde Ateş’in adı belli bir tür yorumla anılmış hep: Erkekleri utandırdı, ya da erkekleri bile geride bıraktı… Sadece Türk basınında değil ki: Bir haberde Bulgar basını da onu, bir çok erkek yüzücüyü geride bırakacak bir balık olarak tanıtmış. Başka bir haberde de, Varna’da yapılan maratonda 10 erkek yüzücünün yarışı terk etmesine aldırmayarak yüzmeye devam ettiğinin altı çizilmiş! (kadınlar kategorisinde yarıştığı için, erkeklere hiç bakmamış olabilir mi?) Bir diğer tekrar eden yorum Ateş’in “memleketin yegâne kız maratoncusu” olduğu. 

ca2

24 Ağustos 1967, “Cumhuriyet.”

Ateş uzun mesafe yüzmeye 1967’de başlıyor. Bunun öncesinde adına ilk defa 1959’daki bir haberde rastladım, finale kaldığı bir 100 metre serbest yüzme yarışmasında. 1961’de Türkiye rekoru kırıyor 200 metre serbestte, üstelik Adana’da. Üstelik diyorum, zira bu dönem Adana’nın altyapı açısından İstanbul’dan çok daha önde olduğu belirtilmiş bazı haberlerde. İstanbul’da plajlarda antrenman yapan yüzücülere karşılık, Adana’da havuzlar, kanallar var. Ateş’in dikkati çektiği ilk yarış da 1961’de Adana’da kırdığı bu 200 metre serbest rekoru olsa gerek. 

ca3

6 Temmuz 1970, “Cumhuriyet.”

İlerleyen yıllarda 200 metre kelebekte de aldığı dereceler var (karpuz kabuğu). 1967’den sonra katıldığı Türkiye ve Balkan maratonlarında da dereceler, bir de birincilik almış. 1967’de bayanlarda rakipsiz, birinci. 1968’de ikinci oluyor, çünkü yarış sırasında karnı çok acıktığı için yanıbaşında seyreden sandaldaki pilotundan bir şeftali istemiş. “Finişe çok yakın, çok çekişmeli bir an”da bastıran bu açlık rakibiyle arasını dört dakika açıyor. Enerjiye ihtiyacım vardı, fakat bu şeftali bana zaman kaybettirdi demiş basına. Şarkı söylemeye başlaması da bu yıla denk geliyor. Hatta “1 aylığına şantözlüğe paydos” diyerek geriye döndüğü yüzme için: “Şantözlüğe başladıktan sonra artık yüzemezsin diyenleri mahçup etmek için yarışlara girdim. “Varna’ya kadar yarışlara hazırlanacağım, sonra yine şantözlüğe devam edeceğim.” demiş. 

Her gün on kilometre antrenman yaparak, Adalar-Pendik arası mesafenin kendisine hafif geldiğini belirttiği bugünlerde basına: “Herkesten ayrılırım, denizden asla” demiş. Bundan iki sene sonra ise 1970’de son kez katılıyor Balkan maratonuna, “sebebinin bıkkınlık olduğunu, artık kendisi için artık ilginç bir tarafı kalmadığını” belirtmiş. “Bir gün yarıda bırakmaktansa şimdi veda etmenin daha iyi olacağını”  söylüyor ve 1970’ten sonra adı yok oluyor Canan Ateş’in yarış tarihinden. 1987’de özel bir kursta eğitmen olarak çıkıyor karşımıza, 1990’larda yüzme üzerine konuşmalar veriyor, 1992’de İstanbul Boğazı geçisinde büyük bayanlar kategorisinde ikinci olarak yine adı geçiyor. Ve son bir haber 1999’dan, beyin kanaması geçirerek Kadıköy’de bir hastanede yoğun bakıma alındığına dair. Canan Ateş, 1999’da henüz ellili yaşlarını sürerken veda ediyor hayata. 

ca4

30 Haziran 1999, “Cumhuriyet.”

Engellerle dolu bir kariyerin, açık sözlü, gözüpek kahramanı Canan Ateş. Karpuz kabuklarına, alt yapı sorunlarına, birden bastıran açlığa, bazen de tecrübesizliğine rağmen başarılarla dolu bir kariyeri var. Aştığı engellerin en büyüklerinden biri de, sanırım gazeteci Abdülkadir Yücelman ile yaptığı röportajda çıkmış karşısına. 1967’de ilk defa katılacağı Balkan Maratonu’ndan önce görüşmüşler. Yücelman, biraz da Ateş’in kararlılığının altını çizmek için yazmış olsa gerek bunları (yani böyle düşünmek istiyorum açıkçası), fakat insan gülmeden edemiyor Yücelman’ın çabasına. Onun kaleminden alıntılıyorum:

Sabahın erken saatleri. Pendik’ten bir kayık sahilden uzaklara doğru kürek atarken arkasından bir kız bir erkek iki yüzücü aynı tempo içinde kulaç atıyorlardı. Sabah 5 kilometrelik mesafe aynı tempo içinde katedilmiş ve yüzücüler istirahate çekilmişlerdi… Canan Ateş’e maratonun çok zor iş olduğunu, yarış sırasında yüzücülerin komaya girdiklerini boşuna anlatıyorum. Hiçbirisi kar etmiyor. “İlle de katılacağım maratona, erkeklerle başabaş yüzeceğim” diyor kız yüzücümüz. Ne söylesem boş. Bakıyorum olacak gibi değil, “Yarışı bitirenler geçen sene mosmor kesildiler.” diyorum son çare olarak. Birden duraklıyor, “sahi mi?” diye telaşla soruyor. Fakat bu tereddütü bir an sonra geçiyor ve “hayır, hayır maratona mutlaka gireceğim, bu benim idealim.” diyor yüzücü kızımız. Daha fazla moralini kırmak istemiyorum. Peki öyleyse sana başarılar dilemekten başka bir şey yapamayacağım diyorum… (23 haziran 1967, Cumhuriyet).

Bütün bu derlediğim bilgiler, TRT programındaki o biraz, sıkılgan, biraz muzip hali Canan Ateş ile ilgili bana tek bir şey söylüyor işin doğrusu: Zamanında yüzme camiasının en renkli isimlerinden biri olarak tanınan Ateş sahiden de renkli, hatta gözalıcı birisi.

Fakat bir mesele var, en başından beri zihnimi kurcalıyor, bir tür açıklama arıyorum. Ateş’in mutfakta bile şarkı söyleyecek vakti olmadığını, artık sadece kendisi için yüzdüğünü ya da çocukları yüzdürdüğünü söylediği kısımları hatırlayın. En önemlisi Manş’ı geçmek imkânı olamadan evlenmiş olduğunu belirtirken evlilik ve spor kariyeri arasında bir ikiliğe, bir arada olamamazlığa işaret etmiyor mu Ateş? Burada onun profesyonel sporculuk kariyerindeki önemli bir dönemecin izleri var sanki. Ne kadar yakın, hatta ne kadar olağan geliyor değil mi evlenince, çocuk sahibi olunca sporcu olmanın gereklerinin yerine getirmeye zamanı kalmayan bir kadının yavaş yavaş çekilişi alanından, çünkü evlilik, annelik kadınlar için tam zamanlı bir var oluş biçimi. Evlilikten sonra spor kariyerine devam eden çok sayıda kadın sporcu da var, fakat mesele bu değil. Ateş gibi bir sporcunun bile, bunu kabul edişindeki “normal”lik mesele. Evlendiği, dahası baba olduğu için sporculuktan vazgeçmek zorunda kalmış bir erkek sporcu kulağa hiç de tanıdık gelmiyor, ama tersi olağan, kendiliğinden, hayatın akışı içinde zaten var olan gibi.

Yine de Ateş’in anlattıklarından, onun yaşamı özelinde olan tam da bu mu, bir kanaate varmak kolay değil diğer yandan. 1970’te katıldığı son maratondan önce, bıkkın olduğunu belirtmesi, artık bir şeyler ifade etmediğini söylemesi yeterli gelmiyor bana, çünkü uzun süren, iddiası olan, belli ki tutkulu bir sporcudan bahsediyoruz. Hemcinslerini mahçup etmeme çabasında olan, hatta şansını denediği bambaşka bir kulvardayken, şarkı söylerken artık yüzemeyeceğinin söylenmesine içerleyen ve yüzmeye geri dönen bir sporcudan. Belki gerçekten rakibi yoktu, belki sıkılmıştı, zaten bırakacaktı, Manş^ı geçmek zaten en büyük hayali değildi, belki de gerçekten sadece evlenmiş ve anne olmuştu, bilmiyoruz. Bildiğimiz, Canan Ateş’in ilerleyen yıllarda Galatasaray’da yüzlerce genç yüzücüyü yetiştirdiği. Bu da memleketin büyük kazancı olmuş herhalde. Ne çok sebep varmış değil mi, onu tanımak, hatırlamak, anmak için. Hep diyorum TRT Arşivi çok kutlu bir yer.

ca5.png

 

Pervititch Haritaları ve İstanbul

Medyascope’ta Kültür Tarih Sohbetleri isimli programı yapan Ozan Sağsöz ve Cengiz Özdemir ile Nisan ayı içinde yaptık bu kaydı. Çok güzel ağırladılar beni o gün, karnımı doyurdular, üstüne kahve yaptılar. Medyascope’un her yerini gezdirdiler!

Programa, kanala destek olmak isteyenler için: adres şurası.

Pervitiç haritalarıyla ilgili daha önceden yayınladığım yazıları da zamanla buraya koymak istiyorum. Haritaların bulunuşu, önemi, kullanmına dair, ama en çok Jacques Pervititch hakkında yazılmış yazıları bunlar. Mümkün olursa, programda bahsettiğim birkaç anafikri de burada takip edeyim, şekillendireyim istiyorum. İşte kayıt burada:

Bitirmeden bir de harita iliştireyim. En sevdiğim: Eminönü, Yenicami, Balıkpazarı paftası. Mikyası 1/500, tarihi 1940.

perv_eminonu

Türkan Şoraylıya Gidelim, Ağlarız Güzel Olur

Tanıdığım bir kadın vardı, adı Suat Topkara. Ölümünün üzerinden çok zaman geçti. Benim hatıralarımda zannediyorum seksenli yaşlarını sürüyordu. Suat Teyze’ye dair hatırladıklarımın başında, televizyon başında film seyrederken sorduğu sorular geliyor. İlerleyen yaşı hikâyeleri takip edebilmesine, ayrıntıları yakalayabilmesine mani oluyordu. Sürekli “bu kadın kim, bu adam nerden çıktı, neden öyle dedi şimdi bu?” gibi sorulardı bunlar. Film heyecanlıysa ardı arkası kesilmeyen bu sorular, diğer seyircilerce pek hoş karşılanmıyordu. Terslendiğinde soru sormaktan vaz mı geçerdi? Hatırlamıyorum. Ama hayatta en sevdiği uğraşından, eğlencesinden olmamak içindi ısrarı aslında. Filmlere, hikâyelere öylesine bakmak istemiyor, mutlaka anlamak istiyordu. Sinema sevdası, hayatının içinde ikinci bir hayat gibi kök salmıştı. Torunu Sevgi Çakar ile Suat Topkara’nın sinema maceraları hakkında konuştum. Sinemada buluşan kadınların da hikâyeleri hep bunlar. Bu alanda yapılmış, eli yüzü düzgün çalışma var mı bilmiyorum, bulursam eklerim yazıya.

Pazar Sabahları

“Tabi 1960’larda, kısmen 1970’lerde televizyon yok, radyo var sadece. İnsanları oyalayan, eğlendiren bir şey sinema. Babanem tam bir sinema hastası, ama sadece o mu, o dönem çok kadın sinemada buluşuyor. Sinemalarda, gazinolardaki gibi kadınlar matinesi yok ama sabah matinelerine çoğunlukla kadınlar gidiyor. Hatırlıyorum Pazar sabahları giderdik babanemle. Saat onda, on birde olurdu ilk matine. Sırf kadınlar vardı orada, hep böyle ev kadınları, konu komşu toplaşıp gelmişler. Hayatlarında belki en önemli şey o gün, orada olmak. Bir gidip, iki saat orada mutlu oluyorlar, ağlıyorlar, duygusal anlamda bir boşalma yaşıyorlar. Artık bir terapi midir nedir o bilemiyorum. Hayatlarından, belki yoksulluktan sıkıntıdan kaçıp, ağlayıp, rahatlıyorlar herhalde.”

Körolası, Bırak Kızı

“Ben altı yedi yaşıma kadar babanemle yattım. Büyüyüp, yatağa sığamaz hale geldiğimde ayrıldık onunla. Her yere götürür, çarşıya, pazara, eşe dosta, sürekli beraberiz. Gittiğimiz filmler hakında sonradan konuşur muyduk hatırlamıyorum, ama seyrederken kendini filme çok kaptıran bir kadındı. Bir kovalama sahnesi mesela, adam kadını kovalıyor, tutamaz kendini bağırırdı “körolası, bırak kızı, kızım kaç kaç” diye. Sadece filmlerde değil, tiyatroda da böyle. Mesela tiyatroya giderdik. Kocamustafapaşada Çevre tiyatrosu vardı, Altan Erbulak, Metin ve Nevra Serezli, ona bilet alırdık, en ön sıraya otururuz mesela ailece. Çoğu zaman komedi oyunları seyrettiklerimiz. Komik sahneler olur, herkes güler, gülme biter, babanemin gülmesi devam eder. Artık bütün salon babaneme bakardı, hatta bir defasında oyuncular döndü baktı kim bu kadın diye. Gülmesi bitmiyor.”

Önümüze Kül Döke Döke…

“Aksaray’da yazlık sinema varmış çok, onlara kaçar gidermiş çoğu zaman babanem. Kocası da anlayışlı biri değil. Gizli gizli gidiyorlar, korka korka eve dönüyorlar. Ne yapacak şimdi acaba diye. Halamla giderlermiş, halamı eve önceden yollarmış babanem, ilk tepkiyi o göğüslesin diye.”

yildiz.jpg

“Bana da onunla gitmem için “hadi gel Türkan Şoraylıya gidelim, ağlarız güzel olur” derdi. Türkan Şoray favorisiydi. Her Pazar gitmek zorundayız sinemaya, kafaya koyuyor babanem gidecek tabi. Kar yağıyor İstanbul’da mesela, ben de küçüğüm, altı yedi yaşındayım belki. Dedi ki gene bir gün sinemaya gidelim. Nasıl gideceğiz? Kar, kış kıyamet her yer. Hiç unutmuyorum Yıldız Sineması’na gidiyoruz, tam bir dik yokuşun tepesinde o sinema. Yokuşu nasıl tırmanacağız? Yerler buzlu. Ayakkabılarımızın üstüne erkek çorabı giydik kaymayalım diye. Elimizde bir de naylon torba, o zaman sobalı tabi evler, torbanın içi kül dolu. Önümüze kül döke döke gittik o gün sinemaya. Şimdi düşününce ne var, gitmeyiver değil mi? Yaşlı kadınsın sen, düşsen bir yerin kırılsa, kolunda çocuk ya bir şey olsa? Ama tabi etrafta ne araba var, ne trafik var o zamanlar, sakin her yer. Ve bir gittik, bütün sinema dolu. Herkes gelmiş. Kimseyi durdurmuyordu kar. Nasıl durdursun, o kadınların hayatlarındaki belki tek eğlenceydi bu.”

zambak.jpg

“Bir filmi hiç unutmuyorum, çünkü çok ağlamıştık onda. Filiz Akın, Kartal Tibet oyunuyor, filmin adı Zambaklar Açarken, Tam Yenikapı caddesi üstünde, Aksaray’da Bulvar sinemasında seyrettik o filmi, kapanalı yüzyıllar oldu o sinema. Sonra tabi biz büyüdük ve Türk filmlerini beğenmemeye başladık, alay ediyoruz ortadan. “Aa aa babane bak bak zengin kız, fakir oğlan, içkisine ilaç attı bak” falan diyoruz. Müthiş sinirlenirdi babanem: “İbret bunlar ibret gerçek hayat bunlar seyredin ibret alın” diyordu. Hiç laf söyletmiyordu filmlere. Bir de öpüşmeli, sevişmeli sahneler olduğunda, elinin parmaklarını birleştirir, “Oh, kan yapar” derdi her defasında. Hatırlayınca çok gülüyorum tabi şimdi.”


5Harfliler, 15 Kasım 2013.

“Şu Araya Sıkışayım” Adlı Aşırı Acıklı Hikâye

Fotoğrafı bir arkadaşım paylaştı bir zaman evvel. Başlık da ona ait. Nerede çektiğini sordum, şöyle dedi:

“Bina ve surlar, Topkapı Sarayı’nın Kuzey Batı (kara) tarafına bakan kısmında. Gülhane tramvay durağından deniz tarafına doğru giden sokakta.”

Yeryüzündeki en etkileyici, tuhaf, kayda değer, nasıl desem… böyle bakar bakmaz insanın zihninde türlü türlü hikâyelerin önünü açan yapı stoku herhalde bizim memlekette.

Topraktan biter gibi, bitki gibi sanki kendiliğinden ortaya çıkmış evler var böyle. Kontrolsüzlüğün getirdiği bir karmaşa, karmaşanın içinden biten bu kendiliğindenlik bu evlerde yaşayan insanlarla ilgili çok fazla fikir veriyor. Tek tek okursun binaları bazı semtlerde. Tabi bir de TOKİ’ler var, okusan onları da okursun. Onların da heybetinde, tekdüzeliğinde, derinlikten yoksun bir zihniyetin gayet sıkıcı tezahürleri var. Güvenlikli siteler var, aşırı güvenlikli olduklarından ancak fotoğraflarından görüyoruz. Başı göğe eren rezidanslar, üç, beş katlı apartmanlar, bütün bunların arasında kalmış gecekondular, belki artık tek tük kalmış ahşap evler… ve bir de bu ev var.

Duruyor mu acaba hala? “Şu araya sıkışanların” gayretkeşliği, direnci adına büyük ödülü verelim bu eve.

Taylan’a teşekkürler.


5Harfliler