Kategoriler
GİFLER RÖPORTAJ SONSUZ EV İŞİ YEŞİLÇAM

“Sonsuz Patates” Röportajı

Geçtiğimiz ayı Türkiye’de geçirdim. Çapa Hastanesi, Halkalı, Bahçelievler ve (güneş sisteminin en uzak semti) Beylikdüzü’ne, her gün, bazen günde üç kere Metrobüs yolculuğu yaptım. Metrobüsle ilgili şimdiye dek onlarca tez yazıldı mı bilmiyorum, yazılsa yeridir. Metrobüste çok az kavga çıkıyor, çok az olay oluyor bence. Hayatta kalma dürtüsüyle hareket edildiğinden olabilir bu. Bir de ara durakta binip oturma şansı yakaladığında insanda belirgin bir başarıya ulaşmış olma duygusu oluşuyor. Beklenmedik bir anda gelen, yersiz, ama gülümseten bir başarı duygusu. Bilmem ki başka hangi şehirler, sakinlerine böyle ödüller veriyor durduk yere. Çok soğuk günlerde beni ısıtan şeylerden biri de, yeni doldurduğum İstanbul Kartım oldu. Bir de İstanbul semalarında sürekli yankılanan bir kadın sesi var, şöyle sesleniyor şehrin her yanında, her an: YETERSİZ BAKİYE.

İnsan memleketten uzak kalınca, içinde yaşarken görmez, ayırt edemez olduğu bazı ayrıntıları daha kolay yakalıyor, yakalayınca fark ediyor onları özlediğini. Çapa’ya gittiğimiz ilk günlerde, çok da sıkıntılı bir anda, bir mola verelim dedik; önünde durduğumuz kantinin çalışanlarına dönüp “iki çay” dedim. Der demez fark ettim, gülümsedim. Çayın, öyle ayaküstü, oturarak keyifle, zor zamanda, rahat bir anda, her yerde her daim içilen bir içecek oluşuna dair de yazacak çok şey var. Ne kadar yazılsa bitmez. Yine Çapa’da, hastanenin asansörlerinde yaşanılan karşılaşmalara dair de anlatacak çok şey olmalı. Zemin kattan, 1. kata asansörle çıkanları görünce biraz şaşırdım. Fakat nasıl bilebiliriz, hastane burası, belki bir müşkülü var bu insanların? Zemin kattan, -1. Kat’a asansörle inenlerin de olabilir iyi bir nedeni. Merdiven inmek, çıkmakla başları hiç hoş değil insanların, kanaatim bu oldu yine de.

Asansör karşılaşmalarından birinde hatırladıkça güldüğüm bir şey oldu. Dört kadın asansörde sessiz sessiz yere, tavana bakarak bekliyorduk inmeyi, çıkmayı. İçimizden birinin elinde iki büyük hamburger çantası var. Tıka basa dolu iki çanta da. Burgerler, patates kızartmaları, artık daha neler kim bilir. Koku tüm asansörü tutunca, kadın mahçup bir biçimde özür diledi bizden. Ben de kendimi tutamayıp, “Çok da güzel koktu deyince,” “Ah öyle demeyin çok utanıyorum” dedi. Sonra kısacık bir sohbet oldu aramızda. Genel Cerrahi servisinde altı kişilik bir odada kalan kuzeninin canı sürekli dışarıdan yemek istiyormuş. Bu iş için odadan çıkarken nezaketen diğer hastalara, onların refakatçilerine de soruluyormuş: Bir şey isterler mi dışarıdan? Kimsenin “bir şey istemem, sağolun” dediği de yok. “Bugün mesela, biri SAC TAVA istedi onu götürüyorum” deyiverdi kadın. Gülmeye başladım. “Kuzenim iyileşsin de her şeyi yaparım” dedi asansörden inerken. Biz de “Geçmiş olsun” dedik arkasından.

İşte bütün bu metrobüs seyahatleri, sonu gelmek bilmeyen çay içmeler, hastane koridorları, asansörleri derken araya da bir iş sıkıştırdık. Gazete Duvar’dan Serkan Alan ulaştı bir sabah bana. Sonsuz Patates giflerini görmüş. Kısa bir telefon görüşmesi yaptık. Ben o görüşmede, konuşmayı en sevdiğim konu olduğu için, bütün bir Yeşilçam tarihini anlatmaya kalktım. Serkan Alan da çok kibar biriymiş, sabırla dinledi beni. Sonra söyleşi üzerinde beraber çalıştık, ertesi gün de yayınlandı. Hayatımda yaptığım en hızlı söyleşi de bu oldu sanırım. Alelacele anlattıklarım arasında bir şeyi çok önemsiyorum, onu yeniden yazmak istiyorum buraya. Yapmamız gereken bir işten kaçarken, insan hemen yan kulvarda başka türden bir işi yaparken buluyor bazen kendini. Bu, ana işin sıkıcılığı, bıktırıcılığından bir kaçış aslında ve insan kaçarken zihni her zamankinden daha verimli çalışıyor sanki (bunun güzel İngilizcemizde bir adı bile var sahi: efficient procrastination). Hangi nedenden, ne tarafa doğru kaçtığına dikkat etmeli insan. Orada bir yerlerde hayırlı bir işler oluyor aslında. İçtenlikli diyeyim daha doğrusu. Ben Sonsuz Patates işini böyle bir ruh hali içinde yapmaya başlamıştım. Seviniyorum, insanlar bu işte kendileri için bir vaat bulduklarında.

İşte söyleşi de burada: Yeşilçam’daki Ev İçi Emek Gif Oldu

Ana görüntüde Akşam Güneşi filminden bir mutfak sahnesi.

screen shot 2019-01-14 at 10.12.56 am
Fotoğraf: Arkadaş Özakın

 

 

Kategoriler
SANAT YEŞİLÇAM

Ayşe Özel Minyatürler

Bunlar Ayşe Özel‘in bir film için yaptığı minyatürler. Her biri filmin hikâyesinde bir anı gösteriyor. Hepsi çok güzel. Film, Yusuf Kurçenli’nin 1983’te çektiği Ve Recep Ve Zehra Ve Ayşe.

Minyatürler çok güzel değil mi hep? Her zaman, heryerde güzeller. İşaret ettikleri anın ölçeklerden bağımsız temsillerinde, ayrıntılarda, renklerde izleyiciyle doğrudan konuşan bir halleri var. Biraz fotoğraf gibiler, ama resmin olanaklarıyla sabitlenmeye çalışılmış anın fotoğrafları olduklarından çok daha fazla olanak sağlıyorlar sanki. Ya da bana öyle geliyor! Aradan çekilip sizi bu bir dizi minyatürle başbaşa bırakayım en iyisi. Filmin jeneriğinde kullandıkları sırayla alıyorum buraya.

Screen Shot 2018-10-03 at 5.42.29 PM (2)

Screen Shot 2018-10-03 at 5.42.36 PM (2)

Screen Shot 2018-10-03 at 5.42.44 PM (2)

Screen Shot 2018-10-03 at 5.42.58 PM (2)

Screen Shot 2018-10-03 at 5.43.15 PM (2)

Screen Shot 2018-10-03 at 5.43.36 PM (2)

Screen Shot 2018-10-03 at 5.43.53 PM (2)

Screen Shot 2018-10-03 at 5.44.11 PM (2)

Screen Shot 2018-10-03 at 5.44.17 PM (2)

Screen Shot 2018-10-03 at 5.44.33 PM (2)

Screen Shot 2018-10-03 at 5.44.36 PM (2)

Kategoriler
GİFLER YEŞİLÇAM

Hadi Git Babamdan İste Beni

Suna Pekuysal’ın böyle bir rolü var, tekrar ediyor muhtelif filmlerde. Esas kadının yanıbaşında, onun en yakın arkadaşı. Her derde koşuyor, işleri kolaylaştırıyor. Esas kadın aşık olduğunda da, onun aşkına uzaktan gıpta ile bakıyor. Şurada, sevenlerin arkasından bakarken cama yapışıyordu mesela. Bu, gifte de bir kum adamla konuşuyor:

giphy

Elalem nişan takıyor, sen daha bana bir tek kelime bile söylemedin. Seni seviyorum, senden ayrılırsam ölürüm. Hadi git babamdan iste beni.

Akasyalar Açarken isimli bir filmden bu sahne (1962). Yönetmen Memduh Ün, esas kadın Filiz Akın. Suna Pekuysal da böyle, bir tür meczube. Filmin ilgili sahnesine koydum bağlantıyı, hemen seyredebilirsiniz bu kum adama serzeniş sahnesini.

Kategoriler
GİFLER YEŞİLÇAM

Mektup

Bir mektup aslında o elinde parçaladığı, yüzünde de okuması kolay olmayan bir ifade!

Animated GIF - Find & Share on GIPHY

Başka bir yerde paylaştım, haklı olarak sordular. “Mektubu almış mı, kendisi mi yazmış?” Çok güzel soru bu. İnsan hangi hislerle ve şu yüz ifadesiyle bir mektubu parçalarına ayırıyor olabilir?

Hatırlamadığım için, dönüp baktım. Yönetmenliğini Mehmet Dinler’in yaptığı 1967 yapımı bir filmden bu sahne: Ölümsüz Kadın. Kadının ölümsüzlüğünden kasıt ise şu: Türkan Şoray önce ölüyor, fakat sonra aynı suretle, ama başka bir insan olarak esas adamın hayatına tekrar giriyor. Böylelikle biz de lazımgelen dozda Türkan Şoray alıp rahata ermiş oluyoruz.

Mektubu ise ölmeden evvel kendisi yazıyor. Sevdiği adama veda mektubu bu: Galiba ben ölüyorum, sen bensiz devam et özetinde,  “seni sevmedim, sana taptım” gibi ifadelerle. Fakat derin bilgisi ve tüm iyi ihtimalleri kucaklayan şefkatiyle doktor Nubar Terziyan geliyor o esnada, “Nereden biliyorsun, belki de ölmeyeceksin?” deyip bu vedayı, mektubun yollanmasını engelliyor. İşte insan Nubar Terziyan olsa bile, elinden gelmeyenler var elbet.

Kategoriler
5HARFLİLER FİLMDEN YAZILAR RÖPORTAJ YAZILAR YEŞİLÇAM

Türkan Şoraylıya Gidelim, Ağlarız Güzel Olur

Tanıdığım bir kadın vardı, adı Suat Topkara. Ölümünün üzerinden çok zaman geçti. Benim hatıralarımda zannediyorum seksenli yaşlarını sürüyordu. Suat Teyze’ye dair hatırladıklarımın başında, televizyon başında film seyrederken sorduğu sorular geliyor. İlerleyen yaşı hikâyeleri takip edebilmesine, ayrıntıları yakalayabilmesine mani oluyordu. Sürekli “bu kadın kim, bu adam nerden çıktı, neden öyle dedi şimdi bu?” gibi sorulardı bunlar. Film heyecanlıysa ardı arkası kesilmeyen bu sorular, diğer seyircilerce pek hoş karşılanmıyordu. Terslendiğinde soru sormaktan vaz mı geçerdi? Hatırlamıyorum. Ama hayatta en sevdiği uğraşından, eğlencesinden olmamak içindi ısrarı aslında. Filmlere, hikâyelere öylesine bakmak istemiyor, mutlaka anlamak istiyordu. Sinema sevdası, hayatının içinde ikinci bir hayat gibi kök salmıştı. Torunu Sevgi Çakar ile Suat Topkara’nın sinema maceraları hakkında konuştum. Sinemada buluşan kadınların da hikâyeleri hep bunlar. Bu alanda yapılmış, eli yüzü düzgün çalışma var mı bilmiyorum, bulursam eklerim yazıya.

Pazar Sabahları

“Tabi 1960’larda, kısmen 1970’lerde televizyon yok, radyo var sadece. İnsanları oyalayan, eğlendiren bir şey sinema. Babanem tam bir sinema hastası, ama sadece o mu, o dönem çok kadın sinemada buluşuyor. Sinemalarda, gazinolardaki gibi kadınlar matinesi yok ama sabah matinelerine çoğunlukla kadınlar gidiyor. Hatırlıyorum Pazar sabahları giderdik babanemle. Saat onda, on birde olurdu ilk matine. Sırf kadınlar vardı orada, hep böyle ev kadınları, konu komşu toplaşıp gelmişler. Hayatlarında belki en önemli şey o gün, orada olmak. Bir gidip, iki saat orada mutlu oluyorlar, ağlıyorlar, duygusal anlamda bir boşalma yaşıyorlar. Artık bir terapi midir nedir o bilemiyorum. Hayatlarından, belki yoksulluktan sıkıntıdan kaçıp, ağlayıp, rahatlıyorlar herhalde.”

Körolası, Bırak Kızı

“Ben altı yedi yaşıma kadar babanemle yattım. Büyüyüp, yatağa sığamaz hale geldiğimde ayrıldık onunla. Her yere götürür, çarşıya, pazara, eşe dosta, sürekli beraberiz. Gittiğimiz filmler hakında sonradan konuşur muyduk hatırlamıyorum, ama seyrederken kendini filme çok kaptıran bir kadındı. Bir kovalama sahnesi mesela, adam kadını kovalıyor, tutamaz kendini bağırırdı “körolası, bırak kızı, kızım kaç kaç” diye. Sadece filmlerde değil, tiyatroda da böyle. Mesela tiyatroya giderdik. Kocamustafapaşada Çevre tiyatrosu vardı, Altan Erbulak, Metin ve Nevra Serezli, ona bilet alırdık, en ön sıraya otururuz mesela ailece. Çoğu zaman komedi oyunları seyrettiklerimiz. Komik sahneler olur, herkes güler, gülme biter, babanemin gülmesi devam eder. Artık bütün salon babaneme bakardı, hatta bir defasında oyuncular döndü baktı kim bu kadın diye. Gülmesi bitmiyor.”

Önümüze Kül Döke Döke…

“Aksaray’da yazlık sinema varmış çok, onlara kaçar gidermiş çoğu zaman babanem. Kocası da anlayışlı biri değil. Gizli gizli gidiyorlar, korka korka eve dönüyorlar. Ne yapacak şimdi acaba diye. Halamla giderlermiş, halamı eve önceden yollarmış babanem, ilk tepkiyi o göğüslesin diye.”

yildiz.jpg

“Bana da onunla gitmem için “hadi gel Türkan Şoraylıya gidelim, ağlarız güzel olur” derdi. Türkan Şoray favorisiydi. Her Pazar gitmek zorundayız sinemaya, kafaya koyuyor babanem gidecek tabi. Kar yağıyor İstanbul’da mesela, ben de küçüğüm, altı yedi yaşındayım belki. Dedi ki gene bir gün sinemaya gidelim. Nasıl gideceğiz? Kar, kış kıyamet her yer. Hiç unutmuyorum Yıldız Sineması’na gidiyoruz, tam bir dik yokuşun tepesinde o sinema. Yokuşu nasıl tırmanacağız? Yerler buzlu. Ayakkabılarımızın üstüne erkek çorabı giydik kaymayalım diye. Elimizde bir de naylon torba, o zaman sobalı tabi evler, torbanın içi kül dolu. Önümüze kül döke döke gittik o gün sinemaya. Şimdi düşününce ne var, gitmeyiver değil mi? Yaşlı kadınsın sen, düşsen bir yerin kırılsa, kolunda çocuk ya bir şey olsa? Ama tabi etrafta ne araba var, ne trafik var o zamanlar, sakin her yer. Ve bir gittik, bütün sinema dolu. Herkes gelmiş. Kimseyi durdurmuyordu kar. Nasıl durdursun, o kadınların hayatlarındaki belki tek eğlenceydi bu.”

zambak.jpg

“Bir filmi hiç unutmuyorum, çünkü çok ağlamıştık onda. Filiz Akın, Kartal Tibet oyunuyor, filmin adı Zambaklar Açarken, Tam Yenikapı caddesi üstünde, Aksaray’da Bulvar sinemasında seyrettik o filmi, kapanalı yüzyıllar oldu o sinema. Sonra tabi biz büyüdük ve Türk filmlerini beğenmemeye başladık, alay ediyoruz ortadan. “Aa aa babane bak bak zengin kız, fakir oğlan, içkisine ilaç attı bak” falan diyoruz. Müthiş sinirlenirdi babanem: “İbret bunlar ibret gerçek hayat bunlar seyredin ibret alın” diyordu. Hiç laf söyletmiyordu filmlere. Bir de öpüşmeli, sevişmeli sahneler olduğunda, elinin parmaklarını birleştirir, “Oh, kan yapar” derdi her defasında. Hatırlayınca çok gülüyorum tabi şimdi.”


5Harfliler, 15 Kasım 2013.

Kategoriler
5HARFLİLER GAZETE ARŞİVİ YAZILAR YEŞİLÇAM

Sinemayı Bırakınca Ne Yapacaklar?

Upuzun bir yazı yazıyorum günlerdir bir kitap için, Yeşilçam’ın kadın yıldızlarından biriyle ilgili. Kariyeri çok parlak başlayan, sonra ani bir dönüşle neredeyse tek bir role hapsedilmiş bir kadın. Çektiği filmlere bakar, hakkında çıkan gazete haberlerini okurken, aşağıdaki haber metni gözüme çarptı. 19 Ocak 1967’de Milliyet gazetesinin muhabiri, âdeta bir felaket habercisi gibi sinemayı nasıl bırakacaklarını ve sonra ne yapacaklarını sormuş oyunculara. Hemen hepsinin cevabı aynı başlıyor: Hiç istemem.

Yalnız kadın oyuncular söz konusu olduğunda cevaplarda başka türden bir ortaklık göze çarpıyor hemen: “Evleneceğim, çocuklarımla ilgileneceğim” diyor hemen hepsi. Hatta biri doğrudan “kendimi ev işlerine vereceğim” diye de ekliyor.

Evlenmek ve sinema kariyeri arasında birinin bittiği yerde, öteki başlar özetinde bir sonuca ulaşmayan tek bir oyuncu var, o da Pervin Par. Bunları yazarken, merak edip baktım Par’ın hayat hikâyesine. Geçen senenin Temmuz ayında, 76 yaşında ölmüş. İzmir’de bir çiçekçi dükkânı işletmiş sinemadan ayrıldıktan sonra. Genç yaşta ve herhalde Yeşilçam’a girmeden yaptığı bir evlilikten başka bir evliliği de olmamış galiba. 5Harfliler’de de bir Dev Buluşma’ya konu olmuştu zamanında. Ara bozan kadın rollerinde görünürdü hep filmlerde Pervin Par, çok güzel bir yüzü vardır.

Habere dönersek: Ajda Pekkan’ın cevabını okuyunca gülümseyeceksiniz eminim ve ne denli doğru bir karar verdiğini anlayacaksınız. Gürel Ünlüsoy’un kim olduğunu hiç bilmiyordum bu haberi okuyana dek, aralarındaki en gerçekçi cevap ondan gelmiş. En kafa karıştıcı cevap Hülya Koçyiğit’in, herhalde çok hazırlıksız yakalanmış, biraz ne dediğini kendi bile anlamamış olabilir. İşte haber metni burada, yazım yanlışları orijinal metinde olduğu gibidir.

Sinemayı Bırakınca Ne Yapacaklar?

Beyaz Perde yıldızlarımızın ne gibi bir mecburiyet karşısında sinemayı bırakabileceklerini, hayat şartlarının nasıl ve nereye yön değiştireceğini, oyuncular arasında yaptığımız bir anket neticesinde öğrenmiş olacaksınız. Aşağıdaki yazıda sinema yıldızlarımızın bu konuyla ilgili düşüncelerini kendi ağızlarından yayınlıyoruz.

Türkan Şoray: Henüz sinemayı bırakmayı düşünmüyorum. İleride bıraktığım takdirde tek sebep olarak evliliğim olacaktır. Bir ev hanımının yapacağı işleri yapacağım o zaman.

Selma Güneri: Seyirci tarafından unutulmaya yüz tutulduğum an sinemadan ayrılır kabuğuma çekilir, eşim ve olduğu takdirde çocuklarımla sakin bir aile hayatı yaşamağa başlarım.

Cüneyt Arkın: Ben sinemayı bırakmayı hiç istemem ama sinema beni bırakırsa o zaman işler değişir. Durum bunu gösterdiği vakit de eski mesleğim doktorluğa döner ve bu branşta hayatımı kazanmağa devam ederim.

Pervin Par: Sinemayı çok seviyor ve ayrılmayı da hiç düşünmüyorum. işlerim ne kadar kötü olursa olsun sinemada sonuna kadar devam edeceğim. Günün birinde evlensem bile.

Yusuf Sezgin: Seyircinin bana karşı gösterdiği tepkiye bağlı. Beni istemedikleri duruma gelince sinemadan çekilir ve şu sıralar kafamda yaşattığım br işi Avrupa’da gerçekleştirmeğe çalışırım.

Çolpan İlhan: Ancak seyircilerim ve patronlarım beni istemedikleri zaman sinemayı bırakabilirim. İlk sanat hayatına atıldığım günden beri sinema ile tiyatroyu bir arada yürütmekteyim. Eğer sinemayı bırakacak olursa, o zaman tiyatroya dört elle sarılır ve yaşlanıncaya kadar da kalırım.

Ajda Pekkan: Beyaz Perdeyi ya aşık olunca, ya evlenince ya da -Allah korusun- ölünce bırakmaya mecbur kalırım. Ama bir gün, sinemadan artık bıkmış ve usanmış olursam, o vakit ayrılmayı kendim arzular ve bir süre önce temelini atmış olduğum şarkıcılığa veririm kendimi.

Sevda Ferdağ: Çok ama pek çok sevdiğim biriyle evlendiğim takdirde sinemayı bırakır, yepyeni ve hiç kimsenin tanıyamayacağı bir Sevda Ferdağ olurum. Ve kesin olarak söylüyorum ki sinemaya dönmeyi hiç arzulamam.

Hülya Koçyiğit: Seyircinin gözünden düştüğüm vakit bırakırım desem doğru mu yalan mı söylemiş olurum bilemem. Çünkü, bu ihtimal şimdilik bence çok uzak. Fakat, iyi bir izdivaç yaptığım zaman sinemayı bırakır ve sakin bir hayat yaşamaya bakarım.

11.png

Selda Alkor: Sinemaya son derece bağlıyım ve seviyorum da. Bırakmayı aklımdan hiç geçirmedim bugüne kadar. Fakat her aile gibi benim de bir yuvamın olmasını çok arzulamıyor değilim. Galiba, sinemayı evlenince bırakırım. Bu da evleneceğim insana bağlı tabi.

Filiz Akın: Sinemayı bırakmayı hiç düşünmemiştim bugüne kadar. Ne benim sinemayı, ne de sinemanın beni bırakmasını isterim. Fakat, bazı şartlar ve mecburiyetler karşısında tabiiki bırakmaya mecbur olurum. O zaman da kendi film şirketi bulunan eşim Türker’e yardımcılık eder, çocuğumla daha yakından maşgul olmaya çalışırım.

Gürel Ünlüsoy: Sinemayı, bir, iki yıl sonra bırakmayı düşünüyorum. Çünkü bugüne kadar ne starlıkta, ne de para bakımından bir kazancım oldu. Bakalım, bir iki yıl daha bekleyelim durum neyi gösterecek. Eğer yine eski tas eski hamam şeklinde olacaksa o zaman ticaret hayatına atılır, geçimimi bu yoldan temin ederim. Zaten Yüksek Ticaret Okulu mezunuyum.

Neriman Köksal: Uzun bir süredenberi sinemadayım ve bugüne kadar da bırakmayı hiç düşünmedim. Ben geçimimi bu yoldan kazanıyorum. Ne zaman iyi bir kısmetim çıkarsa sinemayı bırakır, kendimi tamamen eşime ve ev işlerine veririm.

***

Şimdi oturduğum şu koltuktan kalkıp, pıt pıt pıt 1967’deki Neriman Köksal’ın yanına gidiyorum, ona şunu demeye: Neriman! Ne kısmeti, ne evliliği, ev işi? Sen koskoca Neriman Köksal’sın! Silkin ve kendine gel.

Bir de Pervin Par fotoğrafı koyayım bitirmeden:

pp

5Harfliler

 

Kategoriler
FİLMDEN YAZILAR YAZILAR YEŞİLÇAM

Büyük Yengelik Parantezinde Yeşilçam’da Kadın Oyuncu Olmak

Yeşilçam’ın kadın oyuncuları içinde kimselere benzemeyen biri var. Nasıl bir oyuncu olduğunu, sinema kariyerini birkaç cümle ile tarif etmek kolay değil. Esas kadın mı, yoksa yan rollerin gediklisi mi? Cevap, ikisi de. Masum, iyiniyetli, saf olan mı, arabozan, fitneci şeytan mı? İki role bürünmüşlüğü de var. Güzel, alımlı mı, yoksa kaknem, çirkin mi? Bence çok güzel, ama Yeşilçam onunki gibi güzel bir yüzden bile “çirkin” yaratabilmiş.

Kariyerinin ilk dört yılında çektiği on kadar filmi bir kenara koyarak, oynadığı hemen tüm rollerin bir ortak teması var yalnız bu oyuncunun: İstenmeyen kadın olmak. 1960’lar boyunca çevirdiği, galiba yüzlerce, filmin çoğunda Çolpan İlhan esas adamla kızın arasına, zengin babası, parası sayesinde giren, bazen yaşı geçkince, bazen hastalıklı, umutsuz çaresiz, her durumda istenmeye kadını oynamış. Ben bu rollerin Çolpan İlhan’ın yaptığı evlilikle ilintili olduğunu düşünüyorum yıllardır. Yeşilçam’ın en has adam rollerinde oynayan, halk kahramanı, gönül adamı Sadri Alışık’la evli olmanın onun kariyerine yenge kontenjanından hasar verdiğini iddia ediyorum. Sadri Alışık ile başrolünde oynadığı ve zamanında büyük gürültüler koparan “Yalnızlar Rıhtımı” filminden ve Alışık ile nikâh masasına oturduktan sonra Çolpan İlhan’ın sinema kariyerinde bir tür değişim yaşanıyor zira.

Screen Shot 2018-06-05 at 4.20.40 PM

Çolpan İlhan ile uzun bir röportaj yapmayı çok istedim ben. Yıllarca bu röportajın soruları üzerinde çalıştım zihnimde. Biraz çekingenlikten, biraz fikrin verdiği heyecanla oyalanmayı alışkanlık haline getirdiğimden bu mümkün olmadı. İlhan’ın 2014’teki ani vefatından sonra şimdi ancak gazete haberlerini, yaptığı röportajları, hakkında yapılmış belgeselleri ve tabi filmlerini kullanabilirim hakkında yazmak için.

İlhan, sinemaya nasıl başladığını uzun uzun anlatmış çeşitli yerlerde. Daha çocukken hayatta ne olmak, ne yapmak istediğini çok net bildiğini söylüyor bir belgeselde. İki ağabeyinin, babasının eğitimi üzerine nasıl titizlendiklerini, oyuncu olmasıyla ilgili en büyük itirazın da babasından geldiğini belirtiyor. O itiraz da “ya başaramaz da, üzülürse” kaygısından kaynaklanmış aslında. Ağabeyleri Çolpan’a inanmışlar, herkesten farklı olduğunu düşünmüşler. Kandilli Kız Lisesi’nde bazen bizzat sahnelediği tiyatro oyunlarıyla iyice pekişen oyunculuk sevdası, konservatuvar sınavlarını kazanmasıyla ve hemen ardından gelen bir başrol teklifi ile tüm hayatına yön vermiş. Şakir Sırmalı’nın yöneteceği “Kamelyalı Kadın” filminde tereddütlerine rağmen rol almayı kabul etmiş. Ne kadar ağır eleştirilse, İlhan’ın oyunculuğu sinema için fazla tiyatral bulunsa da film, ona zamanın en önemli yönetmenlerinden biriyle çalışma imkânı sağlamış. Lütfi Akad onunla 1957’de, tanıştığı ilk ana yer veriyor anılarında: “İnce uzun bir kız, yü­zünün yarısını iri kara gözleri kaplıyor. Adı Çolpan İlhan ama bilmeye gerek yok aslında, gözleri onu tanımlamaya yetiyor.”

Çevirecekleri film “Ak Altın.” İlhan’ın ikinci filmi bu. Akad o zamanlar yapımcıların daha az paraya çalıştıkları için yeni yüzleri filmlerde oynatma riskini göze aldıklarını belirtmiş anılarında. Tabi sinemaya yeni yüz kazandırmanın on ayrı yolu da yok, mutlaka birileri yeni olacak. Yalnız İlhan’ın tiyatrodan gelmesi, onu tanıyan hemen herkesin vurguladığı eğitimli, farklı halleri, kendine güveni benzerlerinden ayırmış, belli ki biraz öne çıkarmış onu. Rol seçen bir oyuncu da değil. Kendisine verilen rollerin niteliğini, kariyerini nasıl etkileyeceğini hiç düşünmeyen her rolü, altından kalkması gereken bir zorluk olarak ele alan bir oyuncu. “Ak Altın”ın Anadolu’nun bazı yerlerinde komedi niyetine seyredilmesine neden olan büyük başarısızlığına rağmen, ardı ardına gelen başrollerden biri, Çolpan İlhan’ı kendi deyişiyle onu “bir marka, bir star” yapmış. Atıf Yılmaz’ın yönetmenliğinde çekilen film 1958 yapımı, “Bir Şoförün Gizli Defteri.”

Screen Shot 2018-06-20 at 11.50.07 AM
“Herkes haddini bilmeli. Şoför olacağına adam olsaydı”

Çolpan İlhan bu filmde bir paşa kızı rolünde, adı Çiler, ama kötü yola düşünce adını Çilek olarak değiştiriyor. Çiler son derece burnu büyük bir kadın, gözü çok yükseklerde. Oturdukları mahallededen utanç duyuyor ve kendisine aşık, komşusu şoför Erol karakterini her fırsatta aşağılıyor. Onu densizlikle, hadsizlikle, kendisine aşık olmak terbiyesizliğinde bulunmakla suçluyor. Erol’e yönelik bazı replikleri şunlar:

Şoför olacağına adam olsaydı.
Bir şoförün karısı olmaktansa ölmeyi tercih ederim.
Herkes içtimai mevkini ve haddini bilmeli.

Upuzun, mümkün olan en ağır tempoyla akan film Çiler’in kötü yola düşmesi, Çilek olması, Erol’un onu kurtarması, filmin sonuna 30 saniye kala Çiler’in Erol’a aşkını itirafı ve ölmesiyle bitiyor. Bu son 30 saniyeyi saymazsak, Çiler karakterinin film boyunca Erol’un nezdinde tüm şoförleri bıkıp usanmadan hakir gördüğünü rahatlıkla söyleyebiliriz. Yani şoförlerin onu sevmesi için en ufak bir neden yok, ama sonuç bambaşka. Filmin ticari başarısı Çolpan İlhan’a kaydadeğer bir ün kazandırıyor ve kendisi de yıllar sonra biraz şaşkınlıkla o dönem binlerce sürücü ehliyeti imzaladığını belirtiyor. Çolpan İlhan artık ülke çapında şöhret olmuş bir yıldız. 1959 yapımı “Zümrüt” filmi de bu başarının devamı olacak. Yönetmen koltuğunda yine Lütfi Akad var.

“Zümrüt”ün şimdilerde bir sinema sitesinde yer verilen kısa özetini anlatım bozukluklarıyla aynen alıntılıyorum:

Kumar ve içki düşkünü, her istediğini elde etmeye alışmiş zengin dul Feride (Çolpan İlhan) ile, ona metelik vermeyen, sevmesine rağmen onu kendinden uzak tutmayı başaran  genç doktor Selim (Fikret Hakan) ile doktor arkadaşı Fuat’ın (Sadri Alışık) sıradışı aşklarının öyküsü. Selim’in kadına karşı gösterdiği direnci gösteremeyen Fuat, Selim’in bütün ikazlarına rağmen  kadınla beraber yaşamaya başlar.

Anlayacağınız, Zümrüt korkunç bir kadın! Film boyunca Zümrüt’e değen yanıyor. Agâh Özgüç, “Türk Sinemasında Cinselliğin Tarihi” kitabında, “kentsoylu çürümüşlüğünü temsil eden” bu kadın tipinde Çolpan İlhan’ın adını “Zümrüt” filmiyle anmış. Fakat Özgüç’e göre de bu “ahlâken çürümüş” kadın rolleriyle öne çıkacak başka isimler var. Çolpan İlhan bu rollerin aranan ismi olmuyor hiçbir zaman. Onu bekleyen daha arada, ahlâken çürüme oranı biraz ince ayarlanmış, daha çok kötülükle, çaresizlik arasında kalan kentli, üst sınıf kadın rolleri.

Yine bir Lütfi Akad filmi olan “Yalnızlar Rıhtımı” ise Yeşilçam tarihinin en hararetli tartışmalarına konu olan filmlerinden biri. Eleştirmenlerin birbirlerine düşman kesilmelerine neden olmuş zamanında. Kimi senaryoyu yerin dibine batırırken, kimisi Akad’ın bu filmde muazzam bir ustalık sergilediğini savunmuş. Filmi fazla Avrupai, fazla deneysel, fazla uzak bulanlarla, bu türden denemelerin artmasını temenni edenlerin taraf tuttuğu tartışma epey süre devam etmiş. İlhan’ın canlandırdığı Kontes Güner de izleyicinin seyre alışkın olmadığı, depresif bir karakter olarak kolayca benimsenmemiş. Bütün bunlar olup biterken, tartışmaların tozu, dumanı dinmeden filmin ana karakter oyuncuları olan Çolpan İlhan ve Sadri Alışık evlenmekle meşguller. Bir sene içinde de oğulları dünyaya geliyor.

Screen Shot 2018-06-05 at 5.18.20 PM
Ayhan Işık’a bakıp iç geçiren Fatma Girik ve Fatma Girik. Avare Mustafa filminden bir sahne.

Bu dönemden bir önemli film daha var bahsetmek gereken. Peyami Safa’nın takma isimle yazdığı bir senaryodan uyarlanan “Cumbadan Rumbaya.” Bu filmin çekimlerinden hamile olan Çolpan İlhan çekimlerde karnı belli olmasın diye korse taktığını, yakın plan çekimler sırasında korseden nasıl sıkıldığını yıllar sonra biraz da vicdan azabı çekerek hatırlıyor. Filmde, başlarında erkek bulunmayan bir grup kadın Karagümrük’te ahşap bir evdeki hayatını anlatıyor. Evin kızı Cemile’nin adı mahalleye deliye çıkmış. Gözünü Nişantaşı’ndaki apartmanlara dlkmiş, bu uğurda içinde yaşadıkları ahşap konağı yakmayı bile düşünen, önüne geleni tekmeyi, tokadı yapıştıran, gözüpek, sözünü sakınmaz bir karakter Cemile. Erkek tavırlı biraz, ama kadın oluşunu unutmuyor, erkekliğe öykünmüyor hiç. “Cumbadan Rumbaya”nın ticari başarısı bir fiyasko lakin. Sırtına deri ceketi, başına kasketi geçiren, seyircinin çok sevdiği Şoför Nebahat karakterinin yanından parlayamiyor Cemile nedense. Dönemin dergilerine yansıyan bir de minik haber ilişti gözüme bunları yazarken. Filmin galasına Çolpan İlhan gidememiş, Sadri Alışık’ın tiyatroda oyunu varmış o akşam. Sorulunca “E yalnız olmazdı tabi” diyor gidemeyişiyle ilgili. Oysa filmin onun kariyerinde önemli bi yeri var, başrolde oynadığı son film olabilir Cumbadan Rumbaya.

cumbadan rumabaya tokat1
Cumdadan Rumbaya filminden olağan bir sahne.

Evlilik ve doğumdan sonra bir sene sinemaya ara veren Çolpan İlhan’ın 1961’de çektiği ilk filmde aldığı rol, kariyerinin kalan kısmıyla ilgili kötü bir haberci gibiymiş aslında. Orhan Kemal’in Devlet Kuşu romanından uyarlanan film kentsel dönüşümün konu edinen ilk yapımlardan biri, adı: Avare Mustafa. Çolpan İlhan uzun bir zaman sıkışıp kalacağı bir kalıba giriyor bu filmde. Yoksul bir mahallede, ahşap evlerde yaşayan insanların hayatı sokağa gelen bir müteahhit ile değişiyor birden. Mahallede Ayhan Işık ve Fatma Girik arasında yaşanan aşkı bozan müteahhitin kızı, Çolpan İlhan oluyor. Biraz hastalıklı, biraz narin olduğu için bir dediği iki edilmeyen bu zengin kız, yoksul Ayhan Işık’la türlü vaatlerle ve zorla evlendiriliyor. Aynı yıl çektiği “Aşkın Saati Gelince”de bu kez Göksel Arsoy ile Belgin Doruk arasına girerken görüyoruz İlhan’ı, ama bu kez hile ile halletmeye çalışıyor meseleyi. Her iki senaryodada terk ediliyor, yataklara düşüyor. 1962 tarihli “Ver Elini İstanbul” filminde ise daha filmin başında terk ediliyor. Bir gün önce Beşiktaş’ta ev bakarken, ertesi gün ortada kalıyor ve bir otel odasında kendini öldürmeye çalışıyor. 1963’te “Kamil Abi” isimli çok garip bir mahalle filminde esas kız gibi görünmekle beraber, son derece önemsiz bir rolde görüyoruz İlhan’ı. Aynı yıl çekilen “Bütün Suçumuz Sevmek’te yine zengin babasının yanında çalışan bir işçiye aşık oluyor ve bu işçinin eşyalarını ondan habersiz kendi köşküne taşıtarak kendisiyle evlenmeye zorluyor. “Seven Kadın Unutmaz”da kâbus gibi bir karakter artık. Filmin tüm oyuncularının üzerine çöken kara bir bulut. Elinde sürekli içki kadehi, herkesi, kendi çocuklarını dahil tüm kadroyu hor görüyor. Burada da babası zengin. “Siyah Gül”de de Kartal Tibet ve Türkan Şoray’ın arasına girerken görüyoruz. “Kıskanç Kadın”da sevenleri ayırmak için yanlışlıkla cinayet bile işliyor. “Hicran Gecesi”nde daha filmin başında dört nişanlı tarafından terk ediliyor. Bu terk edilişlerin ve yaşlı bir adamla istemeden evlenmiş olmanın kederiyle Hülya Koçyiğit’e aşık olan Ediz Hun’a göz koyuyor. “Ekmekçi Kadın”da babasına ikide bir “Baba, baba. O benim olacak değil mi?” diye soran, İzzet Günay’ı ille de isteyen, ömrü de pek azalmış, takıntılı bir zengin kız rolünde yine. 1960’ların sonuna doğru çekilen “Kaldırım Çiçeği” filmindeyse Sadri Alışık bile, Çolpan İlhan’ı terk eden koca rolünde. Evlilikleri kötü gittiğinden evden ayrılan Çolpan İlhan, başka bir kadının ortaya çıkmasıyla apar topar geri dönüyor.

Screen Shot 2018-06-20 at 12.15.19 PM
“Seven Kadın Unutmaz” filminde hayatı mahvolmuş bir kadın.

Bütün bu rollerde onu saçları her defasında biraz daha dağılmış görüyoruz. Sevdiği adamı her ne pahasına olursa olsun elde etmek için ağlarken rimelleri sanki biraz daha fazla akıyor. Başlarda minik sinir buhranları geçirirken, daha ileride çekilen filmlerde ölümcül hastalıkla mücadele eder oluyor, asap bozukluğundan hastanelere düşüyor. Kaprisin, şımarıklığın, çekilmezliğin çirkin yüzü olduğu fimlerin sayısı artıyor sanki. Bütün bunların üstüne ince, uzun fiziğinin, Avrupai görünümünün de bir fayda sağlamadığını eklemek lazım belki. (Kesin olan şu Çolpan İlhan sinemadan el ayak çekince bu rollerdeki açığı kapamak için tek bir isim öne çıkıyor, o da Lale Belkıs.) Her ne kadar sevenleri ayırsa da, yer aldığı senaryolarda Çolpan İlhan’ı evlendikten sonra hiçbir zaman iffetsiz bir kadın olarak görmüyoruz ama. Asla bir arzulanmanın, cinsel çekimin öznesi olmuyor. Tam tersine, her zaman istenmeyen, dışlanan kadın karakterlerini canlandırıyor. Yeşilçam’ın sahici kötü kadınları gibi kocasını aldatmıyor doğrudan, çocuğunu terk etmiyor. O rolleri oynayanların içine girdiği kurumsal kötülük kapısına yaklaştığı anlar varsa da, hiçbir zaman o kapıdan geçmiyor.

Screen Shot 2018-06-05 at 4.27.31 PM
“Kaldırım Çiçeği” filminde Sadri Alışık’a sarılırken.

Kalabalık kadrolarla çekilmiş, dönemin en ünlü oyuncularının önemsiz, minik roller aldığı büyük yapımlarda da Çolpan İlhan’ı evin hanımının yeğeni, esas kızın ablası, Belgin Doruk’un hizmetçisi olarak görüyoruz. Aşk-ı Memnu’daki Matmazel rolünde de Çolpan İlhan var. Sadri Alışık ile arada bir yolları kesişse de kariyerlerinin arasındaki fark 60’ların ortasına gelinceye değin iyice belirginleşiyor. Turist Ömer filmlerinin ilkinde biraz meczup haliyle, ağzı kalabalık, saf bir karakter yaratan Sadri Alışık’ın yanında Çolpan İlhan’ı görüyoruz, kör bir kadın olarak. Fakat toplam dört, beş sahnesi var sadece, onlarda da göründüğü gibi kayboluyor. Bu arada Sadri Alışık, Turist Ömer’i takiben yarattığı Ofsayt Osman, Avare, Dalgacı Mahmut gibi karakterlerle, halkın gözünde epey yükseklere yerleşmiş durumda. Kader Sadri Alışık’a hep oyun oynuyor, talihsizlikler hep onu buluyor. Sadri Alışık sokak köpekleriyle dertleşiyor, balıklarla sohbete oturuyor. Filmlerde sevdiği kadınları anlatan upuzun, dokunaklı, tumturaklı laflarla süslenmiş tiradları var.

Çolpan İlhan’la 1964’te yapılmış bir röportaj var, Sinema Ekspres dergisinde yayınlanmış. O günlerde sinemayı bıraktığına dair bir söylenti var ortalarda, nitekim röportajın başlığı da şu: Çolpan İlhan konuştu: Sinemayı Bırakmadım. Sorulara mesafeli yanıtlar veriyor burada. Sekiz yıldır sinemada olduğunu, 35 film çektiğini ve son zamanlarda kendisine yardımcı aktris denmesine şaştığını belirtmiş. Kendisi için yazılan rollerin de olduğunu hatırlatmış. “Önemli olan rolün büyüklüğü, küçüklüğü değil olumlu olarak verilmesidir demiş.” Ben bu yanıtlardan bir tür küskünlük yaşadığı, biraz geri çekildiği izlenimine kapılıyorum işin doğrusu. Nitekim tam da bu dönemler adı, moda, giyim, kıyafet gibi anahtar kelimelerle yanyana gelmeye başlıyor. Sinemadan neredeyse hepten çekildikten sonra açacağı moda evi fikri bu zamanlarda şekillenmeye başlamış olmalı.

Yeşilçam’daki önemli, öne çıkan kadın oyuncuların medeni durumlarıyla ilgili magazin haberi olmaktan öteye geçen, uzun boylu araştırmalar yapılmadı bildiğim kadarıyla. Birbirinden kopuk değerlendirmeler, yeri gelince yapılmış kısa değinmeler var. Oysa bu bir dinamiği işaret ediyor olabilir. 1967’de yapılmış bir ankette yıldızlara sinemaya bırakınca ne yapacakları sorulmuş. Çolpan İlhan, sinema biterse tiyatrodan devam edeceğini söylemiş. Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Sevda Ferdağ, Selda Alkor, Selma Güneri, Neriman Köksal gibi isimler sinemayı bıraktıktan sonra evleneceklerini, çoluk çocuğa karışacaklarını ev işleriyle meşgul olacaklarını belirtmişler. “Sinemanın bittiği yerde, evlilik başlar” gibi bir sonuç var ortada, çünkü birinin eşi olmak, daha sınırlı bir alanda hareket etmek demek biraz da. Bu kitabın odağına aldığı yengelik tam da buna işaret eden, neredeyse kurumsal bir kavram. Yenge dediğimiz insan biraz etrafı çitlerle çevrili birisi. Sadece erkeklerin üyesi olduğu büyük bir kardeşlik cemiyetine göre ayarlanmış, kadınların kendilerini bir anda içinde buluverdiği gayet çatışmalı bir pozisyon yengelik, biraz kural belirleyici bir pozisyon.

Çolpan İlhan’a aleni aşkını yeri geldikçe ilan etmiş birisi var, Yeşilçam’a uzak da olmayan birisi: Selim İleri. 17 Haziran 1985’te Milliyet’e yazdığı bir yazıda hislerini “aşka benzer, ancak aşkla özdeşleştirebileceğimiz bir bağlılık, hayranlık” olarak nitelemiş. Yani aşk gibi ama, tam da değil gibi de. İleri’inin bu yazıda hislerine çekidüzen verme kaygısı çarpıcı geliyor bana. İleri, İlhan’a sürekli mektuplar yazarmış, mektupların üzerine “acele açılması rica olunur” notları düşermiş. Telefon numarasına ulaşınca Çolpan İlhan’ın sesini duymak için sessiz telefonlar da eder olmuş. En sonunda bir dergide yaşadıkları evin adresi yayınlanınca, gidip evi de bulmuş, karşı kaldırımda bazen yağmurun altında Çolpan İlhan’ı görmeyi umut ederek beklermiş. Oturdukları apartmana girip, tek tek kapılara bakarak hangi katta oturduklarını tespit etmeye de çalışmış hatta. İşte tam bu keşif macerasından bahsederken, minik bir düzenleme, tek kelimelik bir ayarlama yapıyor Selim İleri yazısında. “Çolpan ile Sadri Ağbi’nin hangi katta bulunduklarını araştırdım” diyor. İşte o “ağbi” kelimesini ben, Çolpan İlhan’ın bütün bir sinema kariyerini biraz açıklayan, biraz özetleyen tek kelimelik bir çelme olarak niteliyorum. Evlilik öncesi kullandığı soyadını kullanmaktan vazgeçmemiş, ülke çapında tanınan, uzun soluklu kariyeri olan bir kadın oyuncunun büyük yengelik parantezi içine alındığında birşeyler kaybetmiş olacağını düşünmek yersiz mi? Değil sanki!


Yazı, Mustafa Çiftçi ve Tanıl Bora’nın derlediği Yengeler Cumhuriyeti kitabında yayınlandı ilk defa. İletişim yayınları, Eylül 2017.

Ana görüntüde, Ayhan Işık’a bakıp iç geçiren Fatma Girik ve Fatma Girik. Avare Mustafa filminden bir sahne.

Kategoriler
GİFLER YEŞİLÇAM

Zamanın Geçişi

Yeşilçam’da zamanın geçişine dair kullanılan görüntülerden biri bu. Birer birer kopan takvim yapraklarına, hızla dönen yelkovana, akrepe, aceleyle batan ve hızla doğan aya, güneşe alışık belki zihniniz. Peki ya bu? Bir sanatçının turneye çıkışının, kat ettiği yolların, zamanın ilerleyişinin böyle gösterilişi var mı hafızanızda? Bu örnekte sanatçı Fatma Girik, çıktığı Anadolu turnesi, yollar uzun, filmin adı Ben Bir Sokak Kadınıyım.

Bir de anısı var aslında bu görüntünün bende. Yıllar evvel 5harfliler henüz bir fikirken, yazmayı düşündüğüm, sonra site yayına başladığında da yazdığım ilk yazının nüvesi olmuştu. Görüntüler geçip gitmiyor kolay kolay, takılıyor bazıları zihne, olur olmaz yerde bazıları ışıldıyor, bazıları hortluyor. Neye baktığına dikkat etmeli insan. Bunda bana cazip gelen, peşine düştüğüm vaat neydi tam da hatırlamıyorum, ama o yazıda tasarladığım şeyin uzağına düşmemiş olduğumu fark edince gülümsüyorum şimdi. Oysa aradan beş seneyi aşkın zaman geçmiş.

“Yeşilçam’dan başka örnek de ver, bir örnek savlarını desteklemez” derseniz de uzağa gitmemize gerek olmaz. İşte bu da aynı filmden, hemen bir sonraki sahne:

Animated GIF - Find & Share on GIPHY

Tren raylarının uzanmadığı, gemiyle, arabayla gidilen yerleri de var Anadolu’nun. Turne işi zor.

 

Kategoriler
GİFLER YEŞİLÇAM

Uyku

Sevgili okuyucum, soba başında uyukluyor musunuz böyle? Soba olmasa da olur, sıcak başında, çaydanlık başında?

Postacı filminden sahne. Çok seviniyorum, bu sahnelerin montajda kesilmemiş olmasına. Buraya koyduğım giflerin çoğu böyle sahnelerden aslında: Çıkarsak film, hikâye hiçbir şey kaybetmiyor, ama korunduğu durumda seyirciye bir şey demiş oluyor, yönetmen, kurgucu, oyuncu… O şey ne, bilmesi kolay değil her zaman.

Kategoriler
5HARFLİLER FİLMDEN YAZILAR YAZILAR YEŞİLÇAM

“Gene Başladı Bizim Erkek Düşmanı”

Yeşilçam kadınlarının tehlikelerle yoğrulmuş, felaketlerle örülmüş yaşamları demiştik ya, işte karşınızda bu kadınların en tekinsizlerinden biri: Tatlı Nigâr.

Her görenin aşık olduğu, karşısında tüm erkeklerin deli divaneye döndüğü Nigâr bir pavyonda çalışıyor, şarkı söylüyor, konsomasyon yapıyor. Nigâr’ın hayatıyla ilgili hiçbir şey bilmiyoruz biz, ta ki filmin 15. dakikasına kadar. Arkadaşlarıyla, pavyonda elin ayağın çekildiği bir zamanda masa başı sohbeti yapıyor Nigâr ve birdenbire içindeki nefreti birbiri üstüne devrilen kelimelerle kusuveriyor. Erkeklerle ilgili hissiyat tam olarak şu:

NİGÂR-Erkek milleti değil mi? Hepsinin canı cehenneme!

-Gene başladı bizim erkek düşmanı.

-Kız bütün erkekler sana hayran. Uğruna her gece tonla para saçıyorlar, sense onlardan…

NİGÂR-İĞRENİYORUM! Ölesiye NEFRET ediyorum hepsinden. Bir erkek sesi duyunca KUSMAK geliyor içimden. Hele bir yerime erkek eli değdiği zaman ÇILDIRIYORUM. Rüyamda bile kiminin gırtlağına geçiriyorum parmaklarımı BOĞUYORUM, kimini KURŞUNLUYORUM, başka birini ZEHİRLİYORUM!

-Hastasın sen.

-Hem erkeklere kin güt, hem pavyonda çalış?

NİGÂR-Bile bile seçtim bu mesleği. Onları biraz daha YIKMAK, EZMEK, biraz daha PERİŞAN ETMEK için.

-Ya sen? Senin hayatın?

NİGÂR-Benim hayatım YOK artık.

Animated GIF - Find & Share on GIPHY

Fakat bir dakika.

Bütün bu nefretler aslında kötü niyetli bir planın minik, şeytani parçaları. Nigâr’ın hissiyatı ne kadar samimi görünse de amaç, onu bu nefret tepelerinin en yükseğine çıkarıp, sonra da mümkün olan en hızlı şekilde tepeüstü çakılmasını sağlamakmış. Zira nihayetinde onun da başına gelecek olan ne?

ŞU:

Animated GIF - Find & Share on GIPHY

Kaderden kimse kaçamayacaktı!


5Harfliler’de yayınlanmıştı ilk defa yazı.

Kategoriler
OYUN YEŞİLÇAM

Yadigâr

1953 tarihli bir Bezirganbaşı oyunu. Beklenen Şarkı filminden. Çocukların arkasında, onlara bir evi sormak için yaklaşan kadın Cahide Sonku.

Sokakta oynayan çocukların böyle görevleri var, adres tarifi, ev göstermek, insanları işaret etmek… Bir yandan da oyunlar devam ediyor.  Zamanında top oynayan film çocuklarıyla ilgili uzun bir yazı yazmıştım spor dergisi Socrates’e, onu da şuradan okuyabilirsiniz.

Bu oyun benim pek sevmediklerimdendi işin doğrusu. Kaçıncı sıçan olurdum bilmiyorum da, genelde kollar benimle kapanıyordu!

Kategoriler
FOTOĞRAF GİFLER YEŞİLÇAM

Foto

Kaldırım Çiçeği filminden bu. Filmin kahramanları İstanbul sokaklarını arşınlarken, arada fotoğraf çektirmeye karar veriyorlar.

En sevdiğim giflerimden biri de bu aslına bakarsanız.