Kategoriler
5HARFLİLER BELGESEL FİLMDEN YAZILAR YAZILAR

Belgesel: Annemin Estetik Anlayışı

Yapım yılı 2012 olan mini bir belgesel: Annemin Estetik Anlayışı. Seyretmemiş olma ihtimaliniz var mı? Güzel bir iş bu. Kestirmeden tek bir derdi anlatıyor.

Başlık hikâye hakkında çok fikir vermiyor aslında. Mesele kısaca şu: Evin hanımı Dürdane Özçelik’in dantel sevdası eşyaları, evi, aile fertlerinin yaşam alanlarını ele geçirmiş durumda. Hani neredeyse mutlak bir dantel hakimiyeti var Özçelik ailesinin ev hayatında. Yakın plan çekimlerde dantelli ayrıntıları bol bol görüyoruz. Evde yaşayanların ufak yollu şikâyetlerini, durumla halleşme çabalarını, yer yer de memnuniyetlerini dinliyoruz. Dürdane Özçelik için dantel olmazsa olmaz bir üretim, satıp paralar da kazanıyormuş. Bilmiyorum geçen bu yıllar içinde hayatlarında bir şeyler değişmiş midir? Belgeselin müziği de bu film için yapılmış.

Bunu seytettikten sonra Düşünmez Olmak: İki Kadının Sığınağı yazısını okumanızı da tavsiye ederiz. Orada da boncukla, dantelle “düşünmez olmak” diyarlarında hüküm süren iki kadının hikâyesi vardı.

Kategoriler
5HARFLİLER BELGESEL YAZILAR

Bir Lütfi Akad Belgeseli: Tanrının Bağışı Orman

1916 doğumlu Ömer Lütfi Akad’ın çektiği onlarca film içinde, diğerlerine benzemeyen bir filmi var. Bir belgesel. Adı Tanrının Bağışı Orman. Çekim tarihi kaynaklarda 1963-64 olarak geçiyor. 1948’de başladığı yönetmenlik hayatının ortalarında çekmiş yani bunu ve filmin Akad için ayrı bir önemi de var. Anılarında, katıldığı bir toplantıda yanına yaklaşan bir orman mühendisinin filmi önerdiği ilk ana yer veriyor. Bakanlık istiyor filmi, pek aceleleri de yok. O günleri karışık, zahmet ve sıkıntı dolu Akad’ın. İlk duyduğunda çok heyecanlanıyor, ama “evet” diyecek durumu da yok. Kendi kendine şöyle diyor: Bir belgesel, hele bir orman belgeseli be­ni bütün kirlerden arındırır…

akad

Hemen gerçekleşmiyor bu iş. Elindeki filmler bitince, Akad’a Orhan Asena tarafından yazılmış senaryo yollanıyor. Heyecanla okuyor ve… Hayalkırıklığı. Asena’nın ısmarlama yazdığı senaryo onu hiç memnun etmiyor. Yıllardır ormanlarla ilgili duyduğu “yaş kesen baş keser” edebiyatından uzak, bir arayışın onu sürüklediği bu yeni alanda yeni bir şeyler yapmak istiyor. Yine anılarında “mesela kök sökmek deyimi” diyor. “Türkiye’de herkes ‘kök sökmek’ deyiminin derin anlamını bilir.” Akad bu belgeseli çekecekse kendini bir ormancının yerine koymak istiyor. Ormancılığın iktisadi durumuna, göç meselesine, açma denilen ağaçların kesilmesiyle oluşan tarım arazilerine, hatta hukuki süreçlere bakmak istiyor.

Senaryo üzerinde biraz daha çalışılıyor ve kaba da olsa son haline geliyor iş. Akad’a göre belgesel çekmek avlanmaya benziyor. Görüntü avına Bolu’dan başlıyorlar. Burada ladin, göknar, sedir, melez, ar­dıç, servi, mazı ve akrabaları ile tanışıyorlar. Sonra Konya’ya, Kızılcahamam’a ve muhtelif durumlardan görüntüler avlayabilecekleri başka yerlere gidiyorlar. Çalışma koşulları çok zahmetli. 45 derece eğimli açmalarda, kuru sel yataklarında, tozun, kumun içinde çalışıyorlar. Akad arada bir kendi kendine buralarda ne işi olduğunu soruyor. Orta Anadolu çok sıcak, yaz sıcağında hep beraber kavruluyorlar. Çekim süresince yağmur bulamadıklarından, itfaiye marifetiyle yarattıkları seli İstanbul’da çekiyorlar. Akad keçileri çok seven biri. Oysa orman ve keçi yan yana gelmeyecek iki şey. Belgeseli çekerken keçilere “ihanet ettiğini” belirtiyor anılarında, bu da ona acı veriyor.

Film bakanlık yetkilileri tarafından seyredildiğinde büyük alkış topluyor. Onlar hallerinden çok memnun, Akad hiç değil. Görüntülerde yakaladığı tüm yalınlığa, çarpıcılığa rağmen, filmin seslendirmesinde büyük bir sorun görüyor. Daha doğrusu belgeselin metni gereğinden fazla söz dolu. Son kopyayı seyrettikten sonra metni seslendiren  Saadettin Erbil’in sesi kulaklarında çınlayıp duruyor:

Saadettin konuşuyor; ağaçlar; tırpanlar, keçiler, koyun­lar konuşuyor; kozalaklar bile konuşuyor. Film değil, tıka ba­sa doldurulmuş koca bir ses. torbası.

Yine de tümden mutsuz değil ama:

Buna karşılık görüntü­ler tam istediğim gibi. Orada, keskin yalınlığı ile size uzanan gerçeğin acısını duyuyorsunuz. Bu görüntülerde bize benze­yen bir şey var; bizim insanımızın kısa ve yalın bir tavırla ken­dini açıklayışını görüyorum. Bütün bu güzelliği söze boğarak berbat ettiğime üzülüyorum, keşke bu kadar güzel olmasalar­dı diyorum, acım bu kadar büyük olmazdı.

Büyük bir şans eseri olarak mı demeli bilmiyorum, ama belgeseli hemen seyredebilirsiniz buradan.

akad1

Akad’ın “söze boğmuş olmak” diye tarif ettiği sorun, sahiden de belgeselin seyrini zorlaştırıyor. 32 dakika içinde, bir kaç köy üzerinden ormanın ne kadar önemli olduğunu anlıyoruz, fakat senaryo bir türlü akan, kolay seyredilen bir hikâye etrafında toplanmıyor. Ormanın önemi daha çok ormansızlık teması üzerinden işleniyor. Bir kaç köy konu edinilerek, bitkisiz bir hayatın güçlüğü, yağmur duası, ormana zarar veren unsurlar (‘kara şeytan’ keçi), susuzluk, kuraklık, orman işletmelerinin önemi, dokumacılık, meyvacılık derken belgesel telaş içinde bitiveriyor. Akad’ın da içine sinen ve sonradan belgeseli seyredecek hemen herkesin hemfikir olacağı gibi görüntüler çok çarpıcı. Belgeselin akışında öngörülemeyen şaşırtıcı sahneler var. Mesela, Akad’ın anılarından, belgeseli ilk seyrettiğimde beni çok çarpan bir sahnenin Kızılcahamam’a bağlı, Bayır köyünde çekildiğini öğreniyoruz.

Kurak bir arazinin ortasında umutsuz görünen bir köy bu. Köyün muhtarı bizzat köylerindeki kıtlığı, çoraklığı anlatıyor kamera önüne geçip. Muhtarın demesine göre köye, zamanında ormanlık olduğundan yerleşilmiş, fakat zamanla ormanlar bittiğinden, “şimdi çalı çırpı yakılıyor” diyor muhtar “ve bir de…” diyerek duruyor.

Burada kamera bir ahıra yöneliyor. Ahırda genç bir kadın görüyoruz, elinde tezek var.  Yani muhtarın söylemediği kelime tezek. Ve işte tam bu sahnede, elindekini yoğuran bu kadın bir an durup gözlerini kameraya çeviriyor, duruyor duruyor ve sonra şunu yapıyor:

orman belgeseli.gif

İlk seyrettiğim andan beri bu çekimin nasıl gerçekleştiğine dair merağıma yine Akad’ın anıları yetişiyor:

Köylü, tezek peşine ilkyaz günle­riyle düşer, taze yeşil ot büyükbaş hayvanların sindirimini hız­landırıyor, çocuklar ellerinde, ağaçtan yapılmış faraşla bu işi yaz boyu sürdürüyorlar. Topladıklarını getirip kızların çalış­tığı bir yere döküyorlar. Kızlar, yeni serpilmiş, canlı ve güzel, çocukların getirdiklerini samanla karıştırıp elleriyle yoğu­ruyorlar. Hızlı ve beceriyle çalışıyorlar evin duvarına daya­lı olanları, bir işlikten çıkmışçasına üreten onlar. Mahmut De­mir kamerasını iyice yere yakın indirmiş, onların çekimleri­ne hazırlanıyor. Kızlar bu işe çok sıkılıyorlar besbelli ve bu­nu, merceğe bir şey sıçramasın diye önüne konan camı tezek­le sıvayarak açığa vuruyorlar…

Yani olan, bir filmde görüntüye konu olanın inisiyatifi ele geçirmesiymiş aslında.
Akad’ın adını Işıkla Karanlık Arasında koyduğu anılar kitabını okumaya başlar başlamaz onunla ilgili bir şeyi hemen fark ediyor insan. Hakkaniyetli, vicdan sahibi, disiplinli, kafasındaki görüntüyü ararken bazen etrafındakilere aman vermeyen birisi bu. Tanrı’nın Bağışı Orman‘ın hazırlığı, çekimleri, sonundaki kısmi hayalkırıklığı da bu karakter özelliğinden hep parçalar taşıyor aslında. Genç bir kadının içinde bulunduğu durumdan sıkılarak kamerasını tezekle kapadığı anı montajda atmayan, keçileri belgeselinde kötü gösterdiği için üzülen, kendi filmini, kendi anılarında kıyasıya eleştiren birisi. Belgeseli mutlaka seyredin. Ormanlar, keçiler için değilse, Akad’ın hatırına.


Işıkla Karanlık Arasında‘nın baskısı tükenmişti, yenisi ne zaman yayınlanacak hiç bilmiyorum. Kitaba Akad’ın iki öğrencisi sayesinde ulaştım, onlara çok teşekkür ederim.

Sonradan yapılan ek: Kitap, İletişim yayınları tarafından yeniden basıldı. Yaşasın!


5Harfliler

 

 

Kategoriler
5HARFLİLER BELGESEL YAZILAR

Belgesel: Mümine – Bize Yörük Diyorlar

Mümine 14 yaşında. Makedonya’nın dağ köylerinden Kocalı’da yaşayan, Türkçe konuşan yörüklerden biri. Ailesi tütün ekiyor. Yarım saatlik belgeselde Mümine’yi tütün toplarken, asarken, annesi, ablasıyla börek yaparken, çeşme başında görüyoruz. Tüm belgesel boyunca tek bir mesele konuşuluyor neredeyse aile içinde. Mümine evden kaçmasın, diğer kaçan arkadaşları gibi. Köyden birine, ailesinin rızasıyla verilirse daha çok başlık parası alınacak. Ama, Mümine ortaokuldan devam etmek istiyor eğitimine, tütün tarlalarından ancak okuyarak uzaklaşacağını, daha iyi bir yaşama okursa ulaşacağına inanıyor.

Mutlaka seyredin, çok güzel belgesel. Müzikler de ayrı güzel. Belgeselin açılışı da, sözlerini hiçbir yerde bulamadığım bir şarkı ile yapılıyor: Bize yörük diyorlar, Altı yüz sene evvel bizim büyüklerimiz, Dağa, Anadolu’dan Makedonya’ya, yürüyerek geldi yörük, O günden bugüne buranın, Dağlarına yerleştik dilimiz vadiye kadar yeter.

Makedonya’da yaşayan Türklerin tarihi 15. yüzyılda Balkanların Osmanlı topraklarına katılmasıyla başlıyor. Bugün Türkçe konuşanların sayısı 80.000 olarak tahmin ediliyormuş, bunların 10.000 kadarı halen dağlarda ve yörük geleneklerini devam ettirerek yaşıyormuş.

Belgeselin yazanı yöneteni Biljana Garvanlieva. Yapım yılı 2009.  Aeon’da yayınlandı belgesel kısa bir yazıyla, ben de orada gördüm.


5Harfliler

 

Kategoriler
ALINTI BELGESEL ŞARKI

Saadet İkesus Altan

Saadet İkesus Altan.

“İstanbul Moda 1997″ yazıyor videonun altında. Çok güzel bir kayıt bu. Kısa, tesadüfi bir belgesel gibi.

Bu kayda denk gelene denk Altan’ın kim olduğunu bilmiyordum ben. Türkiye’de operanın kurucularından biri olarak geçiyor adı her kaynakta. Belki bilen birinden anlatmasını isteyebiliriz onu, hayatını. 2007’de dünyadan ayrıldığında bir haber yayınlanmış Bianet’te, bir yerinde şu deniyor:

Sanatçının vasiyeti üzerine, törende İstanbul Devlet Opera ve Balesi sanatçıları Schubert’in “An Die Musik” adlı eserini seslendirdi. 

Bunları yazmama sebep olan bir kayıt daha var Altan’a ait. Onun başlığı “Hocaların Hocası.” İngilizce konuşuyor burada. Çocukken, sahnedekilerin giydiği renkli kıyafetlerden, şarkılardan, danslardan nasıl etkilendiğini anlatıyor. Yetiştirdiği öğrencilerden bahsederken…  Altan’ın öğrencisi olduğunu anladığımız Aslı Omag beliriyor. Söylediği şarkıya eşlik eden görüntüleri mutlaka görmeniz lazım. 1990’ların sonu belki, görünen İETT otobüslerinden, Galata’nın, İstiklal Caddesi’nin halinden akıl yürütüyorum. Bir de kedi var, iplerde sallanan çamaşırlara ya da yukarıya doğru çekilen bir sepete bakıyor.

Her iki kaydın da kaynağını bulamadım, parçası olduklarını düşündüğüm ana kayıtlara ulaşamadım. Sırlarına ermemiş olmakla beraber, her ikisinin de kısalıkları, rastgelelikleri ve sürprizleriyle müthiş olduğunu düşünüyorum, ilk gördüğüm günden beri.

Kategoriler
5HARFLİLER BELGESEL YAZILAR

Çamaşır İpleri

1981 yapımı Çamaşır İpleri (Clotheslines) belgeseli, Roberta Cartow tarafından çekilmiş. 21 kadının sesine, onların çamaşır yıkamak, asmak, katlamakla ilgili anlattıklarına, tecrübelerine, hatıralarına yer veriliyor belgeselde. Yüzleri görünmeyen bu kadınların seslerine, dünyanın çok yerinden, nehir kenarında çamaşır yıkayan, çamaşırhanede, makinaların, ütünün başında çalışan kadınların görüntüleri eşlik ediyor. Seslerine, çocuk kahkahaları, ağlamaları, fısıltılar, rüzgarda sallanan paçaların, eteklerin, çorapların, çarşafların sesleri karışıyor. Şaşırtıcı büyüklükte bir dünya var bu belgeselde. Sürekli tekrara dayanan herhangi bir tür ev işiyle kurdukları ilişikinin, kadınların yaşamları üzerinde bıraktığı etki devasa boyutta, derinliği metrelerce sanki. Belgeseli buradan seyredebilirsiniz. Hepsini aktarmam çok güç, ancak seçme yapabildim.  Kadınlar diyorlar ki:

Çocukluğumda iki çamaşır ipinin, rüzgarda sallanan çarşafların arasında dolandığımı hatırlıyorum. Güneş vuruyordu. Benim için hala temiz çarşaflardan daha iyi değil herhangi bir fikir… Çamaşırlari renklerine göre ayırarak asıyordum, çünkü biliyordum komşularım astıklarıma bakacak ve benimle ilgili bir şeyler düşünecekler… Evliyken erkek çamaşırları yıkamak bana çok cazip geliyordu. Çamaşırhanede, makinadan erkek çorapları çıkartıp katlarken insanlar, benim bir erkekle ilişkim olduğunu görürlerdi. Erkek çorabı katlamak etrafa “bir erkeğim var” demekti… Çamaşırların asıldığı direkler devrilirdi bazen. Herkes koşturur, bağrışır. Bir defasında babamın bir telefon direğini söküp getirdiğini hatırlıyorum, çamaşır direğinin yerine… Evimiz beş kilometrelik bir yolun sonundaki tek evdi ve biz yine de en öndeki ipe beyaz çarşafları asıyorduk, olur da geçen biri görür diye… Çamaşır dolabı vitrindir. Kullanmadığım çarşaflarımı saten kurdele ile sarar, dolaba yerleştirirdim, çünkü biliyorum evime gelen başka bir kadın açıp bakacak bu dolaba, benimle ilgili düşünecek… Çamaşır yıkamaktan nefret ettim. Tahmin etmesi imkansız, büyük bir hırsla nefret ettim. Hayatım boyunca taşıdığım en ağır yüktü, hiçbir zaman bitiremedim… Çamaşırları ipe asma sanatı diye bir şey vardı. Nasıl asıldıklarına bakıp, yıkayan kadını, komşunu buna göre değerlendirirdin… Bazen renklerine göre asılırlardı, beyaz çoraplar, mavi çoraplar. İpte sallanan çoraplara bakıp, sahiplerinin hayaletleri olduğunu düşünürdüm… Çok özlüyorum temiz çarşaf kokusunu, hala katlarken annemin sesini duyuyorum. Nasıl katlamam gerektiğini, neyi iyi yapamadığımı söylüyor bana… Camda çamaşır asan bir kadın, aynı zamanda mahalleye haberleri yayan, haberleri alan kadındır… Çamaşırlar ipte heykeller gibiler. Kendinde hiçbir sanatsal yan bulmayan bir kadın bile aslında ev işlerine kendinden çok şey katar… Kesişen, yanyana uzanan çamaşır ipleri kadınların arasındaki bağdır, paylaştıklarıdır… Her zaman çatının bana özel bir yer olduğunu düşündüm. Çamaşırları yıkayıp çatıya asmak iş gibi gelmezdi, zevkti. Çatıya çıkarsın, gökyüzüne bakarsın, güvercinleri görürsün, rüzgar eser, uçak uçar, gemiler geçer. Çamaşırların yıkanması, temiz olduklarını bilmek yeni bir başlangıç gibiydi. Doğum yaptığımda diğer bütün kadınlarla ortak bir yanımız, onlarla bir bağlantım olduğunu hissetmiştim. Çamaşırları asmak da diğer kadınlarla ortak bir yanımız gibi, onlarla paylaştığımız bir şey, aramızdaki bağ.

Bunları duyunca, bir kere bile olsun dönüp bakmadığım kendi çamaşır maceramı düşündüm. Bu anlatılanların hepsi vardı. Bazı günler çamaşır yıkanmazdı, uğursuzluktandı, o gün çarşambaydı. Asmadan evvel balkon temizlenir, ipler silinirdi. Mandallar sudan geçirilirdi. Yeni yıkanmış çamaşırlara çocukların yaklaşması yasaktı. Pantolonlar öyle asılmazdı, en sona iç çamaşırları, çoraplar saklanırdı. Henüz asma işini bitirmiş, bir an olsun oturabilmiş bir kadının başına gelebilecek en büyük felaket yağmurdu. Yağmurun başladığı bilgisi yan apartmandan sesle duyurulurdu. Kadınlar telaşla balkona koştururlar, alelacele, bazen yarı bellerine dek sarkarak toparlarlardı pantolonları, etekleri.  Bir de bir kadın vardı “yağmur duasına lüzum yok, ben varım. Bir çamaşır yıkayayım, cümle aleme yeter yağmur” derdi.

Bu kadar sıradan olan, sürekli tekrardan oluşan, asla sonu gelmeyen bir işin etrafında bu kadar çok hikayenin toplanabiliyor olması, hikayelerin çeşitliliği ve dokunaklılığı karşısında afalladım işin doğrusu. Bir kere olsun düşünmemişim. Oysa, tek başıma otumuş çamaşır katlarken benim annem de hala bana neyi, nasıl katlamam gerektiğini söylüyor, benden on bin kilometre uzakta yaşadığı halde. Ben de, çamaşırlar yerlerini bulduğunda şöyle bir rahat nefes alıyorum, bazen çarşambaları es geçtiğim oluyor. Ama bütün bunları öylesine içselleştirmiş bir halde yapıyorum ki, hayatımı, hayatlarımızı sarıp sarmalayan hikayelerin bir yanda birikip durduklarını hiç görmemişim. Siz farkında mıydınız?


5Harfliler

Ana görüntü:Charles Courtney Curran, Esintili Gün, 1887.

Kategoriler
5HARFLİLER BELGESEL RÖPORTAJ TRT ARŞİV YAZILAR

Belgesel: Tren Penceresinden Bu Diyar 1991

Birkaç hafta evvel dedim ya TRT arşivinde kayboldum gittim diye, işte oradan eli kolu dolu olarak geri dönüyorum şimdi. Arşivde “tren” kelimesiyle arama yapınca çok fazla kayıt çıkmıyor, ama kayıtlardan bir kayıt, son üç haftamı aldı.

Bir belgesel, adı Tren Penceresinden Bu Diyar. Size de oluyor mu, daha isminden vaad ettiklerine dair heyecana kapılarak seyredemediğiniz filmler, okuyamadığınız kitaplar? Üç gün bekledim yedi bölümden oluşan belgeselin seyretmek için. TRT arşivinde bir nedenden yer almayan birinci bölüm bilgisayarımda seyre hazır, bekledi durdu. Sonunda biraz hüzünlenerek, sevinerek heyecanlanarak, yer yer epey üzülerek, ara ara da gülümseyerek seyrettim bitti yedi bölüm.

1991’de çekilmiş belgesel, hatta o dönem döşeli tüm rayların üzerinden en az bir kere geçilmiş olmuş çekimler tamamlanana dek. İlk bölümde Ankara’dan Erzincan’a, ikinci bölümde Erzincan’dan Kars’a, üçüncü bölümde Van’a, sonra İstanbul’a, Ege’ye, Karadeniz’e, Edirne’ye gidiliyor bölümler boyunca. Hep trenin içindeyiz biz seyredenler. Gece oluyor yolcular uyuyor, sabah oluyor kompartmanlarda kahvaltılar ediliyor. Arada saz çalanlar var, dama oynayanlar, kitap okuyanlar, dantel yapanlar, yemekli vagondaki sohbetçiler ve demir yolcular var belgeselde. Demir yolculuğun, trenciliğin ne olduğunu anlatıyorlar, onları en çok korkutanın çığ olduğunu, tünelleri, karı kışı, köprüleri. Taşıdıkları yükleri, başlarına gelen ilginç olayları, demir yolculuğun eziyetini de, ödüllerini de anlatıyorlar. Durmadan içtikleri demli çayları, sönmeyen sigaraları da. Bütün bunlar olup biterken trenlerin yanından dağlar yükseliyor, nehirler akıyor, bozkırlar uzanıyor. İstasyonlarda çocuklar oyun oynuyor, trene eller sallanıyor, çamaşırlar asılıyor, yükler yükleniyor, indiriliyor, ekmekler taşınıyor, vagonlar ekleniyor, ayrılıyor. Burada bir çırpıda tarif etmemin olanaksız olduğunu düşündüğüm bir kendiliğindenlik, olağanlık içinde yaşam ilerliyor. Ve söyleşiler yapılan bazı yolcuları unutmak imkânsız. Meclise giden de var, süpürgelerini satıp evine dönen de.

tpbd1.png

Belgeselin yönetmeni Zehra Tülin Sertöz. Hem yurtiçinde, hem de yurtdışında pek çok defalar ödüller kazanmış bir belgeselci. Tren Penceresinden Bu Diyar‘ı seyrettikten sonra Sertöz’e ulaşmanın yollarını aradım, buldum. Bir söyleşi gerçekleştirdik onunla. Fakat önce sizin belgeseli seyretmeniz lazım, ben söyleşiyi yayına hazırlarken, size bu yedi bölümü bırakıyorum şimdi. Güzel bir şeyler seyredeyim diyenler için bundan daha güzelini önermeme olanak yok bugünlerde.

tpbd2

tpbd3

Bu bölümlerin hepsini seyretmeye zamanınız yoksa bile hızlıca bir göz atın. Sertöz ile yaptığımız söyleşide çekimlerin nasıl yapıldığını, yolcularla konuşurken neler olduğunu, katedilen mesafelerde olup bitenleri ve bazı yolcular hakkında konuştuk. Sertöz belgeselin bir fikir olarak nasıl ortaya çıktığını da anlattı, çekimlerde kendisini en çok sevindiren, üzen, yoran olayları da. Yarın görüşürüz!

Tren Penceresinden Bu Diyar

Birinci Bölüm: Doğu Mavi Treni.

İkinci Bölüm: Erzincan’dan Kars’a.

Üçüncü Bölüm: Son Durak Van Gölü

Dördüncü Bölüm İstanbul’dan Nusaybin’e

Beşinci Bölüm: Ege’de Bahar

Altıncı Bölüm: Ankara’dan Kapıkule’ye

Yedinci Bölüm: Karadeniz’e Trenle

tpbd4.png


5Harfliler

Kategoriler
BELGESEL RÖPORTAJ

Röportaj: Depo – Akıl Hastanesinde Hayat Belgeseli

Depo: Akıl Hastanesi’nde Hayat, yapım aşaması tamamlanmak üzere olan bir belgesel. Türkiye’de ruh sağlığı alanında hizmet veren hastanelerin işleyişlerine odaklanıyor. Buralarda yaşanan sorunlar, sistemin açmazları ve olası alternatif modellerin tartışmaya açılmasını hedefleyen belgeselin çekilmesine ön ayak olan ise bir sivil toplum kuruluşu: Ruh Sağlığında İnsan Hakları Girişimi (RUSİHAK).

İlk belgesel çalışmalarını gerçekleştiren, Ege Kanar ve Can Dinlenmiş ile bir akıl hastanesinin mekanından, mekanda duyulan seslerden, tercih edilen tedavilerden, hasta haklarından ve rızadan konuştuk. Konuştuklarımız çekimler sırasında yaptıkları gözlemlere, edindikleri deneyimlere dayanıyor. Devletin sanki buz gibi olması şart olan, elinin, dokunuşunun çok çarpıcı bir temsili olan bu devasa kurumların işleyişlerinin mutlaka tartışılması lazım. Bu anlamda, belgesel çok önemli bir yolun önünü açıyor.

OZ6A5749-001-620x413

Kiraz Akın: Nasıl yerler akıl hastaneleri, kaç hastaneye gittiniz çekimler için?
Ege Kanar: Sırasıyla Manisa, Adana, Elazığ, Ankara, Samsun ve İstanbul’da Bakırköy ve Erenköy’deki hastanelere gittik. Her hastanede ortalama dört gün geçirdik. Sadece hastaneleri değil bakımevlerini de ziyaret ettik ama filmde sadece hastaneler yer alıyor.

Gittiğiniz mekanlarda birbirine benzer resimler mi gördünüz?
Can Dinlenmiş: Çok benzer evet. Hatta bir noktadan sonra öyle bir hale geliyor ki insan, hangi hastane, hangi şehirdeydik diye soruyor. Araya zaman girdiğinde Elazığ’daki bir servisi Manisa’dakinden ayıramıyorsunuz.

Kurumsallaşma biçimleri aynı olan yerler bunlar değil mi?
C.D. Evet aynen öyle.

Biraz tasvir eder misiniz, nasıl bir yer akıl hastanesi iç ve dış mekanlarıyla?
E.K. Bir süre sonra kafanızda bir şema çıkmaya başlıyor bir servisin nasıl bir yer olduğuyla ilgili. Upuzun bir koridor hayal edin, sağında solunda genellikle altılı ya da sekizerli odalar dizilmiş. Bazı durumlarda bu odaların kapıları yok, doğrudan koridora açılıyorlar, dolayısıyla mahremiyetten söz etmek mümkün değil.
C.D. Bazılarının duvarları da yok.
E.K. Evet bazılarının duvarları bile yok. İlgi alanlarınıza dair bir şeyler yapabileceğiniz, köşenize çekilip bir şeyler okuyabileceğiniz; ya da sessiz kalabileceğiniz bir ortamdan söz etmek zor. Etrafta yataklar dışında yumuşak hiç bir şey yok nerdeyse, mekanlar genellikle fayansla kaplı.
C.D. Mobilyaların yatakların çoğu metal dolayısıyla mekanda ses olarak da garip bir hissiyat var. Bir yatak çekildiğinde tüm servis yankılanıyor. Özellikle bundan çok rahatsızlık duyan bir kişiyle karşılaştık mesela. Bir köşeye çekilmiş, kulaklarını tıkamış sesin geçmesini bekliyordu. Diğer mesele dokunma. Etrafta insanların dokunarak iyi hissedebilecekleri hiç bir malzeme yok.
E.K. Onun dışında genel şemaları da konuşulmaya değer hastanelerin. Binaların organizasyonu mesela. Servislerin iç bahçeleri oluyor, genelde yüksek duvarlar ve tellerle çevrili. Buralar hastanenin dış bahçelerinden, dışarıdan gelenlerin bulunduğu bölümlerden bu şekilde ayrılıyorlar.

Duvarların, kapıların olmamasının nedeni nedir tam olarak?
E.K. Dişarıdan kolay gözlemlenebilir olmasıyla ilgisi olabilir. Ama genel bir uygulama değil bu, her yerde böyle değil. Ancak kapıları olan odalar da çoğu zaman kilitli tutuluyor, dolayısıyla kalanlar koridorlarda oturuyorlar, yatıyorlar ya da volta atıyorlar.
C.D.Hastalar gündüz uyanık tutulmaya çalışılıyor. Gece, personel sayısı yetersizken uyusunlar ki problem çıkmasın isteniyor.

IMG_8615-001-620x413

Günlük hayat nasıl akıyor?
C.D. Sabah çok erken saatte kaldırılıyorlar. Kahvaltı yapılıyor, ondan sonra ilaçlar dağıtılıyor. Sonra öğle yemeğini bekliyorlar. Üç saatte bir sigara verilen servisler de var, sigaranın hiç dağıtılmadığı servisler de. Ve aslında bütün günleri çay ve sigara içerek, televizyona bakarak geçiyor. Böyle bir rutin var. Bunlar dışında bir aktiviteden bahsetmek zor. Ziyaret saatleri de hastaneye göre değişiyor. Yakınları olanlar için haftada bir ya da iki defa ziyaret gerçekleşiyor ve bir saat kadar sürüyor.

Kişisel eşya sahibi olabiliyor mu hizmet alanlar?
E.K. Hayır. Bu büyük bir sorun. Bir kitap, bir fotoğraf, kişisel hiç bir eşya sokamıyorsunuz içeriye. Kişisel eşya bulunduramamakla ilgili bize verilen cevaplar hep güvenlikle ilgili oldu. Mekanlar kişiselleştirilince kalanların arasında çatışmaların çıkabileceği öne sürülerek meşrulaştırılıyor bu uygulama.

Servislerden biraz bahseder misiniz?
C.D. Akut, kronik servisler, açık, kapalı servisler var. Bunlar hastane yapısına göre birbirleri ile yer değiştirerek kullanılabiliyor. Açık servisin kapısında kilit yok ve siz hastane bahçesine çıkıp dolaşabiliyor, kantine gidebiliyorsunuz. Kapalı servisler ise tamamen kilit altında. Haftanın belli günleri bir kaç saatliğine sadece iç bahçeye çıkma imkanı var. Ama bu iki tip serviste kalanlar arasında da çok keskin ayrımlar yok, açık serviste kalan bir kişi biraz sorun çıkardığında kapalıya alınabiliyor. Hatta bazı servislerde kronik hastalarla daha hafif nedenlerle orada bulunan hastaların yanyana kaldığını da gördük.
E.K. Hastanelerde adli servisler de bulunuyor. Bu mekanlar söz konusu olduğunda Sağlık Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı arasında varolan bir yetki karmaşasından bahsediliyor. Aslında Adalet Bakanlığı’na bağlı yerler buralar, jandarma tarafından korunuyor. Ekipte daha önceden cezaevi izlemelerinde bulunan  arkadaşların anlattığı, bu mekanların cezaevlerinden de kötü durumda oldukları. Hem suçlusunuz hem teşhisiniz var, yaklaşım da buna göre şekilleniyor.

Hastane personeli?
C.D. Doktorlar, hemşireler, hastabakıcılar, temizlik ve güvenlik görevlileri var. Temizlik ve güvenlik işlerine bakan personel hep taşeron firmaların çalışanları. Hastaneye özel kadrolu, bu konuda özelleşmiş insanlar değil, hastanelerin ihale ile anlaştıkları firmaların çalışanları bunlar. Aynı şekilde hemşireler için de bir uzmanlık söz konusu değil, örneğin alan dışı bir hastaneden nakille gelebiliyor hemşireler. Hastalarla personelin ilişkisi kişisel düzeyde de değişiyor tabi.
E.K. Bazen hastabakıcı ve temizlik görevlilerinin aynı kişi olması da söz konusu. Bir kişi her iki işi de yapıyor. Doktorlar hiyerarşinin en üstünde yer alıyorlar tabi. Psikolog ve sosyal çalışmacı sayısı çok az. Var olanlar da genelde bürokratik işlerle uğraşmak zorunda kaldıklarını, dolayısıyla yapmaları gereken asıl işi yapamadıklarını anlatıyorlar. Ziyaret ettiğimiz hastanelerin çoğunlukla çok kalabalık yerler olduğunu gördük. Bazı servislerde yatakların odaya sığmadığını, altı kişilik odaya örneğin dokuz yatak atıldığını gözlemledik, hatta bir servisin koridorlarında bile yataklar vardı.

Belgeselin adı “Depo” buradan mı geliyor?
C.D. Literatürde böyle bir şey var, depo hastane deniyor böyle yerlere. Tedaviye yönelik olmaktan çok bu tip rahatsızlıkları olan insanları izole edip, toplumdan ayırmak gibi. Hastanelere birkaç kez girip çıktıktan sonra anlıyorsunuz bunu zaten. O insanları oraya kapatıp, dışarıyla bağlantılarını kesmek ve toplumsal düzenin bozulmasını önlemek amaç. İyileşmesi, yeniden topluma kazandırılması gibi bir durum yok. Zaten hastanedeki süreçler de buna yönelik işlemiyor. Tekrar yatış oranları yüksek, bu da onun kanıtı gibi aslında.

İstemsiz yatış sürecinden bahseder misiniz biraz?
E.K. Eğer yakınınız yoksa, iki doktorun imzasıyla yatış gerçekleşebiliyor. Çoğu zaman söz söyleme hakkına sahip değilsiniz. Şöyle bir sorun olduğundan bahsedilebilir: size bir teşhis konuyor ve o teşhis kendi adınıza karar veremeyeceğinize dair bir sonuç doğuruyor. Bu durumda sizin yerinize başka karar vericiler ortaya çıkıyor ve o hiyerarşide doktorlar en üstte yer alıyorlar.
C.D: Bir de vesayet sistemi var. Eğer kişinin kendi iradesiyle karar veremeyeceği yönünde bir teşhis konmuşsa, bu hastalara bir vasi atanıyor. Bu kişi akrabalardan, yakınlarından biri olabiliyor. Böyle biri yoksa doktora, hemşireye ya da kurum dışı kişilere, yani hizmet alanla bir kan bağı olmayan insanlara varana kadar vasilik verilebiliyor. Bu noktada vasinin kişiyle ilgili her türlü hukuksal kararı verme yetkisi var. Hasta kendi başına maaşını çekemiyor ya da imza atamıyor. Bu durumun kötüye kullanıldığı örneklerle sıkça karşılaştık.
E.K. Türkiye’nin 2009 yılında imzaladığı Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi istemsiz yatış ve istemsiz tedavinin ortadan kalkması gerektiğini söylüyor. İstemsiz yatış bir kez gerçekleştiğinde, rızanız dışında gelişebilecek, hakkında bilgi sahibi olmadığınız her türlü tedaviyi de kabul etmiş sayılıyorsunuz.
C.D. EKT (elektrokonvülsif terapi ya da bilinen adıyla elektroşok) de dahil buna. İki hekimin imza atması yeterli hastanın EKT’ye sokulması için. Doktorlar, bu tedaviyi gerekli görüyorsa hastanın zaten onay verecek durumda olmadığını varsayıyorlar.
E.K. Bu konuda RUSİHAK’ın Bakırköy’e önerdiği “kriz kartı” isminde bir model  var. Buna göre önceden kriz anında size uygulanmasını isteyip, istemediğiniz tedavileri, götürülmek istediğiniz hastaneyi, görmek istediğiniz hekimi bu karta not alıyor ve sürekli üstünüzde taşıyorsunuz. Bu çok basit bir çözüm aslında.

Yatış süreleriyle ilgili neler gözlemlediniz?
E.K. 21 gün gibi belirli bir yatış süresi var, bu süreyi geçirmemek aslında hastaneler için ideal olan; çünkü yatak sayısı az.
C.D. Ama kırk yıldır orada olan hastalar da var.
E.K. 1960′ların ortasında hastaneye yatmış olan hastalarla karşılaştık evet. Kronik servislerin barınak işlevi de var yani.
C.D. Kısacası yatış süreleri oldukça değişkenlik gösteriyor.

Doktorlar size neler anlattılar?
C.D. Ciddi bir kapasite sorunundan ve yetersiz fiziksel koşullardan yakınıyorlar, bir günde görmeleri gereken hasta sayısı idealin çok üstünde olduğu için hastalarla gerektiği kadar ilgilenemediklerinden bahsediyorlar. Karşılaştığımız kişilerin de çoğundan doktorların kendileriyle haftada bir ya da iki kere ortalama 5′er dakikalık sürelerle görüştüğünü duyduk.
E.K. Doktorlar, tedavi yöntemleriyle ilgili değişik görüşlere sahipler. EKT uygulamasına daha sıcak bakan hekimler de var uzak durmayı tercih ettiklerini söyleyenler de. Tedavi süresince terapi neredeyse hiç yok diyebiliriz. Tedavi genellikle ilaç üstünden ilerliyor.
C.D. Bir de performans sisteminden bahsetmek gerekir. Buna göre aldığınız maaşın büyük bir kısmı uyguladığınız tedaviler karşılığında topladığınız performans puanından geliyor. EKT uygulaması da bunlardan biri. Görüştüğümüz bir doktor sadece “performans yapmak” için EKT’ye başvurabilen hekimler olduğundan bahsetti.
E.K. Yani hekimlerin mümkün olduğunca az EKT uygulamaya teşvik edilmesi gerekirken bunun tam tersi oluyor.

IMG_6361-001-620x413

Bu sisteme alternatif model olarak ne öneriyor RUSİHAK ve Depo belgeseli?


C.D. Aramızda konuştukça hepimizin hemfikir olduğu bir şey var. Bu şartlar altında iyileşmenin mümkün olmadığı. Bu kurumların “tedavi” eden yerler olduğunu söyleyemeyiz. Sadece bir kapatılma halinden bahsedilebilir.
E.K. RUSİHAK’ın önerisi, büyük bölgesel hastanelerin kapanması ve toplum temelli hizmet sağlayan bir modele geçilmesi. Hollanda, İtalya ve ABD’de örnekleri olan bir model bu. Büyük bölgesel hastanelere kapatılmadan, toplumsal hayattan koparılmadan, kişilerin bütün günlük rutinlerini belirleyen bir yapı olmaksızın, hastaların hayatları üzerine söz sahibi olabilecekleri, birtakım işleri kendilerinin görebileceği bir yapı.
C.D. Bu yönde uygulamalar da var aslında, TRSM (Toplum Ruh Sağlığı Merkezleri) ya da Korumalı Evler gibi. Ancak hem hastane yönetimi, hem de doktorlar bu birimleri hastanelere bir alternatif olarak değil de taburculuk sonrası için destekleyici kurumlar gibi görüyorlar. Mevcut algı hastan’n bu sistemin merkezinde yer alması gereken ve alternatifi olmayan bir kurum olduğu yönünde.

Kadın ve erkek hastalarla ilgili ne diyorsunuz? Kadın hastaların daha incinir olabileceklerine dair bir resim canlanıyor gözümde anlattıklarınızdan.
C.D. Evet bu oldukça açık görünüyor. Bir erkek servisine girdiğimiz zaman ciddi bir ilgiyle karşılaştık hep. İnsanlar yanımıza geldiler, diyalog kurmaya çalıştılar. Sorular sordular, sigara istediler, “bizi burdan çıkarın” dediler. Bu nedenle erkek servislerindeki çekim yapmak pratik olarak daha zordu aslında.
E.K. Ama kadın servislerinde çok daha dramatik bir hava hissediliyor. Kadınlar daha içlerine kapalılar. Çoğu zaman sizi fark etmiyorlar bile. Daha yalnız ve savunmasızlar. Bu durum orada bulunmayı ve çekim yapmayı da duygusal olarak zorlaştırdı. Eldeki malzemeyi derlerken kadınlarla yapılan görüşme sayısının çok az olduğunu farkettik.
C.D. Kadınlar genellikle ya görüşme yapmayı tercih etmiyorlar, ya da görüşmenin kayda alınmasını istemiyorlar. Elimizdeki kayıtlara baktığımızda ortaya epey travmatik şeyler, örneğin bir tecavüz vakası çıkıyor. Anlatması da, dinlemesi de zor hikayeler.
E.K. Kurguya başladığımızda kadınları yeterince temsil edemeyeceğimize dair bir endişe oluştu. Durumu filme nasıl taşımak gerektiğine dair bir yöntem düşünmeye başladık. Elimizdeki görüşmelerin çoğunlukla erkeklerle yapılmış olmasının bizim tercihimiz olmadığını vurgulamak istiyoruz.

OZ6A3063-001-620x421

RUSİHAK  tanıtım sayfası

Ege Kanar ve Can Dinlenmiş’in Sanat Blogu’nda yayınlanan ve çekim sürecine odaklanan başka bir röportajları da burada. 

Fotoğraflar: Ege Kanar, Can Dinlenmiş


12 Mayıs 2014. 5Harfliler yayını, Ağustos 2014.