Ahmet İhsan, Jules Verne ve Bir Arşiv

Tahminen 1966’da yayınlanmış bir haber bu, metnin orijinal haline göre dizdim:

Hachette’in sergisinde bir gerçek ortaya çıktı
Ahmet İhsan Bey Jules Verne’e borcunu ödemişti.
Ünlü Ahmet İhsan Bey, Jules Verne’nin yine ünlü bir eserini “Denizaltında 20,000 Fersah”ını Türkçe’ye “tercüme” etmişti. Hachette’in yeni yayın sergisinde bu konuyla ilgili bir gerçek, tesadüf sonucu ortaya çıkıyordu.

Mişel Perlman Paris’ten yazıyor.

Sergilenecek öteberiye mahsus, karşımdaki küçücük camekânın içinde, ortasından açılmış, ciltli, kocaman bir eski zaman muhasebe defteri. 173 üncü sayfasnın başında, 19 uncu asrın itinalı el yazısı ile yazılmış Fransızca bir başlık: “20,000 Lieues Sous Le Mers” yani “Denizaltında 20,000 Fersah”. Daha sonra harfler küçülüp inceliyor. 1884 Kasım 14 tarihinin karşısında bir isim “Ahmet İhsan Bey” bir de izahat: “Türk diline mahsus çeviri hakları 12 klişe.” Borç 153,40 Frank. Posta 9,60 Frank. 23 Aralık 1889 tarihinin karşısında ise, gönderilmiş olduğu belirtilen klişelerle birlikte çeviri hakları borcunun 163,80 Frank’ı ve posta masrafının da 7,20 Frank’ı bulduğu kaydedilmekte.

Keseden Ödenen
Yani, Ahmet İhsan Bey, Jules Verne’in 1870’de yazıdğı “Deniz Altında 20,000 Fersah” kitabının Türkçe’ye yayın haklarını satın alabilmek için 16,80 Franklık posta masrafından gayri 217,20 Frank ödemiş kesesinden. Bundan tam 77 yıl evvel, Fransız editörü Hetzel’e. Bugünkü rayiçle takriben 44 dolar. O günkü paranın kıymeti bir yana, üzerinde bugün dahi uzun uzun düşünebilecek bir hareket tarzı.

Ahmet İhsan Bey’in örnek tutumu hakkındaki malûmatı “Hachette” müessesine dahil “Le Livre de Poche” (Cep Kitabı) serisinin Jules Verne’e ait 10 eseri 100,000’i bulan bir tirajla yayınlaması münasebetiyle düzenlediği sergide buldum. Esas konu olarak Jules Verne’nin kişiliği, eserlerinin alınıp ilim alanında dünün, bugünün ve yarının gençlere ve yaşlılara takdim edildiği bir sergi.

Nerede yayınlanmış belli değil bu haber. Tarihi de yok üzerinde, ancak Ahmet İhsan Bey’in ödeme yaptığı 1889’un üzerinden geçtiği söylenen 77 sene, bizi 1966’ya götürüyor. İnsanların çeviri hakları ödemesi yapması sanki beklenmeyen bir nezaketmiş gibi bir ima var değil mi haberde? Örnek bir davranış olarak sunuluyor. Üşenmedim baktım, 1966’daki 44 dolar, 2017’nin 332 dolarına denk geliyormuş.

Ahmet İhsan Bey’i hemen bilmeyebilirsiniz, ancak Servet-i Fünun dergisini duymuş olmalısınız, onun sahibiydi Ahmet İhsan Tokgöz. Yayıncılık hayatındaki yeri büyüktür. Jules Verne’i Türkçe’ye kazandıran kişi olarak da anılıyor. İletişim yayınları tarafından basılmış, bir de anılar kitabı var. Yayıncılık tarihiyle biraz olsun ilgiliyseniz tavsiye ederim kitabı.

Gelelim bu haberi bulduğum kaynağa. Taha Toros Arşivi’nde yer alıyor bu haber. Yaşarken Toros’u çok meşgul eden bir düşünceydi bu. Arşivin nerede muhafaza edileceği belli değildi. Ölümünden sonra İstanbul Şehir Üniversitesi tarafından alınmış arşiv ve sayısal ortama aktarılmış. Sanırım yüz binlerce belge, haber, evrak, mektup, fotoğraf ve daha başka vesika var burada.

Ben Taha Toros’un Etiler’de yaşadığı ve her köşesinde bir dosya iliştirilmiş evine defalarca gittim 2000’lerin başında. Onun gösterdiği fotoğraflara baktım, kopuk kopuk parçalar halinde olaylarla, daha çok insanlarla ilgili  anlattıklarını dinledim, sanırım 90’larını sürüyordu o zamanlar. Çalıştığım tarih dergisinin görsel malzemesi bu arşivden geliyordu. Fakat bir ev içinde saklanan tüm evrakın gerçek kapsamı hakkında bir fikir sahibi olmak imkânsızdı. Çoktu, çok fazla belge vardı da şimdi üniversitenin oluşturduğu arşivde tarama yapınca daha iyi anlıyorum. Toros’un önemli bulduğu, hayatına girmiş, hakkında bilgi sahibi olmak istediği her bir insanla ilgili oluşturulnuş dosyalar var burada. Hiçbir dosya o kişiyle ilgili bütünlüklü bilgi sağlamıyor ama; kişilerin hayatlarından, bulundukları mekânlardan, yazdıkları mektuplardan kısmi bir izlenim ediniliyor. Tam bir takip, bir çeşit fişleme çabası, üstelik yıllarca devam etmiş.

Evrakların yanında eski harflerle alınmış notlar da var. Memleketin sanatı, siyaseti, sporu, edebiyatında… artık aklınıza hangi alan gelirse, etkin olmuş insanlarla ilgili birisi bir yerde sürekli bilgi toplamış. Taha Toros’un kim olduğuna dair daha ayrıntılı bilgi isterseniz kısa bir arama neticesinde ulaşabilirsiniz. Arkasında bıraktığı malzemenin büyüklüğünü, içeriğini değerlendirmek peyderpey olabilecek bir iş. Artık kimin işine ne yarayacaksa, bulup çıkaracak insanlar bu dosyaların içinden. Kataloga buradan erişiliyor.

Ben önce Sabahattin Eyuboğlu’nu aradım bu arşivde, çünkü ona biraz hayranlık duyuyorum hakkında yazılanları hemen görmek istedim. Sonra bazı başka kimselere baktım, Mina Urgan’a dair kabarık bir dosyası olduğunu fark ettim, Ahmet İhsan biraz tesadüfen çıktı karşıma.

Sahneye Olan Aşkım Beni bir Hastalık Gibi Kemirmekte…

1937-38’de Ankara ve İstanbul koservatuvarlarının sınavlarına girmeye niyetli olanların kuruma yolladıkları mektuplardan bir çalışma yapıldı bir zaman evvel. Yayınlanan makalenin sahibi Hakan Kaynar, başlığı Artisliğe fazla hevesim vardır…”: Musikî Muallim Mektebi’nin Evrak-ı Metruke’sinde Saklı Kalanlar.”

Bu çok ilginç bir çalışma. Yukarıda bağlantısını verdiğim makale mektupların bulunması, içerikleri, sınavların yapılış biçimi, kabul ve reddedilenlere dair hikâyelerden oluşuyor. Mutlaka bir göz atın.

Mektuplar, Ankara Mamak Belediyesi’ne bağlı kültür merkezinin depolarında, üzerlerine kömür yığıldığı için korunabilmiş ve anlaşılan bir kitabevi sahibinin eline geçmiş. Makalenin yazarı, bu kişiden alabildiği mektuplar kadarını yayınılıyor çalışmasında. Yani daha çok malzeme var yayınlanmayan. Fakat bu makalede yer verilen kadarı bile epey başdöndürücü. Sonunda ise belgelerin bazılarının orijinalleri yer alıyor.

Mektuplarda içinde bulundukları imkânsız koşulları zorlayanlar, başvuru koşullarını yerine getiremedikleri halde içlerindeki sanat aşkını kefil gösterenler, reddedildiğinde doğrudan Ata Türk’e meram anlatanlar, yüksek inkılabı daha da yükseltme vaadleri, “taptaze heyecanlar,” ruhunu haybedenler, azap içinde olanlar var.

Kaynar’ın makalesinde yer verilen mektuplardan aşağıya bazı alıntılar yaptım.

112

Künye: Hakan Kaynar. “Artisliğe fazla hevesim vardır…”: Musikî Muallim Mektebi’nin Evrak-ı Metruke’sinde Saklı Kalanlar*“Artisliğe fazla hevesim vardır…”: Musikî Muallim Mektebi’nin Evrak-ı Metruke’sinde Saklı Kalanlar. Ankara Araştırmaları Dergisi, 56-78, Aralık 2013, s.77.

Başvuru mektıplarından alıntılar:“mektubunuzu 15 pazartesi aldım 14 Pazar günü sına- vın yapılacağını yazıyorsunuz ne yapayım geleyimmi”

“Benim bu işlerle alakam çoktur”

“Artistliğe karşı kalbimde sonsuz bir emel ve arzu var küçücük yaştan beri kalbimde sakladığım bu ülkü her gün biraz daha dayanılmayacak şekilde yanmıya başladı, eskiden bir kıvılcım olan bu meslek aşkı şimdi bütüm benliğimi sardı.”

“Beni büyük bir azaptan kurtaracak ve sevgili mesleğime kavuşturacak emrinizi bekliyorum beni okula kabul ediniz…”

“Bey efendi, Sizinle on dakika konuşmağa müsaade etmenizi rica ederim. Sözün kısası ben (Tiyatro okuluna) girmek istiyorum. İlkokulu bitireli iki sene oluyor. Fakir olduğum için Lise kısmına devam edemedim. Öyle sanıyorumki bu (Tiyatro okuluna) girince hem ben hem aile efradı iyi olacaklardır”

“Artisliğe fazla hevesim vardır, okulunuza girmek istiyorum. Ne yapayim…”

“Bu okula olan hevesimle şu mektubu yazdım. İşallah isteğim olacak ve olur zannediyorum.”

“Size binlerce defa rica ederim, bana bir babalık ediniz, bende sizin gibi san’atkâr olmak isitiyorum: Mektebinize benide kabul ederseniz, en eyi talebelerinizden biride ben olmaya çalışacağıma, Türklüğüm namına söz veriyorum.”

“İlerde yüksek himayelerinizle terbiye görecek gür sesim, milli sahnada, heveskarı bulunduğum güzel yurdumuzun ve yüksek inkilabınızın beklediği ve henüz yeni doğacak Millî tiyatro ve Opera kısmında benimde yüksek ülkümle naçizane hizmet edebileceğime emin olabilirsiniz”

“Altıyaşından beri sinama ve artis meraklısı olduğum için 14 yaşımda içimde tamamen artislik hevesi uyandı bunun için sizi rahatsız etim…”

“Hatta birkaç arkadaş birleşiyor kırlarda beğendiğimiz filimlerin taklidini yapıyoruz”

“size bir artist ismini yazacağım sizin sevdiğiniz bir yıldızdır Marte Egerttin sesini nasıl biliyorsanız aynı ses bendedir”

“aile ocağında hissi şefkatle istiskal görmemekde isemde; babam tarafından giydirilen elbiseleri sırtımda taşımaktan sıkılıyor, yataklarında yatmaktan, sofralarında yer işgalet- mekten hicap duyuyorum”

“…Annem ve Babam 1935 senesinde Her ikisi de vefat ettiler. Şimdi ben Büyük annemin yanında yatıp kalkıyorum. Ekmeğimizi zor kazanıyoruz fakat ben sahneye çıkmaya çok meraklıyım.”

“size nasıl anlatayım bilmem. Ben artis olmak isteyorum duydum ki Ankarada artis mektebi acıldı çok sevindim… Halbuki Büyük annemin hali vakti yok ki beni orta okula göndersin. Büyük annem Bakıyor ilk okulu bitireyimde sanata beni göndersin de çalışayım Haftada alacağım bir bir buçuk lira ile evi idare edelim onun için size yalvarıyorum”

“Hükümetin bu işi ele alması ve sağlam esaslar koyması üzerine bu devletin muazzaf bir memuru bulunan benim, bu yerimi bırakıp “Tiyatro Mektebinize” girerek kendime yeni bir istikbal yap mağa kalkışmam Artistliğe olan aşkımın derecesini anlatabilir sanıyorum”

“Tabiatın bana vermiş olduğu kabiliyeti şüphesiz sizlerde takdir edeceksiniz.”

“Bu gün istikbalimi oldukça kazanmış bulunuyorum. Lakin işte yine taptaze bir heyecanla bu okula baş vuruyorum”

“Ben 16 yaşında bir kızım. Kız ortaokulunun birinci sınıfında okudum. Musikiye, tiyatro ve operet işlerine heves ve istidadın vardır. Mufassal cevabınızı beklemekteyim.”

Eğer mektebinizin (operet) kısmına kabul edileceksem evrakımla birlikte ilk teşrinin onunda (10 Ocak) Ankaraya geleyim. Mektebinize girmekliğim şüpheli ve imkânsız ise beyhude masrafa girmek yazık olur.”

“Mektebinize kaydolmak ve devam etmek için uzun zaman uğraşarak babamı ve muallim olan dayımı ikna edebildim. Lütfen biraz da siz gayret ve kolaylık gösteriverirseniz bir istidadı yetiştirmiş olursunuz”

“En büyük önderim: Size bu dertlerimi şifaen söylemek imkânını bir türlü bulamadım. Köşkünüzün kapusunda günlerce bekledim beni içeriye sokmadılar. Yazacağım birkaç satırımı yaşlı gözlerimle ayaklarınıza kapanarak yalvarıyorum lütfen okuyunuz.”

“muvafak olduğuma çok emindim nedense kazanamadın dediler”.

“…bütün ailem yaşlı gözlerimizle size gövenerek ayaklarınıza kapanıyoruz beni o mektebe kaydettirmenizi yalvarıyorum”

“Bu fotoların bendenize ait olduğuna inanırsanız, bu sanata olan aşkımı hevesimi de elbet taktir edersiniz. Sayın Üstad! Sahneye olan aşkım beni bir hastalık gibi kemirmekte…”

“Asil Hoca!…Ruhsuz İnsan yaşarmı diye sorarlarsa size. Bendenizi hatırlayarak hiç tereddüt etmeden yaşar diyebilirsiniz. İşte, benim ruhum ben de değil, o sanat aşkile kurduğunuz zikıymet mektepte yaşıyor.”

“Ne yazık ki sağ ayağımın iki cm aksaklığı beni o aziz yuvadan aşkım olan yuvadan uzaklaştırıyor”

“Pek küçükten beri tiyatroculuğa karşı olan hevesimizi muhitin eski düşüncelerinin tesiriyle açığa vuramıyorduk.”

“Ruhum her an sönük, hiçbir şeyden zevk almaz vaziyette hislerim hep inkisar hayâl (hayal kırıklığı) içinde gidiyorum. Fakat nereye gidiyorum? Bana ne oluyor? Bilmeyorum. Hayatta ne istiyorum? Zevkime giden ne? Beni ona kavuşamadığım için bedbaht eden arzu ne? İşte hergün bu vaveylâ (çığlık) içinde sürünüp gidiyorum. Hiçbir şeyde zevkim yok”

Marta Eggerth’i merak ediyor musunuz? Burada pek çok şarkısı var. 


22 Nisan 2014’te yazmışım bu yazıyı.

Belgesel: Tren Penceresinden Bu Diyar 1991

Birkaç hafta evvel dedim ya TRT arşivinde kayboldum gittim diye, işte oradan eli kolu dolu olarak geri dönüyorum şimdi. Arşivde “tren” kelimesiyle arama yapınca çok fazla kayıt çıkmıyor, ama kayıtlardan bir kayıt, son üç haftamı aldı.

Bir belgesel, adı Tren Penceresinden Bu Diyar. Size de oluyor mu, daha isminden vaad ettiklerine dair heyecana kapılarak seyredemediğiniz filmler, okuyamadığınız kitaplar? Üç gün bekledim yedi bölümden oluşan belgeselin seyretmek için. TRT arşivinde bir nedenden yer almayan birinci bölüm bilgisayarımda seyre hazır, bekledi durdu. Sonunda biraz hüzünlenerek, sevinerek heyecanlanarak, yer yer epey üzülerek, ara ara da gülümseyerek seyrettim bitti yedi bölüm.

1991’de çekilmiş belgesel, hatta o dönem döşeli tüm rayların üzerinden en az bir kere geçilmiş olmuş çekimler tamamlanana dek. İlk bölümde Ankara’dan Erzincan’a, ikinci bölümde Erzincan’dan Kars’a, üçüncü bölümde Van’a, sonra İstanbul’a, Ege’ye, Karadeniz’e, Edirne’ye gidiliyor bölümler boyunca. Hep trenin içindeyiz biz seyredenler. Gece oluyor yolcular uyuyor, sabah oluyor kompartmanlarda kahvaltılar ediliyor. Arada saz çalanlar var, dama oynayanlar, kitap okuyanlar, dantel yapanlar, yemekli vagondaki sohbetçiler ve demir yolcular var belgeselde. Demir yolculuğun, trenciliğin ne olduğunu anlatıyorlar, onları en çok korkutanın çığ olduğunu, tünelleri, karı kışı, köprüleri. Taşıdıkları yükleri, başlarına gelen ilginç olayları, demir yolculuğun eziyetini de, ödüllerini de anlatıyorlar. Durmadan içtikleri demli çayları, sönmeyen sigaraları da. Bütün bunlar olup biterken trenlerin yanından dağlar yükseliyor, nehirler akıyor, bozkırlar uzanıyor. İstasyonlarda çocuklar oyun oynuyor, trene eller sallanıyor, çamaşırlar asılıyor, yükler yükleniyor, indiriliyor, ekmekler taşınıyor, vagonlar ekleniyor, ayrılıyor. Burada bir çırpıda tarif etmemin olanaksız olduğunu düşündüğüm bir kendiliğindenlik, olağanlık içinde yaşam ilerliyor. Ve söyleşiler yapılan bazı yolcuları unutmak imkânsız. Meclise giden de var, süpürgelerini satıp evine dönen de.

tpbd1.png

Belgeselin yönetmeni Zehra Tülin Sertöz. Hem yurtiçinde, hem de yurtdışında pek çok defalar ödüller kazanmış bir belgeselci. Tren Penceresinden Bu Diyar‘ı seyrettikten sonra Sertöz’e ulaşmanın yollarını aradım, buldum. Bir söyleşi gerçekleştirdik onunla. Fakat önce sizin belgeseli seyretmeniz lazım, ben söyleşiyi yayına hazırlarken, size bu yedi bölümü bırakıyorum şimdi. Güzel bir şeyler seyredeyim diyenler için bundan daha güzelini önermeme olanak yok bugünlerde.

tpbd2

tpbd3

Bu bölümlerin hepsini seyretmeye zamanınız yoksa bile hızlıca bir göz atın. Sertöz ile yaptığımız söyleşide çekimlerin nasıl yapıldığını, yolcularla konuşurken neler olduğunu, katedilen mesafelerde olup bitenleri ve bazı yolcular hakkında konuştuk. Sertöz belgeselin bir fikir olarak nasıl ortaya çıktığını da anlattı, çekimlerde kendisini en çok sevindiren, üzen, yoran olayları da. Yarın görüşürüz!

Tren Penceresinden Bu Diyar

Birinci Bölüm: Doğu Mavi Treni.

İkinci Bölüm: Erzincan’dan Kars’a.

Üçüncü Bölüm: Son Durak Van Gölü

Dördüncü Bölüm İstanbul’dan Nusaybin’e

Beşinci Bölüm: Ege’de Bahar

Altıncı Bölüm: Ankara’dan Kapıkule’ye

Yedinci Bölüm: Karadeniz’e Trenle

tpbd4.png


5Harfliler

“İşte Hayatınız” – Sümerbank Desen Arşivi

Büyük hizmet denince, ben böyle şeyleri anlıyorum: İzmir Ekonomi Üniversitesi, Tekstil Tasarım Bölümü çok güzel işe girişmiş. Sümerbank için üretilen desenleri toparlayarak bir dijital tekstil arşivi oluşturmuşlar. Site burada, yalnız “Hakkımızda” kısmından buraya bir alıntı yapacağım hemen:

İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) desteğiyle İzmir Ekonomi Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi, Moda ve Tekstil Tasarımı Bölümü’nün yürütmüş olduğu “Dijital Tekstil Desen Arşivi ve Sanal Müze Oluşturulması” başlıklı projenin (TR31/14/BTD01/0044 no’lu proje) amacı, Sümerbank’ın geride bıraktığı desen arşivinin bir bölümünü dijital platforma aktarmak ile başlamıştır. Bu arşiv 2006 yılında Sümerbank’a ait İzmir Halkapınar Basma Müessesesi’nden eğitim malzemesi olarak kullanılmak üzere kurtarılan 1956-2001 yılları arasında üretilmiş Sümerbank desenlerinden oluşmaktadır.

İzmir Halkapınar Basma Müessesesinden kurtarılan desenlerden… Onlardan oluşuyor yani bu arşiv. O tek bir kelimede, kurtarılan kelimesinde, bir grup belki hatta sadece bir kişinin verdiği mücadele saklı, çok belli.

“Atmayın, durun, bize verin, biz okuldanız, eğitim için kullanırız….”

Böyle dediler büyük olasılıkla, çünkü böyle oluyor bu işler, kendi tecrübemden biliyorum. Kamu kurumlarının arşivlerinin çoğu çöpe gitti zamanında, kâğıt fabrikasına yollandı bazıları. Bazılarına ulaşıldığında malzemenin çoktan çürüdüğü, kullanılamaz hale geldiği görüldü. 1990’ların sonunda bu kurumların hepsi sırayla ve hızla özelleştirilirken (çoğu zaten yok olmuştu bile galiba) küçük bir kesim, daha çok tarihçiler bu işe dikkati çekmeye çalıştılar ve olmadı tabi. Bu ayrı bir konu, bir ara o arşivlerden bazılarına neler olduğunu yazayım size, o zamanlar çok koşturmuştum bu işin peşinde.

Neyse ki kurtartılmış yani bu Sümerbank işleri, bize kadar ulaşmış!

Sümerbank herhangi bir yer değil ki! Orada üretilen kumaşlar hemen hepimizin hayatında şu ya da bu biçimde yer alıyor. 7000 desen olduğu söyleniyor arşivde, korkarım hepsine bakmış bulundum! En beğendiklerimi, hatırladıklarımı sizin için seçeyim derken, kısa, kestirmeden bir memleket tarihinin orada öylece durduğunu fark ettim yalnız.

Gözlerini kısa süreliğine gözden çıkaracak, arşive bakacaklar da yorumlara eklesin hatırladıkları desenleri. Kimi yorgan yüzü, kimi elbezi, elbise, etek, perde, mutfak örtüleri, çarşaflar, yastık kılıfları… Kategoriler de şöyle: Çiçekli, çizgili, geometrik, meyveler ve sebzeler, bitkisel, kültürel, etnk kültürel, pötikare, puantiyeli, ekoseli, diğerleri, hayvan motifleri, temalı.

Screen-Shot-2017-02-28-at-7.34.21-PM

Bu “bitkisel” kategorisinden mesela. Desenlerin bilgilerinde üretilme tarihleri de yazıyor bu arada. Bu 1957’de üretilmiş, hammaddesi pamukmuş, dokuma örgüsü bezayağıymış.

Screen-Shot-2017-02-28-at-7.37.46-PM

Bu çiçekli oluyor ve (aynı zamanda babanemin elbisesi! (Aslında tam hatırlamıyorum dedemin ablası Emine Hala’nın da olabilir))

Screen-Shot-2017-02-28-at-7.39.02-PM

Bu kesinlikle birinin eteğiydi. 1957’de üretilmiş.

Screen-Shot-2017-02-28-at-7.39.47-PM

Sizin için sadece çiçekli şeyleri seçtiğimi şu an fark ediyorum!

Screen-Shot-2017-02-28-at-7.41.44-PM

İşte bu da yorgan yüzü ve sıcacık tutar insanı.

Screen-Shot-2017-02-28-at-9.35.49-PM

Bu da 1957 tarihli!!! Sınıflandırmada hata mı var, yoksa ben hep aynı tasarımcının işlerini mi beğeniyorum? 1957’de Sümerbank’a iş yapmış bir kişi, kim o?

Screen-Shot-2017-02-28-at-7.35.40-PM

İnanmayacaksınız ama, bu şu anda, bizim evde fırının kenarına asılı “tutacak”ın ta kendisi. Anane hediye etmişti seneler evvel.

Screen-Shot-2017-02-28-at-9.25.26-PM

1959’da yapılmış bu. (Gözlerim herşeyi pötikare görüyor şu an.)

Screen-Shot-2017-02-28-at-10.43.49-PM

Hep çiçekli seçmem boşa değil galiba. 50’ler ve 60’ların ilk yarısı hep çiçekle geçmiş zaten: Çiçek, çizgi, şal deseni…

Screen-Shot-2017-02-28-at-9.44.53-PM

Şimdinin kedicilerine 1966’da patili desen.

Screen-Shot-2017-02-28-at-9.47.27-PM

1968’de kedinin kendisini de yapmışlar.

Screen-Shot-2017-02-28-at-10.54.43-PM

1968’de dünyada değişik değişik rüzgarlar eserken, bunların yansımaları 69’da Sümerbank’a düşmüş olabilir mi? (ebru da diyebiliriz pekala!)

Screen-Shot-2017-02-28-at-9.49.42-PM

Ölümcül darbe gibi bir şey: Çarşafım bu benim!

Screen-Shot-2017-02-28-at-9.59.14-PM

70’lerin tarz değişimi. Serbest çağrışımlar. 1975’ten hayvan desenli!

Screen-Shot-2017-02-28-at-10.02.56-PM

70’lerde dünya büyük bir çiçekten ibaretken, yine. Biraz daha stilistik ama. (76 tarihli bu)

Screen-Shot-2017-02-28-at-10.06.17-PM

Arada darbe olmuş. Çiçekler bile sıkıcı. (1982)

Screen-Shot-2017-02-28-at-10.10.07-PM

1985 itibariyle bir haller oluyor, memlekette birşeyler değişiyor. Noel Baba gibi görünen beyaz sakallı, güneş gözlüklü ve YEŞİL KAŞLI bu çizimin kime hitap ettiğini bilmek çok zor.

Screen-Shot-2017-02-28-at-11.33.19-PM

Bu arada Turgut Özal gelmiş başımıza kesinlikle.

Screen-Shot-2017-02-28-at-10.15.44-PM

1986’de sevgililer gününün esamesi bile okunmazken, ama kalp imparatorluğu ufaktan kurulmaya başlanmış.

Screen-Shot-2017-02-28-at-10.16.47-PM

1988’de Noel Baba vücut çalışıyor (yorum yapamıyorum açıkçası)

Screen-Shot-2017-02-28-at-10.21.57-PM

1989’da Türkiye’de bir şey keşfedilmiş, gibi, sanki: O şeyin adı…

Screen-Shot-2017-02-28-at-10.23.40-PM

Pratiğini de yapalım, bilgilerimizi pekiştirelim. Sevgi, sevgi, sevgi.

Screen-Shot-2017-02-28-at-11.13.48-PM

1986’da rahata, konfora, sevgiye, sevilmeye alışmış bir toplum: Yüzde yüz rayon.

1990’lardan da devam etmek isterdim ama, arşiv burada kesiliyor, daha doğrusu garip bir şekilde 50’lere geri dönüyor, (ki bunu istemeyiz orada bol bol şal deseni ve çizgi vardı.)

90’lardan sadece şunu bulabildim sitede:

Screen-Shot-2017-02-28-at-11.36.19-PM

Olaylar Tahiti’de geçiyor galiba, ama ne oluyor bilmek ister miyiz, emin değilim.

Sizin hatırladıklarınız?

Yorumlarda buluşamayalım da, ne yapalım?


Arşivden haberim, yazarlarımızdan biri, Güleren sayesinde oldu, sağolsun.

5Harfliler‘de yayınlandı yazı ilk defa.