Kategoriler
5HARFLİLER SOCRATES SPOR YAZILARI TRT ARŞİV YAZILAR

Yüzücü Canan Ateş: Karpuz Kabuğundan Taç

“Zaman Zaman İçinde” 1978-79’da yayınlanmış bir müzik programı. Bugün İnternet aracılığıyla, kısmen erişilebilen TRT Arşivi’nde toplam 16 bölüm yer alıyor. Programın sunucusu da Halit Kıvanç.

Türler, zamanlar arasında geçişler yaparak, memleket çapında meşhur türkücülere pop, popçulara caz, cazcılara da türkü söyletiliyor programda. Kendi türünde, en ünlü şarkılarını söyleyenler, programa annesiyle katılan Barış Manço, futboldan şarkıcılığa geçiş yapanlar, 1930’ların meşhur kantocuları… Böyle biraz sürprizlerle dolu anlayacağınız, her an beklenmedik bir “numara” ile çekiminin üstünden 40 sene geçtiğini unutturarak, heyecanla izletiyor kendini program. İşte bu sürprizlerden biri de milli yüzücü Canan Ateş. Kıvanç, Ateş ile kısacık bir sohbet ediyor 9. bölümün başlarında. Biraz komik, bazı açılardam dikkat çekici bir sohbet. İçinde başarılı bir spor kariyeri, sahne ışıkları, şarkılar, uzun mesafe yarışlar ve bir de karpuz kabuğu var!

Anlaşılan yaz ortasında çekilmiş program, çünkü Kıvanç, Ateş’i sunarken kelimeleri tam da toparlayamayarak: “Bizler zaman zaman içinde, çoğunuzsa bugünlerde deniz içinde, biz de böyle olduğunu düşündük sayın seyirciler ve bu akşamın konukları arasında bir de yüzücü arkadaşımızı davet ettik.” diyor. Kıvanç’ın hemen yanıbaşında oturan Ateş kollarını, kucağındaki beyaz çantası üzerinde kenetlemiş, beyaz ayakkabıları, yazlık kıyafetleri, kısacık kesilmiş saçlarıyla biraz etrafa, biraz da tavana bakarak duruyor sunuş sırasında ve işin doğrusu oraya yanlışlıkla gelmiş gibi de bir hali var.

Milli yüzücü, Türkiye şampiyonluklarının sahibi Ateş’i herkesin, hemen hatırlayacağını belirten Kıvanç’ın ilk sorusu Ateş’in seneler evvel çekildiği yüzme yarışlarına dair. “Evet” diyor Ateş, “sekiz, dokuz yıldır yarışmıyorum.” Peki Ateş’in yüzücü olarak önemi nedir? Türkiye’nin ilk maraton yüzen kadın sporcusu olması. “En uzun yüzdüğü mesafe?” “Otuz kilometre.” Hemen metreye çeviriyor bu ölçüyü Kıvanç: “Otuzzzz bin metre yani.” Burada Ateş’in yüzünden minik gülümsemeler geçiyor. Ateş, Balkan maratonlarına katılmış zamanında, Çanakkale Boğazını geçmiş. Maraton yüzen ilk kadın sporcu oluşuyla ilgili de, “ilk ve son olacak herhalde” yorumunu ekliyor, çünkü kendisinden sonra bunu yapan olmamış. Peki otuz bin metreyi ne kadar sürede yüzmüş? Burada artık hepten gülüyor Ateş. O biraz rüzgâra, denize, dalgaya, hava şartlarına, akıntıya bağlı. “Sekiz saat olduğu da oldu, dört saat de.” “Peki ya Manş? Manş’ı geçme girişiminiz olmadı mı?” “Hayır olmadı” diyor Ateş, kısa, net bir cevapla ve gülerek devamını getiriyor: Ona imkân olamadan evlendim. (!)

Kıvanç bir anısını anlatmasını istediğinde Ateş, yıllar evvel Burgaz Ada’da “başına gelen” bir aksi tesadüfü anlatıyor. İki yüz metre kelebek müsabakasında yaşamış bunu: 

-Tam yüz metreyi döndüm bir karpuz kabuğu karşımda. Hilal şeklinde bir karpuz kabuğu. Tabi onu almama imkân yoktu, diskalifiye olurdum aksi takdirde. Tam başıma geçti o karpuz kabuğu… 

-Nasıl?

Cevap öyle güzel ki: 

-Taç gibi. 

Ateş, başına geçen kabukla yarışı birincilikle bitiriyor ve Türkiye şampiyonu oluyor. Daha sonucu almadan kavuştuğu bir tür ödül gibi adetâ, karpuz kabuğundan taç. Marmara denizinin kazanana peşin peşin verdiği bir ödül!

ca1.png

Sonra kısa sürmüş şarkıcılık kariyerinden de bahsediliyor biraz. Ateş, denizlerden gelen şarkıcı olarak tanıtılmış zamanında. Kadıköy’de bir kulüpte sahne aldığı zamanlar, bir kayıkla açılır, takdim edileceği zaman kayıktan atlar, kulübe doğru yüzmeye başlarmış. Sunucu “Ve denizdeeeen…” dediği anda sahneye çıkar mikrofonu alır, şarkısını söylemeye başlarmış (Dünya Dönüyor ya da Samanyolu). Yalnız bu takdim sırasında arada suda beklemek zorunda kaldığı anlarda üşüdüğü olurmuş. Şarkıcılık kariyeri için “geldi geçti” diyor. Zaten denizden çıkıp mikrofonu eline aldığı anı anlatırken dili de sürçüyor Ateş’in, “Sahile çıkıp, elime mikrofonu alıp başlıyordum yüzmeye” diyor. 

-Ya peki mikrofon ıslanmıyor muydu?

-Gereken tertibatı alıyorlardı, elektrik çarpmasın diye. 

-Peki şimdi şarkı söylüyor musunuz?

-Mutfakta bile söyleyemiyorum vaktim olmuyor.

Yarışmıyor oluşuna dair de, artık sadece kendisi için yüzdüğünü, bazen de çocukları yüzdürdüğünü belirtiyor arada. 

Ateş bu söyleşi sırasında 30’lu yaşlarının ortasında, evli, iki çocuk annesi. 20’li yaşlarının ortasındayken bırakmış yarışları. Evlendiği tarih Ekim 1969, yarışlardan çekilmesi Ağustos 1970. 

Canan Ateş hakkında daha çok bilgiyi nereden edinebiliriz? O programa katıldığı haliyle öyle sevimli, açık sözlü biri gibi duruyor ki. Üstelik başarılarla dolu bir sporcudan bahsediyoruz, ama onun hakkında Türkçe İnternetlerde çok az bilgi var. Birkaç blog yazısı, hayatının ilerleyen yıllarında altyapıda çalıştığı Galatasaray Spor Kulübünün her yıl adına düzenlendiği yüzme yarışlarının haberleri ve eski bir dergi kapağında Ateş’in deniz içinde, kameraya bakıp gülümseyen hali (yazının ana görüntüsü aynı zamanda). Hepsi bu. Peki ya gazete arşivleri?

Milliyet ve Cumhuriyet arşivlerinden Ateş’in kariyerinin en başındayken yaptığı kısa mesafe derecelerine, katıldığı Balkan maratonlarına, kısa süren şarkıcılık deneyimine ve 70’lerin başında yarışlardan nasıl çekildiğine dair daha fazla bilgiye ulaşmak mümkün. Bu haberlerde de karşımıza derecelerin, yansıra, onu bu uzun uzun yüzerek yarışma sevdasından vazgeçirmeye çalışan bir gazeteci ve yine bir meyve, bir şeftali çıkıyor! 

Bizzat Ateş’i konu edinen, ya da onun da adının geçtiği “spor sayfası” haberlerinde Ateş’in adı belli bir tür yorumla anılmış hep: Erkekleri utandırdı, ya da erkekleri bile geride bıraktı… Sadece Türk basınında değil ki: Bir haberde Bulgar basını da onu, bir çok erkek yüzücüyü geride bırakacak bir balık olarak tanıtmış. Başka bir haberde de, Varna’da yapılan maratonda 10 erkek yüzücünün yarışı terk etmesine aldırmayarak yüzmeye devam ettiğinin altı çizilmiş! (kadınlar kategorisinde yarıştığı için, erkeklere hiç bakmamış olabilir mi?) Bir diğer tekrar eden yorum Ateş’in “memleketin yegâne kız maratoncusu” olduğu. 

ca2
24 Ağustos 1967, “Cumhuriyet.”

Ateş uzun mesafe yüzmeye 1967’de başlıyor. Bunun öncesinde adına ilk defa 1959’daki bir haberde rastladım, finale kaldığı bir 100 metre serbest yüzme yarışmasında. 1961’de Türkiye rekoru kırıyor 200 metre serbestte, üstelik Adana’da. Üstelik diyorum, zira bu dönem Adana’nın altyapı açısından İstanbul’dan çok daha önde olduğu belirtilmiş bazı haberlerde. İstanbul’da plajlarda antrenman yapan yüzücülere karşılık, Adana’da havuzlar, kanallar var. Ateş’in dikkati çektiği ilk yarış da 1961’de Adana’da kırdığı bu 200 metre serbest rekoru olsa gerek. 

ca3
6 Temmuz 1970, “Cumhuriyet.”

İlerleyen yıllarda 200 metre kelebekte de aldığı dereceler var (karpuz kabuğu). 1967’den sonra katıldığı Türkiye ve Balkan maratonlarında da dereceler, bir de birincilik almış. 1967’de bayanlarda rakipsiz, birinci. 1968’de ikinci oluyor, çünkü yarış sırasında karnı çok acıktığı için yanıbaşında seyreden sandaldaki pilotundan bir şeftali istemiş. “Finişe çok yakın, çok çekişmeli bir an”da bastıran bu açlık rakibiyle arasını dört dakika açıyor. Enerjiye ihtiyacım vardı, fakat bu şeftali bana zaman kaybettirdi demiş basına. Şarkı söylemeye başlaması da bu yıla denk geliyor. Hatta “1 aylığına şantözlüğe paydos” diyerek geriye döndüğü yüzme için: “Şantözlüğe başladıktan sonra artık yüzemezsin diyenleri mahçup etmek için yarışlara girdim. “Varna’ya kadar yarışlara hazırlanacağım, sonra yine şantözlüğe devam edeceğim.” demiş. 

Her gün on kilometre antrenman yaparak, Adalar-Pendik arası mesafenin kendisine hafif geldiğini belirttiği bugünlerde basına: “Herkesten ayrılırım, denizden asla” demiş. Bundan iki sene sonra ise 1970’de son kez katılıyor Balkan maratonuna, “sebebinin bıkkınlık olduğunu, artık kendisi için artık ilginç bir tarafı kalmadığını” belirtmiş. “Bir gün yarıda bırakmaktansa şimdi veda etmenin daha iyi olacağını”  söylüyor ve 1970’ten sonra adı yok oluyor Canan Ateş’in yarış tarihinden. 1987’de özel bir kursta eğitmen olarak çıkıyor karşımıza, 1990’larda yüzme üzerine konuşmalar veriyor, 1992’de İstanbul Boğazı geçisinde büyük bayanlar kategorisinde ikinci olarak yine adı geçiyor. Ve son bir haber 1999’dan, beyin kanaması geçirerek Kadıköy’de bir hastanede yoğun bakıma alındığına dair. Canan Ateş, 1999’da henüz ellili yaşlarını sürerken veda ediyor hayata. 

ca4
30 Haziran 1999, “Cumhuriyet.”

Engellerle dolu bir kariyerin, açık sözlü, gözüpek kahramanı Canan Ateş. Karpuz kabuklarına, alt yapı sorunlarına, birden bastıran açlığa, bazen de tecrübesizliğine rağmen başarılarla dolu bir kariyeri var. Aştığı engellerin en büyüklerinden biri de, sanırım gazeteci Abdülkadir Yücelman ile yaptığı röportajda çıkmış karşısına. 1967’de ilk defa katılacağı Balkan Maratonu’ndan önce görüşmüşler. Yücelman, biraz da Ateş’in kararlılığının altını çizmek için yazmış olsa gerek bunları (yani böyle düşünmek istiyorum açıkçası), fakat insan gülmeden edemiyor Yücelman’ın çabasına. Onun kaleminden alıntılıyorum:

Sabahın erken saatleri. Pendik’ten bir kayık sahilden uzaklara doğru kürek atarken arkasından bir kız bir erkek iki yüzücü aynı tempo içinde kulaç atıyorlardı. Sabah 5 kilometrelik mesafe aynı tempo içinde katedilmiş ve yüzücüler istirahate çekilmişlerdi… Canan Ateş’e maratonun çok zor iş olduğunu, yarış sırasında yüzücülerin komaya girdiklerini boşuna anlatıyorum. Hiçbirisi kar etmiyor. “İlle de katılacağım maratona, erkeklerle başabaş yüzeceğim” diyor kız yüzücümüz. Ne söylesem boş. Bakıyorum olacak gibi değil, “Yarışı bitirenler geçen sene mosmor kesildiler.” diyorum son çare olarak. Birden duraklıyor, “sahi mi?” diye telaşla soruyor. Fakat bu tereddütü bir an sonra geçiyor ve “hayır, hayır maratona mutlaka gireceğim, bu benim idealim.” diyor yüzücü kızımız. Daha fazla moralini kırmak istemiyorum. Peki öyleyse sana başarılar dilemekten başka bir şey yapamayacağım diyorum… (23 haziran 1967, Cumhuriyet).

Bütün bu derlediğim bilgiler, TRT programındaki o biraz, sıkılgan, biraz muzip hali Canan Ateş ile ilgili bana tek bir şey söylüyor işin doğrusu: Zamanında yüzme camiasının en renkli isimlerinden biri olarak tanınan Ateş sahiden de renkli, hatta gözalıcı birisi.

Fakat bir mesele var, en başından beri zihnimi kurcalıyor, bir tür açıklama arıyorum. Ateş’in mutfakta bile şarkı söyleyecek vakti olmadığını, artık sadece kendisi için yüzdüğünü ya da çocukları yüzdürdüğünü söylediği kısımları hatırlayın. En önemlisi Manş’ı geçmek imkânı olamadan evlenmiş olduğunu belirtirken evlilik ve spor kariyeri arasında bir ikiliğe, bir arada olamamazlığa işaret etmiyor mu Ateş? Burada onun profesyonel sporculuk kariyerindeki önemli bir dönemecin izleri var sanki. Ne kadar yakın, hatta ne kadar olağan geliyor değil mi evlenince, çocuk sahibi olunca sporcu olmanın gereklerinin yerine getirmeye zamanı kalmayan bir kadının yavaş yavaş çekilişi alanından, çünkü evlilik, annelik kadınlar için tam zamanlı bir var oluş biçimi. Evlilikten sonra spor kariyerine devam eden çok sayıda kadın sporcu da var, fakat mesele bu değil. Ateş gibi bir sporcunun bile, bunu kabul edişindeki “normal”lik mesele. Evlendiği, dahası baba olduğu için sporculuktan vazgeçmek zorunda kalmış bir erkek sporcu kulağa hiç de tanıdık gelmiyor, ama tersi olağan, kendiliğinden, hayatın akışı içinde zaten var olan gibi.

Yine de Ateş’in anlattıklarından, onun yaşamı özelinde olan tam da bu mu, bir kanaate varmak kolay değil diğer yandan. 1970’te katıldığı son maratondan önce, bıkkın olduğunu belirtmesi, artık bir şeyler ifade etmediğini söylemesi yeterli gelmiyor bana, çünkü uzun süren, iddiası olan, belli ki tutkulu bir sporcudan bahsediyoruz. Hemcinslerini mahçup etmeme çabasında olan, hatta şansını denediği bambaşka bir kulvardayken, şarkı söylerken artık yüzemeyeceğinin söylenmesine içerleyen ve yüzmeye geri dönen bir sporcudan. Belki gerçekten rakibi yoktu, belki sıkılmıştı, zaten bırakacaktı, Manş^ı geçmek zaten en büyük hayali değildi, belki de gerçekten sadece evlenmiş ve anne olmuştu, bilmiyoruz. Bildiğimiz, Canan Ateş’in ilerleyen yıllarda Galatasaray’da yüzlerce genç yüzücüyü yetiştirdiği. Bu da memleketin büyük kazancı olmuş herhalde. Ne çok sebep varmış değil mi, onu tanımak, hatırlamak, anmak için. Hep diyorum TRT Arşivi çok kutlu bir yer.

ca5.png

 

Kategoriler
5HARFLİLER ALINTI EDEBİYAT

Hanende Melek

Sabahattin Ali’nin adı “Hanende Melek” olan bu hikâyesi karşıma ilk defa Müşfik Kenter seslendirmesiyle çıktı. 2007’de yüz Türk edebiyatçının öyküsü seslendirilmiş şu projede, bu da onlardan biriydi.

“Hanende Melek” öyküsü bir sazlı kahvede geçiyor. Müşfik Kenter’in sesine, çalgılar eşlik ediyor arada da Melek’in söylediği şarkıların sözleri duyuluyor: “Gece kapladı her yeri, keder sardı dereleri, esmerim vay vay düşman değil sevda açtı sinemdeki yareleri”

Hikâye, Ali’nin o insanı çok çarpan olabildiğinde süssüz üslubuyla evvela bir tacizi, sonra  sarhoşluğuyla yerlere yıkılan bir adamın, hakikatteki yıkılmışlığını ve bu adamın karısı ve kızının çaresizliğini anlatıyor. Melek’in takmayı hiç istemediği bir kaç altın bilezik, kahveyi saran rutubet ve ayakkabı kokusu, babasını kahveden toplamaya gelen küçük kızın ensesine yapışmış saçları ve hikâyenin sahici umutsuzluğu çok çarpıcı. Sabahattin Ali’nin de Hüseyin Avni’den hiç ama hiç hazzetmediği o kadar aşikâr ki!

Dinlemek isterseniz hikâye burada.

Yazının görüntüsü Şubat-Mart 2012’de Caddebostan Kültür Merkezi’nde açılan “Bir Fotoğraf Camı: Çektiği ve Çekemediği Fotoğraflarıyla bir Sabahattin Ali” sergisindeyer alan fotoğraflardan biri.


5Harfliler

Kategoriler
5HARFLİLER BELGESEL FİLMDEN YAZILAR YAZILAR

Belgesel: Annemin Estetik Anlayışı

Yapım yılı 2012 olan mini bir belgesel: Annemin Estetik Anlayışı. Seyretmemiş olma ihtimaliniz var mı? Güzel bir iş bu. Kestirmeden tek bir derdi anlatıyor.

Başlık hikâye hakkında çok fikir vermiyor aslında. Mesele kısaca şu: Evin hanımı Dürdane Özçelik’in dantel sevdası eşyaları, evi, aile fertlerinin yaşam alanlarını ele geçirmiş durumda. Hani neredeyse mutlak bir dantel hakimiyeti var Özçelik ailesinin ev hayatında. Yakın plan çekimlerde dantelli ayrıntıları bol bol görüyoruz. Evde yaşayanların ufak yollu şikâyetlerini, durumla halleşme çabalarını, yer yer de memnuniyetlerini dinliyoruz. Dürdane Özçelik için dantel olmazsa olmaz bir üretim, satıp paralar da kazanıyormuş. Bilmiyorum geçen bu yıllar içinde hayatlarında bir şeyler değişmiş midir? Belgeselin müziği de bu film için yapılmış.

Bunu seytettikten sonra Düşünmez Olmak: İki Kadının Sığınağı yazısını okumanızı da tavsiye ederiz. Orada da boncukla, dantelle “düşünmez olmak” diyarlarında hüküm süren iki kadının hikâyesi vardı.

Kategoriler
GİFLER YEŞİLÇAM

Zamanın Geçişi

Yeşilçam’da zamanın geçişine dair kullanılan görüntülerden biri bu. Birer birer kopan takvim yapraklarına, hızla dönen yelkovana, akrepe, aceleyle batan ve hızla doğan aya, güneşe alışık belki zihniniz. Peki ya bu? Bir sanatçının turneye çıkışının, kat ettiği yolların, zamanın ilerleyişinin böyle gösterilişi var mı hafızanızda? Bu örnekte sanatçı Fatma Girik, çıktığı Anadolu turnesi, yollar uzun, filmin adı Ben Bir Sokak Kadınıyım.

Bir de anısı var aslında bu görüntünün bende. Yıllar evvel 5harfliler henüz bir fikirken, yazmayı düşündüğüm, sonra site yayına başladığında da yazdığım ilk yazının nüvesi olmuştu. Görüntüler geçip gitmiyor kolay kolay, takılıyor bazıları zihne, olur olmaz yerde bazıları ışıldıyor, bazıları hortluyor. Neye baktığına dikkat etmeli insan. Bunda bana cazip gelen, peşine düştüğüm vaat neydi tam da hatırlamıyorum, ama o yazıda tasarladığım şeyin uzağına düşmemiş olduğumu fark edince gülümsüyorum şimdi. Oysa aradan beş seneyi aşkın zaman geçmiş.

“Yeşilçam’dan başka örnek de ver, bir örnek savlarını desteklemez” derseniz de uzağa gitmemize gerek olmaz. İşte bu da aynı filmden, hemen bir sonraki sahne:

Animated GIF - Find & Share on GIPHY

Tren raylarının uzanmadığı, gemiyle, arabayla gidilen yerleri de var Anadolu’nun. Turne işi zor.

 

Kategoriler
5HARFLİLER DERLEME TARİH YAZILAR

“İşte Hayatınız” – Sümerbank Desen Arşivi

Büyük hizmet denince, ben böyle şeyleri anlıyorum: İzmir Ekonomi Üniversitesi, Tekstil Tasarım Bölümü çok güzel işe girişmiş. Sümerbank için üretilen desenleri toparlayarak bir dijital tekstil arşivi oluşturmuşlar. Site burada, yalnız “Hakkımızda” kısmından buraya bir alıntı yapacağım hemen:

İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) desteğiyle İzmir Ekonomi Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi, Moda ve Tekstil Tasarımı Bölümü’nün yürütmüş olduğu “Dijital Tekstil Desen Arşivi ve Sanal Müze Oluşturulması” başlıklı projenin (TR31/14/BTD01/0044 no’lu proje) amacı, Sümerbank’ın geride bıraktığı desen arşivinin bir bölümünü dijital platforma aktarmak ile başlamıştır. Bu arşiv 2006 yılında Sümerbank’a ait İzmir Halkapınar Basma Müessesesi’nden eğitim malzemesi olarak kullanılmak üzere kurtarılan 1956-2001 yılları arasında üretilmiş Sümerbank desenlerinden oluşmaktadır.

İzmir Halkapınar Basma Müessesesinden kurtarılan desenlerden… Onlardan oluşuyor yani bu arşiv. O tek bir kelimede, kurtarılan kelimesinde, bir grup belki hatta sadece bir kişinin verdiği mücadele saklı, çok belli.

“Atmayın, durun, bize verin, biz okuldanız, eğitim için kullanırız….”

Böyle dediler büyük olasılıkla, çünkü böyle oluyor bu işler, kendi tecrübemden biliyorum. Kamu kurumlarının arşivlerinin çoğu çöpe gitti zamanında, kâğıt fabrikasına yollandı bazıları. Bazılarına ulaşıldığında malzemenin çoktan çürüdüğü, kullanılamaz hale geldiği görüldü. 1990’ların sonunda bu kurumların hepsi sırayla ve hızla özelleştirilirken (çoğu zaten yok olmuştu bile galiba) küçük bir kesim, daha çok tarihçiler bu işe dikkati çekmeye çalıştılar ve olmadı tabi. Bu ayrı bir konu, bir ara o arşivlerden bazılarına neler olduğunu yazayım size, o zamanlar çok koşturmuştum bu işin peşinde.

Neyse ki kurtartılmış yani bu Sümerbank işleri, bize kadar ulaşmış!

Sümerbank herhangi bir yer değil ki! Orada üretilen kumaşlar hemen hepimizin hayatında şu ya da bu biçimde yer alıyor. 7000 desen olduğu söyleniyor arşivde, korkarım hepsine bakmış bulundum! En beğendiklerimi, hatırladıklarımı sizin için seçeyim derken, kısa, kestirmeden bir memleket tarihinin orada öylece durduğunu fark ettim yalnız.

Gözlerini kısa süreliğine gözden çıkaracak, arşive bakacaklar da yorumlara eklesin hatırladıkları desenleri. Kimi yorgan yüzü, kimi elbezi, elbise, etek, perde, mutfak örtüleri, çarşaflar, yastık kılıfları… Kategoriler de şöyle: Çiçekli, çizgili, geometrik, meyveler ve sebzeler, bitkisel, kültürel, etnk kültürel, pötikare, puantiyeli, ekoseli, diğerleri, hayvan motifleri, temalı.

Screen-Shot-2017-02-28-at-7.34.21-PM

Bu “bitkisel” kategorisinden mesela. Desenlerin bilgilerinde üretilme tarihleri de yazıyor bu arada. Bu 1957’de üretilmiş, hammaddesi pamukmuş, dokuma örgüsü bezayağıymış.

Screen-Shot-2017-02-28-at-7.37.46-PM

Bu çiçekli oluyor ve (aynı zamanda babanemin elbisesi! (Aslında tam hatırlamıyorum dedemin ablası Emine Hala’nın da olabilir))

Screen-Shot-2017-02-28-at-7.39.02-PM

Bu kesinlikle birinin eteğiydi. 1957’de üretilmiş.

Screen-Shot-2017-02-28-at-7.39.47-PM

Sizin için sadece çiçekli şeyleri seçtiğimi şu an fark ediyorum!

Screen-Shot-2017-02-28-at-7.41.44-PM

İşte bu da yorgan yüzü ve sıcacık tutar insanı.

Screen-Shot-2017-02-28-at-9.35.49-PM

Bu da 1957 tarihli!!! Sınıflandırmada hata mı var, yoksa ben hep aynı tasarımcının işlerini mi beğeniyorum? 1957’de Sümerbank’a iş yapmış bir kişi, kim o?

Screen-Shot-2017-02-28-at-7.35.40-PM

İnanmayacaksınız ama, bu şu anda, bizim evde fırının kenarına asılı “tutacak”ın ta kendisi. Anane hediye etmişti seneler evvel.

Screen-Shot-2017-02-28-at-9.25.26-PM

1959’da yapılmış bu. (Gözlerim herşeyi pötikare görüyor şu an.)

Screen-Shot-2017-02-28-at-10.43.49-PM

Hep çiçekli seçmem boşa değil galiba. 50’ler ve 60’ların ilk yarısı hep çiçekle geçmiş zaten: Çiçek, çizgi, şal deseni…

Screen-Shot-2017-02-28-at-9.44.53-PM

Şimdinin kedicilerine 1966’da patili desen.

Screen-Shot-2017-02-28-at-9.47.27-PM

1968’de kedinin kendisini de yapmışlar.

Screen-Shot-2017-02-28-at-10.54.43-PM

1968’de dünyada değişik değişik rüzgarlar eserken, bunların yansımaları 69’da Sümerbank’a düşmüş olabilir mi? (ebru da diyebiliriz pekala!)

Screen-Shot-2017-02-28-at-9.49.42-PM

Ölümcül darbe gibi bir şey: Çarşafım bu benim!

Screen-Shot-2017-02-28-at-9.59.14-PM

70’lerin tarz değişimi. Serbest çağrışımlar. 1975’ten hayvan desenli!

Screen-Shot-2017-02-28-at-10.02.56-PM

70’lerde dünya büyük bir çiçekten ibaretken, yine. Biraz daha stilistik ama. (76 tarihli bu)

Screen-Shot-2017-02-28-at-10.06.17-PM

Arada darbe olmuş. Çiçekler bile sıkıcı. (1982)

Screen-Shot-2017-02-28-at-10.10.07-PM

1985 itibariyle bir haller oluyor, memlekette birşeyler değişiyor. Noel Baba gibi görünen beyaz sakallı, güneş gözlüklü ve YEŞİL KAŞLI bu çizimin kime hitap ettiğini bilmek çok zor.

Screen-Shot-2017-02-28-at-11.33.19-PM

Bu arada Turgut Özal gelmiş başımıza kesinlikle.

Screen-Shot-2017-02-28-at-10.15.44-PM

1986’de sevgililer gününün esamesi bile okunmazken, ama kalp imparatorluğu ufaktan kurulmaya başlanmış.

Screen-Shot-2017-02-28-at-10.16.47-PM

1988’de Noel Baba vücut çalışıyor (yorum yapamıyorum açıkçası)

Screen-Shot-2017-02-28-at-10.21.57-PM

1989’da Türkiye’de bir şey keşfedilmiş, gibi, sanki: O şeyin adı…

Screen-Shot-2017-02-28-at-10.23.40-PM

Pratiğini de yapalım, bilgilerimizi pekiştirelim. Sevgi, sevgi, sevgi.

Screen-Shot-2017-02-28-at-11.13.48-PM

1986’da rahata, konfora, sevgiye, sevilmeye alışmış bir toplum: Yüzde yüz rayon.

1990’lardan da devam etmek isterdim ama, arşiv burada kesiliyor, daha doğrusu garip bir şekilde 50’lere geri dönüyor, (ki bunu istemeyiz orada bol bol şal deseni ve çizgi vardı.)

90’lardan sadece şunu bulabildim sitede:

Screen-Shot-2017-02-28-at-11.36.19-PM

Olaylar Tahiti’de geçiyor galiba, ama ne oluyor bilmek ister miyiz, emin değilim.

Sizin hatırladıklarınız?

Yorumlarda buluşamayalım da, ne yapalım?


Arşivden haberim, yazarlarımızdan biri, Güleren sayesinde oldu, sağolsun.

5Harfliler‘de yayınlandı yazı ilk defa.

Kategoriler
5HARFLİLER ALINTI FOLKLOR PERTEV NAİLİ BORATAV ANISINA YABAN HAYAT

Nisan Ayı Köstebek Yuvaları Enginar Dipleri…

İki kısa alıntım var. Saatli Maarif Takvimi’nin 3-4 Nisan 2009 sayfaları arkasından, “Nisan Ayında” başlıklı iki yazı. Nisan ayı içinde bağda, bahçede neler olduğu, yapılması lazım gelen işler anlatılıyor. İki takvim yaprağı arkasında sığacak kadar bilgi, cıvıl cıvıl, kıpır kıpır, hayat, neşe dolu iki kısa metin. Okuyan herkese iyi gelecek, eminim.

Yazının sonuna da birtakım acıklı itiraflar var. Mutlaka yorumlarda buluşalım.

Nisan Ayında

Balıklar: Nisan ayında bütün balıkların ancak haşlaması iyi olur. Meyveler: Şeftali ağaçlarının gereksiz tomurcukları ayıklanır. Tırtıl cinsi böcekler öldürülür. Kiraz, armut, elma, erik, zeytin ağaçlarına aşı vurulur. Çiçekler: Menekşe, şebboy, karanfil, margrit, ayçiçeği, fideliklere kına çiçeği yastıklara dikilir. Kasımpatları çeliklerinin saksıları değiştirilerek, filizleri tırnak ucuyla budanır. Sebzeler: Sebzeye ait bitkilerin tohum veya fidelerinin dikilmesine başlanırsa da fasulye ile hıyar mayısa saklanır. Kıvırcık, top salata, bezelye, turp gibi bitkiler bütün yaz yetmesi için yenilenir. Enginarların kökten süren lifleri kopartılır. Geçen ay ekilenler seyrekleştirilir, çapalanıp samanla örtülür. Tarlalar: Tava gelen topraklarda birinci nadas yapılır. Köstebek yuvaları temizlenir. Patatesler çapalanır. Yeni çayırlar yuvarlanır. Mısır, şeker pancarı, darı ve pamuk ekilir, fide dikilir.

4 Nisan’dan devamla

Bahçıvanlık: Kalem aşısı işi sürdürülür. Sonbaharda yaprak aşısı vurulmuş fidanların aşıdan aşağı kısmında fışkıran tomurcuklarını koparmalıdır. Bu suretle aşılar kuvvetlenir. Her nevi çelik yapmaya devam olunur. Yaprağını dökmeyen ağaçlardan daldırma yapılır. Kökü yerli çiçeklerle karanfiller, krizantemler kökten ayrılıp çoğaltılır. Enginarların dipleri açılır, etrafları çepeçevre 20 santim derinlikte bellenir ve fazla sürgünleri ayrılır. Adi bakla, acı bakla, haşhaş, beyaz patates çapalanır. Adi yer patatesinin dikilmesine son verilir. Hayvanlar: Sütlü ineklere yeşillik verilir. Ahır ve kümesleri havalandırmalı. Tavuklar kuluçkaya yatırılır. Koyunları çiy kalkmadan dışarı çıkarmamalı.”

Devamı 500 sayfayla gelse de bir çırpıda okumak isteyeceğimiz metinler bu kadar. Şimdi itiraflara başlıyorum. Kendi cehaletini açık etmek konusunda şu anda benden daha istekli birini bulamazsınız yeryüzünde.

Şeftalilerin gereksiz tohumlarını nereden anlayacağız? Kiraz ağacına aşıyı nasıl, nereden vuracağız?  Yastıklara çiçek ekmek deyince gözümde hiçbirşey canlanmıyor! Kıvırcığı, turbu nasıl yenileyeyim? Enginarların kökten süren liflerini nasıl ayırt edeyim? Köstebek yuvalarını nasıl temizleyeceğim, onlar temizlesin kendi yuvalarını. Çelik yapmak, daldırmak ne demek? Enginarların diplerini nasıl açacağım? Adi yer patatesi hangisi? Sütsüz inek mi var? Tavuklar kuluçkaya kendi kendilerine yatmıyorlar mı? Koyunlar ne kadar zamandır kapalılar?

Ben bunları neden bilmiyorum? Tek kabahatim şehirde doğmuş, büyümüş, yaşamış olmak mı? Bu denli engin, derinlikli üstelik de hayati bilgilerden nasıl haberim olmaz? Müfredatta bunlar neden yer almıyor? Kafamızın içindeki tüm “memleket gündemi” bilgilerini silip, boşalan yerleri bunlarla dolduramaz mıyız? (Son anda gene bir “gündem” girdi bu yazıya da, olmazsa olmaz!).

Sorularım bu kadar, yorumlarda buluşalım. Sizin bunlara ekleyeceğiniz neler var? Ve bence kadınlar bu bilgileri herkeslerden daha iyi biliyor (tartışma ateşleyici ibare!).

Yazıyı, üç kızına sürekli “yenecek otlar” dersi vermeye çabalayan anneme ithaf ediyorum. “Mazallah başınıza bir iş gelse, dağda, ormanda kalsanız çift kaşarlı tost arayacaksınız” diyordu. Yerden göğe haklı. 


Ana görüntü Gerco 
De Ruijter. Uçurtmaya kamera takarsanız görecekleriniz.

5Harfliler

Kategoriler
SONSUZ EV İŞİ

Sevdiğimi Şimdi Anladım Ütüsü

Vesikalı Yarim filminden bir sahne bu. Sabiha, Halil’in gömleğini ütülüyor. Sabiha, arkadaşı Müjgan’ın dediklerine kulaklarını tıkamış, Sabiha Halil’i sevdiğinin farkına varmış, Sabiha mutlu.

Böyle bir denklem var sinemamızda, sevdiğinin farkına varan kadınlar ütüye, çamaşıra koşuyor, mutfağa dalıyorlar.. çünkü bir erkeği sevmek biraz onun gömleklerini de ütülemeyi icap ettiriyor. Yüzündeki ifadeye bakın Sabiha’nın, mutlu!

Kategoriler
5HARFLİLER KADIN CİNAYETLERİ YAZILAR

“Güldünya” Dizisinde Olmayan Neydi?

Annemle oturmuş, çamaşır katlıyoruz seneler evvel. Televizyonda yeni başlayacak bir dizinin tanıtımı yayınlanıyor, adı: Güldünya. Dizi, bir kadın sığınma evinde yaşananları anlatacak, henüz başlamadı, ama tanıtımını günde beş kere yayınlıyorlar. “Ne kadar önemli bir iş yapıyorlar” diyorum kendi kendime konuşur gibi daha çok. Annem, anında ve hızla:

-Tutmaz ki, diyor.

-Neden?

-Hırpalanırken görmek isterler, kimse kendini kurtarmaya çalışan kadını seyretmez!

Sonra katladığı çamaşırları kucağına aldığı gibi kalkıp gidiyor annem. Arkasından bakıyorum, dediğinde nasıl da bilgece bir şeyler var.

Dizi, yayınlandığı kanalın büyük yatırımıyla, dönemin ünlü, ses getiren oyuncularıyla ve biraz da heyecanla çekiliyor. Oyuncular, verdikleri röportajlarda dizinin o dönem yayınlanan diğer dizilerden çok farklı oluşuna, senaryonun toplumun bir yarasına parmak bastığına işaret etmişler. Yine basına yansıyan haberlerde dizinin merakla beklendiğinden bahsediliyor: Aile içi şiddet sorununu gündeme getiren bir ağıt, kamu vicdanını harekete geçirecek bir çığlık olarak tanıtılıyor proje. Başka bir tanıtımda ise: Hayatın ağır sınavlarından geçen kadınlar… Karanlık günlerde bir sığınma evinden açılan umut kapısı… Ve tutku dolu bir aşk! deniyor.

Yayın başladığında biz de seyrediyoruz. Şiddet görmüş birtakım kadınları tanıyor, onları oraya, bir sığınma evine sürükleyen sebepleri öğreniyoruz. Dizinin başrolündeki karakter de bir tür aile içi şiddetin kurbanı, bizzat kayıp vermiş biri. Etrafta birtakım adamlar var, bunlardan biri esas adam rolünde ve o tutku dolu aşk da bu ikisi arasında olacak herhalde.

Hikâye kendiliğinden dağınık, aynı anda çok meseleye değinmek zorunda, toparlaması güç bir iş. Yalnız senaryoda şiddet gören kadınların yardım alabilecekleri kaynaklara yer veriliyor, telefon numaraları yayınlanıyor. Bir sığınma evinin adresinin neden saklı olması gerektiği anlatılıyor. Portresi çizilen her kadının hikâyesi birbiri ardınca ve biraz da ağırlaşarak işleniyor. Birkaç hafta yayınlanan dizi, televizyon alemlerinin “ölçme değerlendirme” kıstaslarına uymadığından yayından kaldırılıyor. Reytingler düşük! Kamu vicdanını harekete geçirecek çığlık atılamadı. Annem haklı çıktı.

Yalnız bu birkaç hafta içinde ilgi çekici, kaydadeğer ve muhtemelen dizi henüz proje aşamasındayken olması hedeflenen bir şey oluyor. Dizide numarası verilen yardım hattını arayanların sayısı iki katına çıkıyor. Bakın, o dönem yayınlanmış bir haberden kendiniz okuyun:

Herhalde hiçbir dizi, işlediği, dert edindiği meseleye dair bu denli hızlı geri dönüş yaşamamıştır. Güldünya dizisi kısacık yayın hayatında ulaşmaya çalıştığı kitleye anında ulaşıyor, çünkü zaten bazı kadınların sadece bir telefon numarasına ihtiyacı var hayatta!

Biraz belgesel niteliği de olan bu proje devam edebilseydi neler olurdu diye düşündüm ara ara, çünkü yıllarca devam eden, tutmuş, benimsenmiş diziler var Türkiye’de, malumunuz. Güldünya ya da ona benzer nitelikte, onunla aynı kaygıyı güden başka diziler neden tutmadı, olamadı? Bu örnek kötü müydü mesela, neden daha iyisi yazılmadı, çekilmedi? Sığınma evinden bildiren bir proje, denenmiş ve olmamış kategorisinde hepten rafa mı kalktı?

Oysa kadın sığınma evini konu edinen bir dizide, o diğer çok sevilenlerde olduğu gibi şiddet var, kan var, silah var, kadını, çocuğu hor görme var, ayrılık var, bazen istenmeyecek derecede ve çok aşk var. Var da var. Dizi bittiğinde oyunculardan biri “herhalde insanlar biraz neşe istiyorlar” demiş. Oysa ilerleyen yıllarda, dizilerdeki kahır, elem, keder dozu nasıl da artırıldı. Hele şimdilerde avuç avuç anti depresan yutarak oturmak gerekiyor ekran başına. Bilhassa şu habere bir bakın.

Acaba adı mı “kusur”luydu mesela bu dizinin? Güldünya denince herkesin üstüne bir karanlık bulut mu çöküyordu? Güldünya denince herkes koşarak kaçmak mı istiyordu onun ölümünden, onu çağrıştıracak herşeyden? Öyle olmasa gerek, zira yeryüzündeki en güzel isimlerden birini taşıyan bu kadın, adını o kadar çok projeye, işe, girişime verdi ki. Adına bir dernek kuruldu, tiyatro oyunu yazıldı, ona yazılan mektuplardan bir yarışma düzenlendi, onun adına şarkılar, albümler yapıldı, bir yayınevi onun adını taşıyor. Her sene onu anma törenleri yapılıyor.

Nasıl hafızalarda derin bir iz bıraktı Güldünya?

Çünkü kurtulabilirdi, defalarca kurtulma şansı oldu. 22 yaşındayken erkek kardeşi tarafından bir hastane odasında vurulana dek ölüm ona adım adım yaklaştıkça, o kendini de, oğlunu da vargücüyle sakınmıştı. Öldürülüşünün üzerinden 12 sene geçti Güldünya’nın. Yazının bundan sonrası, hiç bilmeyenler, hatırlayamayanlar için onun hikâyesi, kısaca.

Güldünya Tören Cinayeti ve Sonrası
Güldünya Tören hakkında basına yansıyan haberleri okuyorum. Hiçbir ayrıntı birbirini tutmuyor, herkes başka başka şeyler anlatıyor. Herhalde sadece dava avukatları biliyorlar ayrıntılarda neler olduğunu.

Güldünya Bitlis’in bir köyünde yaşıyordu. Tecavüze uğradı. Hamile kaldı. Ailesi tecavüzcüsüyle evlendirmek istedi Güldünya’yı, fakat bu evlilik olmadı. Doğum için amcasının yanına İstanbul’a gönderildi. Burada erkek kardeşlerinin eve geldiği bir gün, öldürüleceği korkusuyla camdan kaçarak polise sığındı. Polisteyken, bir zamanlar köyünde imamlık yapan, güvendiği birinin yanına gitmek istedi Güldünya. Orada kalabildi, yaşayabildi. Çocuğunu da orada doğurdu.

Bir gün yine çıkagelen erkek kardeşleri ona halasının yanına götürüleceğini söylediler. Evden çıkarken “çanta almana lüzum yok” dediler. Kaldığı evin sahibi, bu laftan şüphelenerek Güldünya’yı yalnız bıakmadı. Caddeye çıktıklarında diğer erkek kardeş saklandığı yerden çıkarak, silahla Güldünya’yı vurdu, ama durumu son anda fark eden ev sahibinin müdahalesiyle yaralı kurtuldu. Önce özel bir hastaneye, oradan da merkezi bir yerde, her zaman kalabalık olan bir devlet hastanesine gittiler. Yanında amcası kaldı o gece, ama bir noktada amca ortadan kayboldu. Sabaha karşı yeniden ortaya çıkan erkek kardeşlerden biri Güldünya’yı başından vurarak, o hastane odasında öldürdü. Hastaneye yatırıldığında yaralanmasıyla ilgili polise ifade veren Güldünya kardeşlerinden şikâyetçi olmamıştı.

2004’ün Şubat sonunda, ya da 1 Mart’ta işlenen cinayetin ardından, kardeşlerinden biri müebbet, diğeri 23 yıl hapis cezası aldı. Tetiği çeken kardeşi, yıllar sonra hapishanede kalp krizi geçirip öldü. Babası tam yedi sene sonra kızına tecavüz eden kişiyi silahla vurarak öldürdü, kendisi de müebbet hapisle cezalandırıldı.

Güldünya oğlunu bir aileye vermiş ve onlara “benim sonum belli” demişti. Bu aileden sadece oğlunun adını değiştirmemelerini istedi. Güldünya oğluna kimi kaynağa göre, Umut, kimine göre Ümit adını vermişti. Çocuk bu aileden alınıp, sosyal hizmetlere gönderildi sonradan.

Basında yer verilen birkaç fotoğrafı var sadece Güldünya’nın. İçlerinden biri, oğlunun doğumundan sonra çekilmiş. Üzerinde neden gelinlik var bilmiyorum. Dimdik kameraya bakıyor.

Kategoriler
5HARFLİLER BELGESEL YAZILAR

Bir Lütfi Akad Belgeseli: Tanrının Bağışı Orman

1916 doğumlu Ömer Lütfi Akad’ın çektiği onlarca film içinde, diğerlerine benzemeyen bir filmi var. Bir belgesel. Adı Tanrının Bağışı Orman. Çekim tarihi kaynaklarda 1963-64 olarak geçiyor. 1948’de başladığı yönetmenlik hayatının ortalarında çekmiş yani bunu ve filmin Akad için ayrı bir önemi de var. Anılarında, katıldığı bir toplantıda yanına yaklaşan bir orman mühendisinin filmi önerdiği ilk ana yer veriyor. Bakanlık istiyor filmi, pek aceleleri de yok. O günleri karışık, zahmet ve sıkıntı dolu Akad’ın. İlk duyduğunda çok heyecanlanıyor, ama “evet” diyecek durumu da yok. Kendi kendine şöyle diyor: Bir belgesel, hele bir orman belgeseli be­ni bütün kirlerden arındırır…

akad

Hemen gerçekleşmiyor bu iş. Elindeki filmler bitince, Akad’a Orhan Asena tarafından yazılmış senaryo yollanıyor. Heyecanla okuyor ve… Hayalkırıklığı. Asena’nın ısmarlama yazdığı senaryo onu hiç memnun etmiyor. Yıllardır ormanlarla ilgili duyduğu “yaş kesen baş keser” edebiyatından uzak, bir arayışın onu sürüklediği bu yeni alanda yeni bir şeyler yapmak istiyor. Yine anılarında “mesela kök sökmek deyimi” diyor. “Türkiye’de herkes ‘kök sökmek’ deyiminin derin anlamını bilir.” Akad bu belgeseli çekecekse kendini bir ormancının yerine koymak istiyor. Ormancılığın iktisadi durumuna, göç meselesine, açma denilen ağaçların kesilmesiyle oluşan tarım arazilerine, hatta hukuki süreçlere bakmak istiyor.

Senaryo üzerinde biraz daha çalışılıyor ve kaba da olsa son haline geliyor iş. Akad’a göre belgesel çekmek avlanmaya benziyor. Görüntü avına Bolu’dan başlıyorlar. Burada ladin, göknar, sedir, melez, ar­dıç, servi, mazı ve akrabaları ile tanışıyorlar. Sonra Konya’ya, Kızılcahamam’a ve muhtelif durumlardan görüntüler avlayabilecekleri başka yerlere gidiyorlar. Çalışma koşulları çok zahmetli. 45 derece eğimli açmalarda, kuru sel yataklarında, tozun, kumun içinde çalışıyorlar. Akad arada bir kendi kendine buralarda ne işi olduğunu soruyor. Orta Anadolu çok sıcak, yaz sıcağında hep beraber kavruluyorlar. Çekim süresince yağmur bulamadıklarından, itfaiye marifetiyle yarattıkları seli İstanbul’da çekiyorlar. Akad keçileri çok seven biri. Oysa orman ve keçi yan yana gelmeyecek iki şey. Belgeseli çekerken keçilere “ihanet ettiğini” belirtiyor anılarında, bu da ona acı veriyor.

Film bakanlık yetkilileri tarafından seyredildiğinde büyük alkış topluyor. Onlar hallerinden çok memnun, Akad hiç değil. Görüntülerde yakaladığı tüm yalınlığa, çarpıcılığa rağmen, filmin seslendirmesinde büyük bir sorun görüyor. Daha doğrusu belgeselin metni gereğinden fazla söz dolu. Son kopyayı seyrettikten sonra metni seslendiren  Saadettin Erbil’in sesi kulaklarında çınlayıp duruyor:

Saadettin konuşuyor; ağaçlar; tırpanlar, keçiler, koyun­lar konuşuyor; kozalaklar bile konuşuyor. Film değil, tıka ba­sa doldurulmuş koca bir ses. torbası.

Yine de tümden mutsuz değil ama:

Buna karşılık görüntü­ler tam istediğim gibi. Orada, keskin yalınlığı ile size uzanan gerçeğin acısını duyuyorsunuz. Bu görüntülerde bize benze­yen bir şey var; bizim insanımızın kısa ve yalın bir tavırla ken­dini açıklayışını görüyorum. Bütün bu güzelliği söze boğarak berbat ettiğime üzülüyorum, keşke bu kadar güzel olmasalar­dı diyorum, acım bu kadar büyük olmazdı.

Büyük bir şans eseri olarak mı demeli bilmiyorum, ama belgeseli hemen seyredebilirsiniz buradan.

akad1

Akad’ın “söze boğmuş olmak” diye tarif ettiği sorun, sahiden de belgeselin seyrini zorlaştırıyor. 32 dakika içinde, bir kaç köy üzerinden ormanın ne kadar önemli olduğunu anlıyoruz, fakat senaryo bir türlü akan, kolay seyredilen bir hikâye etrafında toplanmıyor. Ormanın önemi daha çok ormansızlık teması üzerinden işleniyor. Bir kaç köy konu edinilerek, bitkisiz bir hayatın güçlüğü, yağmur duası, ormana zarar veren unsurlar (‘kara şeytan’ keçi), susuzluk, kuraklık, orman işletmelerinin önemi, dokumacılık, meyvacılık derken belgesel telaş içinde bitiveriyor. Akad’ın da içine sinen ve sonradan belgeseli seyredecek hemen herkesin hemfikir olacağı gibi görüntüler çok çarpıcı. Belgeselin akışında öngörülemeyen şaşırtıcı sahneler var. Mesela, Akad’ın anılarından, belgeseli ilk seyrettiğimde beni çok çarpan bir sahnenin Kızılcahamam’a bağlı, Bayır köyünde çekildiğini öğreniyoruz.

Kurak bir arazinin ortasında umutsuz görünen bir köy bu. Köyün muhtarı bizzat köylerindeki kıtlığı, çoraklığı anlatıyor kamera önüne geçip. Muhtarın demesine göre köye, zamanında ormanlık olduğundan yerleşilmiş, fakat zamanla ormanlar bittiğinden, “şimdi çalı çırpı yakılıyor” diyor muhtar “ve bir de…” diyerek duruyor.

Burada kamera bir ahıra yöneliyor. Ahırda genç bir kadın görüyoruz, elinde tezek var.  Yani muhtarın söylemediği kelime tezek. Ve işte tam bu sahnede, elindekini yoğuran bu kadın bir an durup gözlerini kameraya çeviriyor, duruyor duruyor ve sonra şunu yapıyor:

orman belgeseli.gif

İlk seyrettiğim andan beri bu çekimin nasıl gerçekleştiğine dair merağıma yine Akad’ın anıları yetişiyor:

Köylü, tezek peşine ilkyaz günle­riyle düşer, taze yeşil ot büyükbaş hayvanların sindirimini hız­landırıyor, çocuklar ellerinde, ağaçtan yapılmış faraşla bu işi yaz boyu sürdürüyorlar. Topladıklarını getirip kızların çalış­tığı bir yere döküyorlar. Kızlar, yeni serpilmiş, canlı ve güzel, çocukların getirdiklerini samanla karıştırıp elleriyle yoğu­ruyorlar. Hızlı ve beceriyle çalışıyorlar evin duvarına daya­lı olanları, bir işlikten çıkmışçasına üreten onlar. Mahmut De­mir kamerasını iyice yere yakın indirmiş, onların çekimleri­ne hazırlanıyor. Kızlar bu işe çok sıkılıyorlar besbelli ve bu­nu, merceğe bir şey sıçramasın diye önüne konan camı tezek­le sıvayarak açığa vuruyorlar…

Yani olan, bir filmde görüntüye konu olanın inisiyatifi ele geçirmesiymiş aslında.
Akad’ın adını Işıkla Karanlık Arasında koyduğu anılar kitabını okumaya başlar başlamaz onunla ilgili bir şeyi hemen fark ediyor insan. Hakkaniyetli, vicdan sahibi, disiplinli, kafasındaki görüntüyü ararken bazen etrafındakilere aman vermeyen birisi bu. Tanrı’nın Bağışı Orman‘ın hazırlığı, çekimleri, sonundaki kısmi hayalkırıklığı da bu karakter özelliğinden hep parçalar taşıyor aslında. Genç bir kadının içinde bulunduğu durumdan sıkılarak kamerasını tezekle kapadığı anı montajda atmayan, keçileri belgeselinde kötü gösterdiği için üzülen, kendi filmini, kendi anılarında kıyasıya eleştiren birisi. Belgeseli mutlaka seyredin. Ormanlar, keçiler için değilse, Akad’ın hatırına.


Işıkla Karanlık Arasında‘nın baskısı tükenmişti, yenisi ne zaman yayınlanacak hiç bilmiyorum. Kitaba Akad’ın iki öğrencisi sayesinde ulaştım, onlara çok teşekkür ederim.

Sonradan yapılan ek: Kitap, İletişim yayınları tarafından yeniden basıldı. Yaşasın!


5Harfliler

 

 

Kategoriler
5HARFLİLER KADIN CİNAYETLERİ KİTABİYAT YAZILAR

Kadın Cinayetlerinden Sonra Çocuklar

Kadın cinayetlerinin pek konuşulmayan bir yanı var: Annesi, babası tarafından öldürülen çocukların akıbeti. İlk baskısı 1993’te yapılan ve 2000’de yeniden yayınlanan, “Baba Anneyi Öldürdüğünde” (When Father Kills Mother) başlıklı kitaptan bir derleme bu yazı. İngiltere’de yayınlanan kitap belli bir okuyucu kitlesini hedefleyerek yazılmış: Cinayetten sonra çocuğun sorumluluğunu alan yetişkinler, sosyal görevliler, avukatlar, çocuklarla çalışan psikologlar, psikiyatristler ve bu trajediyi yaşamış yetişkinler.

Neredeyse teknik diyebileceğimiz bu kitabın yazarları 400 çocukla çoğunlukla cinayetten hemen sonra görüşme yapmış. Bu çocukların 160’ı 15 yaşın altında. 2000’lerin başında bu konuda yapılmış çalışma sayısı çok az ve bu rehber/kitap alanın önde gelen çalışmalarından. Ana malzemesi de kendinden önceki akademik çalışmalar değil, bizzat çocukların tanıklıkları ve bizim bu tanıklıklardan öğreneceğimiz bazı şeyler var.

Görüşme yapılan çocukların her birinin hikâyesi apayrı. Cinayet gününden, yetişkinlik çağına erecekleri yıllar sonrasına dek upuzun bir trajediden bahsediyoruz. Her şeyden evvel belirtmek gerekiyor ki, sonu cinayetle bitecek bir ilişkinin yaşandığı evde, aile içi şiddetin görülme ihtimali çok yüksek. Az sayıda cinayet, birdenbire, öncesinde hiç bir işaret vermeden geliyor. Yani önceden de açılmış yaralar var. Aile içi şiddete şahitlik eden çocuklar, şiddetin çatışmaları çözmek için kabul edilebilir bir yol olduğuna dair ön kabullerle hareket ediyorlar. Cinayetten sonra onları bekleyense, boylarını kat kat aşacak büyüklük, ağırlık ve derinlikte bir dizi değişiklik, yeni bir kimlik ve yeni bir hayat.

Bazı çocuklar okul dönüşü evin önünde ambulans ve polis araçlarını görünce haberdar oluyor cinayetten. Bazıları, bazen günler sonra gazeteden öğreniyor ne olduğunu. Cinayete engel olmak için kendisi de yara alan var,  izin verilmediği için yerlerinden kıpırdayamayan, uykusundan seslere uyanan da. Cinayeti bizzat görenlerin adli süreçte tanıklığına başvuruluyor. Her hikâye değişse de, yapılan görüşme sayısı arttıkça yaş gruplarına göre bazı benzerlikler öne çıkıyor. Benzerliklerden önce, istisnasız hepsinin yaşadığı, kendilerini bir anda içinde buldukları somut bir durumdan bahsetmek lazım: Bu çocuklar, sadece anne-babalarını değil, evlerini, arkadaşlarını, bazen okullarını, kısmen akrabalarını kaybediyorlar. Bazı durumlarda kardeşlerinden de ayrılıyorlar. Çocukların bakımlarını çoğunlukla akrabalar, (genelde annenin yakınları) üstleniyor ve bunun olmadığı durumda devreye sosyal hizmetler giriyor.

Duygu dünyalarındaki değişimler, yaşlara göre ayrılıyor. Mesela beş yaşın altındaki bir çocuğun olanları, yaşadıklarını kavraması kolay değil ancak bu yaş civarında çocuklar ölümün geri dönülmezliğini biliyorlar. Beş yaşından sonra çocuklar kendilerini başka birinin yerine koyabilme yetisine sahipler. Dolayısıyla “olanları engelleyebilirdim” gibi bir kanı geliştirerek belirgin bir suçluluk duygusuna kapılıyorlar. Yaş ilerledikçe bu suçluluk duygusunun arttığı da gözlemlenmiş. İlkokul çağındaki çocuklar, süper kahraman ya da masal yaratıkları aracılığıyla anneyi kurtarabileceğini düşünürken, yaş ilerledikçe olanların tümüyle kendi suçu olduğuna inananların sayısı çoğalıyor.

Travma sonrası stres bozukluğunun neden olduğu bir dizi belirti, yine beş yaş altındakilerde yürürken emeklemeye geri dönüş, iştah kaybı, yatak ıslatma, okul başarısındaki dramatik gerileme, aşırı hareketlilik, uyku bozuklukları ve kâbuslar olarak sıralanıyor. Bu durumda olan bir çocuğun oynadığı oyunlar neşesiz, sürekli tekrarlara dayanıyor ve bir sonuca varmıyor. Oyuncak bir araba düz bir zeminde kaydırılarak sürekli aynı duvara çarpıyor mesela.

Travma sonrasında gözlenen davranış değişikliklerinden yola çıkarak benzer nitelendirilebilecek bazı diğer durumlarla karşılaştırmalar yapılmış kitapta. Mesela çocuklar tıpkı büyükler gibi doğal afetlerden korkuyorlar, oysa aile içi şiddetin doğal bir afetten çok daha yıkıcı etkileri var. Her iki ebeveynini de kaybeden bir çocuk sadece ülkesinde savaş yaşayan, bir savaş marifetiyle hayatı darmadağın olmuş çocuklarla benzerlik gösteriyor verdiği tepkilerde.

Aile yakınlarının çocuklara sahip çıktığı durumların çarpıcı bir ortak özelliği var. Cinayetten kendileri de etkilenmiş, travmatize olmuş aile bireyleri çocuklarla ne olduğunu konuşmamaya meylediyor. Konuşulursa durumun daha kötüleşeceğine, çocuğun “adı üstünde çocuk” olduğuna, bir şeyin farkında olmadığına, farkındaysa bile hemen unutacağına inanılıyor. Oysa olan bu değil, çocuklar çok şeyin farkında. Yeni girdikleri sosyal çevreden de saklanan bu durum, bir dizi olumsuz gelişmenin de önünü açıyor. Örneğin, çocuğun yaşadıklarından habersiz bir öğretmen okul başarısında sıkça görülen düşüşe engel olamıyor. Bütün bu çocuklar içinde önlerindeki hayatta en incinebilir durumda olma ihtimali yüksek bir grup var: Ailenin yaşı en büyük kız çocukları. Anneyle arasındaki ilişki diğerlerine kıyasla daha olgun bir düzeye vardığından cinayet ve annenin kaybıyla ilgili en çok sorumluluk duyanlar bu çocuklar.

Kitapta birtakım somut öneriler de var: Mesela olay yerinde bulunan çocuklar derhal tanıdıkları bir aile bireyiyle, bir komşuyla buluşturulmalı. Siren seslerinden mümkün olduğunca uzak tutulmalılar. Kardeşler mümkünse birbirlerinden ayrılmamalı, çocuklar en az üç ay süre takip edilmeli. Varsa soruları yanıtlanmalı, anlayabilecekleri biçimde açıklamalar yapılmalı. Yapılan karşılaştırmalar gösteriyor ki, bu süreçte soruları yanıtlanan, cenazeye katılan, yas tutmasına olanak sağlanan ve yeni evinde sevgiyle sarılanlar kayda değer bir iyileşme gösteriyor.

Bu iyileşme meselesi çok önemli, zira kitabın yazarları belirli koşullar sağlandığı durumda iyileşmelerin, hatta bazen hızla olabildiğini belirtmiş. Bu çocuklar için paramparça olmuş bir resim var. İnsanların ne kadar incinebilir durumda olduklarını çok erken yaşta görüp geleceğe ilişkin bir perspektif oluşturmakta zorlanıyorlar. Hayat her an altüst olabilecek, güven duyulamaz bir akış. Oysa hissettiklerini paylaşabildiklerinde ve yaşadıkları güvensizliğin ne kadar doğal olduğunu bir uzmandan duyduklarında hepsi ama hepsi bir rahatlama hissediyor. İyileşmeyle ilgili çok çarpıcı bir gerçek de anne yakınlarıyla kalanların daha hızlı gelişme gösterdiği.

Kitabın sonunda, bir benzerinin Türkiye için de geçerli olduğunu bildiğimiz bir değerlendirme var. Bu, kadın cinayetlerinden sonra hayatın çocuklar için nasıl olacağına dair kırılgan süreçlerle ilgili çok önemli bir de veri. Eğitim, sağlık, adalet mekanizmalarının, sosyal görevlilerin, polisin ve son olarak ailelerin birbirlerinden tamamen kopuk bir biçimde hareket etmesi her şeyi güçleştiriyor çocuklar adına. Kurumlar ve kişiler birbirlerinin güçlü ya da zayıf yanlarını bilmeden hareket ediyor. Çocuklar başlarına gelenleri sırasıyla bir bir yaşayıp, el ayak çekildikten sonra yeni hayatlarıyla başbaşa kalıyor. Önerilen sürece dahil olan her birimi yanyana getirebilecek, merkezi bir kriz yönetimi. Bunlara ek olarak vurgulanan önemli bir nokta da basın araçlarının haber metinlerinde kullandıkları dili yeniden, yeniden gözden geçirmeleri ve tüm yaptırımlara rağmen, çocukların adlarını kullanma alışkanlıklarından vazgeçmeleri.

51wIFwLAqLL._SX384_BO1,204,203,200_

Kadın cinayetleri, öncesinde görülen tüm işaretlere, alınabilecek önlemlere rağmen bir defa gerçekleştiğinde bunun bir sonuç olduğuna, cinayetin adli bir vaka olarak artık mahkemelere devrolunmuş bir dosyadan ibaret olduğuna hükmedebilir bazılarımız. Toplumsal bir sorun olarak bakıldığında bu gerçeğin ancak bir kısmı olabilir. Gerçek, geride kalan çocuklar için başka bir tarafta, ağır bir biçimde devam ediyor. Hayat onlar için kılık değiştirmiş başka bir gerçeklikler silsilesi.

Kadın cinayetlerini toplumsal bir sorun olarak ele aldığımızda, çocukları resim dışı bırakamayız. Burada derlemeye çalıştığım tüm verilerin gösterdiği gibi çocukların, onların yeni hayatlarında koruyuculuğunu üstlenen kişilerin, özellikle aile üyelerinin desteklenmesi gerekiyor. Bu destek alelusul olamaz. Kriz yönetiminde kullanılan araçların seferber edildiği, uzun vadeli çözümlerin uygulandığı yıllar alacak süreçlerin tartışılması gerekiyor. Ve bir yandan, tarafların yararlanabileceği literatürün oluşması lazım Türkçe’de. Bu yazıyı yazarken, özel olarak bu çocuklarla ilgilenen bir araştırma, kaynak arayıp hep elim boş döndüm aramalardan. Varsa ve yorumlar kısmında paylaşılırsa en azından bir başlangıç olabilir.

Kaynak: When Father Kills Mother, Guiding Children Through Trauma and Grief, Jean Harris-Hendriks, Dora Black, Tony Kaplan. Routledge, 2000.


Yazının görüntüsü, Lucien Freud, “Landscape with Birds.”

Şubat 2015’te 5Harfliler için yazılmıştı.
Kategoriler
FOTOĞRAF YAZILAR İSTANBUL

Büyükada Rum Yetimhanesi ya da bir Batığın Hikâyesi

Büyükada’nın tepelerinden birinde çoktan terk edilmiş bir ahşap bina var. Bir dönem Rum Yetimhanesi olarak kullanıldığı için bu adla biliniyor. Önünden geçerken görüp irkilmediyseniz ya da hikayesini bizzat birinden duymamışssanız bilmeyebilirsiniz bu binayı. İnşa edildiği 1898-99’dan bu yana, kullanımı konusunda en çok ihtilaf yaşanan İstanbul yapılarından biridir bu.

Bina aslında otel olarak yapılmıştır, fakat işletme ruhsatı alamayınca dönemin tanınmış simalarından Eleni Zarifi tarafından satın alınır ve yetimhaneye dönüştürülür. Birinci Dünya Savaşı yıllarından, 1960’ların başına değin çeşitli milletlerden sığınmacıların çatısı olur. 1960 ihtilali sırasında bir süre ordu tarafından kullanılır ve 1964’te kapısına kilit vurulur, çünkü devlet Patrikhane’ye bağışlanan yapı ve arazisi üzerinde hak talep etmiştir!

Bu tarihte, Avrupa’nın en büyük ahşap yapısı olduğu iddia edilen Yetimhane binası tümüyle terk edilir. 60’lar, 70’ler, 80’ler boyunca bina eskir durur ve 1990’larda kapsamlı bir restorasyon projesi gündeme gelir: Betondan cephe kaplaması yapılarak yeniden otel olarak açılacağı konuşulur, ama bu olmaz, (çok şükür!) çünkü binanın mülkiyeti hakkında Vakıflar Genel Müdürlüğü ve Fener Rum Patrikhanesi arasında 1997’de bir dava başlar. Bu dava 2005’te Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşınır ve 2010’de Patrikhane lehine sonuçlanır. Buraya kadar yazdıklarıma Türkçe İnternetlerde arama yaparak kolayca ulaşabilirsiniz. Davanın sonuçlanmasının ardından Patrikhane’nin yapı hakkındaki inisiyatifinin ne olacağına dair muhtelif rivayetler var: Dinlerarası diyalog merkezi, ekoloji/çevre vakfı olmasıyla ilgili haberler yayınlandı son bir kaç sene içinde. Fakat, biraz sonra siz de göreceksiniz ki, aslında binayla ilgili bir inisiyatifin mümkün olup olmadığı bile şüpheli!

Fotoğrafçı Ziya Tacir’in Merkur‘da sergilediği Rum Yetimhanesi fotoğraflarına ben yenice denk geldim. Kendisine çekimin nasıl gerçekleştiğini sormak için ulaşmaya çalıştım, mümkün olmadı, ancak galeri yetkilileri fotoğrafları burada yayınlamama izin verdiler. Teşekkür ederim.

Belki on (belki daha fazla) yıl önce Rum Yetimhanesi’nin kapalı demir kapıları önünde durup, binaya uzun uzun baktığım bir anı hatırlıyorum. İçeri girmek o günlerde “tehlikeli ve yasaktı” ve bu durum hiç değişmedi! O gün, binanın bahçesinde birtakım yaşam belirtileri de vardı. Başka bir yıkık dökük yapının kapısı önünde serili çamaşırlar, orada uzakta rastgele yere bırakılmış bir çocuk bisikleti… Arkada dev gibi, çoktan terk edilmiş binanın önünde, bekçilik eden aileye ait minicik ölçeklerde bir hayat devam ediyordu. Yıllar sonra o gün binanın içinde göremediklerimi bu fotoğraflarda görünce sarsılmadım diyemem açıkçası. Bütün haraplığına rağmen dışarıdan görünen ihtişam aynen içeride de devam ediyormuş. İç mekan anlaşılan ilk defa görüntülenmiyor, bu yazıyı yazarken başka fotoğraflar da gördüm.

Fotoğraflara bakınca göreceksiniz, bina yeryüzü üstünde bir batık gibi. Batık olsa, belki “çok kıymetlidir bu, su yüzüne çıksın” denilir, bir teşebbüste bulunulurdu. Anladığım, gördüğüm kadarıyla çok yerine ayak basmak bile mümkün değil artık. Hakkındaki ihtilafların devamededurduğu onyıllar boyunca bina eskimekle kalmayıp hepimize veda etmiş aslında.

Yetimhane binasının mimarı Alekandr Vallaury’dir ve onun yapıları, İstanbul’un en önemli yapılarıdır:  Arkeoloji Müzesi, İstanbul Erkek Lisesi (Düyun-ı Umumiye), Decugis Evi (Galata Antik Otel), Markiz Pastanesi, Bankalar Caddesi üstünde Osmanlı Bankası (şimdi Salt Galata), Pera Palas Oteli, Ömer Abed Han, Büyük Klüp (Circle D’Orient ya da hepimizin bildiği adıyla Emek Sineması)  yalılar, camiler… diye liste upuzayıp gidiyor.

Vallaury’nin yaptığı binaları İstanbul’dan çekip çıkarsak, inanın hepimiz şaşkına döner, ne yapacağımızı bilemeyiz! İşte siz de göreceksiniz bu fotoğraflarda Vallury’nin yaratmaya muktedir olduğu görkemi. Fakat, korumamak bile değil, bilhassa tahrip etmek konusundaki ısrarlı mücadele, hem de çeşitli cephelerde devam ettiği sürece daha çok yeryüzü batığına bakarız böyle.

2018 Şubat ayı itibariyle de son durum bir haberde yer aldı yine: ‘Avrupa’nın Tehlike Altındaki 12 Kültürel Mirası’listesine giren İstanbul Büyükada’daki Rum Yetimhanesi, finalde yedi eser arasında yer alırsa toplanacak fonlarla yeniden hayata döndürülecek. Haberin devamına buradan bakabilirsiniz.

5.jpg

3

2

Screen Shot 2018-02-07 at 11.38.39 AM.png

Screen Shot 2018-02-07 at 11.42.30 AM

Not: Hem Yetimhane, hem de Vallaury hakkında pek çok kaynağa kolayca erişebilirsiniz. Burada yer verdiğim ayrıntıların hepsi meseleyle ilgilenenlere malumdur. Yazıyı binayı hiç tanımayanlar için yazdım .

Yazının ana görüntüsünü Büyükada Rum Yetimhanesi Yok Olmasın isimli feysbuk sayfasından aldım ve artık kader mi dersiniz bilmem, bu sayfa da terk edilmiş.


Ben yazıyı ilk defa 2014’te yazmışım, arada adres değiştirdikçe taşıdım yazıyı. Son duruma dair yeni bilgileri ekleyerek hala taşıyorum ordan oraya!

Kategoriler
SONSUZ EV İŞİ

Öfke

Güldüm bunu görünce, çünkü sadece bu işi yapanların, süpürgeyle (ve biraz da öfkeyle) dünyaya girişenlerin bilebileceği türden bir an: “Çek ayakları!” Muazzam bir gerilim var aslında o an değil mi? İş yapıyor oluşunun görülmesini istiyor kadın, adamlar da son anda, o da belki, ayakları biraz yana kaydırıyorlar. Adam olmasın hadi sadece, iş yapanla, işi görülenin, yapılan işi zerre umursamayanın arasındaki gerilim. Zaten bu sahnede eli süpürgeli Zuhal Olcay’ın öfkesi fark edilmeyecek gibi değil.

Sonsuz Patates işiyle ne yaptığımı düşünüyorum arada bir, yani “filmlerden ayıkladık, seçtik bu kadınların iş yapma sahnelerini de ne oldu peki?” diye. İşin en başında çok daha iyi biliyordum ne yapmak istediğimi, zamanla daha çok düşünür oldum. Ama bu oluyor, her işte yol aldıkça şüpheler, sorgulamalar beliriyor. Hiç kötü bir şey değil. Bu gifle, o en baştaki niyetin ne olduğunu yine hatırladım işin doğrusu. Tam da buydu yapmak istediğin: Ayakların çekilmediği o anı yaşayanların paylaştığı, bildiği bir şey, şeyler. Ne onlar? İşte o cevapların peşinde koşsak, biraz açılma yaratabilir miyiz acaba? Nasıl?

Sahne, 1986 yapımı Halkalı Köle filminden.