Kategoriler
ALINTI ÖNSÖZLER KİTABI EDEBİYAT

Önsözler Kitabı: Behçet Necatigil ve Pan

Burada daha önce, çevirmenler tarafından yazılmış önsözleri paylaşmıştım. İlki, Mina Urgan’ın Moby Dick için yazdığı önsözden bir alıntıydı. Diğerleri aynı çevirmene, Sabahattin Eyuboğlu’na aitti. Biri Hamlet için, diğeri La Fontaine’den masallar için yazılmış. Kısacık, etkili, birbirinden güçlü metinler bunlar. Necatigil’in Pan için yazdığı bu önsöz de benzer bir etki bırakıyor insanın üstünde. Pan‘ın Türkçe baskısı, 1954’te MEB tarafından yayınlanmış, çeviri Almanca’dan yapılmış. Necatigil’in çevirisine dair birkaç kelime etmek gerekir belki. Yaptığı çeviriden çok öte bir iş, yeniden ve Türkçe’de yaratmış romanı Necatigil.

Bununla beraber dört önsöz alıntısı oluyor burada. Devamını da getirmek istiyorum, bir yazı dizisi olarak diğerlerinden ayrılsınlar diye, başlığa da “Önsözler Kitabı” dedim, şimdilik.

Screen Shot 2018-06-19 at 10.37.33 AM
Knut Hamsun, 1859-1952.
Screen Shot 2018-06-19 at 10.38.17 AM
Behçet Necatigil, 1916-1979.

Knut Hamsun ve Pan Hakkında

Norveç edebiyatının dünyaya kazandırdığı en büyük yazarlardan biri olan Knut Hamsun; 4 Ağustos 1859’da doğduğuna, 19 Şubat 1952’de öldüğüne göre, aşağı yu­karı bir yüzyıl yaşadı. Büyük şöhretlerin paylaştığı, çok cepheli, hareketli, heyecanlı bir yüzyıldı bu. Hamsun doğduğu vakit Heinrich Heine öleli üç sene oluyordu; Danimarkalı Jens Peter Jacobsen on ikisini sürüyor, İsveçli August Strindberg on yaşında bulunuyordu. Hamsun’u çok seven, çok takdir eden Selma Lagerlöf ise birkaç ay büyüktü Hamsun’dan. Dostoyevski öldü­ğünde (1881) Hamsun, yirmi iki yaşında bir genç, Ame­rika’da dolaşıyor, Nietzsche’nin ölüm yılında ise (1900) ilk karısıyla beraber Rusya’da geziyordu.

Hamsun ilk yazısını on sekiz, son kitabı Auf über­wachsenen Pfaden (Ot bürümüş patikalarda) yı doksan yaşında yazdı. Olgunluk çağının mahsulleri Under Höstatjaerne (Sonbahar yıldızlım altında) lbsen’in (1906), Den sidate Glaede (Son sevinç) Strindberg’in öldüğü (1912) yıllarda çıktı. Hamsun, Gerhart Hauptmann’dan üç yaş büyüktü, ondan sonra öldü. Ömrü Sigrid Undset’ten, Bernard Shaw’dan, Andre Gide’den uzun sürdü. Çok yaşamak sözünün her iki manasında; yayılmak, çok okunmak, sevilmekten yana da bu yazarların hepsini geride bıraktı. On dokuzuncu yüzyılın ortasından yir­minci yüzyıl ortasına kadar, önemli, ünlü ustaların yanı sıra yaşadı. Hamsun’un, Nietzsche ile Dostoyevski’nirı çağdaşı olması; onun kişiliği üzerinde, bize bazı önemli ipuçları verir. Bu iki yazardan Hamsun’a bazı ışıklar düştü, bazı şeyler geçti. Strindberg’in, Undset’in, Hauptmann’ın da Hamsun’un çağdaşları oluşu; o kadar önem taşımasa gerek. Bununla onlarda Hamsun’dan etkiler görülmedi, onlara Hamsun’dan ışıklar geçmedi demek istemiyoruz. Hayır, bunun tamamen aksi! Çağdaşlarına çok şeyler öğretmiş bir yazardır Hamsun. Bu konuda Hemingway’i düşünelim, kâfi.

Çağdaşlarına fazla bağlı bir yazar değildi Hamsun. O, kimse ile bölüşemediği bir çağsızlık içinde yaşıyordu. Çağının manevi örgüsü içine girmiyor, kendi kumaşını kendi dokuyordu. Çağdaşlariyle mektuplaşmıyor; onlar­dan yaratmalarına, sanatına yol gösterici, görüşlerini ayarlayıcı mektuplar almıyor, onlara böyle mektuplar yazmıyordu. Ibsen’le Shaw, Hauptmann’la Strindberg, Thomas Mann’la Herman Bang arasındaki haberleşme­lere, danışmalara benzer desteklenmeler görülmez Ham­sun’da. Kendine güvendi, kendi yarattı.

Eserlerinin Almancalarını, bitmez bir gayretle, bit­tikçe yeni baştan yayınlıyan bir kitabevi (Paul List Verlag, München), Hamsun’un ölümünden bir yıl sonra bir kitap çıkardı. Hamsun’un oğlu Tore Hamsun’un yazdığı Mein Vater (Babam) adında bir kitap. Büyük ro­mancının, Sonbahar yıldızları altında tercümesi1 başında, ölümü vesilesiyle bir dergide2 oldukça etraflı özetledi­ğimiz hayatı; nasıl yaşayıp nasıl, neler yazdığı en ince noktalarına kadar bu kitapta. Tore Hamsun, babasının eserlerini edebiyat veya fikir tarihi bakımından incelemiye, yorumlamıya kalkışmaksızın, biyografik bir ro­manda olduğu gibi, yaratılış dekorları içinde anlatır. Hamsun’un ilk gençliği, yukarda hatırlattığımız Türkçe kaynaklarda da belirtildiği üzre; yoksul, acı geçti. Am­casının yanında çalışırken katlandığı zahmetli saatlerden, komşu rahip çiftliğinin hayvanlannı gütmeye gönderil­dikçe feraha çıkıyordu. Yumuşak fundaların içine gö­mülüyor, yere sırtüstü uzanarak ellerini başının altında kenetliyor, güneşlenip içini dinlemeye koyuluyor; göz­leri yarı kapalı, gökyüzünü, bitkileri seyre dalıyordu. Uzaktan uzağa monoton kilise çanlarını işitiyor, çan seslerine sürünün çıngırak sesleri karışıyordu. Ağaçlann, üzümsülerin, bitkilerin uzak kokuları, küçük dere, dağlar karışıyordu bu seslerin içine. Dağların tepelerinde kar vardı; kartal yuvaları, kakımlar vardı. Hamsun hülyalara dalıyor, kendi kendine masallar uyduruyordu…

Fakir ailesinin, zengin akraba diye dört elle sarıldıkları bu amcanın yanından kaç kereler kaçmak istemişti. Bu meşakkat yıllarında Hamsun tabiatın şiirini yaşamayı; ormanlara, sulara, hayvanlara derin bir muhabbetle bağ­lanmayı öğrendi. 1894 de yayınladığı Pan romanında, baştan sona bu sevginin dile geldiği görülür.

Pan, Hamsun’un en çok beğenilen eserlerinden biri oldu. Uçsuz bucaksız kuzey ormanlarının sessizliği için­ de yaşanan bir aşk macerası, Teğmen Glahn’ın Edvarda’ya­ olan aşkı, gururları yüzünden bedbaht iki gencin acıklı hikayesidir Pan. Hamsun bu kitabında Zola ile Ibsen’in karanlık natüralizmine; uzak ormanların diri rüzgarlannı, kuzey efsanelerinin şiirini, tabiat tanrısı Pan‘ın ayartıcılığını, hepsinden önce insanoğlunun tabi­atın koynundaki hürlüğünü, şehir dışı yaşayışlardaki asudelik ve aydınlığı getirir. Pan‘ın sayfalarından gü­rültü değil, sükünettir taşan. Orada günler dakika da­kika yaşanır, tabiatın her parçası bir lezzet gibi ruhta derinlere çöker. Pan, sayfalannda kuvvetli bir aşk hi­kayesi yaşatan bir tabiat övgüsüdür. Hamsun, eserleri­nin çoğunda olduğu gibi bu romanında da derin ruh tahlillerine girişmeksizin kısa hareket ve konuşmalarla bizi, kahramanlarının psikolojisinde gezdirir. Her sözü, her hareketi; tılsımlı bir değişme ile, aslından çok geniş, çok farklı yankılar halinde okuyucu ruhunda devam ettirmesini bilir; okuyucuya ima ve işaretlerini tamam­lama zevki verir. Kahramanların iç dünyasının söz ve hareket haline geçerken kaydettiği kısalmaları, daral­maları; geçtikten sonra kazandığı yoğunluğu okuyucu, bir şiirden nasılsa öyle, kendisi keşfedecektir.

Knut Hamsun, bugün de en çok okunan romancılardan biri olmakta devam ediyor. Netekim, Birinci Dünya Savaşı yıllarında (1917) yazıp 1920’de Nobel edebiyat armağanı alan Markens Gröde3 romanının satışı, çıktığından­ bugüne Almanya’da 330, Victoria‘nınki4 ise 440 bini bulmuş, Pan romanı yüz kereden fazla basılmıştır.

B. N.

(Not: Bu yazının yazılmasında Peter de Mendelssohn’un bir etüdü ile (Der Monat, April 1953, 5 Jahr­gang, Heft 55), Weltstimmen dergisinde (April 1953, 22. Jahrgang, Heft 4 yayınlanmış bir makaleden de faydalanılmıştır.)

1- Maarif Vekaleti, Dünya Edebiyatından Tercü­meler, İskandinav Klasikleri: 7, İstanbul 1949.

2- Varlık dergisi, sayı: 381, 1 Nisan 1952. Hamsun’un hayatı ve eserleri hakkında daha fazla bilgi edin­mek istiyenler, bu iki yazıya bakabilirler.

3- Dünya Nimeti, Maarif Vekaleti, Dünya Edebiyatından Tercümeler, İskandinav Klasikleri: 8, İstanbul1949-1950, iki cilt.

4- İkinci defa tercümesi: İstanbul 1952, Varlık yayınları sayı 134.

Kategoriler
ALINTI EDEBİYAT GAZETE ARŞİVİ TARİH YAYINCILIK TARİHİ YAZILAR

Ahmet İhsan, Jules Verne ve Bir Arşiv

Tahminen 1966’da yayınlanmış bir haber bu, metnin orijinal haline göre dizdim:

Hachette’in sergisinde bir gerçek ortaya çıktı
Ahmet İhsan Bey Jules Verne’e borcunu ödemişti.
Ünlü Ahmet İhsan Bey, Jules Verne’nin yine ünlü bir eserini “Denizaltında 20,000 Fersah”ını Türkçe’ye “tercüme” etmişti. Hachette’in yeni yayın sergisinde bu konuyla ilgili bir gerçek, tesadüf sonucu ortaya çıkıyordu.

Mişel Perlman Paris’ten yazıyor.

Sergilenecek öteberiye mahsus, karşımdaki küçücük camekânın içinde, ortasından açılmış, ciltli, kocaman bir eski zaman muhasebe defteri. 173 üncü sayfasnın başında, 19 uncu asrın itinalı el yazısı ile yazılmış Fransızca bir başlık: “20,000 Lieues Sous Le Mers” yani “Denizaltında 20,000 Fersah”. Daha sonra harfler küçülüp inceliyor. 1884 Kasım 14 tarihinin karşısında bir isim “Ahmet İhsan Bey” bir de izahat: “Türk diline mahsus çeviri hakları 12 klişe.” Borç 153,40 Frank. Posta 9,60 Frank. 23 Aralık 1889 tarihinin karşısında ise, gönderilmiş olduğu belirtilen klişelerle birlikte çeviri hakları borcunun 163,80 Frank’ı ve posta masrafının da 7,20 Frank’ı bulduğu kaydedilmekte.

Keseden Ödenen
Yani, Ahmet İhsan Bey, Jules Verne’in 1870’de yazıdğı “Deniz Altında 20,000 Fersah” kitabının Türkçe’ye yayın haklarını satın alabilmek için 16,80 Franklık posta masrafından gayri 217,20 Frank ödemiş kesesinden. Bundan tam 77 yıl evvel, Fransız editörü Hetzel’e. Bugünkü rayiçle takriben 44 dolar. O günkü paranın kıymeti bir yana, üzerinde bugün dahi uzun uzun düşünebilecek bir hareket tarzı.

Ahmet İhsan Bey’in örnek tutumu hakkındaki malûmatı “Hachette” müessesine dahil “Le Livre de Poche” (Cep Kitabı) serisinin Jules Verne’e ait 10 eseri 100,000’i bulan bir tirajla yayınlaması münasebetiyle düzenlediği sergide buldum. Esas konu olarak Jules Verne’nin kişiliği, eserlerinin alınıp ilim alanında dünün, bugünün ve yarının gençlere ve yaşlılara takdim edildiği bir sergi.

Nerede yayınlanmış belli değil bu haber. Tarihi de yok üzerinde, ancak Ahmet İhsan Bey’in ödeme yaptığı 1889’un üzerinden geçtiği söylenen 77 sene, bizi 1966’ya götürüyor. İnsanların çeviri hakları ödemesi yapması sanki beklenmeyen bir nezaketmiş gibi bir ima var değil mi haberde? Örnek bir davranış olarak sunuluyor. Üşenmedim baktım, 1966’daki 44 dolar, 2017’nin 332 dolarına denk geliyormuş.

Ahmet İhsan Bey’i hemen bilmeyebilirsiniz, ancak Servet-i Fünun dergisini duymuş olmalısınız, onun sahibiydi Ahmet İhsan Tokgöz. Yayıncılık hayatındaki yeri büyüktür. Jules Verne’i Türkçe’ye kazandıran kişi olarak da anılıyor. İletişim yayınları tarafından basılmış, bir de anılar kitabı var. Yayıncılık tarihiyle biraz olsun ilgiliyseniz tavsiye ederim kitabı.

Gelelim bu haberi bulduğum kaynağa. Taha Toros Arşivi’nde yer alıyor bu haber. Yaşarken Toros’u çok meşgul eden bir düşünceydi bu. Arşivin nerede muhafaza edileceği belli değildi. Ölümünden sonra İstanbul Şehir Üniversitesi tarafından alınmış arşiv ve sayısal ortama aktarılmış. Sanırım yüz binlerce belge, haber, evrak, mektup, fotoğraf ve daha başka vesika var burada.

Ben Taha Toros’un Etiler’de yaşadığı ve her köşesinde bir dosya iliştirilmiş evine defalarca gittim 2000’lerin başında. Onun gösterdiği fotoğraflara baktım, kopuk kopuk parçalar halinde olaylarla, daha çok insanlarla ilgili  anlattıklarını dinledim, sanırım 90’larını sürüyordu o zamanlar. Çalıştığım tarih dergisinin görsel malzemesi bu arşivden geliyordu. Fakat bir ev içinde saklanan tüm evrakın gerçek kapsamı hakkında bir fikir sahibi olmak imkânsızdı. Çoktu, çok fazla belge vardı da şimdi üniversitenin oluşturduğu arşivde tarama yapınca daha iyi anlıyorum. Toros’un önemli bulduğu, hayatına girmiş, hakkında bilgi sahibi olmak istediği her bir insanla ilgili oluşturulnuş dosyalar var burada. Hiçbir dosya o kişiyle ilgili bütünlüklü bilgi sağlamıyor ama; kişilerin hayatlarından, bulundukları mekânlardan, yazdıkları mektuplardan kısmi bir izlenim ediniliyor. Tam bir takip, bir çeşit fişleme çabası, üstelik yıllarca devam etmiş.

Evrakların yanında eski harflerle alınmış notlar da var. Memleketin sanatı, siyaseti, sporu, edebiyatında… artık aklınıza hangi alan gelirse, etkin olmuş insanlarla ilgili birisi bir yerde sürekli bilgi toplamış. Taha Toros’un kim olduğuna dair daha ayrıntılı bilgi isterseniz kısa bir arama neticesinde ulaşabilirsiniz. Arkasında bıraktığı malzemenin büyüklüğünü, içeriğini değerlendirmek peyderpey olabilecek bir iş. Artık kimin işine ne yarayacaksa, bulup çıkaracak insanlar bu dosyaların içinden. Kataloga buradan erişiliyor.

Ben önce Sabahattin Eyuboğlu’nu aradım bu arşivde, çünkü ona biraz hayranlık duyuyorum hakkında yazılanları hemen görmek istedim. Sonra bazı başka kimselere baktım, Mina Urgan’a dair kabarık bir dosyası olduğunu fark ettim, Ahmet İhsan biraz tesadüfen çıktı karşıma.

Kategoriler
ALINTI ÖNSÖZLER KİTABI EDEBİYAT YAYINCILIK TARİHİ

La Fontaine ve Sabahattin Eyuboğlu

Sabahattin Eyuboğlu, La Fontaine çevirisine bir önsöz yazmış. Şu paragrafla başlıyor sözüne:

“La Fontaine, Fransa’nın küçük bir şehrinde, orta halli bir evde, 1621 senesinde doğmuş; en sevdiği çağdaşları ve dostları Moliere’den bir, Boileau’dan ve Racine’den on beş yıl önce. Biraz kırlarda, biraz okullarda dünyayı tanıdıktan, babasının gönlünü hoş etmek için biraz evlenip boşandıktan sonra Paris’e gelmiş, açık yüreği, hoş sohbeti, candan dostluğu, gülümser, acıyı tatlı eder filozofluğu, kimseyi kırmadan kimseye boyun eğmezliği, saygısızlığa, zevksizliğe, dalkavukluğa, fırsatçılığa düşmeyen şakalarıyla kendini sevdirmiş, hiç akademik olmadan akademi azası olmuş, kralı tutmadan kralca tutulmuş, dost evlerinde yata kalka, gönlünce okuya yaza, masallar dolusu güle söyleye yaşamış ve yetmiş dört yaşında, son masalı başında, uyur gibi ölmüş.”

Eyuboğlu’nun Hamlet çevirisine yazdığı sözü hatırlıyor musunuz? Arpacı kumrusu gibi düşünmekten, büyük şairlerin soluklarından ve çevirmenlerin metinlere taktığı bücür kanatlardan bahsediyordu. Eyuboğlu’nun yaptığı çevirilere yazdığı girişlerden ayrı bir kitap derlemeye çabalardım yayıncılık yapıyor olsam şimdi. Sayıca az değiller.  Türkçe’nin bu haliyle karşılaşınca zihnimin nasıl toz toprak içinde kaldığını anlıyorum, Eyuboğlu’unu okuyunca temiz bir suyla yıkanıyor, arınıyor sanki ana dilim. Eyuboğlu 1908’de doğmuş, 1973’te kalanlara selam olsun diyerek ayrılmış dünyadan. Onun yaşadığı zamanda kullanılan Türkçe’ye dair bir tür şikayeti var aslında onun da. Yine La Fontaine için yazdığı metinden alıntılıyorum:

“La Fontaine’i Türkçeye çevirdikçe sevdim, sevdikçe de çevirdim. Bizim halk dilimiz adsız La Fontaine’ler yoğurmuş olacak ki, bu yaman dil ustasının deyişini değilse bile deyimlerini, özel tadını değilse bile anlam zenginliğini, anlatım imkânlarını, düşünce oyunlarını, taşlama inceliklerini karşılamakta pek zorluk çekmedim: Aradıkça La Fontaine’ce söz çok bulunuyor Türkçede, hele köy Türkçesinde. Fazla mahalli olmaktan korkmasam, La Fontaine’e tıpatıp uyan birçok köy deyimi kullanabilirdim. Âşık Veysel size köy diliyle hayvan masalları anlatsa da dinleseniz: Çil horozunan ak tazı dimişler, gidek yâd elde bir köy şenedek… Bir dağın koyağında eğlenmişler… Horuz çıkmış (adını unuttuğum bir ağacın) doruğuna, edirafı kişiflemeğe… Tazı yatmış gıllı bir dikenin dibine… Tülkü demiş ufuktan, sen ne aran bu yanda… Birlik gurak sizin köyü… Bizim köyün muftart şu kâfilin dibinde… Tazı kapmış koparmış tülkünün kuyruğunu… Zor şenedirsiniz bu köyü, demiş tülkü…

Halkın diline dayanmamakla eski edebiyatımızın neler kaybettiğini göstermek, bu çevirilerde güttüğüm amaçlardan biri oldu. Bugün bile asıl Türkçeyi, halkın Türkçesini, ne kadar az biliyoruz. Çevirme zorluklarımızdan çoğu Türkçe’nin değil, bizim darlığımızdan, deyimlerimizi yarım yamalak bilişimizden, kullandığımız kelimelerin nerden nasıl geldiğini bilmeyişimizden geliyor. Bereketli topraklar üstünde kıtlık içindeyiz bu yüzden. Yeni romancılarımızın, şairlerimizin dilini fazla halkçı, bundan ötürü de “gayri ciddi” bulanlar edebiyatta ciddiliğe ancak bu yoldan gidilebileceğini…”

Bu dedikleri hakkında konuşmak, tartışmak gereken ne çok mesele var.  Aynı minval üzre bazı başka yazılar da koyacağım buraya. Bitirmeden yüzlerce masal içinden en sevdiğimi de paylaşayım sizinle.

Horozla Tilki

Güngörmüş, açıkgöz bir horoz,
Ağaçta nöbet bekliyormuş.
Tilki yanaşmış güler yüzle:
— Kardeş, demiş; müjde!
Savaşanlara son verildi, son!
Barış oldu bütün dünyada.
Haberi yaymaya geldim,
İn aşağı da öpüşelim.
Hadi bekletme, duramam pek;
Yirmi köyüm var gidilecek.
Hem nöbet möbet yok artık, bitti;
Rahat rahat gezebilirsiniz şimdi.
Tavuk, horoz işinize bakın, korkusuz;
Size yardım etmek dostluk borcumuz.
Söyle seninkilere sevinsinler,
Bu gece bayram etsin, hora tepsinler.
Sen de gel artık, haydi;
Gel de kardeş kardeş öpeyim seni.
— Tilki kardeş, demiş horoz;
Bundan hoş, bundan tatlı haber olmaz!
Hele bunu senden duymak yok mu,
Bitirdi beni doğrusu.
Bak, iki tazı da geliyor karşıdan;
Onlar da müjdeci anlaşılan
Görsen ne koşuyor kâfirler;
Nerdeyse gelirler.
Dur, ben de ineyim de bari
Tatlı tatlı konuşalım hep beraber.
— Hoşça kal, demiş tilki;
Ben kaçayım, yolum uzun.
Öpüşmek başka zamana kalsın.
Hazret dar atmış kendini ormana.
Barışta iş yok deyip kendi kendine.
Horozsa başlamış keyfince ötmeye:
Koca tilkiye tilkilik ettim diye.”


“Hele bunu senden duymak yok mu, Bitirdi beni doğrusu”  kısmı her okuduğumda, beni bitiriyor.

Şu baskıyı kullandım bu yazıda.

 

Kategoriler
5HARFLİLER ALINTI ÖNSÖZLER KİTABI EDEBİYAT YAYINCILIK TARİHİ YAZILAR

Hamlet’i “Çevirenin Sözü”

Çeviri işi kanımca yeryüzündeki en zor işlerden biri. Çevirmenlere büyük hayranlık duyuyorum. Ben ne zaman kalkışsam, büyük, kalın, aşılmaz bir duvardan geri sekiyorum gibi hissediyorum. İyi çeviri dünyayı güzelleştiriyor, kötü çeviri yaşanmaz kılıyor (evet, ayrım bu denli keskin).

Hamlet’i Türkçe’ye kazandıranlardan biri Sabahattin Eyuboğlu. 1940’ların hemen başında olacak sanırım, çevirisine bir “söz” yazmış. Kendi macerasına, çevirinin tozlu, toprak yollarına değinerek bir Şekspir güzellemesi yapıyor. Bu “Çevirenin Sözü” ile başbaşa bırakıyorum sizi:

Çevirenin Sözü

Bu çeviriye Remzi Kitabevi’nin isteği ve Nurettin Savaştayen’in sürekli sıkıştırmaları üzerine çekine çekine ve başlayıp takıldığım yerde bırakmak düşüncesiyle giriştim. Ama başlar başlamaz yine büyüsüne kapıldım Shakespeare’in ve Macbeth çevirisinde olduğu gibi başka her işimi yüzüstü bırakıp gecemi gündüzümü verdim Shakespeare’e seve seve. Ne çıktı sonunda ortaya? Yeniden çevirmeye yüzüm ve gücüm olsa her söz üstünde yeniden arpacı kumrusu gibi düşüneceğim ve belki bir hayli değiştireceğim bir metin. Tam yerinde oturdu sandığı bir sözü ertesi gün bile yadırgayabiliyor insan. Bir tatlı bela bu dilden dile söz çevirme, hele Shakespeare gibi karanlığı ışıklı, ışığı karanlık bir şairi çevirme. Okumaktan, dinlemekten çok daha zor elbet, ama daha keyifli, çok daha doyurucu. Hamlet’i de, Macbeth’i de kaç kez okuduğum, sahnede gördüğüm halde ancak çevirirken ikisinin de gerçek tadına vardım. Bir söz simyacısı, bir sanat simyacısı, bir insan sarrafı bu Shakespeare. Elini değdirdiği çamur altın oluveriyor, kullandığı her söz İngilizce olmaktan çıkıp Shakespeare’ceye dönüyor, bir başka, bir öte anlam yükleniyor. Her şairde öyle değil mi diyeceksiniz, öyledir doğru; ama bu gerçeği en iyi ortaya koyanlardan biri şüphesiz bu dev sanatçı.

Benim İngilizcem kitaptan, kendi kendime öğrendiğim yarım yamalak bir İngilizcedir. Onun için Fransızca, Türkçe bulabildiğim birçok çevirilere başvurarak çalıştım. En çok yararlandıklarım. Yves Bonnefoy, François Victor Hugo, Orhan Burian. Halide Edip Adıvar-Vahit Turhan’ın çevirileri oldu. Bunların yardımıyla asıl metni kavramaya çalışıp ondan sonra kendimce karşılık arıyordum. Böylece her çeviricinin Shakespeare’i bir başka hale soktuğunu gördüm. Kim bilir ben de ne hale sokmuşumdur, ister istemez. Şairleri kuşa çevirmek çeviriciliğin şanındandır. Ama kuşa çevirdiğimiz şairler bizim taktığımız bücür kanatlarla da uçabiliyorlar ne hikmetse. Büyük soluklarının rüzgârıyla belki. Her çeviren kendi dünyasına çekmiş Hamlet’i. Ama Hamlet de buna en elverişli eserlerden biri doğrusu. Kişileri, sözleri, olayları ne kolay benimsenebiliyor, kendi çevremizde gördüklerimize benzetilebiliyor. Hamlet hem ne kadar kendisi, hem ne kadar her insan, hem ne kadar belli bir çağın, hem ne kadar bütün çağların adamı. Konuştuğu dilin tadına hem yalnız İngilizcenin daniskasını bilen varabilir, hem de benim gibi az bilen. En güzel masalları hem büyüklerin, hem küçüklerin tattığı gibi.

Bu çevirinin bazı güç yerlerinde değerli dostlarım Minâ Urgan ve Cevat Çapan’ın uyardıkları oldu beni.

Eksik olmasınlar.

Bundan daha güzel bir “söz” olabilir mi? Tüm itirafları, içtenliği, yazara duyduğu sevgi ile adeta bir başyapıt.  Bücür kanatlar peşindekiler için bir ilham kaynağı.

MEB tarafından basılan dünya klasiklerinin yeniden basımını İş Bankası Yayınları yapıyor bildiğiniz gibi, metin o baskıda yer alıyordu. Eyuboğlu çok kutlu bir insan, yazdığı her söze, kullandığı Türkçe’ye bayılıyorum.

Kategoriler
ÇEVİRİ HAYVAN HAKLARI RÖPORTAJ YABAN HAYAT

Röportaj: Keçiyi Koyundan Ayırmak

ABD Ulusal Radyosu’nun web sitesinde yayın yapan bir blog var, adı Keçiler ve Soda (Goats and Soda)Blog genel olarak dünyamızın kaynaklarının nasıl kullanıldığını, daha doğrusu nasıl heder edildiğini işliyor. Burada, dünya keçi nüfusuna ve keçilerin bakımlarına dair bir makale yayınlamışlar bir zaman evvel. Makalenin başlığı: “Keçinizin Mutlu Olduğunu Nasıl Anlardınız? Artık Biliyoruz.”

Makalede yukarıda gördüğünüz fotoğrafı kullanıyorlar. Yakın plandan bir “keçi” fotoğrafı. Daha doğrusu, sitenin fotoğraf editörü, haberin yazarı ve nasıl oluyor bilmiyorum ama fotoğrafı çeken de bunun bir keçi olduğunu düşünüyor. Yazı yayınlandıktan sonra fotoğrafın çekildiği Senegal’deki muhabirlerinden bir e-posta geliyor: Arkadaşlar bu keçi değil ki, BU BİR KOYUN!

Tabi herkes utanç içinde. Adında keçiler olan bir blogun editörü zor durumda ve durumu düzeltmek için akıllıca bir hamle yapıyor: Konunun uzmanıyla yapılan kısacık bir röportaj. İşte bu çok sevimli röportajı paylaşıyorum sizinle. Uzman, İskoçya’da bir okuldan, hayvan davranışları üzerine çalışan ve son yirmi senesini koyunlarla ilgili araştırmalarda geçirmiş Cathy Dwyer.

Açıkçası ben de fotoğrafa bakar bakmaz bunun bir koyun olduğunu görebiliyorum, ama meseleyi bildikten sonra anlamak daha kolay belki. Sizde durumlar nedir acaba? Bir yandan da keçiyi koyundan ayırmaya alışmak bana şu anda dünyanın en eğlenceli işi gibi geliyor (çünkü ben bu çeviriyi yaparken bir yandan da Türk televizyonlarından birinde ömür törpüsü bir siyasi tartışmayı seyrediyordum ve bu röportaja adeta sığındım).

Buyrun, başlıyoruz:

Marc Silver: Kendimi aptal gibi hissediyorum. Adı Keçiler ve Soda olan bir blogun editörüyüm ve keçiyi koyundan ayıramıyorum.

Cathy DwyerZorluğu anlayabiliyorum. Ele veren genelde kuyruktur. Koyunların kuyruğu her zaman aşağı doğrudur, keçilerin yukarıya. Ama bu fotoğrafta sadece yüz var tabi.

MS: Radyonun kütüphanesindekiler Senegal’de adı djallonke olan ve tıpkı keçiye benzeyen bir koyun olduğunu buldu. Fotoğrafı ilk gördüğünde keçi mi koyun olduğunu anlayabilir miydin?

CD:  Muhtemelen koyun olduğunu söylerdim. Ama nedenini söylemekte zorlanıyorum. Kulaklarla ilgili birşey olabilir, hatta kulakların pozisyonu sadece. Koyunlarda, keçilerde olduğundan biraz daha aşağı sarkıyor kulaklar. Ama söylemesi zor.

MS: Bunu duymak iyi geldi. Bazıları keçilerin koyunlardan daha kişilikli olduğunu söylüyor. Bu doğru mu? Yani, demek istediğim koyunlar, bilirsin işte koyun, bir anlamda pasif ve diğer koyunlarla mı takılıyor?

CD: Keçiler ve koyunlar farklı konumdadır. Bir koyun esas olarak otlayıcıdır, keçi ise etrafı tarar. Keçiler her zaman bir şeyler arar ve zamanlarının çoğunu böyle geçirirler. Her zaman bir şeyler çiğner, bir şeyler yerler. Yani beslenme alışkanlıkları sayesinde keçiler daha keşifçidir. Çevreyle sürekli etkileşim halindedirler ve çok da sevimlidirler. Bu yüzden insanlar onların koyunlardan daha akıllı, kişilikli olduklarını düşünür. Koyun gibi otlayıcı bir hayvan ise kafası öne eğik, zamanın çoğunu çimen yiyerek geçirir Bu insanlar için çok daha az ilgi çekici tabi.

MS: Yani koyunlar sıkıcı mı?

CD: Bazıları çok ürkek ve çekingendir. Bazılarıysa çok cesur. Her ne kadar yünden pofuduk şeylermiş gibi görünseler de, bir koyun size karşı korkusunu yenmeyegörsün, çok cüretkâr ve kendinden emin olabilir.

MS: Koyunlar başı çekmek yerine, yandaşlık mı yapıyor hep?

CD: Hayatta kalmış bir koyunsan, bu yırtıcılardan kaçınabildiğin içindir. Bunu yapabilmenin yolu diğer koyunlarla bir arada kalmaktır ve senden daha güçlü olanın takipçisi olmak hayatta kalmanın iyi bir yoludur.

MS: Bahse varım bir keçi bir koyunu yener.

CD: Ben sadece bir çalışma hatırlıyorum keçiler ve koyunlar arasındaki kavgayla ilgili. Bir keçi kavga etmek istediğinde arka ayaklarının üstünde yükselir, böylece koyun keçiyi karnından vurur ve koyun kazanır.

MS: Gelişen dünyada hangisini yetiştirmek daha kolay?

CD: Galiba koyun derdim. Koyunlar keçilerden daha dayanıklı, yani aynı koşullarda hayatta kalmaları daha mümkündür. Keçiler özellikle soğuk havaya, bakteri enfeksiyonlarına ve virüslere biraz daha hassastır.

MS: Peki ya sıcak iklimlerde? Kim daha üstün?

CD: Sıcak ve kuru iklimde her ikisi de iyidir. Sıcak ve nemli iklimlerde keçiler koyunlardan iyidir. Soluklanarak ya da gölgede durarak sıcağı dağıtmak koyunlar için postları yüzünden daha zordur.

MS: Keçi mi koyun mu münazarasında söylenmeye değer başka bir konu var mI? Galiba koyun getirdiği imkânlarla biraz daha tercih edilebilir, yani süt, et, yün.

CD: Moğolistanda koyunlar taşıma için de kullanılıyor.  İnsanlar tuz çıkarıyor ve koyunlar da tuzu taşıyor.

MS: Bir keçi bunu yapar mıydı?

CD: Bir keçinin uzanıp yattığını ve hareket etmeyi reddettiğini hayal edebiliyorum.

Kaynak: “Bu bir Keçi mi, Koyun mu? Düşündüğünüzden Daha Zor” makalesi.