Tarihi Evde Saklı Kadın

Durup durup kurcaladığım bir müzayede sitesinde “evlerin önünde duran insanlar, balkonda oturan kadınlar” ve “merdivene dizilmiş çocuklar “gibi fotoğraf sınıflamaları vardı. Bu fotoğrafı, işte bu yüzlercesi arasında buldum. İlk bakışta bir ev fotoğrafı bu, zaten başlıkta böyle. Daha dikkatle bakınca karşı evin penceresinden görünen kadına çevrilmiş bir çift gözü ayırt ediyor insan. Hatta sanki pencere pervazından hafif içeriye çekilmiş biri bu, fark edilmesin diye mi? Kamerayı sabitlemiş belki bir yere?

Fotoğrafla ilgili tüm açıklama şundan ibaret: Tarih aralığı 1900-1949, Tarihi Ev Konulu Görünüş Fotoğraf.

Uzaktan görünen deniz ve hemen ardındaki kara parçası: Burası Boğaz mı? Ağaç dallarında çiçek, yaprak yok, ama pencereler açık: Sonbahar?

Bir bana öyle gelmiyor değil mi, olağanüstü güzel bir fotoğraf bu.

Kaynak (sayfanın altında fotoğrafı görebilirsiniz, lakin satışın kapandığını söyleyecek size site, zira ben aldım fotoğrafı, şimdi masamda duruyor)

Aksu Bora ile Röportaj: Toz Bezi’nde Kadınlık Sınavları

Toz Bezi son zamanlarda yapılmış en güzel filmlerden. Yönetmen Ahu Öztürk, senelerce üzerinde çalıştığı senaryoyu oya gibi işlemiş. Kendine dert edindiği meselelere şöyle bir değinip geçmenin ötesinde bir işi başarıyor film. Ana karakterler Hatun ve Nesrin’i iki çalışan kadın, iki Kürt kadın, alt sınıftan iki kadın ve en önemlisi ev işçisi olan iki kadın olarak görebilirsiniz. Hatun ve Nesrin’i etrafta sadece hayalet olarak dolanan ya da zaten hiç olmayan kocalarıyla, çocuklarıyla, işverenleriyle ve şehirle ilişki halinde iki kadın olarak da görebilirsiniz. Bir de Hatun ve Nesrin’in birbirleriyle karşılaşmaları var. Bütün bu hikâyelerin birbirlerine yedirilmesinde yatıyor filmin başarısı, hiçbir mesele kendi başına bir köşede durmuyor.

Ev işçiliğini kendine konu edinen film yok gibi bir şey. Yeşilçam’dan tek bir örnek geliyor aklıma. Başrolünü Fatma Girik’in oynadığı Bir Hizmetçi Kızın Hatıra Defteri. Filmde Fatma Girik, üzerinde hizmetçilik kılığı evden eve, kovula kovula gezer durur ve filmin yarısı böyle geçer. Öyle aksa gitse film neredeyse bir “başyapıt” olabilecekken, bir anda bambaşka ve açıkçası sevimsiz bir yere sürüklenir hikâye. Ayşen Gruda’yı Kapıcılar Kralı’nda çalıştığı evin camlarını siler, yerlerini ovarken görürüz. Sultan filminde mahallenin kadınları her sabah minibüslere doluşur evlere temizliğe giderler. Silik soluk resimler var böyle. Oysa Toz Bezi’nin Nesrin ve Hatun’u bütün o kıyıdan köşeden gösterilen ev işçisi kadın temsilleriyle karşılaştırılamayacak denli güçlü ve belirleyiciler.

Bu iki karakterin birbirleri ve sahibeleri ile kurdukları ilişkide, ilk bakışta görülmeyen, hatta görülemeyecek bazı dinamikler var: Aksu Bora’nın 2005’te yayınlanan Kadınların Sınıfı: Ücretli Ev Emeği ve Kadın Öznelliğinin İnşası kitabında tanımladığı haliyle süreki bir  “mücadele ve müzakere” hali bu. Bora, yaptığı saha çalışmasında, ev işçisi ve işveren 27 kadınla görüşmüş. Benzerlerini ve hatta aynılarını Toz Bezi’nde gördüğümüz karşılıklı pozisyon almalar, pazarlıklar ve kitaptaki deyimle güçlenme stratejileri üzerinden kadınlığın ev, yani mahremiyet söz konusu olduğunda nasıl yeniden yeniden inşa edildiğini işliyor kitap. Toz Bezi’ni de aynı minval üzre konuşmaya karar verdik Aksu Bora ile. Filmi izlemeyenler için: Bazı ayrıntılar fazla bilgi içeriyor olabilir hikâyeyle ilgili. Yani filmi zaten izleyin, bu röportajı da izledikten sonra okusanız daha iyi edersiniz.

B051018112049

Kiraz Akın: 2012’de İzmir Ev İşçileri Dayanışma Sendikası birtakım rakamlarla gazetelerde haber olmuş. Hatta o günlerden yaptıkları eylemlerde kullandıkları “Toz Bezi Değil, Ev İşçisiyiz” sloganından ilham alarak Ahu Öztürk filmine bu adı veriyor. Sendikanın o günlerde yaptıkları açıklamalarda bir şey dikkat çekici. Kadınlar “ailenin ferdi olarak değil ev işçisi” olarak nitelenmek istiyorlar. Filmde Nesrin karakteri de, işvereni Aslı’ya “abla” diye hitap ediyor. Siz de kitapta akrabalık hitapları üzerinden kurulan bir ilişki biçimden bahsediyorsunuz ev işçileri ve işverenlerle arasında. Akrabalık hitapları ev gibi mahrem bir alanda yanyana gelmiş ayrı sınıftan iki kadın için ne anlama geliyor?

Aksu Bora: Evin içine girmeden de, Türkiye’de yaşayan herkes bilir ki, toplumsal ilişkiler akrabalık terimleri üzerinden yürütülür. “Abla,” “yenge,” “abi,” “amca,” “dayı…” Malum, biz büyük bir aileyiz! Bir de “bayan” var, ki Allah düşmanıma vermesin. “Bay” yok tabii ki. Sadece eski bir tangoda belki: Bayan, bana bak yanıma yakın gel/Bay, beni sev canıma yakın gel… Bu hikâyenin evveliyatına girmeyeyim hiç. Kamusallığın türlü çeşitli halleri olduğunu hatırlatıp geçeyim.

Evin içinde karşılaşmaya gelince, birincisi, iş olarak tanımlanmamış bir iş ilişkisi var bu iki kadın arasında: Ev işi, kendi evinin işini yaptığında iş değilken, başkasının evinin işini yaptığında hop diye iş haline gelemiyor. Bu acayipliğe bir ad vermek gerekiyor, o da akrabalık adı oluyor. Başka bir sürü acayiplikte olduğu gibi.

İkincisi, buna bağlı olarak, patron/işçi ilişkisinin yumuşatılmasına yarıyor o “abla”. İki taraf için de.

Bir yandan da kadınlar arası sınıfsal farklılıkların toplumsal farklılıklar olarak nasıl tecrübe edildiğine dikkatimizi çekiyor: Yaşça kendisinden büyük olması gerekmeyen patronuna “abla” demek, hayat bilgisi muhtemelen kendisinden kat kat fazla bir kadına öğüt vermek…

Ailenin ferdi olma durumu tabii ki kimsenin inanmadığı ortak bir yalan. Hatun buna inanmış gibi yapıyor, Nesrin’e kendisinin nasıl da becerikli, sevilen, vazgeçilmez bir kadın olduğunu anlattığı sayısız hikâyeden biri olarak anlatıyor bunu. Ayten Abla açısından, Hatun’a aileden biri muamelesi yapmak, piyasanın altında ücret ödemenin meşrulaştırıcısı gibi iş görüyor. Nitekim Hatun zam istediğinde işin rengi değişiyor.

Kiraz Akın: Siz kitapta “kadınlar arası iktidar ve güçlenme pratikleri”ni günyüzüne çıkarmanın ve bunları anlamanın önemine değiniyorsunuz. Söz konusu ev ve evin temizliği olduğunda başka koşullarda yanyana gelmeyecek iki kadının paylaştıkları üzerinden çözümlemelerde bulunuyor ve önemli bir ayrımdan bahsediyorsunuz. Ev işi ve yuva işi. Bunu biraz anlatır mısınız? Ev işini yapan ev işçisi ile yuva işini yapan ev sahibesi, (nam-ı diğer dişi kuş) için nedir bu tanımlar?

Aksu Bora: Kadınlar için “evrensel,” “kültür aşırı” olduğunu düşündüğümüz ortaklıkların pek de öyle olmadığını gösteriyor bize bu ayrım her şeyden önce. Yani, bütün kadınların evde çalıştıkları doğru olsa da, bu çalışmanın niteliği farklılaşıyor. Dolayısıyla, ev işi (ya da görünmez emek), kadınları dolaysızca bir araya getirebilecek bir kategori değil. Evrensel kız kardeşlik diye bir şey olacaksa da bu galiba görünmez emek sayesinde olmayacak.

Ev işçisi ve işvereni arasındaki ilişki, bu farklılaşmanın berrak biçimde görüldüğü bir alan. “Ev hanımı”nın yaptığı işlerle “temizlikçi”ye bıraktığı işler, kategorik olarak ayrıştırılabiliyor: Ev işçisini mutfağa sokmamak mesela, çok yaygın bir tutum. Sadece yemek yaptırmamak değil, mutfağın ancak büyük temizliğine sokmak ama onun dışında, bulaşık makinesini boşaltmak da dahil olmak üzere, o mekândaki işleri bizzat yapmaya özen göstermek. Yahut, düzenleme işlerini kendisi yapmak. Bunu “kadın anlamaz o işlerden” diye açıklıyorlar genellikle. Kendi ev hanımlığı rollerini buradan kuruyorlar. Yani, ev işini bütünüyle ücretli bir yardımcıya bırakmıyorlar, sadece rutin ve kaba işleri devrediyorlar. İşçinin kadınlığı ile kendi kadınlıkları arasındaki ayrımı işleri böyle farklılaştırarak kuruyorlar. Dikkat ederseniz, buradaki sınıfsal ayrım, erkek ve kadın işleri arasındaki ayrımla benzer bir mantığı takip ediyor: Bir tarafta tekrara dayalı, rutin, “tarih dışı” işler, diğer tarafta kültürel sermaye ve yaratıcılıkla bağlantılandırılanlar. Bir tarafta beden, öteki tarafta “ruh”!

Ev işçileri açısından ise işverenin kendisine ayırdığı bu alana müdahale etmek, bir tür güç mücadelesine dönüşüyor. Evin düzeni, su bardaklarının yeri, masanın örtüsü, bibloların sıralanışı… Ev işi deyip geçmemek lazım!

Screen-Shot-2016-06-01-at-2.23.47-PM

Aslı: Şöyle güvenceli bir işin olsa senin, sigortalı, maaşı düzgün. Bir evin olsa, kendi hayatının düzenini oturtsan”

Kiraz Akın: Filmde bir konuşma var. Aslı, Nesrin’in giderek zorlaşan hayatıyla ilgili ona birtakım tavsiyelerde bulunuyor. Kendi hayatına sahip çıkmaktan bahsediyor. Oysa bu tavsiyeler Nesrin için gerçekçi değil.. Aralarındaki ilişki eşit değil, diyalogları yarardan çok zarar getiriyor Nesrin’e. Siz de kitapta iyi bir burjuva kadında olması beklenen bazı özelliklere değiniyorsunuz: Diğerkâmlık, cömertlik, yardımseverlik gibi. Bu kavramların  yeri geldiğinde iktidar aracı olarak kullanılabildiğinden bahsediyorsunuz kitapta. Aslı ve Nesrin arasındaki ilişkide ne olsun diye düşünüyorum filmi seyrettiğimden beri. Ne olsun da biri diğerinin hayatına dahil olamasın mesela, ya da Nesrin Aslı’dan hiçbir beklentisi olmadan işini yapsın? Sigorta ev işçisinin temel hakkı olduğu gibi,  o ilişkiye getirilecek resmiyet, hukuki bir düzenleme, bir güvence olduğu durumda taraflar birbirlerine de daha eşit yaklaşacak olablirler gibi geliyor bana, siz ne dersiniz?

Aksu Bora: Sınıf ilişkilerinin sadece çalışma üzerinden kurulması mümkün değil. Bu film üzerine bir eleştiri yazısı okumuştum, orada da filmin “etnisite merkezli” olduğundan bahisle, sınıf meselesine bir türlü gelemediğinden söz ediliyordu. Bana çok tuhaf gelen bir yorum. Kapitalizm soyut emek diye bir kategori yarattı, doğru. Ama birincisi, bu hiçbir zaman reel bir tecrübeye denk düşmedi, ikincisi, bizim bu kategoriyi şahane bir şeymiş gibi bağrımıza basmamız için hiçbir sebep yok. Malum, üretim ilişkileri, toplumsal ilişkilerdir. Kürtlükten, ibnelikten, Yozgatlılıktan… ayrı bir “arıduru sınıf” mevcut değil.

Sınıfın cinsiyetle (ve etnisiteyle ve başka şeylerle) kurulması gibi, cinsiyet de sınıfla (ve etnisiteyle ve başka şeylerle) kurulur. Aslı ile Nesrin arasındaki ilişki sadece sınıfsal fark değil, kadınlık farkıdır da. Kadınlık, başka şeyleri yatay kesen bir ortaklık değildir. Aslı’nın kadınlığı ile Nesrin’in kadınlığı, farklı kadınlıklardır kısacası. Bu sebeple, bu iki kadının sınıfsal farklılıklarını aşıp eşitlenmeleri, o ilişki içinde mümkün değil bence.

Aslı, iyi bir burjuva kadınında olması gereken özellikleri taşıyor. Nesrin’le konuşuyor, onun derdine kendince bir çare bulmaya çalışıyor ve tabii ki bulamıyor. İkisi arasında daha eşit bir ilişki için başka bir düzleme geçmeleri gerekir. Politik düzleme.

Kitapta da anlatmaya çalıştığım şey buydu: Kız kardeşlik biyolojiyle ilgili değil tabii ki ama toplumsal ilişkilerle de kurulamaz. Oradan ancak böyle bir şey çıkar: Aslı Abla.

Kız kardeşliği politik bir bağ olarak kurabildiğimizde (ki bu da fiktif bir çabayla değil, politik mücadele ve eylem içinde mümkün olabilir) ancak bu iki kadın arasında bir eşitlenmeden söz edebiliriz.

Screen-Shot-2016-06-01-at-2.23.32-PM

Kiraz Akın: Hatun ve Nesrin’in ev sahibelerinden konuştukları sahneler var. Onları paçasızlıkla, evi idare edememekle itham ediyorlar, ama bir yandan onların kocalarıyla ilişkileri üzerinden kendi yapamadıklarını ve talihsizliklerini konuşuyorlar. Ev sahibeleri için de ev işçileri bir konu. Siz saha çalışması yaparken her iki tarafında birbirine karşı konumlanmaları üzerine bol bol malzeme toplamışsınız. Karşılıklı ve sürekli bir pazarlık durumu var ve aslında kadınlık sürekli sürekli yeniden inşa edilliyor böylelikle. Müzakere ve mücadele olarak adlandırdığınız bu süreç nasıl işliyor ve ne anlama geliyor? Kadın kadının kurdudur mu diyeceğiz?

Aksu Bora: Hayır tabii ki. Bir yandan da, kadınlığın kendisinin bir dayanışma ilişkisinin doğrudan temeli olamayacağını hatırlamak lazım. O “bütün kızlar toplandık” havası dayanışma işlerine şüpheyle yaklaşmak.

Erkeklerin ve erkekliğin egemen olduğu cinsiyet rejiminde, kadınlıkla erkeklik arasındaki eşitsizliğin bir görünümü de, bir tür asimetri: Erkeklik, kendini kadınlıktan farklılaştırırken, kadınlık, başka kadınlıklardan farklılaştırıyor. Çünkü norm olan, erkeklik. Bir erkek için “kadın gibi” demek hakaretken mesela, kadına “erkek gibi” derseniz, övmüş oluyorsunuz. Kadınlar, kendi sınırlarını erkeklerle değil, başka kadınlarla çizebiliyorlar. Onlardan daha becerikli, daha güzel, daha fedakâr, daha namuslu, daha mazbut… olarak. Yani cinsiyetçi sistem, kadınlar arasındaki muhtemel bir dayanışma ilişkisini ortadan kaldırmak üzere de işliyor.

Benim kitabı yazdığım araştırmada gördüğüm bir şey, filmde de belirgin biçimde ortaya çıkıyor: İşveren kadınlar ev işçileriyle ilişkilerinde iktidarlarını para, eğitim, meslek… gibi avantajlar üzerinden kurarken ev işçileri daha çok kadınlık değerlerine gönderme yapıyorlar: Pasaklılık, iş bilmeme, savurganlık… gibi. Hatun’un kendi değerini “yaptığım yenir, diktiğim giyilir” sözüyle göstermesi, bunun iyi bir örneği. Parası yok, eğitimi yok, kültürel sermaye yok ama işte, belki “kadınlık sermayesi” bulabilir. Bunu da asıl olarak başka kadınlara karşı kullanabilir- erkeklere ancak bir yere kadar. Adam lavaboyu tamir etmez, etmez. Fazla da üstüne gidemezsin.

Bir erkek için “yırtmaya” yetecek sermaye, para, eğitim, meslek… kadına yetmez. Kadının bir de kadınlık sınavından geçmesi gerekir. Kariyer yapabilir ama onu başarılı bulmamız için çocuk da yapması lazımdır mesela.

Filmde de erkekler hakkında söylenip dursalar da, hepsi biliyor ki onların bir tür dokunulmazlıkları var. Meseleleri kendi aralarında çözmeye çalışıyorlar. Nesrin’in Cefo’yu evden kovduğunu öğrendiğimiz sahne, aynı zamanda Hatun’un onu kocasını elinde tutamayan bir kadın olmakla suçladığı sahne. Cefo’nun işsizliğini de Nesrin’in üstlenmesi gerekiyor çünkü. Onun kalbini kırmaması, gururunu incitmemesi.

Screen-Shot-2016-06-01-at-2.24.07-PM

Kiraz Akın: Ev ve ev işlerinin kadınlığın inşasındaki yerinden de bahsediyorsunuz. Bu türden işlerin her ne kadar kadınların “doğa”sıyla ilişkilendirilse de aslında tarihsel bir konum olduğunu söylüyorsunuz. Nasıl oldu da bütün bu işler başımıza kaldı? Evin kutsallaştırılması ile içinde olup bitenlerin tamamen görüş alanından çıkması ne anlama geliyor?

Aksu Bora: Üretimin evin dışına çıkmasıyla birlikte, ev kutsallık değil ama doğallık kazandı. Yani, sanki tarihin ve coğrafyanın dışında, biyolojik ve “içgüdüsel” ihtiyaçların karşılandığı bir yermiş muamelesi görmeye başladı. Ruhsuz bir dünyanın ruhu olan din gibi, savaş ve rekabet dünyasında bir sevgi adacığı. Dinlenme, sevilme, beslenme, rahatlama yeri. Ki bu moladan sonra yeniden tarihin ve coğrafyanın alanına dönülebilsin. Yani erkekler dönebilsinler. Kadınlar da bütün bu besleme, dinlendirme, sevme işlerini yapsınlar. Cinsiyete dayalı işbölümü tarihinin belirli bir anına işaret eder bu. Kadınların ya da erkeklerin “doğa”sıyla da, “doğa”yla da bir alakası yoktur. Ama bu tarihsel anın en önemli özelliği, “doğal”lıkla meşrulaştırılmasıdır. Bu andan geçmişe bakarak kadınların zaten hep ev işi yaptıkları, erkeklerin zaten hep ava gittikleri türünden efsaneler de türetilebilir. Böylece doğallık safsatası iyice pekiştirilmiş olur.

Bir alan tarihin ve coğrafyanın dışına atılmaya çalışılıyorsa, orada bir numara dönüyordur, dikkatle bakmak gerekir. Feminizmin yaptığı da budur: Eve dikkatle bakmak. Böylece oradaki iktidar ilişkilerini, ezilme ve sömürülmeyi ortaya çıkarabilir, evi (yatak odası dahil) yeniden politikanın alanına sokar. Ancak bunu yaparak kadınları bir politik özne olarak tarif edebilir: Cinsiyet ilişkilerinin ezileni ve bu ilişkileri değiştirme iradesine sahip bir grup olarak.

Kiraz Akın: Aklınızda kalan bir sahne oldu mu filmde?

Aksu Bora: Çok. Benim için çok etkileyici bir filmdi zaten. Özellikle Hatun karakterine bayıldım- muhtemelen Nazan Kesal’ın kuvvetli oyunculuğunun da etkisiyle, unutamayacağım biri haline geldi benim için. Ama galiba asıl son sahne, Hatun’la Asmin’in “kendilerine gezdikleri” sahne kaldı aklımda. Nefisti.

Screen-Shot-2016-06-01-at-2.25.32-PM.png

Toz Bezi film sitesi.
Yönetmen: Ahu Öztürk / Senarist: Ahu Öztürk / Görüntü Yönetmeni: Meryem Yavuz / Kurgucu: Ali Aga / Oyuncular: Nazan Kesal, Asiye Dinçsoy, Mehmet Özgür, Serra Yılmaz, Didem İnselel, Gökçe Yanardağ / Yapımcı: Çiğdem Mater, Nesra Gürbüz / Ortak Yapımcı: Stefan Gieren / Yapım Şirketi: Roni Film, Ret Film / Dünya Hakları: Roni Film / Türkiye, Almanya / 2015 / DCP / Renkli / 98´ / Türkçe, Kürtçe; İngilizce altyazılı İKSV sayfasından.


5Harfliler, 2 Haziran 2016

Kastamonu Devrekani Evleri

Yutup’un bır kuyu, duruma göre içine gireni hızla dibe çeken bir girdap, kapılanı sürükleyen bir anafor olduğunun farkındayız değil mi artık? Bunları beş saatimi sitede geçirdikten sonra yazıyorum.

Ben Yutup’ta en çok Anadolu’nun, Trakya’nın muhtelif köy, kasabalarında çekilmiş, yöreye özgü meselelerin bazen oya gibi işlendiği videoları seviyorum. Bunlarda, ancak oraya gittiğinizde öğrenebileceğiniz türden bilgiler derlenip, adeta altın tepside sunuluyor izleyiciye. Bunlardan bol bol göreceksiniz burada.

İlki Kastamonu Devrekani ilçesinden, geleneksel bir köy evinin tanıtıldığı bu video. Evin her yerini gezemiyoruz ancak, yine de çok derli toplu bir şekilde anlatılıyor kıyıları, köşelerin odanın. Çok güzel!

Özellikle bitiş cümlesi: İşte böyle!

Evlerin Tükettiği Kadın Emeği

Bu gördüğünüz ev, Kanada kırsalında iki katlı terk edilmiş bir çiftlik evi. 2004’te Kanadalı heykeltraş Heather Benning evin tam ortasına bir kadın heykeli yapıyor. Ayakları giriş katında, gövdesi ikinci katta ve başı da çatıdan fırlayan bir heykel bu. Kadın, ikinci kat penceresinden fırlayan elinde bir de bez tutuyor. Bu, çiftlik evlerinde (ve aslında hemen her tür evde) bitip tükenmek bilmeyen ev işlerinin kadınların hayatlarını nasıl tükettiğini anlatan bir iş. Bir ev ve kadın bedeni birbirlerine dönüşerek, birbirlerini tamamlayarak, yer yer de karşılıklı varlıklarını eksiltip, artırarak var oluyor (ve burada boğazıma bir el yapışıyor sanki!)

11

Bu işin adı The Marysburg Project ve hakkında Benning’in web sitesinde çok az bilgi var, başka bir yerde de bilgi bulamıyorum. Evi nasıl bulduğunu, fikrin nasıl ortaya çıktığını, heykelin yapılış sürecini, ne kadar zaman aldığını merak ediyorum. Bir yandan da, derdini zorunu mükemmel bir açıklıkla ifade eden dümdüz bir iş olduğunu düşünüyorum bunun. Kendi bedenlerinden yüzlerce kere büyük mekanların içinde durmadan hareket ederek evlerin devamlılığını sağlıyor kadınlar. Başkalarının hayatları bu devamlılıkla kesişiyor ve sürekli tekrarlandıkları için görünmez hale gelen ev işleri, kadınlarının hayatlarıının yerini hepten alıyor.

111.jpg

Aslına bakarsanız heykel pek de o kadar gözalıcı değil. Çatıdan fırlayan başta, evin ikinci kat duvarından içeri giren kolda, ayaklarda ve heykelin genel havasında bir kaba sabalık var.  Bana bu işte en çarpıcı gelen, ev işlerinin kadın bedenin üzerindeki hakimiyeti ve hatta bu işlerin kadın ömrünü düpedüz sömürdüğünü, yok ettiğini anlatmak için Benning’in, başka türden bir devasa işin altına girmesi. Fikrin aklına geldiği ilk an, “ben bu eve kocaman bir heykel yaparım, sekiz metreyi geçer boyu, bunu yapmam çok zaman alabilir ama olsun, değer” diyerek, işin büyüklüğünden hiç yüksünmemiş olması. Gerçi Benning’in devasa işlerden kaçınmadığını Bebekevi projesinde görmüştük. Orada da yine terk edilmiş bir çiftlik evini aylar süren uğraşlarla dönüştürerek, yetişkinler dünyasına bir Bebekevi olarak sunmuş ve bizi yüzlerce anıyla ve soruyla başbaşa bırakmıştı.

Bu proje, Benning tarafından 2004’te bitiriliyor, ve 2011’de meçhul şahıslar tarafından tahrip ediliyor. İkinci kat penceresinden çıkan el ve elindeki bezle oldukları yerden koparılıyor. Gövde ve dirsek kısımları parçalanmaya çalışılıyor. Aslında bir anlamda, bu türden bir vandalizmin projeye başka bir anlam kattığı bile söylenebilir. Ev işi diye diye tüketilen hayatlara genelde gösterilmeyen saygının başka türden bir tezahürü belki?

1111


5Harfliler

Garip bir Hadise ve Sorular Sorular…

Zaman gazetesinde 27 Eylül 1934’te yayınlanmış aşağıdaki haber.

“Borda tuhaf ve esrarengiz bir hadise olmuştur. Burada zahire pazarında oturan muhacir Abbas ağanın evinde bütün eşyalar sabaha kadar kendi kendilerine zıp zıp sıçramışlar ve camları kırarak birer birer sokağa düşmüşlerdir. Abbas ağa ve ailesi korkarak evden çıkmışlar fakat bu hareket sabaha kadar herkesin gözü önünde devam etmiştir. Hatta mahzendeki büyük ve dolu pekmez küpü bile sıçraya sıçraya evin ikinci katına çıkmıştır. Alâkadar memurlar tahkikat yapmışlar fakat müsbet (?) bir neticeye varamamışlardır. Hadisenin mahiyeti çok merak edilmektedir.”

Haber bu kadar, bitti; fakat bizi de çok soruyla başbaşa bıraktı değil mi? Şimdi emojilerle de hislerimizi ifade edebildiğimizden, diyebilirim ki haberi okuduğumdan beri şu en beğendiğim emojilerden birindeki gibi halim:

Screen Shot 2018-08-27 at 9.50.12 PM

Basın Yayın okullarında, gazetecilik tarihimiz anlatılırken bunlara da yer veriliyor mu bilmiyorum. 1930’lar Türkiyesinde yapılan gazeteciliğin böyle delice bir hali var. Daha evvel de türlü bahanelerle buna benzer haberleri muhtelif yerlerde yayınladım. En çarpıcı örneklerinden biri de Kartal Ebesi Besime‘ydi hatta.

Şimdi bu haber hakkında biraz düşünelim mi?

Deprem olmuş olabilir mi? Yani kısa bir süreliğine deprem olmuş ama o süre, evdekilere ve mahalleliye olduğundan çok ama çok ama çok daha uzun gelmiş? Fakat o zaman pekmez küpünün ikinci kata çıkmasını nasıl açıklayacağız? Evde çok sinirlenen birisi eşyaları tutup birer birer aşağı atmış olabilir, fakat bu kez de pekmez küpü engeline takılıyoruz.

Ya peki tahkikat? Tahkikat nasıl yapılmış olabilir sahi?

Bor’da yaşanan bu hadise İstanbul gazetelerinden birine kadar yansımış, “garip”likte bölge sınırlarını aşmış diyebiliriz. Peki bu bize bir şeyler anlatıyor mu? Bor’dan diyelim ki telefonla iletilmiş İstanbul’a haber, yani haber metni ne yazık ki bunu belirtmiyor, ama biz öyle varsayalım. Eşyalardan biri diyelim ki kaydı düştü, işte o an kayma esnasında hayal güçleri devreye girmiş, onları evin içinde yürütür, camdan atlar, ve hatta mahzenden de ikinci kata çıkarmış olabilir mi (çünkü pekmez küpünün nesi eksik)? Oradan mahalleye, oradan yerel gazeteye, yerelden ulusal basına kadar eşyalar zıp zıp sıçrar hale gelivermiş olamaz mı? Bor’da canı çok sıkılmış bir gazeteci bu haberi “bakalım İstanbul’dakiler yutacak mı bunu?” diyerek yazmış, yollamış olabilir mi peki? (Haberin yayınladığını gördüğünde, şakada çok ileri gitmiş olduğunu düşünmüş ve biraz utanmış mıdır?) Bilmiyorum ki, daha başka ne olabilir?

Bu kısacık haber bir hikaye aslında, bir olayı anlatıyor, ve okuyucuyu da merakla sarıp sarmalıyor, sonuna kadar okutuyor kendisini, arkasında sorular bırakıyor. Bir hikayede daha ne olsun zaten? Bir tür geleneğin temsilcisi gibi diğer yandan, memlekete has bir tür hikaye anlatıcılığı geleneğinin izlerini de taşıyor: İnanç, merak, korku ve tekinsizlik, belki alt metinde biraz cinler periler? Öyle mi?

Haberin tam metnini de aşağıya ekliyor, okuyucuların tahminlerini, yorumlarını da bekliyorum.

Screen Shot 2018-08-27 at 9.44.15 PM

 

 

 

1936’dan bir Feryat: İstanbul Çirkinleşiyor

25 Şubat 1936’da “Akşamcı” imzasıyla Akşam gazetesinde yayınlanmış aşağıdaki köşe yazısı.

1930’lu yılların başından itibaren devrik başkentin gelecekte ne olacağına, nasıl gelişmesi gerektiğine dair birtakım tartışmalar oluyor. Şehrin hudutları nereye kadar gitmeli, inşaatlar yasaklanmalı mı? Bir yandan da İstanbul’u mimarların mı, inşaat kalfalarının mı çirkinleştirdiği sorgulanıyor (çünkü herkes şehrin çirkinleştiğinde hemfikir gibi). Mimarlar kalfaları cahillikle, kalfalar da mimarları beceriksizlikle suçlarken, aşağıdaki yazı tartışmaya başka bir açıdan yaklaşmaya çalışmış.

Yazım yanlışları metnin aslında olduğu gibidir. Bu arada Akşamcı imzasının Vâlâ Nurettin’e ait olduğunu da belirteyim.

Çirkinleşen İstanbul

İstanbulun gittikçe çirkinleşmekte olduğunu hepimiz muhtelif vesilelerle acı acı görüyoruz. Bu çirkinliği en ziyade yeni binalarda göze çarpan garip mimari üslubu yapıyor. Maamafih, insaflı olmak için, kabahati yalnız beton armeye ve modern adı verilen garibelere bulmamak lazımdır. İstanbul çoktan beri ve muhakkak ki, yarım hatta bir asırdan beri çirkinleşmek yolunu tutmuştur.

Bir aralık “Art nouveau” modası çıkmıştı. Boğaziçinde bile bu modaya göre yapılmış koca yalılar görmüştük. Bunlar da o zamanın “modern” binaları idiler. Bu büyük binalar bir tarafa bırakılsa da mahalle aralarında alelade yapılan evlere bakılsa en göze çarpan vasıf uslupta fenalık değil uslupsuzluk idi. Evler rasgele yapılıyordu. Bunları yapanlar mimar değil zevksiz, kaba ve cahil kalfalardı. İstanbulda ortadan kalkan şey mimari mefhumu idi. Onun için, kabahati yalnız bugüne bulmıyarak İstanbulun güzelliğine karşı devam edem suikastın iyice eski bir tarihi bulunduğunu itiraf etmek lazımdır.

Bu inhitat yalnız İstanbula has bir felaket değildir. Bütün memleketin üzerinden, Osmanlı imparatorluğunun son devresinde, büyük bir gerileme ve çirkinleşme dalgası geçmiş ve bu dalga ecdadımızın güzelliğe aşık ruhlarını derin bir işkence içinde bırakmıştır.

Demek oluyor ki kabahat şu veya bu ev sahibinin, şu veya bu fenalık mimarın değil, zevkımizde husule gelmiş bir aşağılamanın neticesidir. Buna karşı son zamanlarda bir aksülamel vuku buluyor. İstanbul çirkinleşiyor feryadı bir aksülameli bize ifade eder. Yalnız bu şikayetlerin bir kaç kişiye inhisar etmiyerek umumileşmesi ve milli bir mimari güzelliği mefhumuna doğru sürünmesi arzu olunuyor. Geçenlerde ince zevkli ve sağlam kültür sahibi bir ecnebi ile konuşurken: Sizin mimariniz elinizin altında duruyor, demişti. Eski İstanbul yadigarlarına, Boğaziçinin bazı yalılarına bakınız. Siz modern mimari prensiplerine çoktan erişmiştiniz. Bunu modern teknik icaplarile teliften başka yapacak bir şeyiniz yoktur.

Filhakika, bazı kitaplarda ve gravürlerde eski İstanbula aid resimleri görünce verdikleri bedii hatıra karşısında insan tatlı bir hayrete düşüyor. Bunu yaratan bir millet tekrar o kibar zevki elde edemez mi acep?
Akşamcı

 

İnsan merak etmeden duramıyor değil mi? Biz şimdilerde “zevkimizdeki husule gelmiş bir aşağılamanın” en dibindeyiz. Nasıl oldu da buralara savrulduk?


(Yazının görüntüsü Istanbul City of Intersection isimli yayının kapağında yer alıyordu. LSE Cities, Urban Age Newspaper, 2009)