Eşek ile Deve

Hırsızlığa giden bir eşek ile devenin hikâyesini anlatıyor: Narenciye bahçesine girmişler beraber. Deve boy avantajıyla üsttekileri, eşek yerdekileri yemiş. Eşeğin karnı dıyunca şarkı söylemek istemiş, anırmaya gazel okumaya başlamış, ama deve uyarmış eşeği köylü gelir, şarkı söylersen diye…

Coşmak, coşturmakla ilgili kısacık bir hikâye. Yörük Ozan Çakıcı yazıyor videonun altında, anlaşılan Fethiye’de yayınlanmış program.

Şarkıdan evvel, hikâyeli giriş yapmak! Bin yılın geleneği devam ediyor, çok yaşasın anlatan.

 

Çıngıllı Küpe

Annemle Çatalca’ya gittik. Annemin erkek kardeşi burada görev yapıyor ve yeni evlendi. Turuncu perdeleri, yeşil halıları bu evin. Ben altı yaşındayım belki. Annemin kucağında oturuyorum, yüzüm yüzüne dönük. Bana bilmeceler soruyor annem. Hiçbirini bilemiyorum. O da neredeyse hiç oyalanmıyor, hemen veriyor cevapları. Sürekli gülüyorum. Onlarca bilmece. Bir ara alçacık tepe, çıngıllı küpe diyor. Annemin arkasında pencere var. Akşam güneşi annemin saçlarına vurmuş. Kulağının ardındaki saçlarında, küpelerinde ışık var. “Çıngıllı küpe” kelimeleri ağzından neşe ile çıkıyor. Annem o an o kadar güzel, sevimli, “çıngıllı küpe” kelimeleri o kadar komik ki! Bütün çocukluğum boyunca bana sorduğu bilmecelerden sadece bu kalıyor aklımda. Cevabı da nohut.

Hanende Melek

Sabahattin Ali’nin adı “Hanende Melek” olan bu hikâyesi karşıma ilk defa Müşfik Kenter seslendirmesiyle çıktı. 2007’de yüz Türk edebiyatçının öyküsü seslendirilmiş şu projede, bu da onlardan biriydi.

“Hanende Melek” öyküsü bir sazlı kahvede geçiyor. Müşfik Kenter’in sesine, çalgılar eşlik ediyor arada da Melek’in söylediği şarkıların sözleri duyuluyor: “Gece kapladı her yeri, keder sardı dereleri, esmerim vay vay düşman değil sevda açtı sinemdeki yareleri”

Hikâye, Ali’nin o insanı çok çarpan olabildiğinde süssüz üslubuyla evvela bir tacizi, sonra  sarhoşluğuyla yerlere yıkılan bir adamın, hakikatteki yıkılmışlığını ve bu adamın karısı ve kızının çaresizliğini anlatıyor. Melek’in takmayı hiç istemediği bir kaç altın bilezik, kahveyi saran rutubet ve ayakkabı kokusu, babasını kahveden toplamaya gelen küçük kızın ensesine yapışmış saçları ve hikâyenin sahici umutsuzluğu çok çarpıcı. Sabahattin Ali’nin de Hüseyin Avni’den hiç ama hiç hazzetmediği o kadar aşikâr ki!

Dinlemek isterseniz hikâye burada.

Yazının görüntüsü Şubat-Mart 2012’de Caddebostan Kültür Merkezi’nde açılan “Bir Fotoğraf Camı: Çektiği ve Çekemediği Fotoğraflarıyla bir Sabahattin Ali” sergisindeyer alan fotoğraflardan biri.


5Harfliler

Bir Öykümüz Var – 1975

TRT,  Bir Öykümüz Var isimli, 29 bölümlük bir program yapmış 1975’te. Muhtelif dallardan sanatçılar ve sunucular çocuklara öyküler okuyor. Ramazan ayının başında yayınlanmış ilk bölüm anlaşılan, bayram geldiğinde de bitmiş. Hep aynı stüdyoda yapılmış çekimler. Bir sehpa, bir koltuk, bir halı. Koltuklar duruma göre değişiyor da, sehpanın üstünde önce bir şamdan varmış, sonra şamdan gitmiş yerine bir küp içinde çiçekler, sonra başka tür vazolarda çiçekler, onların ara ara kaybolduğu durumlarda da Almanya’dan geldiğine neredeyse emin olduğum metal bir çiçek konmuş. (Bu metal çiçek meselesini unutmayın, bu yazıda bir yere bağlanacak zira.)

İlk bölümde “meddah taklidi” yapan Levent Kırca var. Ayten Alpman‘ın kendisini sunarken, programı açarken yaptığı sunum çocukları kaçırmaya yetmiştir diye tahmin ediyorum. Özay Gönlüm’ü burada görmek büyük ve güzel bir sürpriz oldu. Onun bölümünü mutlaka seyredin. Daha başlangıçta birşeyler yolunda gitmiyor, gitmeyecek… İnsanı bir gülme alıyor. Kendisi dahil üç ayrı karakteri seslendirdiği için ne kadar çabalasa da her karakterin üslubu birbirine geçiyor. Yolunda gitmeyenin ne olduğunu da bilhassa yazmıyorum, sahiden görmeniz lazım! Dahası, okuduğu öyküde ne olduğunu da tam anlayabilmiş değilim, gerilim, korku unsurlarıyla bezenmiş garip bir metin.

Screen Shot 2017-05-02 at 5.16.40 PM

Yine de bir ipucu

Ayhan Işık ise kendi sunumunda nedense bir sinema ve televizyon ayrımı yapıyor ve Oktay Akbal’ın “Bizans Definesi” isimli öyküsünü okuyor. İşleri çok yoğun olduğu için programa da hazırlanamamış, ama çocuklarla olmayı da çok istediği için hazırlıksız olsa da o akşam yine de orda olmak istemiş. (Bu cümlenin karmaşası da  kendisine ait.)

Screen Shot 2018-05-24 at 9.55.25 AM

“Şu an ne dediğimi ben de tam bilemiyorum” Ayhan Işık

Melike Demirağ Orhan Kemal’in bir öyküsünü okuyor ama onu, oraya, o gün birileri zorla sürüklemiş olmalı, öylesine neşesiz. Yasemin Kumral ise Pamuk Piiiirenses kıyafetiyle ve görünümüyle katılıyor programa.

Screen Shot 2017-05-02 at 4.55.02 PM.png

Günseli Akol radyodan çocuklara masallar okumuş senelerce. Kendisini tanıtırken “sabretseydim siz beni hemen tanıyacaktınız zaten” diyor, sesinden yani. Biraz kurcalayınca Adile Naşit’le ünlenen Uykudan Önce programını ilk onun sunduğunu buldum.  Olcay Poyraz ise Füruzan’ın “Parasız Yatılı” isimli öyküsünü anlatıyor. O biraz ağır bir metin değil miymiş çocuklar için?… derken Füsun Önal‘ın da yine Füruzan’ın “Seyyid” isimli öyküsünü seslendirdiği ortaya çıktı. Korkarım kahramanları çocuklar olduğu için, bu öykülerin tam da çocuklara göre olduğuna dair yanlış bir kanıya kapılınmış.

Herkes içinde en sevimsizi açık ara Tekin Akmansoy. Nöri Kantar’ın kendisine ait olması gereken şöhreti haksız yere ele geçirdiği sanrısıyla bir şeyler açıklıyor programının başında, çocukların onu çok sevdiğini varsayıyor.

Stüdyo fonunun tek bir isimde değiştirildiğini fark etmemek de elde değil. O isim de Filiz Akın. Belki elbisesi ile aynı renkteydi arkadaki perde, fon siyah olmuş onun bölümünde ya da o sadece ve sadece Filiz Akın’dı, bilmiyorum.

Screen Shot 2018-05-24 at 10.00.50 AM

Filiz Akın gerçeği masal okuyor.

Ve bana bu yazıyı yazdıransa Türkan Şoray oldu aslında. Son bölüm ona ait, Işıl Özgentürk’ün bir öyküsünü okuyor, hiçbir sunum yapmıyor, alelacele teşekkür ederek kapıyor programı. Filmlerin dışına çıktığı hemen her an göründüğü gibi telaşlı, gergin burada da. İşin doğrusu okumayı da iyi yapamıyor, belki biraz o ruh halinden. Bir yandan elinden gelenin en iyisini yapmak gayretinde olduğu da ortada. Bu çekimin yapıldığı zamanlarda 30 yaşındaymış Türkan Şoray, ününün de, güzelliğinin de zirvesinde denebilir. Şoray’ın kariyerini bu ün ve güzellik hepten ele geçirmiş bir noktada bence. Yönetmesi çok zor iki ayrı varlık gibi. Türkan Şoray’a da bu ikisinden birini seçmek, yer yer aynı anda ikisi birden olmak seçenekleri, ama bir türlü kendi gibi olamamak mecburiyeti kalmış sanki. O tedirginliğini hep buna bağlamışımdır.

turkan.png

Programla ilgili genel değerlendirmem olumlu (her yazının sonunda böyle lüzumsuz değerlendirmeler mi yapacaktı?). Kolaycılığa hepten alıştığımız için hatta şöyle diyeyim 10 üzerinden 7 veriyorum.

-Niyet iyi,
-Uygulamada aksaklıklar var,
-Öykülerden bazıları çocuklara göre seçilmemiş,
-Özay Gönlüm mükemmel bir seçim.

Kapatmadan evvel programın çekildiği stüdyoyu düzenleyen, derleyen, toplayan kişinin, kişilerin seçimleri hatrına bir gif koyuyorum. Tabi burada kameramanı da anmamız gerekir.

Program oldu, bitti, öyküler dinlendi, geriye ne kaldı aklımızda? İşte bu metal çiçekler. Tek bir çekimle bu kadar çok şey anlatılabilir mi? Bir dönemi anlatabilmek için bu denli kestirme bir yol olabilir mi? Bulanık bir görüntüden, net bir görüntüye geçişin televizyonun tüm olanaklarını kullanmaya karşılık geldiği bir zamanı bundan daha iyi hatırlatacak bir görüntü düşünemiyorum. Çiçeklerin sallanımlarının hipnotize edici yanı olacağını da konuşmuş mudur yönetmenle kameraman?

Çok güzel.

Seyyar Günahkâr

Bu haber 11 Ağustos 1940′ta Hakikat gezetesinde yayınlanmış.

Seyyar Günahkâr

Bir kadın hakime hüviyetini böyle tarif etti

Polis, Sultanahmet Sulh Birinci ceza hakiminin önüne iyi giyinmiş 35 yaşlarında bir kadın çıkardı. Hakim hüviyetini tespit ettikten sonra:

-Bahtiyar, dedi. Ne işle meşgulsün?

-Seyyar günahkârım efendim!

-Seyyar günahkâr ne demek?

-İşte günahkârım efendim.

-Oturduğun yer yok mu?

-Bay hakim, bütün suallerinizin cevabını ilk cevabımla verdim: Seyyar günahkârım, yani…

-Yani şununla bununla geziyorsun öyle mi?

-Evet

-Sabıkan var mı?

-Evet, sarhoşluktan ve erkek dövmekten on kadar mahkumiyetim var.

-Demek sen rakı içer ve erkeklere dayak atarsın öyle mi?

-…

-Bak dün gece de Beyazıdda bi meyhanede içmişsin, meyhane sahibini de adamakıllı dövmüşsün, öyle iddia olunuyor?

-Evet o meyhaneye gittim. Şarab içtim. Sonra rakı istedim. Meyhaneci vermek istemedi. Ben de kendisine bir tokat vurdum. Ben kadınım, içki kullanırım. Fakat itidalimi de muhafaza ederim. Dükkan sahibinin erkeklere istedikleri kadar içki verip de benim isteğimi reddetmesi kadınlık izzeti nefsimi rencide etti. Herkesin kalbinde aslan yatar. Kadınla erkek müsavi haklara sahib değil mi? Davacı beni tahrik etti.

Hakim bundan sonra zabıt varakasını okudu. On sabıkası bulunan Bahtiyarın davacıya yalnız bir tokat vurmadığı, onun suratını yumrukladığı anlaşılıyordu. Bundan sonra hakim, şu kararı teefhim etti:

-Bahtiyar, sen sabıkalısın, ikametgahın da yok… Seni tevkif ediyorum… Şahidleri çağıracağım.

Jandarma Bahtiyarı tevkifhaneye götürdü.

***

Yani, bir bana öyle gelmiyor, bu çok muazzam bir haber, Bahtiyar da çok muazzam bir kadın, değil mi?

Yazının fotoğrafı taşınan İstanbul Adliyesi’nin son görüntülerinden.