“Nursuz Lambalarla İmrar-ı Hayat Eylemek”

6 Şubat 1929’da İkdam gazetesi “Kari’nin Derdi” sütununda yayınlamış bir şikâyet mektubu:

“Aksarayda taş kasapta Selçu Sultan mahallesinin Bedbah cami sokağı elan elektirk ziyasından mahrumdur. Evlerimizde hala kasvetenkiz idare ve kör lambalarla oturuyoruz. Sokağın yarısına kadar elektrik kablosu girdiği halde evimize almaya muvaffak olamadık. Almak için dört beş evin alması lazımmış. Ben orasını arayamayorum. Yalnız müteessir olduğum bir şey varsa geceleri nursuz lambalarla imrarı hayat eylemektir. Acaba sokağa elektrik girmek ne zaman nasip olaçak?”

Tütün inhisarı memurlarından Hadi.

——————————————————————————————————————–Fotoğrafı şurada buldum, çok daha yeni bir zaman tabi. Elektrik olmadığı yetmezmiş gibi, üstünde su da basmış Aksaray’ı.

Ebru Boyar ile Röportaj I: Bu Kadını Mezara Komasunlar

1702 yılının kış aylarında, İstanbul Fatih’teki Kasap İlyas mahallesinde bir kadın öldürülmüş. Adı Meryem.

Meryem ikinci kocasıyla evlendikten birkaç ay sonra öldürülür. Yedikule muhafızlarından olan ilk kocasının ölümüyle Meryem’e bir miktar mal kalmıştır. İkinci evliliğini Kasap İlyas mahallesinden Şeyh Manevi Efendi ile yapar.

O sabah Meryem’in cenazesi evden çıkarılırken, bitişikte oturan komşularından bir kadın tabutu görünce, “Bu kimdir?” dIye sorar etraftakilere. “Şeyh efendinin hatunudur, bu gece emr-i hakkile vefat eyledi” cevabını alınca şaşkına döner ve “feryad eyler:” “hay bu hatunu ben ahşam sağ bırakup gitdim. Galiba bir şüphesi dahi olmak gerek idi. Beni yalnız bırakma deyüp ahşam niyaz eylemiş idi.”

Adını bilmediğimiz bu komşu kadın “bu meyyiti [ölüyü] mezara komasunlar sonra nedamet çekersiz” diyerek o gün İstanbul’u ayağa kaldırır. Muhafızlara, kadıya, oradan veziri âzama kadar ulaşır. Meryem’in eceliyle ölmemiş olabileceğine, ölümünün mutlaka araştırılması gerektiğine dair herkesi ikna eder. Meryem’in ölümü, bu komşu kadın sayesinde tarihe geçmiş. Biz bu vakayı böylelikle bilebiliyoruz. Olay Anonim Osmanlı Tarihi isimli kitapta yer verilen kroniklerden birinde “Hikâye-i garibe” başlığında  anlatılıyor.(*)

Olay veziri âzamın kulağına kadar gidince tabutun açılması için izin çıkar ve sahiden de tabutun kapağı kaldırılınca ilk olarak Meryem’in boynundaki ip izleri görülür. Elleri kolları, çürük içindedir, kafası, yüzü darp edilmiştir. Saçlarının örgüsü açılmamıştır ve bedeni kefene değil, başka türden ucuz bir astara sarılmıştır.

Şeyh Manevi Efendi, karısının nasıl öldüğünü bilmediğini, öldürülmüşse kendisinin de bunu yapandan şikâyetçi olduğunu söyler hemen, ilk savunması bu olur. Ama sorgu biraz daha genişletilince şeyhin mahallede hiç de iyi bir ünü olmadığı ortaya çıkar. Meryem’in kimsesi yoktur, sahip olduğu mallar kocasına kalacaktır. Fakat davanın görülme sürecinde Şeyh Manevi Efendi hastalanır ve sonra o da ölür.

Bir kadının, sıradan bir kadının öldürülüşü yaşadığı mahalleyle, etrafıyla, toplumla, ilgili bize ne anlatabilir? Kadın cinayetlerine 300 yıl önceden bir baksak ne görürüz? Zamanı bu kadar geriye çekmek ve tek bir olaya odaklanmak, bugün işlenen kadın cinayetlerine başka bir gözle görmemizi sağlar mı acaba?

Meryem cinayetini başka bir kitapta gördüm ben. İzleri takip ede ede önce Ebru Boyar’ın meslektaşı Kate Fleet ile yazdığı kitaba, sonra da Ebru Boyar’a ulaştım. Önce ikimiz de tereddüt ettik, tek bir vaka üzerine ne kadar uzun boylu konuşabilirdik ki? Ancak endişe ettiğimiz gibi olmadı. Konuşunca, konuştuklarımız yazıya dökülünce ortaya çıktı ki bir cinayet söz konusu olduğunda komşuların, mahallenin, adli sorumluların, o sırada orada olan, susan, susmayan herkesin bir rolü var. Hatta sonu bir cinayete kadar varan olaylar, işin içindeki insanlar, herşey katledilen kadının etrafında bir koza gibi örülüyor sanki. İşte bazen o kozayı delip geçen biri çıkıyor, bambaşka bir hal alıyor tarih. Bu örnekte inisiyatifi alan, tüm akışı değiştiren başka bir kadın olmuş.

Doçent doktor Ebru Boyar halen ODTÜ Uluslararası İlişkiler bölümünde ders veriyor. Ağırlıklı olarak Osmanlı toplumsal yaşamı üzerine çalışıyor. Adı geçen, Kate Fleet ile beraber yazdıkları kitabın adı: Osmanlı İstanbul’unun Toplumsal Tarihi.(**) Kitapta mahalle kavramı özel olarak işlendiği ve Meryem’in yaşadığı Kasap İlyas da tipik bir Osmanlı mahallesi olduğu için bu cinayeti biraz mahalle içinden ele aldık. Görüşmemizi iki parça halinde yayınlıyoruz. Bu ilk kısımda Meryem cinayetini, haftaya yayınlanacak ikinci kısımda 18. Yüzyıl başında kadınların Osmanlı kamusal alanındaki görünürlükleri üzerine konuştuk.

unnamed

Siz bu vakayı kitabınızda nasıl işlemiştiniz, nesi önemli gelmişti öncelikle?
Bu olayın yer aldığı türden kroniklerde bu tarz olayları bulmak çok güç aslında. Tabi kadı sicillerinde bulabilirsiniz ama böyle ayrıntılı bir şekilde değil. Bu olay ulaşabildiğimiz döneme ait kadı sicillerinde yer almıyor mesela.

Bu olay ilgimizi çekmişti çünkü biz kitabı yazarken insanların birbirlerini gözledikleri yerler olarak mahallelere özel olarak bakmak istedik. Bizim için ilginç olan tarafı olayı ortaya çıkaranın da bir kadın olmasıydı. Yani burada hem kurban, hem de olayı ortaya çıkaran bir kadındı. Bu kadının bütün toplumsal mekanizmaları kullanabilecek kadar sistemi bilmesi ilginçti. Bu da ortaya başka bir kadın profili de çıkartıyor. Yani biz hep kadını kurban üzerinden değerlendiriyoruz. Evet öyle ama, kurban olmayan bir kadın profili de var ve bu da aslında belki toplumsal olarak bir umut ışığı. En baskıcı sistemlerde bile var olabilen, iz bırakan bir kadın.

Nasıl kullanmış o toplumsal mekanizmaları, kimlere nasıl ulaşmış?
Önce “Topkapısuna” kulluk çorbacısına gidiyor, “bunu gömmeyin nedamet çekersiz” dediği kişi o. Sonra kaymakam paşaya gidiyor. Paşa artık şehir yöneticisi. Orada şikâyetini veriyor ve şikâyeti kadıya gidiyor. Kadı da veziri âzama yazıyor vakayı. Burada şu da önemli belki. Meryem mahalleye yabancı aslında, orada tanınan kişi Şeyh Manevi Efendi. Meryem taşındıktan kısa süre sonra oluyor bunlar. Meryem ne kadar şiddet gördü bilemiyoruz, ama şeyhin iyi  bir şöhreti yok anlaşılan, sonra sorgu sırasında bu da çıkıyor ortaya.

Fakat şu takılıyor aklıma. Kulluk çorbacısı, kaymakam paşa, kadı, veziri âzam derken cenaze ortada nasıl bekliyor?
Yani ne kadar süre içerisinde olduğunu bilemiyoruz ama hızlı bir şekilde hareket ediliyor. Ama tabi şunu unutmamak lazım: Kış aylarında oluyor bu olay. Öyle olunca da cenazeyi bir süre bekletebilecek hava koşulu vardı belki. İstanbul’un ölçeğinin daha küçük olduğunu düşünmeliyiz. Kasap İlyas merkezi bir yer aslında, Yedikule’ye yakın. Her şey birbirine nispeten daha yakınken hızlı bir şekilde hareket edilebilir yani. Yine de bu olay sıradışı belki biraz.

Şeyh Manevi Efendi ile ilgili ne bilebiliyoruz? Şeyhliği nereden geliyor?
Şeyhlik dini bir ünvan da olabilir, başka bir şey de. Ama bu Manevi Efendi Kadırga Limanınındaki Mehemmet Paşa Tekkesi’nin şeyhi. Karabaş Efendi’nin oğlu diyor kronik. İstanbul’da önemli bir tekkenin şeyhi bu adam. Babası Sultan I. Ahmet’in şeyhiymiş, yani hünkâr şeyhi olmuş. Saygın bir adamdan bahsediyoruz kısaca.

Yaşasaydı nasıl ceza alacaktı?
Manevi Efendiyi hapsetmeye kalkışıyorlar ama hasta olduğunu görüp dokunmuyorlar ve sonra da ölüyor. Suçlunun bulunması cezalandırılacağı anlamına gelmiyor, çünkü Osmanlı’da şu an bildiğimizden bambaşka başka bir ceza sistemi var. Bugünkü pozitif hukuk anlayışının dışında, adalet anlayışı da çok farklı. Şeyh Manevi Efendi de sanırım hapsedilecekti. Daha düşük sınıftan olan bir levent olsaydı, ya da bir yeniçeri, gezgin işçilerden, bekâr odalarından biri olsaydı doğrudan öldürülür derdim. Ama bu tür durumlarda bunu söylemek zor. Hapis olduğunu biliyoruz ama süreleri, hapsin sonucunda ne olduğunu bilemiyoruz. Sürgün edildiklerini de biliyoruz mesela. Doğrudan öldürülürdü diyebileceğim bir sınıf da yüksektekiler, büyük vezirler, paşalar. Gözden düştüklerinde, mallarına el konur, Yedikule’de de boğdurulurlar vesaire. Osmanlı sisteminde en tehlikeli alan en yüksek ve en düşük katmanlardır. Ortadakiler daha iyi, daha güvenlikli yaşarlar.

Mahalleye, mahalleliye devletin yüklediği sorumluluklardan bu vakada nasıl görüyoruz?
Mahalle neden önemli? Devletin yüklediği toplumsal kolektif bir sorumluluk var mahalleye. Mahalle kendi içindeki namussuzu, hırsızı vesaireyi temizlemek zorunda. Mesela şiddete yönelik bir olayın kadıya yansıtılması, aile içi şiddetin açığa çıkması gibi bir anlamda. Yani artık ailenin de bir sorumluluğu var, onlar da şüpheli hale geliyor. Mahalle Osmanlı adalet, hukuk sisteminin çok temel bir parçası. Bu parça içinde işte Meryem örneğinde olduğu gibi, sıradışı bir şekilde cinayetler çözülebildiği gibi, bu tür olayların üzeri rahatça da kapatılabiliyor.

Olayın çok ilginç olan bir tarafı da aslında şu:  Manevi Efendi’nin peşine düşen kadın açtırıyor tabutu. Tabutta gördükleri yüzü gözü bir şekilde morarmış, ezilmiş boğazında ip izleri var boğulmuş bir kadın. İnanılmaz bir manzara ile karşılaşıyorlar ve bu çok ayrıntılı bir şekilde anlatılıyor kronikte. Bu komşu kadın ve kadınlar bilirkişilik de yapıyor yani burada. Bambaşka bir rolle çıkıyorlar karşımıza. Cerrah kadınlar, ebeler kadın vücudunun herhangi bir sebeple incelenmesi söz konusu olduğunda bu işleri de yapabiliyorlar.

Kaynak olarak bir kronikten bahsediyoruz. Bu türden kaynaklarda kadınlara nasıl denk geliniyor?
Osmanlı Tarihi’nin şöyle bir dezavantajı var, belki bütün tarihlerde böyledir ama bizim kaynakları farklı şekilde okumamız gerekiyor. Kadın mevzusunda da böyle. Birazcık deşmemiz, içine bakmamız gerekiyor. Daha yaratıcı olmak zorundayız.

Oryantalist bakış açısından yazılmış, gezginlerin gözlemleri vesaire var ama bunlar hep belli temaları tekrarlıyor. Meryemin öldürülüşü gibi ilginç bir vakayı bulmak çok güç. Şeriye sicilleri önemli, orada daha çok kadın hikâyeleriyle karşılaşırsınız ama bütünlük kurmak zordur. Batıda bazı mahkeme kayıtları uzun uzun anlatıyor olayları, böylece çok güzel mikro tarih çalışmaları ortaya çıkabiliyor.

Anonim kronikler isimsiz yazılan tarihler. İsimsiz yazıldıkları için de yazanlar daha açık bazen daha eleştirel bir şekilde olayları betimliyebiliyorlar. Hepsi için genelleyemem ama daha günlük hayata dair ayrıntıları bunların içinde bulmak mümkün, daha sıradan insanların hayatları, kaymak tabakasından olmayanların.

Biraz aşırı yorumlamak olacak belki ama, komşu kadına Meryem’in bir gece evvel “beni yalnız bırakma” demesinin olayın oraya çıkmasında etkili olduğunu düşünüyorum ister istemez. Siz ne dersiniz?
Eğer boşlukları doldurmaya çalışırsak bu cümle bize iki şeyi  düşündürebilir. Birincisi, sizin de ifade ettiğiniz gibi, Meryem’in korkusunu komşusuna dillendirmesi komşunun ertesi gün Meryem’in ölümünden doğrudan şüphelenmesini ve böylece hemen harekete geçmesini sağlıyor. İkinci nokta ise Meryem’e yönelik koca şiddetinin yeni olmadığını gösteriyor – acaba daha önceki eş ya da eşlerine de mi böyle davranmıştı Şeyh Manevi Efendi?

Şeyh Manevi Efendi’nin ölümü ardından kaynağımız şu cümleyle bitiyor: Aslı var-yok, fasl-ı niza ruz-i cezaya kalmıştır. Bunun ne anlama geldiğini de söyleyip bitirebiliriz, ama şimdilik.
Çok serbest bir çeviri yaparsak yazar şöyle demek istiyor: Doğru mu dur değil midir bilemeyiz, bu konudaki tartışma Kıyamet Günü’ne kalmıştır.


Kaynaklar:

(*) Anonim Osmanlı Tarihi 1099-1116 / 1668-1704, Yayına Hazırlayan Abdülkadir Özcan, Türk Tarih Kurumu, 2000.

(**) A Social History of Ottoman İstanbul. Cambridge University Press tarafından 2010’da yayınlanan kitap Osmanlı İstanbul’unun Toplumsal Tarihi başlığıyla İş Bankası Kültür Yayınları tarafından 2014’te Türkçe’ye kazandırılmış.

Ana görüntüdeki resim 19. yüzyıl Fransız ressamlarından Jean Leon Gerome’a ait.
Röportajın deşifresini Dide Deniz Aydemir yaptı, kendisine teşekkür ederim.



5Harfliler, 10 Ağustos 2016

Manikürden Kalan Kadarı

Ben o gün, sıkıntılardan sıkıntı beğeniyordum. Ne halt edeceğimi bilemez halde, aynı yoldan beş kez geçince, yolun üstündeki kuaförün kapısında bir kadın “sana manikür lazım” dedi. Kadını tanımıyorum, ama ısrar ediyor, “iyi olur” diyor, “için açılır.” “Manikürle nasıl içim açılacakmış?” dedim önce, ama sonra söz dinledim. Bu kadının sözünü dinledim. Anlatacakları varmış.

“Ne zaman başladınız manikürcülüğe, duruyor mu hâlâ otel, en zor tarafı ne, en unutamadığınız anı ne, başka var mı, daha da başka var mı, sonra ne oldu, çocuk kaç yaşında, babası nerede, o da Edirneli miydi, peki ya sonra….” Bunlar ayaküstü, alelacele sorabildiklerimdi Hülya Hanım’a. Hepsinin cevabı aşağıda.

-Çınar Otel’de, Yeşilköy’de başladım bu işe. 18 yaşındaydım. 30 sene olmuş. Çok sevdim manikürcülüğü, çok insan tanıdım. Duruyor otel hâlâ, ama oralar çok değişti.

-En zor tarafı dert dinlemek. Terapist gibisin, ama eğitimin de yok. Herkes her şeyini anlatyor. Şimdiki yeni manikürcüler bilemiyor, olayların içine giriyorlar. Onu ona, onu ona, onu da şuna söylerken kendileri de parçası oluyorlar olayların. Dinleyeceksin, karışmayacaksın. Anlatan, anlattığını unutur zaten çıkar çıkmaz burdan. Neden herkesi birbirine düşüresin.

-Bir gün bir kadın geldi. Maliyede mi ne çalışıyor. Gelin başı yaptık, süsledik püsledik, damadı bekliyoruz. Gelmedi damat. Saatler geçti, teselli etmeye çalışıyoruz gelini. Eğitimli kadın, öyle kolay teselli olur mu! Ağlamadı da. Bekledi bekledi, gitti sonra. Yıllar sonra trende gördüm onu ben. Baktım karnı burnunda. “Ne olmuş o gün?” diye sordum. Kayınvalidesi hiç istemiyormuş evlenmelerini. Nikâhtan bir gece evvel evdeki bütün saatleri geriye almış, oğlana da içirmiş bol bol. Kalkamamış damat. Ama evlenmişler sonra. Karnındaki ikinci çocukmuş. Kayınvalideyi hiç affetmemiş.

-Gene bir gelin başı geldi bir gün. Yaptık saçını, makyajını. Bekliyoruz damat yok ortada yine. Kız küçücük bişey. Yaşı küçük yani. Kaşla göz arasında kuaförün penceresine çıkmaz mı! Tutturdu “kendimi aşağıya atacağım” diye. Yalvar yakar, kızım yapma etme. Dedim ki “sen bir dünya güzelisin, şurdan çevirsek sana kaç damat buluruz, değer mi?” Derken damat gelmez mi. Kızı görecektin, damadın üstüne uçtu öfkeyle, sonra bir kargaşa, ayır ayırabilirsen.

-17 yaşındaydım evlendiğimde. Mahalleden arkadaştık. Biz onunla oyun oynuyorduk, bir baktım karnım şişmiş. Karslıydı, ailem istemedi hiç. Evlendik işte. Oğlum otuz yaşında şimdi. Hep, babaya gitmekle tehdit etti beni. Tepesi atar bana, “babama giderim” der, benim ödüm kopar. Sonunda anladı, babaya gidemeyeceğini bir gün, yapmadı bir daha.

-Burada yanımızda çalışan bir kız vardı, Mine. Tutundu, kendi müşterileri oldu. Biz de memnunduk. Bir sabah bir baktık karşı dükkânda çalışmaya başlamş. Haber vermedi bana. “Abla” demedi, “ben daha iyi bir iş buldum” demedi. Bakakaldım, selamı sabahı da kesmiş, karşı dükkânda öyle. Şimdikiler böyle.

(İçeriye bir müşteri girdi bu anda, Mine’yi sordu.)

-(Derin bir iç çekti önce) Ben yardımcı olayım, hanımefendinin işi bitiyor, sonra bir kaşım var, on dakikaya alırım sizi.

-Yazayım mı bunları ben?

-Yaz ama, aklında kaldı mı ki?

-Kaldığı kadarını.

Görüntü: Çınar Oteli henüz yapılmış. Kaynak.


Yazı ilk defa 5Harfliler‘de yayınlanmıştı.

Sokakta Doğanlar

Bir doğum haberi bu paylaştığım sizinle. 2 Nisan 1939’da Yeni Sabah gazetesinde yayınlanmış. 6. sayfada.

Bebekler kafalarına göre, canları ne zaman isterse geliveriyorlar böyle dünyaya. Sizin de varsa böyle hikayeniz paylaşsanıza bizimle. Apartman taşlığında doğum yapan, doğan var mı aranızda? Ya da başka sakil bir yerlerde?

Sokakta doğum

Dün akşam Tarla başında bir kadının ansızın sancısı tutarak bir oğlan dünyaya getirdi.

Dün akşam 19 raddelerinde Beyoğlunda Tarlabaşı caddesinden geçmekte olan 23 yaşındaki Agred kızı Matizda’nın âni sancısı tutarak ayni cadde üzerinde 154 numaralı apartmana iltica etmiş ve taşlıkta bir oğlan çocuğu dünyaya getirmiştir.

Vak’adan haberdar edilen kalyoncu kolluk polis komiserliği kadın ve çocuğun vaziyeti ile yakından alâkadar olmuş ve bir imdadı sıhhi otomobili çağırmıştır.

Biraz sonra otomobil ile Matizda ve çocuğu Haseki hastanesine gönderilmişlerdir. Matizda Sakızağacında Ananik sokak 26 numarada oturan ve çamaşırcılık yapan fakir bir kadındır.

Gazetenin bugünü takip eden sayılarına baktım. Matizda ve oğlunun peşine düşmüş bir muhabir haberi takip etmiş olabilir, devamını yayınlamış olabilir diye. Bir şey bulamadım.  Matizda’nın oğlu da hala yaşıyor olabilir aslında.


5Harfliler

Yıldırım Düşen Evden Tanıklıklar: Öbür Dünyaya Gittim Beni bir Papağan Karşıladı

Bu haber 5 Haziran 1943’te Son Saat gazetesinde yayınlanmış. Aslında yıldırımın Üsküdar’da bir eve düştüğü haberi bir gün evvel yer alıyor  aynı gazetede. Bu, muhabir Zeki Tükel’in bizzat olay mahaline ve hastaneye giderek gerçekleştirdiği kısa bir “olay yeri inceleme” haberi.

Burada yer verdiğim diğer gazete haberleri gibi, bu haberin de hali hal değil! Kendi zamanının ruhunu pek çok açıdan temsil ediyor. Şimdi siz haberi okuyun, sonunda biraz gevezelik edeceğim.

Yazım yanlışı gibi görünen her şey, metnin orijinalinde olduğu gibidir.

Yıldırımla yaralananlar neler anlatıyor?

Işık Gözlerimi kamaştırdı, ayaklarım yanmağa başladı.
Nasıl oldu, bilmiyorum, öbür dünyaya gittim. Beni bir papağan karşıladı.

Üsküdarda Selamsız caddesinde yıldırım isabet eden evin önündeyim. Herkez birbirine korkunç vak’ayı anlatıyor ve “Aman” diyorlar “iyi ki bu yıldırım bizim eve isabet etmedi.” Bu sözleri işiten orta yaşlı bir adam elindeki tespihini çekerken:

-Hey gidi günler hey. Yıldırım bula bula bu evi mi buldu? Ah yıldırım düşecek ne evler var, ne evler diye söyleniyordu.

Bu faciada ayaklarından ağır surette yaralan Hayriye başından geçenleri şu şekilde anlatmaktadır:

-O gece çocuklarımla beraber geç vakte kadar oturmuştuk. Yemek yerken kocam İsmail canının sebepsiz olarak çok sıkıldığını söylüyordu. Daima sıkıntı içinde yaşadığımız için bu sebepsiz sıkıntıya ehemmiyet vermemiştim. Gece geç vakitte uykuya daldık. Saat kaçtı bilmiyorum. Şiddetli yağmurun yağdığını duydum. İşte bundan sonra hiç uyuyamıyordum. Meğer benim gibi kocam ve çocuklarım da ayrı uyuyamıyormuş. Şimşek durmadan çakıyordu. Yağmur da olan hızıyla yağıyordu. Bu arada ne oldu bilmiyorum: masmavi bir ışık pek acayip bir sesle viran odamızı aydınlattı. Çığlıklar birbirini takip etti.

Zavallı Hayriye bu sözleri pek karışık ve heyecanlı olarak anlatıyordu. Sözlerine devamla:

-Bu mavi ışık gözlerimi kararttı. Ayaklarım kaynar suda haşlanmış gibi yanıyordu. Bayılmışım, hiçbir şey hatırlayamıyorum. Gözlerimi hastanede açtım. Ve ilk feryadım “çocuklarım nerede?” oldu.

Hastanede tedavi altında bulunan Ahmet te yüzünden ve diğer yerlerinden yaralıdır.

-Ben diyor nasıl oldu bilmiyorum, Sanki öbür dünyayı gördüm de geri döndüm.

Gülerek sordum:

-Öbür dünyada neler gördün?

Çocuk böyle bir suali beklemiyordu. O da gülmeye çalışarak şöyle verdi:

-Herşeyi. Yalnız hatırımda kalan şey çok büyük bir papağan beni alarak uçurmam idi.
-Neriye uçurdu?
-Bilmiyorum. Ben korkmuş olacağım ki, bağırdım. Bağırmamla kendimi yolda hastaneye giderken buldum.
-Yıldırımı gördün mü?
-Görmedim.

Muhakkak bir ölümden kurtulan Fatma da “Ne günahımız vardı da bu facia başımıza geldi” diyor. Ben de sağ olarak kurtulduklarını şükretmelerini söylerken sözlerimi tastik ediyor.

Yıldırım evin sağ arka köşesinden büyükçe bir delik açarak girmiş ve alt kata kadar geçmiştir. Bu deliği görmek istiyen yüzlerce kişi evi ziyaret etmektedirler.

Yıldırım eve isabet ettiği zaman yangın da çıkmış yağmurun yağışı evin aile reisi olan erkeğin yangını yalnız başına söndürmeye muvaffak oluşu ikinci büyük bir faciayı önlemiştir.

Üsküdarlılar bu eve isabet ederek yaralanan aileye maddi yardımda bulunmak üzere teşebbüse de geçmişlerdir.
Zeki Tükel
5 haziran 1943 Son Saat

Zeki Tükel ile ilgili düşünelim evvela. Gazeteci değil, ortalık karıştırıcı gibi birisi! Haberde yer verdiği, görüş aldığı kişi sayısı dört. İlk kişi tanıklardan ya da sadece mahalleden biri ve “Ah, ah yıldırım düşecek ne evler var?” derken neyi kast ettiği derhal anlaşılıyor değil mi? Eldeki tespih ayrıntısının oraya eklenmiş olması boşa değil. Hayriye, o gece ne olduğuna dair bilgi sağlayan tek kişi haberde. Yaralı Ahmet, korkusunun derecesini anlatmak için kullandığı öbür dünyaya gitmek gelmek ifadesinin hesabını vermek zorunda kalıyor adeta. Böyle diyen birine, öbür dünyada ne gördüğünü sorarsan, o da sana “Papağan, oldu mu” der!

Gazetecimizin Fatma’yı teselli etmek gibi bir görevi yoksa da, bundan da geri durmuyor. “Şükret” derken, karşılığında aldığı onayı da metne eklemeyi ihmal etmemiş. (Zeki Tükel ile ne alıp veremediğim var şu an ben de bilmiyorum). Zaten bu haberin en öne çıkan, en çarpan yanı Hayriye’nin şu sözleri aslında: Yemek yerken kocam İsmail canının sebepsiz olarak çok sıkıldığını söylüyordu. Daima sıkıntı içinde yaşadığımız için bu sebepsiz sıkıntıya ehemmiyet vermemiştim. 

Bu haberde bize dair, memleketin harcına işaret eden ne var diye düşündüm bir durup. Unsurlar şunlar galiba: Elde tespihiyle ahkâm kesen, durumu fırsata çevirip, kendi mesajını yersizce etrafa yayan bir adam, sıkıntılar içinde geçen ömrüne bir de yıldırım düşme hadisesi eklenmiş bir kadın, onun olacak kötü şeyleri önceden sezebilen kocası, şükretmesi telkin edildiğinde hemen buna hak veren genç bir kız ve kuşlara olan aşırı merakından olacak ölürken bile kanatlı bir şeyler gören bir oğlan çocuğu (bu evrensel bir tema da olabilir pekala).

Başka?

Haberin başlığının, metinde yer almayan bir ayrıntıyla biraz süslenmiş olması. Ahmet, papağanın kendisini karşıladığından bahsetmiyor ki, gidecek gibi olmuş ama korkmuş, bağırmış geri dönmüş zaten. Evin aile reisi olduğu hassaten belirtilen bir de erkek var tabi haberde, yangın o söndürüyor, itfaiyenin adı da anılmıyor zaten. Aileye yardım etmek için hemen örgütlenen insanlar da var, “aman iyi ki bu bizim başımıza gelmedi” diyenler de (ne ayıp!).

Ve son olarak, açılan deliği görmeye gelen yüzlerce kişi! Ya o yüzlerce kişinin ardı arkası kesilmediyse…  Bir kısa araştırma yapayım dedim, ürktüm. Şimdi o civarda bir tür yıldırım dede türbesi var olduğunu keşfeder miyim diye. Olsaydı o da çok bize has olurdu, değil mi?