Uyu Demeye Geldim

— “Suudi Arabistan’dan dönüyoruz, kardeşimle ben. Sene 76 mı ne? Araba yüklü, ay olmuş yollardayız, yorgunuz. Urfa’ya girdik, gece yarısını geçmişti vakit. TRT’de “Gecenin İçinden” programı başlamış. Karanlık etraf, dağlarda ağır ağır gidiyoruz. Sonra Sevim Tanürek anons etti spiker, şarkı başladı. Uyu demeye geldim. Ev çok uzak hala, evde yarim bekliyor, çocuklarım bekliyor… başladım ağlamaya, ağladım, ağladım, öyle. Başımı yana çevirdim baktım bir ara, kardeşim de ağlıyor, bir yandan da mırıldanıyor: Yavrum yaren nerende, merhem olmaya geldim, uyu demeye geldim… ”

 

Çıngıllı Küpe

Annemle Çatalca’ya gittik. Annemin erkek kardeşi burada görev yapıyor ve yeni evlendi. Turuncu perdeleri, yeşil halıları bu evin. Ben altı yaşındayım belki. Annemin kucağında oturuyorum, yüzüm yüzüne dönük. Bana bilmeceler soruyor annem. Hiçbirini bilemiyorum. O da neredeyse hiç oyalanmıyor, hemen veriyor cevapları. Sürekli gülüyorum. Onlarca bilmece. Bir ara alçacık tepe, çıngıllı küpe diyor. Annemin arkasında pencere var. Akşam güneşi annemin saçlarına vurmuş. Kulağının ardındaki saçlarında, küpelerinde ışık var. “Çıngıllı küpe” kelimeleri ağzından neşe ile çıkıyor. Annem o an o kadar güzel, sevimli, “çıngıllı küpe” kelimeleri o kadar komik ki! Bütün çocukluğum boyunca bana sorduğu bilmecelerden sadece bu kalıyor aklımda. Cevabı da nohut.

Bir Çizgi Roman: Bırak Üzülsünler

Özge Samancı’nın geçen sene ABD’de yayınlanan kitabı Dare to Dissappoint, Bırak Üzülsünler başlığıyla Türkçe’ye çevrildi ve hatta yarın okuyucuyla buluşuyor. Yayıncı İletişim Yayınları.

Samancı ile Türkçe baskıya dair kısa bir söyleşi yaptık sizin için. Bu söyleşiden evvel Dare to Dissappoint‘in geçen sene yayınladığımız tanıtım yazısına da bakmak isteyebilirsiniz.

Ne diyorsun Türkçe baskı için?
Kitap Hollandaca, Korece, Türkçe’ye çevrildi ve İtalyanca’ya da çevrilecek. Türkiye’deki baskısı hiç şüphesiz apayrı önem taşıyor.

Bırak Üzülsünler olmuş kitabın başlığı. Kim üzülsün?
Türkiye’de yıllarca çalışıp debelenip bir baltaya sap olamadım diye hisseden büyük bir kitle var. Yaprak gibi oradan oraya savrulmuş. Bu kitap biraz da o “hayatımı heba ettim” hissiyatının arka planına bakıyor.

Türkiye’de işsizlik, hastalık, evsizlik, adaletsizlik gibi durumlarla yüzleştiğimizde devletten medet umamıyoruz. Birbirimize muhtacız. Ya arkadaşlar, ya aile, ya kasabalı, artık kurduğumuz bağlara göre battığımız yerden onların desteği ile çıkarsak çıkıyoruz. O yüzden Türkiye’de “Bırak Üzülsünler” dememiz çok daha zor. Keza, dilimize yerleşmiş, karşımızdakinde gizliden gizliye suçluluk hissi yaratan “ama bak çok üzülürüm” gibi bir söylem de var. Üzülmesinler diye sevdiklerimizin, değer verdiklerimizin bize biçtiği hayatı yaşıyoruz.

Her an her şeyin olabileceği ülkemizde aman kimseye muhtaç olmayayım, sevmesem de olur, para kazanacak bir işim olsun, yaptıkça belki severim diyoruz.  İşin içine şöyle bilinen bir üniversitede ahım şahım bir bölüme girip aileye, öğretmenlere, eşe, dosta, cümle aleme ne olduğumuzu gösterme çabası da eklenince kendimizi hiç ilgimiz olmayan bir şey okurken buluyoruz. O da şanslıysak, üniversiteye girebilmişsek.

Zorluklar oldu mu yayına hazırlıkta?
Vakit alan bir süreçti. Kitabı hazırlarken dört dile çevrileceğini hayal edemedim. Kitap kolaj-çizim tarzında. Bu da demek ki yazılarla resimler iç içe geçmiş, kaynaşmış durumda. Normal bir çizgi kitapta metin çizimlerin üzerindedir ya da konuşma balonlarının içindedir. Benim kitabımda da böyle. Ama buna ek olarak akrilikle, suluboya ile, fırça ile, çocuk yazısı ile, parıltılı taşlarla, gazetelerden kesilmiş harflerle yazdığım yazılar var ve bunlar resimlerin parçası. Ses efektlerini bile özel fırça ile yazmıştım. Kolajların orijinalinde bu resmin parçası olan yazılar İngilizce olduğu için resimleri Photoshop’ta tek tek elden geçirmem gerekti. Diğer ülkelerdeki çevirilerde yayınevleri bu dönüştürmeyi kendileri yapıyor ama sonuç mükemmel olmayabiliyor. Sonuçta üzerinde bin bir baskı olan bir grafiker, sizin özene bezene 5 yılda hazırladığınız resimleri kesip biçiyor. Türkiye benim ülkem olduğu için hazırlanma sürecinin parçası olmak istedim ve İletişim Yayınları da sağ olsun bu konuda muazzam esneklik gösterdi. O anlamda kendilerine teşekkür borçluyum. Dolayısıyla çeviri ve resimlerin yeniden yapımı konusunda birkaç ayımı alan bir çalışma yapmam gerekti. İkinci yaptığım kitapta daha modüler bir sistem kullanacağım.

Türkçe okurlara diyeceğin bir şeyler var mı?
Boğaziçi Üniversitesi’nde matematik okudum. Pek çok kişinin “girsem göbek atarım” diyeceği bir okul. Ben de çok sevinmiştim kazandığımı öğrendiğimde. Üzerimden kilolarca yük kalktığını hatırlıyorum. Ne var ki üniversite yılları hayatımın en mutsuz yıllarıydı. İşin tantanası ortadan kalkıp gerçekle yüzleşince, matematiğe aşk ile bağlı olmadığım ortaya çıktı. Matematikçi olamayacaktım. Saf matematik okuyordum, matematik öğretmenliği değil. Öğretmen olamazdım, zaten hayalim de değildi. Bölümdeki arkadaşlar sigorta şirketlerinde iş bulmaktan bahsediyorlardı. Sigorta şirketine girmek elektriğe kapılmak gibi bir his yaratıyordu bende. Üniversite sınavına yeniden girmeye mecalim yoktu. Girsem bile ne istediğimi bilmiyordum. Ailenin üzerinde zaten ekonomik yüktük. Yok ben başka bir şey okumak istiyorum deyip, bir kaç yıl daha mu uzatacaktık öğrenciliği? Kendimi bir işe yaramaz, okulu bitiremeyecek, iş bulamayacak, bir baltaya sap olamayacak gibi hissettiğim yıllardı. Hiçbir umut ışıltısı göremiyordum. O yıllarda Türkiye’de matematik veya mühendislik okumuş ama sonra sanatçı olmuş birisinin yazdığı bir kitap okusam öyle birisi ile tanışsam belki dünyam değişirdi. Bırak Üzülsünler karşıma çıkmayan o kitap. Bugünden geçmişime yolladığım mektup.

kapak

Söyleşi ilk defa 5Harfliler’de yayınlanmıştı.

1915’ten bir Saklambaç Oyunu

George Abel Schreiner, Şubat 1915’te Associated Press‘in savaş muhabiri olarak İstanbul’a gelir. Sirkeci’de “henüz uykusunu açamamış görevliler” tarafından pasaportu kontrol edilir. Arabayla Meşrutiyet Caddesi üzerindeki Amerikan Konsolosluğu’na uğrar, o akşam Circle d’Orient diye de anılan Büyük Kulüp’te poker oynayanları seyreder. Ertesi gün Pera’dan Türk tarafına geçer ve bir caminin avlusunda saklambaç oynayan çocukları seyreder. 1918’de yayınlanan “From Berlin to Bagdad: Behind the Scenes in the Near East” (Berlin’den Bağdat’a, Yakın Doğu’da Perde Arkası) isimli kitabının 15. sayfasında o avluda gördüklerini şöyle anlatıyor:

“Bir caminin avlusunda oyun oynayan kızlı erkekli birkaç çocuk gördüm. Bağrış, çağrışları havayı tutmuştu. Oynadıkları bir çeşit saklambaç oyunu, ancak incecik sütunlar küçük bedenlerini saklayamıyordu. En canlı oyuncular kızlardı. Kızlardan biri, erkek Fatma görünümlü olanı, açık kahverengi saçları, fırıl fırıl gözleri ve yıkanmaya muhtaç yüzüyle oyunun lideri gibi duruyordu. Avlu boyunca aşağı yukarı koşturuyor, elleri kollarıyla hareketler yapıyordu. Kız, bir ara iki yaşlarında ufak bir çocuğa çarpıp, onu yere düşürdü. Ufaklık taş zemine çarpmanın verdiği acıyla çığlığı bastı. Oyun birden sona erdi. Erkek Fatma, ufaklığı ayağa kaldırdı, gözyaşlarını öperek dindirdi, onu tatlı sözlerle sakinleştirdi ve avlunun bir köşesine taşıdı. Bir şeker marifetiyle küçük Türk bütün dertlerini, acılarını unuttu. Oyun devam etti ve kısa süre içinde erkek Fatma’nın kahverengi eteği yine bahçenin her yerindeydi.”

Schreiner’ın yazdıkları, o dönemde yazılmış pek çok seyahatnameden bazı bakımlardan çarpıcı şekilde ayrılıyor. Gördüğü her mekânla ilgili, pek az kişinin yer vermeye layık gördüğü sahnelerı, ayrıntılarıyla anlatmaktan çekinmiyor Schreiner. Tıpkı bu örnekte olduğu gibi. Onun yazdıklarından buraya aktarmak istediğim çok bölüm var.

Yazının fotoğrafını ise şu adreste buldum. Merl LaVoy tarafından Birinci Dünya Savaşı günlerinde çekilmiş. İstanbul sokaklarında çocuklar ve mutlaka onlar da saklambaç oynamıştır.


5Harfliler

Yadigâr

1953 tarihli bir Bezirganbaşı oyunu. Beklenen Şarkı filminden. Çocukların arkasında, onlara bir evi sormak için yaklaşan kadın Cahide Sonku.

Sokakta oynayan çocukların böyle görevleri var, adres tarifi, ev göstermek, insanları işaret etmek… Bir yandan da oyunlar devam ediyor.  Zamanında top oynayan film çocuklarıyla ilgili uzun bir yazı yazmıştım spor dergisi Socrates’e, onu da şuradan okuyabilirsiniz.