Kategoriler
5HARFLİLER KADIN CİNAYETLERİ YAZILAR

“Güldünya” Dizisinde Olmayan Neydi?

Annemle oturmuş, çamaşır katlıyoruz seneler evvel. Televizyonda yeni başlayacak bir dizinin tanıtımı yayınlanıyor, adı: Güldünya. Dizi, bir kadın sığınma evinde yaşananları anlatacak, henüz başlamadı, ama tanıtımını günde beş kere yayınlıyorlar. “Ne kadar önemli bir iş yapıyorlar” diyorum kendi kendime konuşur gibi daha çok. Annem, anında ve hızla:

-Tutmaz ki, diyor.

-Neden?

-Hırpalanırken görmek isterler, kimse kendini kurtarmaya çalışan kadını seyretmez!

Sonra katladığı çamaşırları kucağına aldığı gibi kalkıp gidiyor annem. Arkasından bakıyorum, dediğinde nasıl da bilgece bir şeyler var.

Dizi, yayınlandığı kanalın büyük yatırımıyla, dönemin ünlü, ses getiren oyuncularıyla ve biraz da heyecanla çekiliyor. Oyuncular, verdikleri röportajlarda dizinin o dönem yayınlanan diğer dizilerden çok farklı oluşuna, senaryonun toplumun bir yarasına parmak bastığına işaret etmişler. Yine basına yansıyan haberlerde dizinin merakla beklendiğinden bahsediliyor: Aile içi şiddet sorununu gündeme getiren bir ağıt, kamu vicdanını harekete geçirecek bir çığlık olarak tanıtılıyor proje. Başka bir tanıtımda ise: Hayatın ağır sınavlarından geçen kadınlar… Karanlık günlerde bir sığınma evinden açılan umut kapısı… Ve tutku dolu bir aşk! deniyor.

Yayın başladığında biz de seyrediyoruz. Şiddet görmüş birtakım kadınları tanıyor, onları oraya, bir sığınma evine sürükleyen sebepleri öğreniyoruz. Dizinin başrolündeki karakter de bir tür aile içi şiddetin kurbanı, bizzat kayıp vermiş biri. Etrafta birtakım adamlar var, bunlardan biri esas adam rolünde ve o tutku dolu aşk da bu ikisi arasında olacak herhalde.

Hikâye kendiliğinden dağınık, aynı anda çok meseleye değinmek zorunda, toparlaması güç bir iş. Yalnız senaryoda şiddet gören kadınların yardım alabilecekleri kaynaklara yer veriliyor, telefon numaraları yayınlanıyor. Bir sığınma evinin adresinin neden saklı olması gerektiği anlatılıyor. Portresi çizilen her kadının hikâyesi birbiri ardınca ve biraz da ağırlaşarak işleniyor. Birkaç hafta yayınlanan dizi, televizyon alemlerinin “ölçme değerlendirme” kıstaslarına uymadığından yayından kaldırılıyor. Reytingler düşük! Kamu vicdanını harekete geçirecek çığlık atılamadı. Annem haklı çıktı.

Yalnız bu birkaç hafta içinde ilgi çekici, kaydadeğer ve muhtemelen dizi henüz proje aşamasındayken olması hedeflenen bir şey oluyor. Dizide numarası verilen yardım hattını arayanların sayısı iki katına çıkıyor. Bakın, o dönem yayınlanmış bir haberden kendiniz okuyun:

Herhalde hiçbir dizi, işlediği, dert edindiği meseleye dair bu denli hızlı geri dönüş yaşamamıştır. Güldünya dizisi kısacık yayın hayatında ulaşmaya çalıştığı kitleye anında ulaşıyor, çünkü zaten bazı kadınların sadece bir telefon numarasına ihtiyacı var hayatta!

Biraz belgesel niteliği de olan bu proje devam edebilseydi neler olurdu diye düşündüm ara ara, çünkü yıllarca devam eden, tutmuş, benimsenmiş diziler var Türkiye’de, malumunuz. Güldünya ya da ona benzer nitelikte, onunla aynı kaygıyı güden başka diziler neden tutmadı, olamadı? Bu örnek kötü müydü mesela, neden daha iyisi yazılmadı, çekilmedi? Sığınma evinden bildiren bir proje, denenmiş ve olmamış kategorisinde hepten rafa mı kalktı?

Oysa kadın sığınma evini konu edinen bir dizide, o diğer çok sevilenlerde olduğu gibi şiddet var, kan var, silah var, kadını, çocuğu hor görme var, ayrılık var, bazen istenmeyecek derecede ve çok aşk var. Var da var. Dizi bittiğinde oyunculardan biri “herhalde insanlar biraz neşe istiyorlar” demiş. Oysa ilerleyen yıllarda, dizilerdeki kahır, elem, keder dozu nasıl da artırıldı. Hele şimdilerde avuç avuç anti depresan yutarak oturmak gerekiyor ekran başına. Bilhassa şu habere bir bakın.

Acaba adı mı “kusur”luydu mesela bu dizinin? Güldünya denince herkesin üstüne bir karanlık bulut mu çöküyordu? Güldünya denince herkes koşarak kaçmak mı istiyordu onun ölümünden, onu çağrıştıracak herşeyden? Öyle olmasa gerek, zira yeryüzündeki en güzel isimlerden birini taşıyan bu kadın, adını o kadar çok projeye, işe, girişime verdi ki. Adına bir dernek kuruldu, tiyatro oyunu yazıldı, ona yazılan mektuplardan bir yarışma düzenlendi, onun adına şarkılar, albümler yapıldı, bir yayınevi onun adını taşıyor. Her sene onu anma törenleri yapılıyor.

Nasıl hafızalarda derin bir iz bıraktı Güldünya?

Çünkü kurtulabilirdi, defalarca kurtulma şansı oldu. 22 yaşındayken erkek kardeşi tarafından bir hastane odasında vurulana dek ölüm ona adım adım yaklaştıkça, o kendini de, oğlunu da vargücüyle sakınmıştı. Öldürülüşünün üzerinden 12 sene geçti Güldünya’nın. Yazının bundan sonrası, hiç bilmeyenler, hatırlayamayanlar için onun hikâyesi, kısaca.

Güldünya Tören Cinayeti ve Sonrası
Güldünya Tören hakkında basına yansıyan haberleri okuyorum. Hiçbir ayrıntı birbirini tutmuyor, herkes başka başka şeyler anlatıyor. Herhalde sadece dava avukatları biliyorlar ayrıntılarda neler olduğunu.

Güldünya Bitlis’in bir köyünde yaşıyordu. Tecavüze uğradı. Hamile kaldı. Ailesi tecavüzcüsüyle evlendirmek istedi Güldünya’yı, fakat bu evlilik olmadı. Doğum için amcasının yanına İstanbul’a gönderildi. Burada erkek kardeşlerinin eve geldiği bir gün, öldürüleceği korkusuyla camdan kaçarak polise sığındı. Polisteyken, bir zamanlar köyünde imamlık yapan, güvendiği birinin yanına gitmek istedi Güldünya. Orada kalabildi, yaşayabildi. Çocuğunu da orada doğurdu.

Bir gün yine çıkagelen erkek kardeşleri ona halasının yanına götürüleceğini söylediler. Evden çıkarken “çanta almana lüzum yok” dediler. Kaldığı evin sahibi, bu laftan şüphelenerek Güldünya’yı yalnız bıakmadı. Caddeye çıktıklarında diğer erkek kardeş saklandığı yerden çıkarak, silahla Güldünya’yı vurdu, ama durumu son anda fark eden ev sahibinin müdahalesiyle yaralı kurtuldu. Önce özel bir hastaneye, oradan da merkezi bir yerde, her zaman kalabalık olan bir devlet hastanesine gittiler. Yanında amcası kaldı o gece, ama bir noktada amca ortadan kayboldu. Sabaha karşı yeniden ortaya çıkan erkek kardeşlerden biri Güldünya’yı başından vurarak, o hastane odasında öldürdü. Hastaneye yatırıldığında yaralanmasıyla ilgili polise ifade veren Güldünya kardeşlerinden şikâyetçi olmamıştı.

2004’ün Şubat sonunda, ya da 1 Mart’ta işlenen cinayetin ardından, kardeşlerinden biri müebbet, diğeri 23 yıl hapis cezası aldı. Tetiği çeken kardeşi, yıllar sonra hapishanede kalp krizi geçirip öldü. Babası tam yedi sene sonra kızına tecavüz eden kişiyi silahla vurarak öldürdü, kendisi de müebbet hapisle cezalandırıldı.

Güldünya oğlunu bir aileye vermiş ve onlara “benim sonum belli” demişti. Bu aileden sadece oğlunun adını değiştirmemelerini istedi. Güldünya oğluna kimi kaynağa göre, Umut, kimine göre Ümit adını vermişti. Çocuk bu aileden alınıp, sosyal hizmetlere gönderildi sonradan.

Basında yer verilen birkaç fotoğrafı var sadece Güldünya’nın. İçlerinden biri, oğlunun doğumundan sonra çekilmiş. Üzerinde neden gelinlik var bilmiyorum. Dimdik kameraya bakıyor.

Kategoriler
5HARFLİLER BELGESEL YAZILAR

Bir Lütfi Akad Belgeseli: Tanrının Bağışı Orman

1916 doğumlu Ömer Lütfi Akad’ın çektiği onlarca film içinde, diğerlerine benzemeyen bir filmi var. Bir belgesel. Adı Tanrının Bağışı Orman. Çekim tarihi kaynaklarda 1963-64 olarak geçiyor. 1948’de başladığı yönetmenlik hayatının ortalarında çekmiş yani bunu ve filmin Akad için ayrı bir önemi de var. Anılarında, katıldığı bir toplantıda yanına yaklaşan bir orman mühendisinin filmi önerdiği ilk ana yer veriyor. Bakanlık istiyor filmi, pek aceleleri de yok. O günleri karışık, zahmet ve sıkıntı dolu Akad’ın. İlk duyduğunda çok heyecanlanıyor, ama “evet” diyecek durumu da yok. Kendi kendine şöyle diyor: Bir belgesel, hele bir orman belgeseli be­ni bütün kirlerden arındırır…

akad

Hemen gerçekleşmiyor bu iş. Elindeki filmler bitince, Akad’a Orhan Asena tarafından yazılmış senaryo yollanıyor. Heyecanla okuyor ve… Hayalkırıklığı. Asena’nın ısmarlama yazdığı senaryo onu hiç memnun etmiyor. Yıllardır ormanlarla ilgili duyduğu “yaş kesen baş keser” edebiyatından uzak, bir arayışın onu sürüklediği bu yeni alanda yeni bir şeyler yapmak istiyor. Yine anılarında “mesela kök sökmek deyimi” diyor. “Türkiye’de herkes ‘kök sökmek’ deyiminin derin anlamını bilir.” Akad bu belgeseli çekecekse kendini bir ormancının yerine koymak istiyor. Ormancılığın iktisadi durumuna, göç meselesine, açma denilen ağaçların kesilmesiyle oluşan tarım arazilerine, hatta hukuki süreçlere bakmak istiyor.

Senaryo üzerinde biraz daha çalışılıyor ve kaba da olsa son haline geliyor iş. Akad’a göre belgesel çekmek avlanmaya benziyor. Görüntü avına Bolu’dan başlıyorlar. Burada ladin, göknar, sedir, melez, ar­dıç, servi, mazı ve akrabaları ile tanışıyorlar. Sonra Konya’ya, Kızılcahamam’a ve muhtelif durumlardan görüntüler avlayabilecekleri başka yerlere gidiyorlar. Çalışma koşulları çok zahmetli. 45 derece eğimli açmalarda, kuru sel yataklarında, tozun, kumun içinde çalışıyorlar. Akad arada bir kendi kendine buralarda ne işi olduğunu soruyor. Orta Anadolu çok sıcak, yaz sıcağında hep beraber kavruluyorlar. Çekim süresince yağmur bulamadıklarından, itfaiye marifetiyle yarattıkları seli İstanbul’da çekiyorlar. Akad keçileri çok seven biri. Oysa orman ve keçi yan yana gelmeyecek iki şey. Belgeseli çekerken keçilere “ihanet ettiğini” belirtiyor anılarında, bu da ona acı veriyor.

Film bakanlık yetkilileri tarafından seyredildiğinde büyük alkış topluyor. Onlar hallerinden çok memnun, Akad hiç değil. Görüntülerde yakaladığı tüm yalınlığa, çarpıcılığa rağmen, filmin seslendirmesinde büyük bir sorun görüyor. Daha doğrusu belgeselin metni gereğinden fazla söz dolu. Son kopyayı seyrettikten sonra metni seslendiren  Saadettin Erbil’in sesi kulaklarında çınlayıp duruyor:

Saadettin konuşuyor; ağaçlar; tırpanlar, keçiler, koyun­lar konuşuyor; kozalaklar bile konuşuyor. Film değil, tıka ba­sa doldurulmuş koca bir ses. torbası.

Yine de tümden mutsuz değil ama:

Buna karşılık görüntü­ler tam istediğim gibi. Orada, keskin yalınlığı ile size uzanan gerçeğin acısını duyuyorsunuz. Bu görüntülerde bize benze­yen bir şey var; bizim insanımızın kısa ve yalın bir tavırla ken­dini açıklayışını görüyorum. Bütün bu güzelliği söze boğarak berbat ettiğime üzülüyorum, keşke bu kadar güzel olmasalar­dı diyorum, acım bu kadar büyük olmazdı.

Büyük bir şans eseri olarak mı demeli bilmiyorum, ama belgeseli hemen seyredebilirsiniz buradan.

akad1

Akad’ın “söze boğmuş olmak” diye tarif ettiği sorun, sahiden de belgeselin seyrini zorlaştırıyor. 32 dakika içinde, bir kaç köy üzerinden ormanın ne kadar önemli olduğunu anlıyoruz, fakat senaryo bir türlü akan, kolay seyredilen bir hikâye etrafında toplanmıyor. Ormanın önemi daha çok ormansızlık teması üzerinden işleniyor. Bir kaç köy konu edinilerek, bitkisiz bir hayatın güçlüğü, yağmur duası, ormana zarar veren unsurlar (‘kara şeytan’ keçi), susuzluk, kuraklık, orman işletmelerinin önemi, dokumacılık, meyvacılık derken belgesel telaş içinde bitiveriyor. Akad’ın da içine sinen ve sonradan belgeseli seyredecek hemen herkesin hemfikir olacağı gibi görüntüler çok çarpıcı. Belgeselin akışında öngörülemeyen şaşırtıcı sahneler var. Mesela, Akad’ın anılarından, belgeseli ilk seyrettiğimde beni çok çarpan bir sahnenin Kızılcahamam’a bağlı, Bayır köyünde çekildiğini öğreniyoruz.

Kurak bir arazinin ortasında umutsuz görünen bir köy bu. Köyün muhtarı bizzat köylerindeki kıtlığı, çoraklığı anlatıyor kamera önüne geçip. Muhtarın demesine göre köye, zamanında ormanlık olduğundan yerleşilmiş, fakat zamanla ormanlar bittiğinden, “şimdi çalı çırpı yakılıyor” diyor muhtar “ve bir de…” diyerek duruyor.

Burada kamera bir ahıra yöneliyor. Ahırda genç bir kadın görüyoruz, elinde tezek var.  Yani muhtarın söylemediği kelime tezek. Ve işte tam bu sahnede, elindekini yoğuran bu kadın bir an durup gözlerini kameraya çeviriyor, duruyor duruyor ve sonra şunu yapıyor:

orman belgeseli.gif

İlk seyrettiğim andan beri bu çekimin nasıl gerçekleştiğine dair merağıma yine Akad’ın anıları yetişiyor:

Köylü, tezek peşine ilkyaz günle­riyle düşer, taze yeşil ot büyükbaş hayvanların sindirimini hız­landırıyor, çocuklar ellerinde, ağaçtan yapılmış faraşla bu işi yaz boyu sürdürüyorlar. Topladıklarını getirip kızların çalış­tığı bir yere döküyorlar. Kızlar, yeni serpilmiş, canlı ve güzel, çocukların getirdiklerini samanla karıştırıp elleriyle yoğu­ruyorlar. Hızlı ve beceriyle çalışıyorlar evin duvarına daya­lı olanları, bir işlikten çıkmışçasına üreten onlar. Mahmut De­mir kamerasını iyice yere yakın indirmiş, onların çekimleri­ne hazırlanıyor. Kızlar bu işe çok sıkılıyorlar besbelli ve bu­nu, merceğe bir şey sıçramasın diye önüne konan camı tezek­le sıvayarak açığa vuruyorlar…

Yani olan, bir filmde görüntüye konu olanın inisiyatifi ele geçirmesiymiş aslında.
Akad’ın adını Işıkla Karanlık Arasında koyduğu anılar kitabını okumaya başlar başlamaz onunla ilgili bir şeyi hemen fark ediyor insan. Hakkaniyetli, vicdan sahibi, disiplinli, kafasındaki görüntüyü ararken bazen etrafındakilere aman vermeyen birisi bu. Tanrı’nın Bağışı Orman‘ın hazırlığı, çekimleri, sonundaki kısmi hayalkırıklığı da bu karakter özelliğinden hep parçalar taşıyor aslında. Genç bir kadının içinde bulunduğu durumdan sıkılarak kamerasını tezekle kapadığı anı montajda atmayan, keçileri belgeselinde kötü gösterdiği için üzülen, kendi filmini, kendi anılarında kıyasıya eleştiren birisi. Belgeseli mutlaka seyredin. Ormanlar, keçiler için değilse, Akad’ın hatırına.


Işıkla Karanlık Arasında‘nın baskısı tükenmişti, yenisi ne zaman yayınlanacak hiç bilmiyorum. Kitaba Akad’ın iki öğrencisi sayesinde ulaştım, onlara çok teşekkür ederim.

Sonradan yapılan ek: Kitap, İletişim yayınları tarafından yeniden basıldı. Yaşasın!


5Harfliler

 

 

Kategoriler
5HARFLİLER KADIN CİNAYETLERİ KİTABİYAT YAZILAR

Kadın Cinayetlerinden Sonra Çocuklar

Kadın cinayetlerinin pek konuşulmayan bir yanı var: Annesi, babası tarafından öldürülen çocukların akıbeti. İlk baskısı 1993’te yapılan ve 2000’de yeniden yayınlanan, “Baba Anneyi Öldürdüğünde” (When Father Kills Mother) başlıklı kitaptan bir derleme bu yazı. İngiltere’de yayınlanan kitap belli bir okuyucu kitlesini hedefleyerek yazılmış: Cinayetten sonra çocuğun sorumluluğunu alan yetişkinler, sosyal görevliler, avukatlar, çocuklarla çalışan psikologlar, psikiyatristler ve bu trajediyi yaşamış yetişkinler.

Neredeyse teknik diyebileceğimiz bu kitabın yazarları 400 çocukla çoğunlukla cinayetten hemen sonra görüşme yapmış. Bu çocukların 160’ı 15 yaşın altında. 2000’lerin başında bu konuda yapılmış çalışma sayısı çok az ve bu rehber/kitap alanın önde gelen çalışmalarından. Ana malzemesi de kendinden önceki akademik çalışmalar değil, bizzat çocukların tanıklıkları ve bizim bu tanıklıklardan öğreneceğimiz bazı şeyler var.

Görüşme yapılan çocukların her birinin hikâyesi apayrı. Cinayet gününden, yetişkinlik çağına erecekleri yıllar sonrasına dek upuzun bir trajediden bahsediyoruz. Her şeyden evvel belirtmek gerekiyor ki, sonu cinayetle bitecek bir ilişkinin yaşandığı evde, aile içi şiddetin görülme ihtimali çok yüksek. Az sayıda cinayet, birdenbire, öncesinde hiç bir işaret vermeden geliyor. Yani önceden de açılmış yaralar var. Aile içi şiddete şahitlik eden çocuklar, şiddetin çatışmaları çözmek için kabul edilebilir bir yol olduğuna dair ön kabullerle hareket ediyorlar. Cinayetten sonra onları bekleyense, boylarını kat kat aşacak büyüklük, ağırlık ve derinlikte bir dizi değişiklik, yeni bir kimlik ve yeni bir hayat.

Bazı çocuklar okul dönüşü evin önünde ambulans ve polis araçlarını görünce haberdar oluyor cinayetten. Bazıları, bazen günler sonra gazeteden öğreniyor ne olduğunu. Cinayete engel olmak için kendisi de yara alan var,  izin verilmediği için yerlerinden kıpırdayamayan, uykusundan seslere uyanan da. Cinayeti bizzat görenlerin adli süreçte tanıklığına başvuruluyor. Her hikâye değişse de, yapılan görüşme sayısı arttıkça yaş gruplarına göre bazı benzerlikler öne çıkıyor. Benzerliklerden önce, istisnasız hepsinin yaşadığı, kendilerini bir anda içinde buldukları somut bir durumdan bahsetmek lazım: Bu çocuklar, sadece anne-babalarını değil, evlerini, arkadaşlarını, bazen okullarını, kısmen akrabalarını kaybediyorlar. Bazı durumlarda kardeşlerinden de ayrılıyorlar. Çocukların bakımlarını çoğunlukla akrabalar, (genelde annenin yakınları) üstleniyor ve bunun olmadığı durumda devreye sosyal hizmetler giriyor.

Duygu dünyalarındaki değişimler, yaşlara göre ayrılıyor. Mesela beş yaşın altındaki bir çocuğun olanları, yaşadıklarını kavraması kolay değil ancak bu yaş civarında çocuklar ölümün geri dönülmezliğini biliyorlar. Beş yaşından sonra çocuklar kendilerini başka birinin yerine koyabilme yetisine sahipler. Dolayısıyla “olanları engelleyebilirdim” gibi bir kanı geliştirerek belirgin bir suçluluk duygusuna kapılıyorlar. Yaş ilerledikçe bu suçluluk duygusunun arttığı da gözlemlenmiş. İlkokul çağındaki çocuklar, süper kahraman ya da masal yaratıkları aracılığıyla anneyi kurtarabileceğini düşünürken, yaş ilerledikçe olanların tümüyle kendi suçu olduğuna inananların sayısı çoğalıyor.

Travma sonrası stres bozukluğunun neden olduğu bir dizi belirti, yine beş yaş altındakilerde yürürken emeklemeye geri dönüş, iştah kaybı, yatak ıslatma, okul başarısındaki dramatik gerileme, aşırı hareketlilik, uyku bozuklukları ve kâbuslar olarak sıralanıyor. Bu durumda olan bir çocuğun oynadığı oyunlar neşesiz, sürekli tekrarlara dayanıyor ve bir sonuca varmıyor. Oyuncak bir araba düz bir zeminde kaydırılarak sürekli aynı duvara çarpıyor mesela.

Travma sonrasında gözlenen davranış değişikliklerinden yola çıkarak benzer nitelendirilebilecek bazı diğer durumlarla karşılaştırmalar yapılmış kitapta. Mesela çocuklar tıpkı büyükler gibi doğal afetlerden korkuyorlar, oysa aile içi şiddetin doğal bir afetten çok daha yıkıcı etkileri var. Her iki ebeveynini de kaybeden bir çocuk sadece ülkesinde savaş yaşayan, bir savaş marifetiyle hayatı darmadağın olmuş çocuklarla benzerlik gösteriyor verdiği tepkilerde.

Aile yakınlarının çocuklara sahip çıktığı durumların çarpıcı bir ortak özelliği var. Cinayetten kendileri de etkilenmiş, travmatize olmuş aile bireyleri çocuklarla ne olduğunu konuşmamaya meylediyor. Konuşulursa durumun daha kötüleşeceğine, çocuğun “adı üstünde çocuk” olduğuna, bir şeyin farkında olmadığına, farkındaysa bile hemen unutacağına inanılıyor. Oysa olan bu değil, çocuklar çok şeyin farkında. Yeni girdikleri sosyal çevreden de saklanan bu durum, bir dizi olumsuz gelişmenin de önünü açıyor. Örneğin, çocuğun yaşadıklarından habersiz bir öğretmen okul başarısında sıkça görülen düşüşe engel olamıyor. Bütün bu çocuklar içinde önlerindeki hayatta en incinebilir durumda olma ihtimali yüksek bir grup var: Ailenin yaşı en büyük kız çocukları. Anneyle arasındaki ilişki diğerlerine kıyasla daha olgun bir düzeye vardığından cinayet ve annenin kaybıyla ilgili en çok sorumluluk duyanlar bu çocuklar.

Kitapta birtakım somut öneriler de var: Mesela olay yerinde bulunan çocuklar derhal tanıdıkları bir aile bireyiyle, bir komşuyla buluşturulmalı. Siren seslerinden mümkün olduğunca uzak tutulmalılar. Kardeşler mümkünse birbirlerinden ayrılmamalı, çocuklar en az üç ay süre takip edilmeli. Varsa soruları yanıtlanmalı, anlayabilecekleri biçimde açıklamalar yapılmalı. Yapılan karşılaştırmalar gösteriyor ki, bu süreçte soruları yanıtlanan, cenazeye katılan, yas tutmasına olanak sağlanan ve yeni evinde sevgiyle sarılanlar kayda değer bir iyileşme gösteriyor.

Bu iyileşme meselesi çok önemli, zira kitabın yazarları belirli koşullar sağlandığı durumda iyileşmelerin, hatta bazen hızla olabildiğini belirtmiş. Bu çocuklar için paramparça olmuş bir resim var. İnsanların ne kadar incinebilir durumda olduklarını çok erken yaşta görüp geleceğe ilişkin bir perspektif oluşturmakta zorlanıyorlar. Hayat her an altüst olabilecek, güven duyulamaz bir akış. Oysa hissettiklerini paylaşabildiklerinde ve yaşadıkları güvensizliğin ne kadar doğal olduğunu bir uzmandan duyduklarında hepsi ama hepsi bir rahatlama hissediyor. İyileşmeyle ilgili çok çarpıcı bir gerçek de anne yakınlarıyla kalanların daha hızlı gelişme gösterdiği.

Kitabın sonunda, bir benzerinin Türkiye için de geçerli olduğunu bildiğimiz bir değerlendirme var. Bu, kadın cinayetlerinden sonra hayatın çocuklar için nasıl olacağına dair kırılgan süreçlerle ilgili çok önemli bir de veri. Eğitim, sağlık, adalet mekanizmalarının, sosyal görevlilerin, polisin ve son olarak ailelerin birbirlerinden tamamen kopuk bir biçimde hareket etmesi her şeyi güçleştiriyor çocuklar adına. Kurumlar ve kişiler birbirlerinin güçlü ya da zayıf yanlarını bilmeden hareket ediyor. Çocuklar başlarına gelenleri sırasıyla bir bir yaşayıp, el ayak çekildikten sonra yeni hayatlarıyla başbaşa kalıyor. Önerilen sürece dahil olan her birimi yanyana getirebilecek, merkezi bir kriz yönetimi. Bunlara ek olarak vurgulanan önemli bir nokta da basın araçlarının haber metinlerinde kullandıkları dili yeniden, yeniden gözden geçirmeleri ve tüm yaptırımlara rağmen, çocukların adlarını kullanma alışkanlıklarından vazgeçmeleri.

51wIFwLAqLL._SX384_BO1,204,203,200_

Kadın cinayetleri, öncesinde görülen tüm işaretlere, alınabilecek önlemlere rağmen bir defa gerçekleştiğinde bunun bir sonuç olduğuna, cinayetin adli bir vaka olarak artık mahkemelere devrolunmuş bir dosyadan ibaret olduğuna hükmedebilir bazılarımız. Toplumsal bir sorun olarak bakıldığında bu gerçeğin ancak bir kısmı olabilir. Gerçek, geride kalan çocuklar için başka bir tarafta, ağır bir biçimde devam ediyor. Hayat onlar için kılık değiştirmiş başka bir gerçeklikler silsilesi.

Kadın cinayetlerini toplumsal bir sorun olarak ele aldığımızda, çocukları resim dışı bırakamayız. Burada derlemeye çalıştığım tüm verilerin gösterdiği gibi çocukların, onların yeni hayatlarında koruyuculuğunu üstlenen kişilerin, özellikle aile üyelerinin desteklenmesi gerekiyor. Bu destek alelusul olamaz. Kriz yönetiminde kullanılan araçların seferber edildiği, uzun vadeli çözümlerin uygulandığı yıllar alacak süreçlerin tartışılması gerekiyor. Ve bir yandan, tarafların yararlanabileceği literatürün oluşması lazım Türkçe’de. Bu yazıyı yazarken, özel olarak bu çocuklarla ilgilenen bir araştırma, kaynak arayıp hep elim boş döndüm aramalardan. Varsa ve yorumlar kısmında paylaşılırsa en azından bir başlangıç olabilir.

Kaynak: When Father Kills Mother, Guiding Children Through Trauma and Grief, Jean Harris-Hendriks, Dora Black, Tony Kaplan. Routledge, 2000.


Yazının görüntüsü, Lucien Freud, “Landscape with Birds.”

Şubat 2015’te 5Harfliler için yazılmıştı.
Kategoriler
FOTOĞRAF YAZILAR İSTANBUL

Büyükada Rum Yetimhanesi ya da bir Batığın Hikâyesi

Büyükada’nın tepelerinden birinde çoktan terk edilmiş bir ahşap bina var. Bir dönem Rum Yetimhanesi olarak kullanıldığı için bu adla biliniyor. Önünden geçerken görüp irkilmediyseniz ya da hikayesini bizzat birinden duymamışssanız bilmeyebilirsiniz bu binayı. İnşa edildiği 1898-99’dan bu yana, kullanımı konusunda en çok ihtilaf yaşanan İstanbul yapılarından biridir bu.

Bina aslında otel olarak yapılmıştır, fakat işletme ruhsatı alamayınca dönemin tanınmış simalarından Eleni Zarifi tarafından satın alınır ve yetimhaneye dönüştürülür. Birinci Dünya Savaşı yıllarından, 1960’ların başına değin çeşitli milletlerden sığınmacıların çatısı olur. 1960 ihtilali sırasında bir süre ordu tarafından kullanılır ve 1964’te kapısına kilit vurulur, çünkü devlet Patrikhane’ye bağışlanan yapı ve arazisi üzerinde hak talep etmiştir!

Bu tarihte, Avrupa’nın en büyük ahşap yapısı olduğu iddia edilen Yetimhane binası tümüyle terk edilir. 60’lar, 70’ler, 80’ler boyunca bina eskir durur ve 1990’larda kapsamlı bir restorasyon projesi gündeme gelir: Betondan cephe kaplaması yapılarak yeniden otel olarak açılacağı konuşulur, ama bu olmaz, (çok şükür!) çünkü binanın mülkiyeti hakkında Vakıflar Genel Müdürlüğü ve Fener Rum Patrikhanesi arasında 1997’de bir dava başlar. Bu dava 2005’te Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşınır ve 2010’de Patrikhane lehine sonuçlanır. Buraya kadar yazdıklarıma Türkçe İnternetlerde arama yaparak kolayca ulaşabilirsiniz. Davanın sonuçlanmasının ardından Patrikhane’nin yapı hakkındaki inisiyatifinin ne olacağına dair muhtelif rivayetler var: Dinlerarası diyalog merkezi, ekoloji/çevre vakfı olmasıyla ilgili haberler yayınlandı son bir kaç sene içinde. Fakat, biraz sonra siz de göreceksiniz ki, aslında binayla ilgili bir inisiyatifin mümkün olup olmadığı bile şüpheli!

Fotoğrafçı Ziya Tacir’in Merkur‘da sergilediği Rum Yetimhanesi fotoğraflarına ben yenice denk geldim. Kendisine çekimin nasıl gerçekleştiğini sormak için ulaşmaya çalıştım, mümkün olmadı, ancak galeri yetkilileri fotoğrafları burada yayınlamama izin verdiler. Teşekkür ederim.

Belki on (belki daha fazla) yıl önce Rum Yetimhanesi’nin kapalı demir kapıları önünde durup, binaya uzun uzun baktığım bir anı hatırlıyorum. İçeri girmek o günlerde “tehlikeli ve yasaktı” ve bu durum hiç değişmedi! O gün, binanın bahçesinde birtakım yaşam belirtileri de vardı. Başka bir yıkık dökük yapının kapısı önünde serili çamaşırlar, orada uzakta rastgele yere bırakılmış bir çocuk bisikleti… Arkada dev gibi, çoktan terk edilmiş binanın önünde, bekçilik eden aileye ait minicik ölçeklerde bir hayat devam ediyordu. Yıllar sonra o gün binanın içinde göremediklerimi bu fotoğraflarda görünce sarsılmadım diyemem açıkçası. Bütün haraplığına rağmen dışarıdan görünen ihtişam aynen içeride de devam ediyormuş. İç mekan anlaşılan ilk defa görüntülenmiyor, bu yazıyı yazarken başka fotoğraflar da gördüm.

Fotoğraflara bakınca göreceksiniz, bina yeryüzü üstünde bir batık gibi. Batık olsa, belki “çok kıymetlidir bu, su yüzüne çıksın” denilir, bir teşebbüste bulunulurdu. Anladığım, gördüğüm kadarıyla çok yerine ayak basmak bile mümkün değil artık. Hakkındaki ihtilafların devamededurduğu onyıllar boyunca bina eskimekle kalmayıp hepimize veda etmiş aslında.

Yetimhane binasının mimarı Alekandr Vallaury’dir ve onun yapıları, İstanbul’un en önemli yapılarıdır:  Arkeoloji Müzesi, İstanbul Erkek Lisesi (Düyun-ı Umumiye), Decugis Evi (Galata Antik Otel), Markiz Pastanesi, Bankalar Caddesi üstünde Osmanlı Bankası (şimdi Salt Galata), Pera Palas Oteli, Ömer Abed Han, Büyük Klüp (Circle D’Orient ya da hepimizin bildiği adıyla Emek Sineması)  yalılar, camiler… diye liste upuzayıp gidiyor.

Vallaury’nin yaptığı binaları İstanbul’dan çekip çıkarsak, inanın hepimiz şaşkına döner, ne yapacağımızı bilemeyiz! İşte siz de göreceksiniz bu fotoğraflarda Vallury’nin yaratmaya muktedir olduğu görkemi. Fakat, korumamak bile değil, bilhassa tahrip etmek konusundaki ısrarlı mücadele, hem de çeşitli cephelerde devam ettiği sürece daha çok yeryüzü batığına bakarız böyle.

2018 Şubat ayı itibariyle de son durum bir haberde yer aldı yine: ‘Avrupa’nın Tehlike Altındaki 12 Kültürel Mirası’listesine giren İstanbul Büyükada’daki Rum Yetimhanesi, finalde yedi eser arasında yer alırsa toplanacak fonlarla yeniden hayata döndürülecek. Haberin devamına buradan bakabilirsiniz.

5.jpg

3

2

Screen Shot 2018-02-07 at 11.38.39 AM.png

Screen Shot 2018-02-07 at 11.42.30 AM

Not: Hem Yetimhane, hem de Vallaury hakkında pek çok kaynağa kolayca erişebilirsiniz. Burada yer verdiğim ayrıntıların hepsi meseleyle ilgilenenlere malumdur. Yazıyı binayı hiç tanımayanlar için yazdım .

Yazının ana görüntüsünü Büyükada Rum Yetimhanesi Yok Olmasın isimli feysbuk sayfasından aldım ve artık kader mi dersiniz bilmem, bu sayfa da terk edilmiş.


Ben yazıyı ilk defa 2014’te yazmışım, arada adres değiştirdikçe taşıdım yazıyı. Son duruma dair yeni bilgileri ekleyerek hala taşıyorum ordan oraya!

Kategoriler
5HARFLİLER BELGESEL YAZILAR

Belgesel: Mümine – Bize Yörük Diyorlar

Mümine 14 yaşında. Makedonya’nın dağ köylerinden Kocalı’da yaşayan, Türkçe konuşan yörüklerden biri. Ailesi tütün ekiyor. Yarım saatlik belgeselde Mümine’yi tütün toplarken, asarken, annesi, ablasıyla börek yaparken, çeşme başında görüyoruz. Tüm belgesel boyunca tek bir mesele konuşuluyor neredeyse aile içinde. Mümine evden kaçmasın, diğer kaçan arkadaşları gibi. Köyden birine, ailesinin rızasıyla verilirse daha çok başlık parası alınacak. Ama, Mümine ortaokuldan devam etmek istiyor eğitimine, tütün tarlalarından ancak okuyarak uzaklaşacağını, daha iyi bir yaşama okursa ulaşacağına inanıyor.

Mutlaka seyredin, çok güzel belgesel. Müzikler de ayrı güzel. Belgeselin açılışı da, sözlerini hiçbir yerde bulamadığım bir şarkı ile yapılıyor: Bize yörük diyorlar, Altı yüz sene evvel bizim büyüklerimiz, Dağa, Anadolu’dan Makedonya’ya, yürüyerek geldi yörük, O günden bugüne buranın, Dağlarına yerleştik dilimiz vadiye kadar yeter.

Makedonya’da yaşayan Türklerin tarihi 15. yüzyılda Balkanların Osmanlı topraklarına katılmasıyla başlıyor. Bugün Türkçe konuşanların sayısı 80.000 olarak tahmin ediliyormuş, bunların 10.000 kadarı halen dağlarda ve yörük geleneklerini devam ettirerek yaşıyormuş.

Belgeselin yazanı yöneteni Biljana Garvanlieva. Yapım yılı 2009.  Aeon’da yayınlandı belgesel kısa bir yazıyla, ben de orada gördüm.


5Harfliler

 

Kategoriler
5HARFLİLER GAZETE ARŞİVİ YAZILAR

1936’dan bir Feryat: İstanbul Çirkinleşiyor

25 Şubat 1936’da “Akşamcı” imzasıyla Akşam gazetesinde yayınlanmış aşağıdaki köşe yazısı.

1930’lu yılların başından itibaren devrik başkentin gelecekte ne olacağına, nasıl gelişmesi gerektiğine dair birtakım tartışmalar oluyor. Şehrin hudutları nereye kadar gitmeli, inşaatlar yasaklanmalı mı? Bir yandan da İstanbul’u mimarların mı, inşaat kalfalarının mı çirkinleştirdiği sorgulanıyor (çünkü herkes şehrin çirkinleştiğinde hemfikir gibi). Mimarlar kalfaları cahillikle, kalfalar da mimarları beceriksizlikle suçlarken, aşağıdaki yazı tartışmaya başka bir açıdan yaklaşmaya çalışmış.

Yazım yanlışları metnin aslında olduğu gibidir. Bu arada Akşamcı imzasının Vâlâ Nurettin’e ait olduğunu da belirteyim.

Çirkinleşen İstanbul

İstanbulun gittikçe çirkinleşmekte olduğunu hepimiz muhtelif vesilelerle acı acı görüyoruz. Bu çirkinliği en ziyade yeni binalarda göze çarpan garip mimari üslubu yapıyor. Maamafih, insaflı olmak için, kabahati yalnız beton armeye ve modern adı verilen garibelere bulmamak lazımdır. İstanbul çoktan beri ve muhakkak ki, yarım hatta bir asırdan beri çirkinleşmek yolunu tutmuştur.

Bir aralık “Art nouveau” modası çıkmıştı. Boğaziçinde bile bu modaya göre yapılmış koca yalılar görmüştük. Bunlar da o zamanın “modern” binaları idiler. Bu büyük binalar bir tarafa bırakılsa da mahalle aralarında alelade yapılan evlere bakılsa en göze çarpan vasıf uslupta fenalık değil uslupsuzluk idi. Evler rasgele yapılıyordu. Bunları yapanlar mimar değil zevksiz, kaba ve cahil kalfalardı. İstanbulda ortadan kalkan şey mimari mefhumu idi. Onun için, kabahati yalnız bugüne bulmıyarak İstanbulun güzelliğine karşı devam edem suikastın iyice eski bir tarihi bulunduğunu itiraf etmek lazımdır.

Bu inhitat yalnız İstanbula has bir felaket değildir. Bütün memleketin üzerinden, Osmanlı imparatorluğunun son devresinde, büyük bir gerileme ve çirkinleşme dalgası geçmiş ve bu dalga ecdadımızın güzelliğe aşık ruhlarını derin bir işkence içinde bırakmıştır.

Demek oluyor ki kabahat şu veya bu ev sahibinin, şu veya bu fenalık mimarın değil, zevkımizde husule gelmiş bir aşağılamanın neticesidir. Buna karşı son zamanlarda bir aksülamel vuku buluyor. İstanbul çirkinleşiyor feryadı bir aksülameli bize ifade eder. Yalnız bu şikayetlerin bir kaç kişiye inhisar etmiyerek umumileşmesi ve milli bir mimari güzelliği mefhumuna doğru sürünmesi arzu olunuyor. Geçenlerde ince zevkli ve sağlam kültür sahibi bir ecnebi ile konuşurken: Sizin mimariniz elinizin altında duruyor, demişti. Eski İstanbul yadigarlarına, Boğaziçinin bazı yalılarına bakınız. Siz modern mimari prensiplerine çoktan erişmiştiniz. Bunu modern teknik icaplarile teliften başka yapacak bir şeyiniz yoktur.

Filhakika, bazı kitaplarda ve gravürlerde eski İstanbula aid resimleri görünce verdikleri bedii hatıra karşısında insan tatlı bir hayrete düşüyor. Bunu yaratan bir millet tekrar o kibar zevki elde edemez mi acep?
Akşamcı

 

İnsan merak etmeden duramıyor değil mi? Biz şimdilerde “zevkimizdeki husule gelmiş bir aşağılamanın” en dibindeyiz. Nasıl oldu da buralara savrulduk?


(Yazının görüntüsü Istanbul City of Intersection isimli yayının kapağında yer alıyordu. LSE Cities, Urban Age Newspaper, 2009)

Kategoriler
5HARFLİLER EDEBİYAT YAZILAR

Gülten Akın’ın Sesi, Umudu

Bu adreste bir röportaj var. 3 Şubat 2015’te Gülten Akın ile yapılmış bir röportaj. Açık Radyo’dan program yapımcıları Levent Pişkin ve Karin Karakaşlı gerçekleştiriyor görüşmeyi. Akın, en az iki defa, bu güzel insanlarla birlikte olmaktan duyduğu mutluluğu belirtiyor.

Akın 82 yaşında, her gün diyalize giriyor. Hayatının çeperi daralmış. Aile fertlerini ve hastanedekileri gördüğünü söylüyor sadece. Ağır ağır, ama belki de sadece sakin sakin, tertemiz bir dimağ ve derinden gelen bir heyecanla da konuşuyor.

Sakin gitmekten, ılımlı olmaktan, yorucu, ezici olmamaktan bahsediyor. Kendi yöntemlerini geliştirdiği mücadelesini, şiirin olmazsa olmaz kuralları olduğunu, çağımızda herhangi bir tür iktidarın nasıl görünür hale geldiğini anlatıyor kısa kısa cümlelerle. İşte bu dupduru akan sohbetin bir yerinde, normal birşeyler söyler gibi birtakım kelimeler sıralıyor arka arkaya. Normal gibi tabii, nasıl söylesin başka türlü? Ama vurucu yani bu dedikleri. O öyle sindirmiş, öyle içine dahil etmiş ki, onun için normal olan, artık duyana da normal, hatta neredeyse sıradan geliyor.

Bir umudu taşımaya çalışıyorum. Bir yerden, bir yere geliyor, derinleşebiliyorum. Dünyayı değiştirmeye de yetebilirim. Çok uzun zaman bu umudu taşıdım içimde. 

Kaybettiği olmuş mu bu umudu bilmiyoruz. Ama uzun zaman taşımış olması herhalde, onun şiirini güçlü, etkili kılan.

Söyleşide destan diyor bir de. Destanlarla ilgili duyduğu heyecan çok belirgin. Bir form olarak şiirde çok kullanılmadığından bahsediyor. Oysaki destan çok önemli. Yaşar Kemal’in adı geçiyor bu arada destan derken. O günlerde o da hastanede, sağlık diliyorlar onun için.

Yaşar Kemal 28 Şubat’ta gözlerini yumacak, Gülten Akın 4 Kasım’da yumdu. 2015’in sabıkasına işledik bu günleri.

Mutlaka dinleyin bu görüşmeyi. Levent Pişkin ve Karin Karakaşlı’ya da teşekkürler hep.


Kategoriler
5HARFLİLER EDEBİYAT YAYINCILIK TARİHİ YAZILAR

Yüzyıllık Yalnızlık 50. Yıl Kutlamaları

Bir haftadır Yüzyıllık Yalnızlık romanıyla ilgili üretilen illüstrasyonlara bakıyorum, kendimce bir derleme yapacağım, hep beraber kitabı yad edeceğiz. Neden? Çünkü 30 Mayıs 1967 kitabın okuyucuyla buluştuğu tarih. O kadar çok iş var ki üretilmiş romanla ilgili illüstrasyonlar, resimler, yerleştirmeler… En sonunda kitabın ilk baskısı için yapılan kapağı seçmekle yetinebildim.

kapak

Bu Mayıs ayı boyunca kitabın yaratılış sürecine, önemine, yerine, 44 dile çevrilmiş olmasına, Don Quixote’tan sonra İspanyolca yazılan en önemli roman olmasına dair pek çok yazı yayınlandı. Büyülü gerçekçilik akımının edebiyatta adı bile yokmuş bir zamanlar. Eleştirmenler kitabın türünü, nasıl bir şey olduğunu tanımlamakta zorluk çekmişler yayından sonra. 13 ayda yazmış Marquez kitabı ve çok da korkuyormuş hiç tutmayacak olmasından. Başını kaldırmadan çalıştığı bu zamanlar boyunca evi karısı Mercedes ayakta tutmuş, yeri gelince evdeki eşyalar satılmış. Hatta romanı yayınevine yollama günü geldiğinde, paraları yetmediğinden ancak ilk yarısını postalamışlar. Rehine bırakılan eşyalardan elde edilen para ile de diğer yarıyı.

Bugüne dek 45-50 milyon kopyanın satıldığı söyleniyor, yayınevleri rakamları bunlar, ne kadar korsan baskı var bilinmiyor tabi (mesela, 1990’da Çin’e yaptığı bir seyahatte korsan baskıları görünce çok sinirlenen Marquez ölümünden (yüz bile değil) yüz elli yıl sonrasına kadar Çinlilerin kitabın yayın haklarını alamayacaklarını belirtmiş. 2011’de bir yayınevi 1 milyon dolar ödeyerek aldı ama hakları, bir buçuk asır kadar beklenmemiş oldu).

Bizde ilk yayının 1974’te yapıldığını gördüm bir yerde, ne kadar güvenilir bu bilgi bilmiyorum, öyleyse hızlı davranılmış sayılabilir. Seçkin Selvi’nin çok iyi çevirisiyle 1984’te Can Yayınları tarafından yeniden yayınlanan kitap, galiba en son 43. baskısında. Can Yayınları’nın sitesinde romanın değişik dillerdeki kapaklarına yer veren güzel de bir derleme yayınlanmış.

Şimdi bunları size hızla yazarken, tüm bu okuduklarım içinde aklımda en çok kalanın roman ilk yayınlandığında yapılmış olumsuz eleştiriler olduğunu fark ediyorum. Bunlar da sayıca az değil, pek çok kaynakta yer alıyor. “Yani o kadar da iyi değil” diyenler, “Çok abartılıyor canım” diyenler… Bunlar da bu tarihte yer alıyor elbette, yine de insan okurken gülümsemeden edemiyor. Olumsuz eleştiri de bir tür ihtiyaç herhalde insanlar için. İşte kimi göklere çıkarır, kimi hırpalamaya çalışırken roman neredeyse tüm dünya kültürleri içine sızıvermiş. Yazının başında bahsettiğim, kitapla ilgili üretilmiş görsel malzemenin çokluğu boşa değil. Ben yine de ana görüntüye bir illüstrasyon yerleştirdim:Baba Jose Arcadia Bueniad öldüğünde Macondo üzerine yağan sarı çiçekler.

Sizin favori kahramanınız kimdi acaba? Benim ki kitabın ilk sayfalarından itibaren Ursula Iguaran Buenida olmuştu ve ilelebet de öyle kalacak.

Ana görüntü: Pedro Villalba Ospina Kaynak


2017 Mayıs ayında 5harfliler’de yayınlanmıştı yazı.

Kategoriler
5HARFLİLER FOTOĞRAF TARİH YAZILAR İSTANBUL

Hrant Dink’in Cenaze Töreni

Bu fotoğraf 23 Ocak 2007 sabahından. Pangaltı’dan Agos gazetesi önüne çıkan sokaklardan birinin sonundaydı bu görüntü.

Cenazeye katılanların bütün gün ellerinde taşıyacakları yazılar böyle ortaya, kolay görülecek bir yere bırakılmıştı. Beş ya da onlu desteler halindeydi yazılar. Gelenler bunları açmakla uğraşıyorlardı. Biri vardı o an orada, desteleri açıyor, herkesin almasını kolaylaştırıyordu. Ben de ona katıldım. Bir saate yakın bu işi yaptık hiç konuşmadan. Bu gördüğünüz yığın neredeyse erimişti o saatin sonunda, Agos gazetesinin önü, etraf hızla kalabalıklaşıyordu.

22

33.jpg

Cenaze arabasının gazetenin önüne gelişi, insanların hareketlenişinden anlaşıldı. Her yerde gazeteciler, polis giderek artan kalabalık sürekli yer değiştirmemi gerektiriyordu. Uzaktan bir ses geliyordu. Sesin Rakel Dink’e ait olduğunu ancak akşam eve döndüğümde, haberlerden anlayabildim. Agos‘un pencereleri açıktı. Uzaktan ama net görebildiğim iki anın fotoğrafı bunlardı:

44.jpg

55.jpg

Cenazede slogan atılmasını ailenin istemediğini önceden mi biliyorduk, orada kulaktan kulağa mı yayıldı hatırlamıyorum. Galiba duyurulmuştu öncesinde. Harbiye’ye doğru yürümeye başladığımızda kalabalıklar artık her yerdeydi. “Bir milyon kişi gelmiş” diyorlardı, rakamlar sürekli değişiyordu. O gün orada çok insan olduğunu herkes görüyordu.

Ağır ağır yürüyordu insanlar. Cenaze düzeninde görev alan genç insanlar vardı, tüm kalabalığı idare ettiler. Hızlı yürüyenlerin önünü aldılar, bazı yerlerde insanları kademe kademe yürüttüler. Yıllar sonra Gezi zamanında Kadıköy’de düzenlenen Madımak katliamını anma yürüyüşünde de bir benzerine şahit olduğum bir disiplin, düzen, uyum vardı o gün orada. Kimse yanındakine ses etmiyordu, herkes sakindi, Rakel Dink’in yürüyenlerden bunu bilhassa istediğini bilmeyenler de vardı belki ama herkes birbirine uydu.

66.jpg

Arada yine de slogan atılıyordu, bazıları kendilerini tutamıyorlar, tutmak da istemiyorlardı. Herkes bir diğerini el haraketleriyle, jestlerle susturdu o gün orada. Haşim İşcan Geçidi’ne gelirken bir parti binasını görüp öfkeyle “işte burası katil yuvası” diyen adama kimse katılmadı. O kendi sesiyle bir başına kaldı, devam etmedi. Herkes ne olduğunu gayet iyi biliyordu.

Kumkapı’ya kadar yürünecek yolun ne kadar uzun olduğunu düşünüyordum. Bana kalabalık dağılır, yavaş yavaş sokaklara sapanlar olur gibi geliyordu. Öyle olmadı.

Harbiye, Elmadağ, Taksim Meydanı yönünde cadde üzerindeki binalarda, iş hanlarında çalışanlar balkonlara, pencerelere çıktılar. Şimdi bunları yazarken baktım. Salı gününe denk geliyormuş cenaze. Kumkapı’ya kadar böyle yürüyenlere bakanlar oldu hep. Bozdoğan Kemerine yaklaşırken kadınlar vardı, yukarıdan zılgıt çektiler, yürüyenlerden alkış aldılar. Ama kadınlar da, alkış alanlar da yine kalabalığın el hareketleriyle susturuldu.

77

88

99

991

Yenikapı’ya gelindiğinde herkes yeterince yorgundu. İnsanlar çimlere oturdular, ayrılmaya başladılar kalabalıktan. Feribot yakalamaya çalışanları gördüm, taksi arayanları. Yolun bundan sonrası Kumkapı’yı işaret ediyordu. Herhalde çoğu insan görevini yaptığını düşündü. Kiliseye gidilemeyeceği açıktı, orası Dink ailesine mahsustu. İnsanlar ellerinde taşıdıkları yazıları rastgele bırakmak istemediler etrafa, böyle toprağa gömdüler yazıları.

11111

Yolda tanıdıklarla karşılaştık, birbirimizi kaybettik kalabalıkta, sonra yine bulduk. İşte böyle bir anda cenaze arabasının kiliseden çıktığı söylendi. Polis yürüyen ve o sokağa kadar gelenlerin önüne geçmişti. Kalanlar da orada sokaklara dağıldı artık.

cenaze

Biz küçük bir çay ocağı bulduk. Soğuğa rağmen dışarıdaki bir masaya oturduk, bizim gibi oturmak isteyenlerle paylaştık o masayı.

Yanımızdaki adam bize bakıp “Böyle olacağı belliydi” dedi birdenbire, sonra yine birdenbire bize teşekkür etti. Kendini tanıttı, Ermeni olduğunu söyledi. “Cenaze ne güzel oldu” dedi. Derken ailesi geldi yanına, herkes birbirine gülümsemeye çalışıyordu masada. Ben fotoğraf makinamı kaldırdım orada. Fotoğrafları da o gün, bugündür saklıyordum. Belki tarihi değerleri vardır, olacaktır.

O gün orada olanlar 4 gün önce işlenen bir cinayetin üstlerinde bıraktığı şaşkınlık, ve hatta dehşet duygusuyla, biraz öfke, küskünlükle, ama mutlaka utançla oradaydılar. O çay ocağında sonradan bu cinayetin asla çözülmeyeceği, herşeyin örtbas edileceği de konuşuldu.

Ne tuhaf değil mi? Geliyorum diye diye gelen bir ölümün, öncesi de, sonrası da herkese malumdu ve sanki bize düşen tek görev de o gün cenazeye katılmaktı.


5Harfliler

Kategoriler
5HARFLİLER YAZILAR

Bugün Bir Astronotsunuz…

Ben astronot olmayı istiyordum çocukluğumda. Bunu bir Pazar sabahı kahvaltı masasında aileme çok ciddi bir ses tonuyla beyan ettim: “Ben astronot olmaya karar verdim.” Ablam “Olamazsın ki, kadınlar astronot olamıyor” dedi pat diye.

Hiç beklemediğim bu cevap karşısında donakaldım. Elimde bir ekmek parçası öylece duruyorum. Bana çok uzunmuş gibi gelen sessizliği annem bozdu sonunda. Ablama, “nerden biliyorsun, belki kardeşin ilk kadın astronot olacak” dedi.

Bizi çok çarpan anlar var böyle hayatlarımızda değil mi? İnsanın hafızasına kazınıyor adeta. Ablamın önce anneme, sonra bana bakışını ve “Belki de” diyerek dudak bükmesini, omuz silkmesini hatırlıyorum. Ben ilk kadın astronot olacak olmanın omuzlarıma bir anda yüklediği o çok ağır yüke rağmen, ablama bakıyor, galiba biraz da pis pis gülümsüyordum.

Astronot olmak meselesi de eve nereden geldiği belli olmayan Görsel Bilgiler Ansiklopedisinden çıktıydı. Burada gezegenler, yıldızlar, galaksiler, samanyolu ile ilgili şimdi  toplasam herhalde üç dosya kâğıdı edecek bilgileri döne döne okuyarak uzay bilgimi sürekli geliştiriyordum. Sonsuzluk, evren, dünyamız gibi kavramlar büyüleyiciydi, ama anlaması da bir o kadar zor. Dünyayı, güneş sistemi içinde görebiliyor, onun yanına Mars’ı Venüs’ü iliştiriyor, en sondaki Güneş’e de bakabiliyor ama bunun dışındaki irili ufaklı uzay meselelerine biraz tereddütle yaklaşıyordum. Uydumuz olmasına rağmen aydan hoşlanamıyordum. Yörünge kelimesini söylerken kendimi uzman biri gibi hissediyor, bu kelimede çok cazip bazı sesler duyuyordum.

Arkadaşlarımla evren, uzay, sonsuzluk meselelerinde konuşuyor, çok yaratıcı olmayan sonuçlara varıyorduk. Sonsuzun, sonsuza dek giden uzun bir yol olduğuna hükmetmiştik okulda. O kadar uzundu ki, sonu görünmüyordu! Sonsuzluk, çok müthiş, büyük bir aydınlıktı. Ama karanlık da olabilirdi içinde yıldızlar, samanyolları, nebulalar olan (yeni kelimeler geliyordu durmadan). Sonsuzluk üzerinde ne zaman düşünmeye kalksak sektiğimiz bir duvardı. Sonra bir düşe kapıldım birden. Her gece yatağımla beraber uzay boşluğuna savrulsam  tek başıma kaç gün idare edebileceğimi düşünmeye başladım (!). Etrafta görülecek çok şey olurdu, ama peki ya yiyecek işi ne olacaktı? O aralar, sabahları yatağımdan çıkan elmaların, gofretlerin esas manasını çözemezdi evdekiler.

Uzaylı hayallerim ve ben bir hastane odasına tıkılıp kaldık bir noktada.  Fena bir hastalığa yakalandım, yıllar sürecek bir tedavi başladı. İşte bu hastane kalışlarından birinde başka bir hastalıkla mücadele eden, benden iki yaş büyük bir kızla karşılıklı yataklarda günler, haftalar geçirdik. Durmadan bilgiçlik taslıyordu, herşeyi o biliyordu. Türkiye coğrafyasından okulda birincilikleri varmış. Kırklareli’nin Ege bölgesinde olduğunu savunduğu bir gün bardak taştı. Kırklareli’nin Marmara bölgesinde olduğuna ikna edemeyince o an odaya giren hemşireyi hakem yaptık. Hemşire, “Kırklareli şurası yahu” deyip, eliyle de “şurayı” gösterdi; ama bölge adı vermeden çıktı gitti odadan. Kız, “Bak gördün mü?” deyince çok sinirlendim. Söyleyecek hiçbir şey bulamıyordum ve avazım çıktığı kadar EVREN KOCAMAN TAMAM MI? diye bağırdım! Tabi lokasyon belirtmede ölçeği bir anda evrene çıkarınca rakibim ne dediğimi hiç anlamadı. Oysa “bu tartışma ne manasız” demeye çalışıyordum, gücüm yetmemişti. Evren kocamandı, biz küçücüktük, hiçbir önemimiz yoktu. Sonsuzluk hakkında düşünen herkes bunu bilirdi. Kafayı kaldırıp göğe, gözlerini kısıp şöyle bir uzaya bakan herkes Kırklareli’nin Marmara’da olduğunu da pekâlâ görebilirdi!

Yatakta elmalarla uzaya savrulmalar, uzun uzun minik ışıklı uzay fotoğraflarına dalıp gitmeler, astronot olma hayalleri büyüdükçe uzaklaştılar benden. Yıllar sonra astronotların yaşadığı söylenen bir algı değişimine dair uzun da sayılmayacak bir yazıyla tesadüfen karşılaştığımda o uzakta kalmış anılar, hisler bir anda üzerime boca edilmiş oldu. Bahsedilen etki, uzay gemileri dünyadan uzaklaştıkça yaşanan bir tür algı değişimi, sadece astronotsanız yaşayacağınız türden bir deneyim. Pencerelerinden baktıkça dünyanın küçüldüğünü görüyorlardı astronotlar, dünya uzaklaştıkça kara parçaları suların içinde ufalıyordu, sınırlar çoktan kaybolmuş oluyordu, dünya küçülüyordu: Dünya en uzakta, artık iyice minik, kırılgan bir yuvarlak haline geldiğinde astronotlar ve ben ağlıyorduk. Halimize, ufaklığımıza değil de, evrenimizin kocaman olmasına, ölçek uzaydan dünyaya bakmak mertebesine çıktığında dünyevi ölçeklerin de sulara gömülmüş olmasına. Bir rahatlama, ferahlık…

Bütün bu gevezelikleri neden ettim biliyor musunuz? (Üstelik bu yazıya başlarken maksadım da kesinlikle çocukluğumu anlatmak falan değildi.) Uzun zamandır rastladığım en güzel işlerden birini size göstermek istiyordum: İsmi konmamış, editlenmemiş ve kimse tarafından da seyredilmemiş Youtube videolarını gösteren bir site yapmışlar. Siteye giriş yazısında da seyircileri astronota benzetmişler, yukarıda bir yerlerde bahsettiğim astronotların yaşadığı o zihinsel değişime referansla. “Dünyaya 500km kadar uzaktan bakan bir astronotsunuz bugün” demişler. İzlenmemiş videoları da dünyanın faniliğine dair akıp giden görüntüler olarak sunmuşlar.

İşte sitenin adres burada: http://astronaut.io

Seyir için GO’ya basıyoruz. Bilgisayarınızın klavyesindeki, yazarken boşluk bırakmaya yarayan space tuşuna basarsanız videoların arkasında bir de fon müziği geliyor, o durumda videoların etkisi bazıları için daha da büyük olabilir.

Burada seyrettiğim videoları düşünüyorum bunları yazarken: Bir kız ağırlık kaldırıyordu, bir lunapark vardı, birisi dikiş makinasına dev bir iğne yerleştirmeye çalışıyordu, bir tabelaya yakınlaşıyordu kamera, bir kadın el sallayıp ukulelesini çalmaya başladı, iki kedi birbirlerine sokuluyordu (kedisiz bir Youtube projesi asla düşünülemez), karda bir karga yere konuyor sonra uçup gidiyordu, başka bir yerin karında bir köpek koşuyordu, bir kadın yüzüne krem sürüyordu, bir yerde protesto vardı, deftere alınan bir not, masaya konan bir bardak, balon şişiren bir çocuk, konuşma çabasındaki papağanlar, karate, dans öğrenenler, uzaktan görünen arabalar, bir çayır, üflenen bir pasta mumu… Kahvaltı masasında bir aile, ansiklopedi karıştıran bir çocuk, minicik, tekinsiz bir ay, hastane odasında iki kız çocuğu, Marmara Bölgesi haritası, bir elma, bir gofret, ilk kadın astronot… Evrenin büyüklüğü ölçüsünde küçüklüğümüz, önemsizliğimiz… Hasbelkader ele geçirdiği bir gezegen üzerinde yaşayan türlerden sadece biri olan insanlık. Kendi yörüngesinde döne döne delirmiş insanlar… Ölçek dediğimiz bu şey ne kadar önemli, ölçeği hiç unutmamak, bazen zor da olsa perspektifi kaybetmemek lazım.


Yazının ana görüntüsündeki kadın astronotun adı Tracey Caldwell Dyson. 2010’da gittiği bir uzay gezisi sırasında evimize bakarken görünüyor.

5harfliler’de yayınlanmıştı ilk defa yazı.

 

Kategoriler
5HARFLİLER FOTOĞRAF GAZETE ARŞİVİ YAZILAR İSTANBUL

Köprüde

1931 yılında Akşam gazetesi muhabiri sokaklarda fotoğraf çekiyor. “Günün görseli” yapacaklar. Temaları köprüden geçen insanlar belki, ya da öyle denk geldi. Fotoğraflardan birini seçmişler yayın için: İhtiyar bir kadın bohçasının üstünde güneşe karşı dinlenirken. Köprüde her sınıftan insana rastlamak imkânı var. Köprü İstanbul’un en dikkate değer yerlerden biri.

Fotoğrafı 25 Nisan tarihli sayıda yayınlamışlar.

Dinlenen ihtiyar kadın herhalde farkında bile değil o an fotoğrafının çekildiğinin. Bohça da büyük, hava da ısınmış olsa gerek, neredeyse Mayıs’a gelmiş İstanbul. Yere bakarak, dalmış gitmiş.


5Harfliler

Kategoriler
5HARFLİLER SANAT YAZILAR

Evlerin Tükettiği Kadın Emeği

Bu gördüğünüz ev, Kanada kırsalında iki katlı terk edilmiş bir çiftlik evi. 2004’te Kanadalı heykeltraş Heather Benning evin tam ortasına bir kadın heykeli yapıyor. Ayakları giriş katında, gövdesi ikinci katta ve başı da çatıdan fırlayan bir heykel bu. Kadın, ikinci kat penceresinden fırlayan elinde bir de bez tutuyor. Bu, çiftlik evlerinde (ve aslında hemen her tür evde) bitip tükenmek bilmeyen ev işlerinin kadınların hayatlarını nasıl tükettiğini anlatan bir iş. Bir ev ve kadın bedeni birbirlerine dönüşerek, birbirlerini tamamlayarak, yer yer de karşılıklı varlıklarını eksiltip, artırarak var oluyor (ve burada boğazıma bir el yapışıyor sanki!)

11

Bu işin adı The Marysburg Project ve hakkında Benning’in web sitesinde çok az bilgi var, başka bir yerde de bilgi bulamıyorum. Evi nasıl bulduğunu, fikrin nasıl ortaya çıktığını, heykelin yapılış sürecini, ne kadar zaman aldığını merak ediyorum. Bir yandan da, derdini zorunu mükemmel bir açıklıkla ifade eden dümdüz bir iş olduğunu düşünüyorum bunun. Kendi bedenlerinden yüzlerce kere büyük mekanların içinde durmadan hareket ederek evlerin devamlılığını sağlıyor kadınlar. Başkalarının hayatları bu devamlılıkla kesişiyor ve sürekli tekrarlandıkları için görünmez hale gelen ev işleri, kadınlarının hayatlarıının yerini hepten alıyor.

111.jpg

Aslına bakarsanız heykel pek de o kadar gözalıcı değil. Çatıdan fırlayan başta, evin ikinci kat duvarından içeri giren kolda, ayaklarda ve heykelin genel havasında bir kaba sabalık var.  Bana bu işte en çarpıcı gelen, ev işlerinin kadın bedenin üzerindeki hakimiyeti ve hatta bu işlerin kadın ömrünü düpedüz sömürdüğünü, yok ettiğini anlatmak için Benning’in, başka türden bir devasa işin altına girmesi. Fikrin aklına geldiği ilk an, “ben bu eve kocaman bir heykel yaparım, sekiz metreyi geçer boyu, bunu yapmam çok zaman alabilir ama olsun, değer” diyerek, işin büyüklüğünden hiç yüksünmemiş olması. Gerçi Benning’in devasa işlerden kaçınmadığını Bebekevi projesinde görmüştük. Orada da yine terk edilmiş bir çiftlik evini aylar süren uğraşlarla dönüştürerek, yetişkinler dünyasına bir Bebekevi olarak sunmuş ve bizi yüzlerce anıyla ve soruyla başbaşa bırakmıştı.

Bu proje, Benning tarafından 2004’te bitiriliyor, ve 2011’de meçhul şahıslar tarafından tahrip ediliyor. İkinci kat penceresinden çıkan el ve elindeki bezle oldukları yerden koparılıyor. Gövde ve dirsek kısımları parçalanmaya çalışılıyor. Aslında bir anlamda, bu türden bir vandalizmin projeye başka bir anlam kattığı bile söylenebilir. Ev işi diye diye tüketilen hayatlara genelde gösterilmeyen saygının başka türden bir tezahürü belki?

1111


5Harfliler