Etiket arşivi: EĞİTİM

Sahneye Olan Aşkım Beni bir Hastalık Gibi Kemirmekte…

1937-38’de Ankara ve İstanbul koservatuvarlarının sınavlarına girmeye niyetli olanların kuruma yolladıkları mektuplardan bir çalışma yapıldı bir zaman evvel. Yayınlanan makalenin sahibi Hakan Kaynar, başlığı Artisliğe fazla hevesim vardır…”: Musikî Muallim Mektebi’nin Evrak-ı Metruke’sinde Saklı Kalanlar.”

Bu çok ilginç bir çalışma. Yukarıda bağlantısını verdiğim makale mektupların bulunması, içerikleri, sınavların yapılış biçimi, kabul ve reddedilenlere dair hikâyelerden oluşuyor. Mutlaka bir göz atın.

Mektuplar, Ankara Mamak Belediyesi’ne bağlı kültür merkezinin depolarında, üzerlerine kömür yığıldığı için korunabilmiş ve anlaşılan bir kitabevi sahibinin eline geçmiş. Makalenin yazarı, bu kişiden alabildiği mektuplar kadarını yayınılıyor çalışmasında. Yani daha çok malzeme var yayınlanmayan. Fakat bu makalede yer verilen kadarı bile epey başdöndürücü. Sonunda ise belgelerin bazılarının orijinalleri yer alıyor.

Mektuplarda içinde bulundukları imkânsız koşulları zorlayanlar, başvuru koşullarını yerine getiremedikleri halde içlerindeki sanat aşkını kefil gösterenler, reddedildiğinde doğrudan Ata Türk’e meram anlatanlar, yüksek inkılabı daha da yükseltme vaadleri, “taptaze heyecanlar,” ruhunu haybedenler, azap içinde olanlar var.

Kaynar’ın makalesinde yer verilen mektuplardan aşağıya bazı alıntılar yaptım.

112
Künye: Hakan Kaynar. “Artisliğe fazla hevesim vardır…”: Musikî Muallim Mektebi’nin Evrak-ı Metruke’sinde Saklı Kalanlar*“Artisliğe fazla hevesim vardır…”: Musikî Muallim Mektebi’nin Evrak-ı Metruke’sinde Saklı Kalanlar. Ankara Araştırmaları Dergisi, 56-78, Aralık 2013, s.77.

Başvuru mektıplarından alıntılar:“mektubunuzu 15 pazartesi aldım 14 Pazar günü sına- vın yapılacağını yazıyorsunuz ne yapayım geleyimmi”

“Benim bu işlerle alakam çoktur”

“Artistliğe karşı kalbimde sonsuz bir emel ve arzu var küçücük yaştan beri kalbimde sakladığım bu ülkü her gün biraz daha dayanılmayacak şekilde yanmıya başladı, eskiden bir kıvılcım olan bu meslek aşkı şimdi bütüm benliğimi sardı.”

“Beni büyük bir azaptan kurtaracak ve sevgili mesleğime kavuşturacak emrinizi bekliyorum beni okula kabul ediniz…”

“Bey efendi, Sizinle on dakika konuşmağa müsaade etmenizi rica ederim. Sözün kısası ben (Tiyatro okuluna) girmek istiyorum. İlkokulu bitireli iki sene oluyor. Fakir olduğum için Lise kısmına devam edemedim. Öyle sanıyorumki bu (Tiyatro okuluna) girince hem ben hem aile efradı iyi olacaklardır”

“Artisliğe fazla hevesim vardır, okulunuza girmek istiyorum. Ne yapayim…”

“Bu okula olan hevesimle şu mektubu yazdım. İşallah isteğim olacak ve olur zannediyorum.”

“Size binlerce defa rica ederim, bana bir babalık ediniz, bende sizin gibi san’atkâr olmak isitiyorum: Mektebinize benide kabul ederseniz, en eyi talebelerinizden biride ben olmaya çalışacağıma, Türklüğüm namına söz veriyorum.”

“İlerde yüksek himayelerinizle terbiye görecek gür sesim, milli sahnada, heveskarı bulunduğum güzel yurdumuzun ve yüksek inkilabınızın beklediği ve henüz yeni doğacak Millî tiyatro ve Opera kısmında benimde yüksek ülkümle naçizane hizmet edebileceğime emin olabilirsiniz”

“Altıyaşından beri sinama ve artis meraklısı olduğum için 14 yaşımda içimde tamamen artislik hevesi uyandı bunun için sizi rahatsız etim…”

“Hatta birkaç arkadaş birleşiyor kırlarda beğendiğimiz filimlerin taklidini yapıyoruz”

“size bir artist ismini yazacağım sizin sevdiğiniz bir yıldızdır Marte Egerttin sesini nasıl biliyorsanız aynı ses bendedir”

“aile ocağında hissi şefkatle istiskal görmemekde isemde; babam tarafından giydirilen elbiseleri sırtımda taşımaktan sıkılıyor, yataklarında yatmaktan, sofralarında yer işgalet- mekten hicap duyuyorum”

“…Annem ve Babam 1935 senesinde Her ikisi de vefat ettiler. Şimdi ben Büyük annemin yanında yatıp kalkıyorum. Ekmeğimizi zor kazanıyoruz fakat ben sahneye çıkmaya çok meraklıyım.”

“size nasıl anlatayım bilmem. Ben artis olmak isteyorum duydum ki Ankarada artis mektebi acıldı çok sevindim… Halbuki Büyük annemin hali vakti yok ki beni orta okula göndersin. Büyük annem Bakıyor ilk okulu bitireyimde sanata beni göndersin de çalışayım Haftada alacağım bir bir buçuk lira ile evi idare edelim onun için size yalvarıyorum”

“Hükümetin bu işi ele alması ve sağlam esaslar koyması üzerine bu devletin muazzaf bir memuru bulunan benim, bu yerimi bırakıp “Tiyatro Mektebinize” girerek kendime yeni bir istikbal yap mağa kalkışmam Artistliğe olan aşkımın derecesini anlatabilir sanıyorum”

“Tabiatın bana vermiş olduğu kabiliyeti şüphesiz sizlerde takdir edeceksiniz.”

“Bu gün istikbalimi oldukça kazanmış bulunuyorum. Lakin işte yine taptaze bir heyecanla bu okula baş vuruyorum”

“Ben 16 yaşında bir kızım. Kız ortaokulunun birinci sınıfında okudum. Musikiye, tiyatro ve operet işlerine heves ve istidadın vardır. Mufassal cevabınızı beklemekteyim.”

Eğer mektebinizin (operet) kısmına kabul edileceksem evrakımla birlikte ilk teşrinin onunda (10 Ocak) Ankaraya geleyim. Mektebinize girmekliğim şüpheli ve imkânsız ise beyhude masrafa girmek yazık olur.”

“Mektebinize kaydolmak ve devam etmek için uzun zaman uğraşarak babamı ve muallim olan dayımı ikna edebildim. Lütfen biraz da siz gayret ve kolaylık gösteriverirseniz bir istidadı yetiştirmiş olursunuz”

“En büyük önderim: Size bu dertlerimi şifaen söylemek imkânını bir türlü bulamadım. Köşkünüzün kapusunda günlerce bekledim beni içeriye sokmadılar. Yazacağım birkaç satırımı yaşlı gözlerimle ayaklarınıza kapanarak yalvarıyorum lütfen okuyunuz.”

“muvafak olduğuma çok emindim nedense kazanamadın dediler”.

“…bütün ailem yaşlı gözlerimizle size gövenerek ayaklarınıza kapanıyoruz beni o mektebe kaydettirmenizi yalvarıyorum”

“Bu fotoların bendenize ait olduğuna inanırsanız, bu sanata olan aşkımı hevesimi de elbet taktir edersiniz. Sayın Üstad! Sahneye olan aşkım beni bir hastalık gibi kemirmekte…”

“Asil Hoca!…Ruhsuz İnsan yaşarmı diye sorarlarsa size. Bendenizi hatırlayarak hiç tereddüt etmeden yaşar diyebilirsiniz. İşte, benim ruhum ben de değil, o sanat aşkile kurduğunuz zikıymet mektepte yaşıyor.”

“Ne yazık ki sağ ayağımın iki cm aksaklığı beni o aziz yuvadan aşkım olan yuvadan uzaklaştırıyor”

“Pek küçükten beri tiyatroculuğa karşı olan hevesimizi muhitin eski düşüncelerinin tesiriyle açığa vuramıyorduk.”

“Ruhum her an sönük, hiçbir şeyden zevk almaz vaziyette hislerim hep inkisar hayâl (hayal kırıklığı) içinde gidiyorum. Fakat nereye gidiyorum? Bana ne oluyor? Bilmeyorum. Hayatta ne istiyorum? Zevkime giden ne? Beni ona kavuşamadığım için bedbaht eden arzu ne? İşte hergün bu vaveylâ (çığlık) içinde sürünüp gidiyorum. Hiçbir şeyde zevkim yok”

Marta Eggerth’i merak ediyor musunuz? Burada pek çok şarkısı var. 


22 Nisan 2014’te yazmışım bu yazıyı.

Suyun Kaybolduğu Yer Mağara

Fotoğafta ip üstünde gördüğünüz kişinin adı Gamze Baydemir. İTÜ mağaracılık kulübünün üyelerinden, 20 yaşında. Gemi inşaat ve gemi makineleri mühendisliğinde okuyor.

Bu fotoğrafta yüzünde bir gülüş var Gamze’nin, ipin üstünde ne kadar rahat görünüyor değil mi? Onun o rahatlığının, yüzündeki gülüşün, fotoğrafın peşine düşerek ve sınırlı tecrübeme dayanarak bir “mağaracılığa giriş” yazısı yazmak istedim önce, sonra Gamze’nin tecrübesinin, anlatabileceklerinin çok daha ilginç olacağını fark ettim, böylelikle söyleşiyi yaptık. Hem bu yukarıdaki, hem de yazı içinde kullanılan diğer fotoğraflar Yaman Özakın‘a ait.

Türkiye mağaralar söz konusu olduğunda dünyanın en zengin, bereketli ülkelerinden biri. Bir avuç insan bu mağaraların keşfi, tespiti, ölçümü, korunması için  senelerdir çalışıyor. İşin zorluğu, mağaraların karanlık, soğuk yerler olmaları ve aslında koltuktan kalkıp bir mağaraya gitmek, saatler süren zahmetleri çekmek için ortada bir sebep olmadığından mağaracılıkla uğraşan insan sayısı hep az. Gamze bu insanlardan sadece biri. Bir okuyun anlattıklarını, belki sizin de ilginizi çeker, bu küçük camiaya katılmak için bir sebep görürsünüz siz de bu yazıda. Mağaralar karanlık, soğuk, zorlu görünse de dışarıdan, mağaracılık, ödülü büyük olan bir spor dalı. Bir düşünün!

screen-shot-2017-04-06-at-8-17-54-pm.png

Nerde çekildi bu fotoğraf, ne zaman?
Kastamonu’daki Dağlı mağarasının bir kolu olan Cık mağarasının girişindeki trolyen hattında çekildi bu. 27 Mart Pazartesi günü.

Trolyen hattı ne demek?
Mesela Cık’da olduğu gibi mağaranın ağzına ulaşabilmek için yapılan döşeme su yolundan geçebilir, bu istenmeyen bir durum, çünkü daha mağaranın ağzında ıslanmak istemez kimse. Hele ki mağaranın devamında su yoksa. Böyle bir mağarada döşeme yapılırsa, döşeme su yolundan geçeceği için, bir noktadan mağaranın ağzına yatay bir hat kuruluyor, gergin ve bir serbest ipten oluşuyor bu trolyen hattı. Kısmen kayarak ilerliyoruz.

Sen burada tam kayma anındasın o zaman, öyle mi?
Cumarlarla kendimi diğer tarafa doğru çekerken bir anı gösteriyor fotoğraf. Kaymak demeyelim de, ilerlerken yani.

Şimdi o zaman hemen iki teknik soru sormak zorundayım: Döşeme nedir, cumar nedir?
Mağarada ilerlememizi sağlayacak olan ip hattına döşeme diyoruz. Cumarlar da (jumarmış aslında onlar galiba ama biz cumar diyoruz) bir çıkış ekipmanı.

Sen çok mutlu görünüyorsun bu fotoğrafta.
🙂

Fotoğrafının çekildiğinin farkında mısın o an?
Evet farkındayım. Fotoğrafı çeken, karşıda dar bir kaya arasına yatmış öyle çekiyordu. Ben de sebepsizce güldüm. Sonra “ay gülmeyeyim” dedim ama öyle çıkmış.

Peki arkandaki su?
O dereden akıp mağaranın içine giren ve sonra Dağlı mağarasından şelale olarak akan su. Debisi baya yüksekti ve yağmur yağdığı için rengi kahveye dönmüştü biraz. Su yukarıdan geliyor. İki metre yukarıdan kayaların arasından fışkırıyor.

Üstündekiler korudu mu seni ıslanmaktan?
Orada trolyeni geçerken su bize değmiyordu aslında, ama üstümüze giydiğimiz tulum bizi sudan korumuyor.

Mağarada ıslanılıyor genelde değil mi?
Mağaraya göre değişiyor, mesela bu mağarada hiç ıslanmadık çünkü içerisi susuzdu, sadece çok fazla çamur vardı, diğer fotoğraflarda da belli oluyor çamur.

Kurumuş çamur mu?
Yok, bildiğimiz, sıvı çamur. Nasıl anlatsam? Vıcık vıcık, ama düzgün basılacak yerler bulduğunda çizmeyi geçip ayağıma çamur gelmedi hiç mesela.

Dışardan mı taşınmış çamur acaba, içeride nasıl o kadar olacak, su da yoksa?
Çok güzel soru. Bir fikrim yok, yani mağarada çamurun nasıl oluştuğun dair. Ama tabi bölgenin killi toprak yapısından belki senelerce taşınmıştır suyla içeriye, sonra su çekilince sadece çamuru kalmıştır, ya da toprak mağaraya taşınmıştır önceden, sonrasında tavandan damlayan sular toprağı çamurlaştırmıştır.

Screen-Shot-2017-04-06-at-8.26.00-PM

Üstünüzde tulum ıslanmaktan korumuyorsa mutlaka üşümek de var mağaracılıkta?
Evet mağaralar genelde soğuk yerler ama hareket edince üşütmüyor. Beklemeye başladığımızda, bekleme süresi uzarsa üşüyoruz. Bazı mağaralar üstümüz ıslak değilken, beklerken de üşütüyor.

Rüzgârlar mı esiyor, kayaların soğuğu mu?
Kayaların soğuğu hep var zaten. Mağara ortamında ısı 10 derecenin üstüne çok çıkmıyor. Bazen ek olarak rüzgârlar da oluyor, mağaranın yapısına göre.

gb-r4

Bu Cık mağarası nasıldı o gün, biraz anlatsana mağaraya ilk girişini.
Dört kişi girdik mağaraya o gün ve girişimizden yarım saat kadar önce geceden beri yağan yağmur karla karışık yağmura çevirdi. Hava epey soğudu ve bir an önce mağaraya girelim istedik, çünkü mağara dışarıdan daha sıcak ve korunaklıydı. Mağaraya gidebilmek için, dereden geçiyoruz, ama derenin o berrak suyu yağmur yağdığı için bulanmıştı ve akış da şiddetlenmişti. Mağaranın ağzına geldik trolyeni geçtik, girdik ve bir sıcaklık yüzüme çarptı. Mağaranın içi sanki sıcak yatakmış gibi. Hatta mağaradan çıkanlar için üzülmüştüm, karlı soğuk havaya çıkacaklar diye. Mağaranın içinde minik yarasalar uyuyordu ve bizim geçtiğimiz yerlere çok yakınlardı. Yarasalar çok tatlı hayvanlar.

Bu senin kaçıncı mağara gezin?
Sayayım. Bazı mağaralara birden fazla gittim onları da sayayım mı?

Olur.
Saydım, 16 olmuş Cık mağarasıyla beraber.

Nasıl başladı bu iş Gamze, nerede gördün, nasıl fark ettin mağaracılık diye bir spor var, Türkiye mağaralarla dolu, bu işi çok iyi yapan insanlar var… diye?
Tesadüfen başladı aslında. Arkadaşımla okulda kulüp masalarını dolaşıyorduk. Ben dağcılık kulübündekilerle konuşmak istiyordum arkadaşım da “mağaracılık diye bir şey varmış oraya bakacağım” dedi. Sonra kulübün masasına geldik, arkadaşım konuşuyordu ben bekliyordum biraz uzakta. Adını sonradan öğrendiğim biri bana “sen de gelmek ister misin?” dedi. Ben “bilmiyorum, aslında bir fikrim yok” dedim. Sonra bana da anlattı ve “toplantıya gel istersen” dedi. Toplantıya gittik iki arkadaşımla beraber, sonradan ikisi de “yok ben gitmeyeceğim” dedi. Ama ben toplantıda gördüklerimi, duyduklarımı çok sevmiştim, öyle de başladı İTÜMAK macerası.

Nesi hitap etti sana acaba?  Onlar gidiyor sen kalıyorsun… Küçük Kara Balıkgibi geliyorsun bana şu an. 
Toplantıdaki tavırları ve yaptıkları iş etkiledi sanırım beni. Küçük kara balık mı?

Evet, Samed Behrengi’nin kitabı var, adı bu.
Duymadım bulup okuyayım.

Pek çok balığa, küçük kara bir balığın hikâyesi anlatılıyor kitapta, hepsi dinleyip sonunda uyuyor, bir tanesi hariç!
Çok tatlı bir şey canlandı gözümde 🐣

Başka ne hitap etti acaba sana mağaracılıkta?
Toplantıdaki tavırları çok samimiydi kulüptekilerin,  yani kendi aralarında çok eğleniyorlardı toplantıyı yaparken bile. Yaptıkları iş ilginçti. Yün içlik giyiyorlardı mesela ve ben nefret ederim öyle içliklerden. Hatta genel olarak tüm içliklerden, ama şimdi seviyorum yünlerimi mesela.

Screen-Shot-2017-04-06-at-8.27.06-PM

Fakat yine de… İnsanlar eğlenceli olsa, toplantı güzel de geçse, koltuktan kalkıp mağaraya gitmek için bir sebep yok ki hayatta?
Evet. Aslında ilk mağara gezimden önce aklımda bir şey canlandıramıyordum. İlk gezimden sonra mağarayı çok sevmiştim. Değişik bir ortam mağara. Etrafınızda insanlar var, ama ben mesela kendimi yalnız ve mutlu hissediyorum mağaralarda. Bazen böyle komple kucaklamak istiyorum mağaraları, ama tabi kayalarla ne kadar az temas edersek o kadar iyi.

Neden?
Çünkü tonlarca kütlelik kayanın bir soğukluğu var ve bizim boyutumuz onun karşısında çok çok küçük kalıyor. Dokunduğumuz yerden ısıyı sömürmeye başlıyor kayaların soğukluğu, bu yüzden de sırtımızı dayamayız genelde kayalara.

Peki mağaraya gitmeden evvel hazırlık, düzenli spor, egzersiz yapıyor musun?
Mağaracılık kondisyon gerektiren bir spor. Çabuk yoruluyorsanız zorlar mağaralar, çünkü mağaranın içinde, yatay mağara bile olsa hagada hugada inilen yerler var, buralara hagadalı yerler diyoruz aslında.

Geri dönmek de yok! Ekipten biri yoruldum, ya da korkuyorum geri döneceğim derse?
Yok, hayır kulüp anlayışı olarak ekip ilerlerken bir kişi “ben yoruldum korktum, ilerlemek istemiyorum” dediği anda, tüm ekip geri döner kampa.

Etrafındakiler ne diyor senin mağaracılık tutkunla ilgili?
Ananem 🙂 “Yani ne anlıyorsun mağaralara girip çıkmaktan, suyun soğuğun içinde” diyorlar, “düşeceksiniz, başınıza bişey gelecek.” Bazen anneme diyorum, “işte 100 metre indik bilmem ne,” “ya orda düşseniz ne olacak, ip kopsa ne olacak…” diye sayıyor. Ama bu biraz güven sporu. insanın kendisine ve kullandığı ekipmana güveni olmalı. Yoksa zaten korku gelir, korku da panik getirir.

Yalnız annen haklı! Ne olacak düşseniz, ip kopsa? 
Önce şöyle diyeyim de korkutucu olmasın. Kullandığımız ekipmanlara bebek gibi bakıyoruz, zaten çok güçlü dayanıklı ürünler bunlar ve kullanım talimatlarına uyulduğunda, düzgün temizlendiğinde kullanım ömrünün sonuna kadar gidiyorlar. Kulüpte de tabi canımızı emanet ettiğimiz malzemelerimize çok dikkat ediyoruz.

Screen-Shot-2017-04-06-at-8.19.02-PM

Gittiğiniz yerlerde köylerde, kasabalarda sizi görenler ne diyor?
Teyzeler, amcalar “yavrum siz üşümüyor musunuz?” diyorlar, ben öyle denk geldim çoğunlukla. Ama bir de çok saçma bir anlayışa sahip olan insanlar var. Onlar mağaralarda define aradığımızı sanıyorlar. Gerçekten televizyonda da bu konu hakkında çok yanlış fikirler veren, mağaracılığı tanımadan tanıtmaya kalkan bazı insanlar var. O define bulabileceğini sanan insanlar, akıllarınca böyle çaktırmadan sorgu yapıyorlar mesela, “içerde ne varmış nereye kadar gittiniz?” gibi sorular.

Bir karşılık, kazanç olmadan mağaraya girmek çok saçma geliyordur.
Yani şunu da açıklayayım yine de: Aslında onların define araması bilmem ne yapması gerçekten hiç önemsediğim bir şey değil, ama bu amaçla mağaralara girdiklerinde mağaraya hiç özen göstermiyorlar. Yani o binlerce yılda oluşmuş bir sistem ve sen haldır huldur girip ona zarar veremezsin, içindeki canlıları rahatsız edemezsin, o yarasaları uyandıramazsın mesela. Sinirlendim.

Yarasalardan başka ne canlılar var içeride? Hem onlar sizi görünce ne yapıyorlar, nasıl ilişki kuruyorsunuz yarasalarla, AYILAR VAR MI?
Yarasalardan başka, örümcekler, böcekler var kendi hallerinde takılıyorlar. Bazı mağaralarda değişik sinekler var. Solucan gibi bir canlı görmüştüm mesela ve derin bir mağaranın dibinde yaşayabiliyordu. Ayı görmedim ben hiç. Olan mağaralar var sanıyorum. Bazı kamp alanlarımızda da ayı tehlikesi var diye biliyorum ama bu da korkutucu birazcık. Yarasalar genelde uyuyorlar, onları gördüğümüzde daha sessiz oluyoruz ve ışıklarımızı onlara tutmuyoruz. Cık mağarasında ben bekliyordum ve bir alttaki inişin başından bir yarasa çıktı, uçtu, havada beni gördü, geri kaçtı mesela. Orda kendi kendime eğlendim biraz. Bazı mağaralarda da kirpi var, oklu kirpi. Oklarını görmüştüm.

Işık demişken… fotoğrafta kafandaki ışık karpit değil ve hatta artık karpit lambası hiç mi kullanılmıyor?
Evet karpit değil. Ledli ışıklı kasklardan. Karpit kullanılmıyor çünkü kullanımı zor ve sanıyorum biraz da tehlikeli, Ledli lambalardan kullanıyoruz

Herkes çok klostrofobik buluyor mağarayı. O hissin çabucak geçtiğini düşünüyorum ben, sen ne dersin?
Bazı mağaralar çok dar gerçekten. Hem dar, hem dar olan küçücük yerden su akıyor bazen. Dar alan korkusu ben de yok, ama bence klostrofobisi olan biri için çok korkunç, zaten fobisi olan insanları mağaraya götürmüyoruz. Sanırım insandan insana değişiyor, önceden öyle korkusu olmayıp mağarada dar yer görünce kötü hisseden olmuştu, sonra galeriye açılınca rahatlamıştı, ama bir daha da gelmedi gezilere.

Böyle bir an var mı? Mağarada etrafına baktığında, birşey gördüğünde, bir durumun içindeyken “ben iyi ki mağaracılık yapıyorum” dediğin? 
Şu ana kadar en sevdiğim mağara Dağlı. Dağlı’da inerken etraftaki kayalar aşağıdaki göl, gölün sağındaki karanlık boşluk, bulunduğum yükseklik, bunlar iyi ki yapıyorumbu işi dedirtenler. Genel olarak bakarsam da yarasaları görünce çok mutlu oluyorum, bir de mağarada belden yukarıya çıkan su varsa. Su ilk başta bir bağırtıyor ama öyle rahatlatıcı ki yani o suyu başka bir yerde bulamam. O zamanlarda da iyi ki diyorum

Çok güzelmiş
Kocaman kayaları görünce de… Bu böyle gider, yarasalar ve su diyeyim ben kısaca.

Mağaracılık herşeyiyle güzel diyorsun galiba.
Evet, gerçekten çok güzel Bana çok şey kattı, katıyor. Yani hayatımda başka ne yaparsam yapayım bulamayacağım hisleri yaşatıyor.

gb-r3

5Harfliler’de yayınlandı söyleşi.

Ediz Dikmelik ile Röportaj: Çocuklar İçin Felsefe “Tartışıyoruz Ama Kavga Etmiyoruz”

Oğuz Atay’ın okur okumaz beni çok çarpan bir cümlesi var, seneler evvel denk gelmiştim: “Çocuklar herşeyi bilirler, onlardan hiçbir şey saklayamazsınız” diyordu. Herhalde Tutunamayanlar romanından olacak. O zamanlar etrafımda çok çocuk yoktu ve bir anda çocuk dediğimiz bu insanların ne kadar da tekinsiz oldukları gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalmıştım.

Şimdi bana öyle geliyor ki herhalde bu tekinsizlik durumları okul yaşına dek artarak coşkuyla devam eden bir merak, sorgulama, öğrenme isteği ve açlıktan da kaynaklanıyor. Okul sıralarına oturmalarıyla beraber yaşken eğiltilmeye çalışılan ağaçlara mı dönüyorlar nedir, o coşku yerini dertli, tasalı başka bir hallere bırakıyor. Esas tekinsizlik de bu olsa gerek aslında. Ardı ardına gelen sınavlarla yetişkinliğe doğru atılan ve giderek ağırlaşan adımlar.

Ediz Dikmelik, İzmir’de bir vakıf aracılığıyla çocuklarla felsefe yapıyor bir süredir. Onunla tüm deneyimi ve program hakkında konuştuk. Çocukların okul eğitimlerinden sonra gönüllü olarak katıldıkları bir yer felsefe sınıfı. Üstelik her ders de iki saate yakın sürüyor, 9 yaş civarı çocukları için uzun bile sayılabilir belki, ancak okuyunca göreceksiniz kimse ders bitsin diye saatine bakmıyor. Hani günde altı saat felsefe dersi görmeye bile razılar! Röportajda mümkün olduğunda Ediz Dikmelik’in kendi deneyimine odaklanmaya çalıştık çünkü oraya buraya sürekli çekiştirilen eğitim sistemi içinde bu türden modellerin, uygulamaların da yer alabileceğine dair bir fikir, somut bir öneri getiriyor onun deneyimi.

Tartışma için her zamanki gibi yorumlarda buluşalım ve “o söylediğin çok saçma!” gibi çıkışlardan da uzak duralım, çünkü öylesi çok saçma!

Neye ihtiyacımız var felsefe sınıfı için? Nasıl oluyor?

Çocuklar için Felsefe programının avantajlarından biri uygulama için gereken maddi ihtiyaçların düşük olması. Bu iş temelde bir grup çocuğun çember halinde oturabildiği ve yazı yazılabilecek bir yüzeyin olduğu her ortamda yapılabiliyor. Dolayısıyla asıl belirleyici olan kurumların bu konudaki açıklığı ve eğitmen bulunup bulunamayacağı. Ben bu programla Kanada’da tanışmış ve uygulamıştım. Orada devlet okullarının seçmeli bir dersi kapsamında gerçekleşmişti. Buraya geldikten sonra Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı’na (TEGV) proje olarak sundum ve TEGV birimlerinden birinde, okul saatleri dışındaki bir etkinlik olarak uyguladık. 3. ve 4. Sınıf öğrencileri okuldan sonra TEGV’in birimine geliyor ve nasıl İngilizce ya da Matematik dersleri alıyorlarsa felsefe dersi alıyorlardı.

Derslerin seyri nasıl?
Bu programın bir seansı yaklaşık iki saat sürüyor ve üç ana aşamadan oluşuyor. Birinci aşamada “uyaran” dediğimiz bir aktiviteyle başlıyoruz. Video izleme, oyun oynama, hikâye kitabı okuma gibi, eğitmenin seçtiği ve tartışma doğurmaya müsait bir aktiviteden sonra, soru oluşturma aşamasına geçiyoruz. Bu aşamada çocuklar bireysel ve grup olarak çeşitli sorular oluşturuyor, değerlendiriyor, ve aktiviteyle ilgili hangi konuları tartışmak istediklerini belirliyorlar. Ortaya çıkan sorular sınıfça oylanıyor ve odaklanmak istediğimiz konular netleşiyor. Üçüncü aşama, “Sorgulama Topluluğu” dediğimiz tartışma aşaması. Burada çocuklar fikirlerini grupla paylaşıyor, eğitmenin liderliğinde tartışmayı istedikleri gibi derinleştiriyorlar. Bu aşamanın, fikirlerin havada uçuştuğu bir sohbetten ziyade varsayımların belirlendiği, itirazların geliştirildiği, kavramların sorgulandığı — yani felsefe yapılan — bir diyalog olması amaçlanıyor.

Senin açından deneyimin öne çıkan yanları neler?
Çocukların iyi düşünürler olduğu gerçeğine artık alışmış durumdayım. Yine de şaşırdığım ve hoşuma giden şeyler oluyor. Örneğin okuduğumuz hikâyelerden birinde “post hoc ergo propter hoc” diye bilinen bir mantık hatası yapılıyordu. Çocuklar bu hatayı kendi kendilerine yakalamayı başardılar.

Nedir o?
“Bundan sonra, o halde bundan dolayı” gibi bir anlamı var. Mesela hastayken bol bol domates yesem ve sonrasında iyileşince “çok domates yediğim için iyileştim” gibi bir çıkarım yapsam, bu mantık hatasına düşmüş olurum. Bunu fark etmek ve anlamak, 9 yaşındaki çocuklar için pek kolay değil. Hikâyedeki karakterin hatasını fark edip kendilerince ifade ettiklerinde şaşırmıştım.

Tartışmalar nasıl seyrediyor peki sınıf ortamında?
Çocukların tartışmaları çektikleri yerler ilginç olabiliyor. Bazen tartışmanın belirli bir konuya gitmesi umuduyla derse gidiyorum. Örneğin “hayvan hakları” gibi bir konuyu tartışacağımız zaman “hayvanları besin olarak görmemiz doğru mu?” gibi bir soruya ulaşmayı umuyorum. Bazen bu olamıyor ama bir bakıyorum “bize zarar verme ihtimali olan hayvanlara karşı sorumluluklarımız nelerdir?” gibi başka bir ilginç soruyu tartışıyoruz. Bu tartışmada anlamlı bir ilerleme gösteriyoruz. Benim hedeflerimin dışındaki sorulara ulaşmaları ve bunlarla ilgili kaliteli diyaloglara girmeleri beni hem şaşırtıyor hem de sevindiriyor.

Çocuklar seni nasıl görüyor acaba, otorite figüründen ziyade bir çeşit “kafadar” gibi olabilir mi?
Öğrenciler beni ne arkadaşları ne de alışık oldukları gibi bir öğretmen olarak görüyorlar. Özellikle TEGV’de bizim öğrencilerle ilişkimiz okullardaki kadar resmî değil. Ayrıca gönüllü eğitmenler asla çocukların korktukları karakterler olmuyorlar. Hem TEGV ortamı hem de “Çocuklar için Felsefe” programının yapısı sebebiyle gayet pozitif bir ilişki içinde oluyoruz.

Dersin başında gönülsüz olan/göz deviren, ama sonra kendini kaptıranlar oldu mu?
Başlarda şikâyet eden öğrenciler olabiliyor. “Bir sürü soru var, cevaplarını vermiyor!!” gibi serzenişler duyuyoruz. Birkaç haftadan sonra öğrencilerin hemen hemen hepsi memnun olmaya başlıyor ve felsefe en sevdikleri derslerden birine dönüşüyor. Bunun temel sebebi, öğretmenin pasif durumdaki öğrencilere bilgiler aktardığı bir modelin izlenmiyor oluşu. Öğrenciler baştan sona aktifler ve en çok birbirlerinden öğreniyorlar. Dersler çok eğlenceli geçiyor. Ödev, sınav, sözlü gibi stres yaratan şeyler yok. Aktiviteler eğlenceli, soru oluşturma kısmı zihinsel açıdan zorlayıcı. Tartışma kısmı ise tamamen ayrı bir fenomen. Genelde ders bittiği halde heyecanla tartışmaya devam etmek isteyenler oluyor.

Gelişim, hatta belki ilerleme olarak değerlendirilebilecek değişimleri hemen fark ediyor musun?
Birkaç hafta içinde gelişmeler gözlemeye başlıyoruz. Bu gelişmeler birden fazla alanda oluyor. Grubumdaki çocuklar başka bir öğretmenlerine “biz felsefe dersinde tartışıyoruz, ama kavga etmiyoruz” demişler. Bu onlara ilginç gelmiş. Ben bunu duyunca bir sonraki derste “tartışma”nın ne demek olduğunu sordum ve genelde “kavga, çatışma” gibi cevaplar aldım. Daha sonra her derste biraz biraz tartışmalardan ne beklediğimizden, amacımızın ne olduğundan bahsetmeye başladık. Zamanla “Cüneyt! Söylediğin çok saçma!” gibi çıkışlar azaldı. Düşünme kabiliyetlerini ilerletmenin yanında tartışma kültürüne de bir giriş yaptık diye düşünüyorum.

Beni memnun eden olaylardan biri de şuydu: Programı sonlandırdığımız gün çocuklarla bir değerlendirme yaptık. Neler yaptık, neler öğrendik, nasıl değiştik gibi konuları konuştuk. Çocuklardan birinin kendisinde gördüğü değişim oldukça umut vericiydi. Şöyle dedi: “Eskiden bazı soruları direkt cevaplıyordum ama düşünmeden cevaplıyordum. Artık düşünerek cevaplara ulaşıyorum.”

Hayatı değişti yani!
Öyle diyebiliriz çünkü edindiği bu alışkanlık birçok alanda işine yarayacak. Aynı zamanda çocukların eğitimden beklentilerinin de değiştiğini hissediyorum. Programı bitirdiğimizde çocuklar toplanıp TEGV biriminin müdürüne gitmişler ve dersin devam etmesini istediklerini söylemişler. Müdürümüz de ısrarları azaltmak için “Size günde altı saat felsefe dersi koyuyorum!” demiş. Çocukların buna verdiği tepki “YAŞASIN!!” olmuş. Tabii ki günde altı saat ders koyulmadı ama çocukların böyle bir teklife sevinmeleri eğitim adına harika bir durum.

Kanada ve Türkiye deneyimlerin hakkında ne söylemek istersin?
Kanada’daki öğrencilerle buradaki öğrenciler arasında ilgi, kabiliyet ve yatkınlık açısından fark yok. Ancak alışık oldukları eğitim sistemiyle ilgili önemli farklar gözlemlenebiliyor. Örneğin Türkiye’deki öğrenciler dairesel olarak oturup birbirleriyle konuşma deneyimini pek yaşamamışlar. Grup halinde tartışmaya geçtiğimizde arkadaşlarından ziyade öğretmene bir şeyler anlatmak istiyorlar. Öğretmenden onay bekliyorlar. TEGV’deki grubumda bunu değiştirmem haftalar aldı.

Çocuklar için felsefe dersi açmak isteyen okul yöneticileri ne yapsınlar?
Şu aşamada doğrudan bu konuyla ilgilenen eğitimcilere ulaşmalılar. Maalesef henüz Türkiye’de bu işi yapan kişi sayısı olukça az. Bildiğim kadarıyla henüz bu konuda aktif çalışan bir derneğimiz yok.

Bir de ufak bir uyarı yapmam gerekiyor. “Çocuklar için Felsefe” aslında belirli bir eğitim yöntemini ifade ediyor. Bu, yurt dışında P4C olarak bilinen, 70’lerde Matthew Lipman tarafından temelleri atılmış bir yöntem. Bizler Türkiye’de bu yöntemi uygulamaya çalışıyoruz. Ancak “çocuklar için felsefe” oldukça genel bir terim olduğundan bazen başka yöntemleri kullanan programlar da bu isimle anılabiliyor. Örneğin lisedeki felsefe eğitimini biraz daha basitleştirip buna “çocuklar için felsefe” diyebilirsiniz. Böyle bir program P4C kadar faydalı ve dönüştürücü olmayabilir. P4C, standart felsefe eğitimine kıyasla biraz daha “alternatif” kalıyor. Bu röportajda bahsettiğim gibi bir programla ilgilenen veliler ve eğitimciler bu farktan haberdar olmalılar.

Çocuklar için Felsefe programının web sitesi: http://cocuklarlafelsefe.com
Ana görüntü: Andy Goldsworthy


5harfliler,  25 Şubat 2016.