Yıldırım, Yağmur, Şimşek ve Dişi Eşeğin Kulakları

Bugün İstanbul’un muhtelif kenar köşelerinden bir fırtına geçiyor. Korkmayın! Yıldırım, yağmur, şimşek ve hatta hortumla ilgili insanlığın belleğinde toplanmış bilgileri derledim size.

Evvela… Hayvanlara, bitkilere uzaktan bakmayıp bir zahmet yanlarına gitsek, onlara dikkatle baksaydık, bugün bu fırtınanın kopacağını anlardık!

Fırtınadan önce şunlar olmuştu oysa doğada:

Dünyanın bir yerinde bir horoz öttükten sonra su içti,
kümes hayvanları kanatlarını gerdi,
tavuklar tek ayaklarını kaldırıp başlarını kanatlarının altına soktu,
arılar sabah kovanlarından çıkmadı,
kediler ön bacaklarını yaladı,
keçiler aksırdı,
koyunlar tos yaptı,
sırtı kaşınan bir at yere yattı,
dişi eşek kulağını salladı,
kargalar bağırarak uçuştu,
karıncalar yuvalarından uğradı,
bazı tavuklar bitlendi,
solucanlar başlarını topraktan çıkardı,
baykuşlar akşamdan ötmeye başladı,
keçi kuyruğunu indirdi, poposunu sakladı,
guguk kuşu dün gece üç defa öttü.

Biz bunları hiç görmedik, duymadık.

Hayvanlar bu işle meşgulken bir nedenden dağlarda uyuyan rüzgarlar uyandı. Dağlar insana yakın göründü ve fırtına başladı. Ağaçların köklerinde ve insanların içlerinde yaşayan kötü ruhları, çakan şimşekler kovaladı. Bu kötü ruhlardan bazıları korkudan sincap şekline girdi ve başka ağaçların içlerine saklandı. Gökte yaşayan yıldırım kuşu kanatlarını çırptığı için başımıza yıldırımlar düştü bugün. Ağaçtan bir kuş yapıp evimizin önüne assaydık yıldırım kuşundan korunabilirdik. Hatta “çadır”ımızın önüne çıkıp bu ağaçtan kuşun etrafında dönerek dualar okusaydık işi hepten garantiye alırdık (ama şamanlık meselesi de çok geride kaldı).

Peki bunca yağmuru, yıldırımı lehimize nasıl kullanabiliriz? (Kullanma, bir kullanma, bırak yağsın öyle!) Yıldırım düşen bir ağaçtan bir parça alıp eve getirseydiniz kötü ruhlar evinize uğramazdı. Çocukken yazın ilk yıldırımını görüp zıplasaydınız boyunuz uzun olurdu. Tam da gök gürlerken (neden bilmiyorum) patates ekseydiniz, bol bol patatesiniz olurdu. Hep kaçtı bu fırsatlar tabii!

Ayrıca bugün yağan doluya karşı, evin yaşça en büyük kızları ellerine bir bıçak alarak doluyu ortadan ikiye kesse ve keserken de “Ben annemin ilkiyim, dağlarda tilkiyim” deseydi dolu duracaktı. Tabii, yağmurdan süpürge yakarak da kurtulabilirdik. Olmadı.

Yapmamak icap eden işler de var, bir sonraki fırtına için akılda olsun: Yağmur yağarken ocağın başında oturmayın, tepenize yıldırım düşer. Başınızı kırmızı örtmeyin, gene yıldırım düşer. Ceviz ve (bulabilirseniz) karaağaç altında durmayın. “Hortum geliyor” derlerse de korkmayın! Hortum değil o, yılan. Bir yılanın bin yaşına geldiği zaman dünyadaki ömrünü tamamladığına inanılıyor ve onu melekler gökyüzüne çekiyorlar. Her şey kontrol altında!

Bu yazının görüntüsü olan Çömçeli Gelin‘e de değinmek istiyordum ama artık o da başka bir yazının konusu olsun. Yine de, ama kısaca, Çömçeli Gelin’in Anadolu’nun muhtelif yerlerinde çocukların oynadığı bir oyunun baş kahramanı olduğunu söyleyeyim. Sokaklarda tekerlemesiyle dolandırılarak yağmur bekleniyor kendisinden, ama çok tekerlemeyin, çok yağmur yağıyor.

Çömçeli gelin çöm ister
Bir kaşıcık yağ ister
Yağ verenin oğlu olsun
Bulgur verenin kızı olsun
Teknede hamur
Tarlada çamur
Ver Allahım ver
Bir sulu yağmur

(Yağ makbul, bulgur kızın payına ancak düşen tabii)


Kullandığım kaynaklar bunlar: Kaynak, Kaynak, Kaynak, Kaynak, Kaynak

5Harfliler

Anatolian Rock Revival Project

Anatolian Rock Revival Project bir Youtube kanalı. Moğollar’ın Iklığ şarkısıyla fark ettim bu proje için çizildiği belli olan illüstrasyonların güzelliğini.

Kanal’ın adresi burada. Devam ediyor bu iş, mutlaka bir göz atın, takip edin. Bu “derleme”yi yapmadan, hemen kapılarını çalayım, ne olmuş, ne bitmiş öğreneyim istedim önce, sonra vazgeçtim bundan. Bir kere de kurcalamasak ötesini berisini. Güzel bir işi yapıldığı kadarıyla, ortadaki haliyle sunsak da güzel değil mi? 105 şarkı/illüstrasyon var, ben 15’ini seçtim. Bağlantılar da resmin üstüne ekli.

Çok güzel illüstrasyonlar bunlar, şarkılar zaten birbirinden güzel. Bazılarını ilk defa dinliyorum, ne yazık! Zaten memleketimizde iyi, güzel olan işler cezalı gibiler. Ya daha ortaya çıktıkları gibi kayboluyorlar, ya da az sayıda kişiye ulaşarak, sadece bu şanslı azınlığın hayatında kalıcı etkiler bırakıyorlar. Moğollar’ın Dağ ve Çocuk şarkısı mesela: Neden ilkokul müfredatında ya da o civarlarda girmiyor hayatımıza? Ya Neptünlü Sevgilim? Boşuna boşuna geçmiş yıllarım. Neptünce öğrenebilirdim!

Yazarken neşeli şarkılar dinlemeye meylediyorum çoğu zaman. Daha doğrusu (“ne yersen osun” misali) ne dinlersen biraz yazdıkların da öyle biçim alıyor. Zihnine hiç sirayet etmeyecek, kenarda durup kendi kendine çalıp söyleyecek, o arada senin de yazmana müsaade edecek müzik türü yok hayatımda. Dinlediğim her neyse bir kelime olup giriyor metne, yazının bir yerine yerleşiyor. Türler arasında gezinme faslı da altımışlı, yetmişli yıllarda yapılmış, Anadolu Rock  tabir edilen türün şarkılarıyla bitiyor galiba çoğu zaman. Biraz eve dönmek, dahası sobanın da arkasına yuvalanmak gibi, bu şarkılarla büyüdüğümden (evdekiler sağolsun). Bu illüstrasyonlar şarkıları daha da eğlenceli getirmiş. Bazılarının üzerine ayrı yazılar yazmak istiyorum. Devam yazılar, Tamirci Çırağı, Gurbet, Neptünlü Sevgilim ve Iklığ üzerine olacak. Yani galiba! Bakalım, göreceğiz.

Kanalı takip etmeyi unutmayın. Bir de duyuruları var yakın zamanda yapmışlar. Şarkı sözlerini, İngilizce’den başka dillere çevirebilecek insanları arıyorlar.

Screen Shot 2018-01-31 at 4.07.37 PM Özdemir Erdoğan – Gurbet 1972. İllüstrasyon: Kaan Demirçelik.
Screen Shot 2018-01-31 at 4.24.43 PM.png Selda Bağcan – İnce İnce bir Kar Yağar 1976. İllüstrasyon: Mehmet Özen
Screen Shot 2018-01-31 at 4.01.18 PM Moğollar – Dağ ve Çocuk 1970. İllüstrasyon: Uğur Erbaş.
Screen Shot 2018-01-31 at 4.18.05 PM.png Mavi Işıklar – Çayır Çimen Geze Geze 1966. İllüstrasyon: Şeyda Ünal.
Screen Shot 2018-01-31 at 4.04.27 PM Moğollar – Ala Geyik Destanı 1972. İllüstrasyon: Mustafa Mutlu.
Screen Shot 2018-01-31 at 4.21.16 PM.png Esmeray – Ayrılık Olsa Bile 1974. İllüstrasyon: Anıl Emmiler
Screen Shot 2018-01-31 at 4.05.12 PM Moğollar – Iklığ 1971 İllüstrasyon: Barış Sarhan.
Screen Shot 2018-01-31 at 4.41.35 PM.png Kaygısızlar – Özlem 1970. İllüstrasyon: İdil Ar.
Screen Shot 2018-01-31 at 4.09.04 PM Mazhar ve Fuat – Adımız Miskindir Bizim 1971. İllüstrasyon: Remzi Erdem.
Screen Shot 2018-01-31 at 4.28.17 PM.png 21. Peron – Anlatamıyorum. İllüstrasyon: Gizem Güvendağ.
Screen Shot 2018-01-31 at 4.11.15 PM.png Grup A1- Neptünlü Sevgilim 1979. İllüstrasyon: Tufan Kızılırmak
Screen Shot 2018-01-31 at 4.45.03 PM Selçuk Alagöz – Saklan Saklanabilirsen 1968. İllüstrasyon: Gülin Özdemir.
Screen Shot 2018-01-31 at 4.47.35 PM.png Bülent Ortaçgil – Olmalı mı Olmamalı mı 1974. İllüstrasyon: Maya Bora.
Screen Shot 2018-01-31 at 4.49.08 PM.png Fikret Kızılok ve Tehlikeli Madde – İnsan mıyım, Mahlûk muyum, Ot muyum 1974. İllüstrasyon: Jeff Treves.
Screen Shot 2018-01-31 at 4.51.48 PM Cem Karaca & Dervişan – Tamirci Çırağı 1975. İllüstrasyon: Bahadır Yazıcı.

 

Yıkılan Genelevler: “Et İyliyi Bul Kötülüyü.”

Madem genelevlerine karşı bir savaş açmışlar o zaman bizlere iş versinler
Y.B., Erzurum Genelevi

“Yıkılan Genelevler Et İyliyi Bul Kötülüyü” başlıklı yazı Eylül 2012’de yayınlandı 5Harfliler’de. Bu, 2007’den itibaren yıkılan genelev haberlerinden bir derlemeydi. Son üç senede bu yıkımlara yenileri eklendi ve genelevlerde çalışan kadınların akıbetlerine dair tartışmalar da sınırlı bir çevrede kaldı. Bu derlemeyi, yaklaşık üç sene sonra, yeni yıkımlara, yıkımlardan sonrasına ve fotoğraflara yer vererek güncelliyorum. Yazının sonunda kısa bir de değerlendirme bulacaksınız. Birkaç yönden mesele açılmaya, tartışmaya ve kaydadeğer: Yıkım haberlerinin veriliş şekilleri, kentsel dönüşüm süreçlerinde genelevlerin değişen konumları ve en önemlisi yıkımlardan sonra kadınların akıbeti.

***

Türkiye’de bir süredir genelevler şu ya da bu nedenle yıkılıyor.

Ağustos 2007’de Balıkesir genelevi, belediye meclisinin 20 yıl önce aldığı bir karara dayanılarak yıkıldı. Belediye başkanı kendilerine gelene dek, gereken kararlılığın bir türlü gösterilememiş olduğunu belirtmişti yıkım töreninde. Yıkım kararı belediyenin seçim vaadiyle ve iddia edilene göre vatandaşların yoğun isteği üzerine gerçekleşmişti.

Aralık 2008’de Isparta genelevi bir törenle yıkıldı. Törenden evvel zaten önemli kısmı yıkılan geneleve son darbeyi vuracak belediye başkanı, buranın “bir ev değil, fuhuş yuvası” olduğunu söyleyerek evin aileler için olduğunu da eklemişti sözlerine. Yıkım sırasında binanın bir yerine bir de pankart iliştirilmişti: ‘Yapılamayanları yaptık, yıkılamayanları yıktık.” Genelevin yeni bir yerde açılacağı söylendi bugünlerde, ancak anlaşılan bu hiç gerçekleşmedi. Yer olarak gösterilen yeni bina jandarma bölgesinde yer alıyordu ve gereken ruhsat verilmedi. Şimdilerde bu bina satılık edilmiş.

yikim

Ağustos 2010’da Aydın, Nazilli’deki genelev, ya da belediyenin andığı ismiyle istisnai sosyal tesis, şehrin dışına taşınmak üzere “kentsel dönüşüm” projesi kapsamında yıkıldı. Belediye başkanının deyişiyle “en azından şu an etrafta gördüğümüz evler, arsalar hem değerlendi hem de mahalleli rahatladı.” Bu yıkımdan hemen evvel, çok kaydadeğer bir gelişme yaşandı yalnız. Boşaltılan genelevin, bahçesinden türbe görüntüsünde sarıklı, örtülü, testili bir mezar çıktı. Bu sarık karşısında afallayan yetkililer, kamuoyunun mesele hakkındaki hassasiyeti karşısında gereken incelemeyi yaptılar, arşivlere gittiler, sordular soruşturdular ve burada bir evliya bulunmadığına kanaat getirdiler. Mezar kazıldı, herkesin içi rahat olsun diye metrelerce derine gidildi ve de herhangi bir kemik kalıntısına rastlanamadı. Sonunda bu mezarın yıkıma engel olmak isteyen genelev çalışanları tarafından yıkımdan bir gece evvel yaratıldığı anlaşıldı.

yikim2

Mayıs 2011’de Antakya genelevi mahalle arasında bulunduğu gerekçesiyle yıkıldı. Belediye başkanı, şehrin “kangren haline gelmiş bir sorunu”nu daha hallettiğini belirtmişti. Yıkılan binanın yerine otopark yapılacağı söylendi o günlerde ve yeni bir yere taşınmak gündeme geldi. Bu taşınma işlemi gerçekleşti, fakat başka bir yerleşim alanına yakınlığı nedeniyle tartışmalar devam etti bir süre daha.

Eylül 2011’de Ankara Bentderesi’ndeki genelevlerin yıkımına başlandı. Kale’nin hemen altında yer alan bölge “Ulus Tarihi Kent Projesi”nin bir parçasıydı. Yeni hizmet yeriyle ilgili olarak belediye başkanı, valiliğin karar merci olduğunu belirtiyordu. En çok ses getiren, basına en çok yansıyan bu yıkım oldu. Böylelikle, birtakım rakamlar da ortaya çıktı. Bentderesi’nin günlük ziyaretçi sayısının 7000 civarında, çalışan kadın sayısının 300 ila 500 arasında değiştiği gibi.

Bentderesi’ndeki yıkım 2013’e kadar peyderpey, ta ki bir bakkalın direnişi ile karşılaşana dek devam etti. Ağustos 2013’te yıkımı planlanan dört evin altında, bir biçimde dört binayla da mekân bağlantısı olan bir bakkal dükkanı, sahibi mahkemeye başvurduğu, dava devam ettiği ve mülkün kamulaştırması yapılamadığı için yıkılamadı. Bentderesi’nde yapılan yıkımlarla ilgili bütün süreç ayrı bir yazı, araştırma istiyor. Eylül 2014’de 30 kadar kadın, yıkım kararıyla ilgili Ankara’nın muhtelif kurumlarına dava açtılar. Davalar sonradan Danıştay’a gitti. Ekim 2014 itibariyle yeni evlerin nerede açılacağına dair bir fikir birliğine de varılamamıştı.

 

yikin3

Ankara, Bentderesi’ndeki evlerden birinin yıkımı.

Ağustos 2012’de Yozgat genelevi yıkıldı. Yıkım gerekçesi yapının kaçak olmasıydı. Burada altı kadın çalışıyordu ve yıkım yerinin yerine otobüs terminali yapılacağı söylendi.

 

yikim4

Yozgat genelevinin yıkımı, 2012.

Mart 2013’de, Afyonkarahisar’daki genelev kapatıldı, Burada, belediye başkanının iddiasına göre, genelevin patroniçe olarak bilinen sahibesi, bizzat belediyeye dilekçe ile başvurmuştu. Ev, son birkaç yıldır kâr etmiyordu. Kapatılma işlemi belediye tarafından basına haber verilerek yapıldı, yıkım işlemi patroniçeye bırakıldı. Diğer yandan Nisan 2012’de, bu evin kapatılması için, işletmeci ile ikna görüşmelerinin devam ettiği yansımıştı yerel gazetelere.

Mart 2014’te ise Erzurum genelevi tümüyle yıkıldı. O da yerleşim bölgelerinin içinde kalmıştı ve yakın zamanda yanına bir cami yapılmıştı. Yıkımdan sonra alanın mesire yeri olarak planlanacağı söylendi. Evi boşaltmaları istenen kadınlar eşyalarını toplarken basına, yıkım kararının gerekçesini bilmediklerini söylüyorlardı.

Bunlara ek olarak, Antalya, İzmir, Konya‘nın ilçelerindeki genelevlerin yıkıldığı ya da yıkılacağı haberleri de var. İstanbul Karaköy’deki evlerin, Galataport projesi kapsamında kapatılacakları ise bir zamandır konuşuluyor.

Buraya kadar sayılan yıkımların ertesinde arazilerin, park, otopark, mesire yeri, sosyal tesis, son derece muğlak bir ifade ile “kadın konuk evi” olarak değerlendirilecekleri söylenmiş yetkililer tarafından. Bunların ne kadarı gerçekleşti şimdilik söylemek zor, daha doğrusu her biri için ayrı araştırma yapmak gerekiyor. Bu, meselenin bir yanı. Kentsel dönüşüm projeleri kapsamında genelevler ilk ötelenen, resim dışına çıkartılan yerler. Haberlerin verilişlerinde ise göze çarpan bu şer yuvalarının bir vinç marifetiyle yerle bir edilmiş olması çoğunlukla. Bina yıkılınca sorun da ortadan kalkıyor! Daha sonrasında neler olduğu haber niteliği taşımadığından olsa gerek, çoğu örnekte yeni bir yer gösterildi mi, yeni bir yere taşınıldı mı, kadınlar sokakta mı kaldılar bilemiyoruz. En önemli kısmı da bu. Haber metinlerinde hiç yer verilmeyen ya da en  az yer verilen kadınlar ve onların bu yıkımlara tepkisi. Ankara örneği sayesinde basına yansıyan bir tartışma, bazı derneklerin, bakanlığın ve genelev çalışanlarının katıldığı bir tartışma var yine de. Bu tartışmayı bir başka yazı da ele almak üzere son olarak kadınların seslerini duyabildiğimiz, beklenmedik bir kaynağa değineyim. Bentderesi yıkımlarından birinden, bir fotoğraf, aynı zamanda yazının da ana görüntüsü. Duvarda şunlar yazıyor:

“Herşeyi bilmene gerek yok, haddini bil yeter,” “Sev seni seveni dağda çoban ise, sevme seni sevmeyeni Mısır’da sultan ise,” “Ayarını bozduğun kantar, bir gün seni de tartar,” “Hatıralar anılarda kaldı,” “Her kaptan yemek yedim” “Lale devri çocuklarıyız biz,” “Hata benim, günah benim, suç benim,” “Dost ararsan cebine bak,” “Sır gibisin ahım seni kör eder,” “Benim gerçeklerim senin hayallerin bile olamaz,” “Önceden anlamazsın her şey hoşuna gider. Sonra feryat edersin çığlığın boşa gider” “Et iyliyi, bul kötülüyü.”


5Harfliler

Kardeşi Fırfır’ın Anlattıklarında Orhan Veli

Orhan Veli Kanık’ın doğumunun yüzüncü yılı olduğu için 2014 Nisan ayında bir sergi açılmıştı Yapı Kredi Kültür Sanat’ta: Sakın Şaşırma Orhan Veli Yüz yaşında. Sergide Orhan Veli’ye ait iki kurşun kalem, el yazıları, Nusret Suman‘ın yaptığı iki büst ve bazı başka belgeler yer alıyordu. Bir de kitap yayınlandı bu vesileyle. Orhan Veli’nin sevgilisine yazdığı hiç yayınlanmamış mektuplar: Yalnız Seni Arıyorum. 2012’de ise başka bir kitap daha ve ses kaydı var yayınlanan: Beni Bu Güzel Havalar Mahvetti başlığıyla, Orhan Veli bir arkadaş toplantısında kendi şiirlerini seslendiriyor, bir de Karagöz oyunundan bir kayıt. Bütün bu malzemenin ana kaynaklarından biri ise bir kişi: Orhan Veli’nin kardeşi.

YKY tarafından düzenlenen sergide yer alan malzemenin önemli bir kısmı Orhan Veli’nin kendisinden on yaş küçük kardeşi Füruzan Yolyapan’dan alınmış. Nitekim, ses kayıtları da birtakım maceraların ardından yine Füruzan Yolyapan’ın girişimiyle yayınlanmış. Bu vesilelerle Yolyapan ile 2012-2014 arasında yapılmış bazı röportajlara denk geldim bir akşam. Hepsini heyecanla okudum. Füruzan Yolyapan müthiş birisi, abisine hayran, hatırasına sadakatle bağlı. Hem abisi hakkında hatırladıkları, anlattıkları güzel, hem de Orhan Veli gibi birini kardeşinden dinlemek. Bu röportajlardan aşağıdaki derlemeyi yaptım sizin için. Sorulara bağlı olarak değişik yayınlarda yeni hikâyeler anlatmış, bazı ayrıntılar hemen tüm söyleşilerde yer almış ama bazen de birinde olan, diğerinde yok. Anlattıkları derli toplu bir yerde, burada dursun istiyorum. Bugün Orhan Veli’nin doğum günü çünkü.

Yolyapan, abisini resimlerle hatırlıyor en çok. Orhan Veli resimler yapıyor sağa sola, kara kalemde özellikle yetenekli, fakat yaptığı hiç bir resim için “bu benim” demiyor. El becerisi gerektiren her işte çok becerikliymiş, uçurtma yapıyor hep (telli duvaklı, kuyruğu ebemkuşağı renginde). Kardeşi ile yaşadıkları Beykoz’un tepelerine uçurmaya gidiyorlar. Sesi güzel değilmiş, ama güzel de türkü söylermiş.

Orhan Veli futbolu da çok seviyor, çorapları var sarı kırmızı hatta forması, kramponları da var. Bir süre eğitim gördüğü Galatasaray Lisesi’nden sonra takımın da koyu bir taraftarı oluyor. Yolda yürürken ayağına takılan taşlara vurarak yürüyor, bu sebepten ayakkabılarının uçları hep aşınmış, sonradan sonraya merak salmış ayakkabılara, hep de kendisi boyarmış. “Çok da şıktı” diye anlatıyor kardeşi onu: Hep ceket giyer, kravat takar bazen bir maaşını kıyafetlere verirmiş. Bir de at yarışlarını severmiş, kardeşiyle Veliefendi Hipodromu’na gidecekleri gün gidiş, dönüş bileti alırmış, dönerken paraları kalmazsa diye, tedbiren. Balık tutmayı seviyor bir de iki kardeş beraberce.

Orhan Veli kardeşini “fırfır” diye çağırıyor. Onu canı sıkkın görünce, yanına gelir “Fırfırcığım nedir derdin?” diye sorarmış. Neşelendirmek için bazen de hikâyeler anlatırmış ona. Bir hikayeyi de hatırlıyor Yolyapan: Birisi komşusunun papağanını kesmiş yemiş, komşu da bu kuş kesilir yenir mi bu kuş konuşan bir kuş. Komşu da ona şu cevabı vermiş: konuşur mu? Madem konuşurdu da neden beni kesme demedi?

Kardeşini, konuşmacılık yaptığı konferanslara götürür fakat önceden tembihlermiş Orhan Veli, “sakın alkışlama beni” diye. Yolyapan, “herkes alkışlardı, ben bakardım” diyor. “Ele avuca sığmayan, yaramaz bir çocuk gibiydi” diye anlatıyor. Eve misafir çağırır, ama kendisi gelmezmiş. Üç gün sonra Ankara’dan çıkarmış ortaya. Bazen de gece yarısı gelir, kardeşinin camına tıklarmış kapıyı açması için. Bir akşam da koltuğunun altında bir heykelle gelip, kardeşine büstünü gösterek şöyle demiş: “Bak başımı getirdim.”

ovk1

Bir de tiyatro merakı var tabi, Orhan Veli çok da güzel taklit yapıyor. Beykoz’daki evlerinin arka bahçesinde sahne kurulurmuş. Yolyapan bu oyunlar oynanırken kendisinin çok küçük olduğunu söylüyor, fakat bir gün sahnenin çöktüğünü hatırlıyor. Oyunun adı aklında değil ama sahne çökünce seyirciler gülmeye başlıyor. Oyunculardan biri sinirlenip: Ne gülüyorsunuz biz burda dram oyunuyoruz demiş.

Kardeşine verdiği bazı nasihatler var. Hiç pişman olmamasını, pişman olacak iş yapmamasını istiyor ondan. Kendisi yaşadığı herşeyden memnunmuş. Bir de iktisat okumasını istemiş, geleceğini parlak gördüğünden, nitekim Yolyapan da iktisat okuyup bankacılık yapmış iş hayatında. Ondan hep ayakları üstünde durmasını istemiş.

“Halden anlayan, mütevazı, merhametli kimseyi hor görmeyen, şefkatli, düşüncelerinden taviz vermeyen, teşpihte hata olmaz evliya gibi biriydi” diye anlatıyor abisini kardeşi. “Allah’ın lütfu bir insan, ama erken aldı yanına onu” diyor.

Orhan Veli’nin babasıyla ilişkisini de anlatıyor Yolyapan. Babanın yanında içki, sigara içmiyor Orhan Veli. Yürüyüşe meraklıydı diye de ekliyor bir söyleşide. Bir gün kendisi, abisi, babası ve Melih Cevdet Yenişehir’den Çankaya’ya yürürlerken baba bir arkadaşına rastlıyor. Arkadaşı ‘Orhancığım büyümüş, ne iş yapıyor?’ diye sorunca baba,  “Kaldırım mühendisi” deyiveriyor. Arkadaşı da ‘Ooo maşallah tebrik ederim mühendis mi oldu?’ deyince hepsi gülmeye başlıyor. Ama burada Yolyapan’ın bir eki, yorumu var bu sahneye. “Öfkeler yatıştı” diyor hemen ardından. Babası ve Orhan Veli arasındaki gerilimin bir işareti herhalde bu. İkisi arasındaki ilişkiye dair bir iz şu anıda da var: Bir fakir Orhan Veli’yim, Veli’nin oğlu dizelerine sinirlenen baba oğlunu azarlıyor bunun için: Evladım niye fakir olduğunu yazıyorsun? Madem yazıyorsun bari beni karıştırma! Baba, şiirlerini de beğenmezmiş zaten, ondan “Heceli, vezinli, doğru dürüst şiirler” yazmasını istermiş.

Ve son bir anı: “Şişli’ye yeni taşınmıştık. Bir gün misafirler de vardı, oturuyorduk. Birden kayboldu ortalıktan. Ben balkona sigara içmeye gittiğini tahmin ettim. Yanına gittim. Üzerinde beyaz çizgili bir gömleği vardı. Babam sigara içtiğini biliyordu. “Ağabey, buna bir son vermelisin, gel içeride iç, babam biliyor” dedim. Bana bir sarıldı, “Fırfırcığım, babamın üç günlük ömrü kaldı, onu kırmaya değer mi” dedi. üç gün sonra da kendisi öldü.” 14 Kasım 1950 ölüm tarihi Orhan Veli’nin.

Müthiş değil mi anlattıkları? Bilhassa “Fırfırcığım, nedir derdin?” sorusu! Kardeşine anlattığı papağanlı hikaye nasıl kazınmış zihnine? Bütün bu anılardan o muazzam şiirlerin nasıl ortaya çıktığı hemen anlaşılmıyor mu? Yolyapan hemen her söyleşisinde abisinin şiirlerinde yaşadığını, gördüğü karşılaştığı bir manzaranın ona bazı dizeleri hemen hatırlattığını belirtmiş. Söyleşileri arka arkaya okuyunca uzun zamandır bu denli neşe, yaşam, iyilik dolu metinler okumadığımı fark ettim, öyle iyi geldi ki. Umarım size de aynısı olur.

fy1

Füruzan Yolyapan

Kaynaklar:

Bugün 13 Nisan Günlerden Orhan Veli.
Radyo Kuzey’de Füruzan Yolypan söyleşisi.
Sakın Şaşırma Orhan Veli Yüz Yaşında.
Kız Kardeşi Orhan Veli’yi Anlattı,
Aynı başlıkla bir başka söyleşi.
Beykozlu Orhan.
Orhan Veli’yi Kız Kardeşinden Dinleyin.
Cimbomlu bir Orhan Veli.
Hayatımda Gördüğüm herşey Bana Ağabeyimi Çağrıştırıyor.


5Harfliler