Kategoriler
TARİH İSTANBUL

İstanbul’u Haritalarda Okumak

Gazete Kadıköy ile Pervititch Haritaları üzerine bir söyleşi yaptık bir zaman evvel. Erhan Demirtaş, sağolsun, epey zorlu koşullarda yapmak zorunda kaldı söyleşiyi: Buradan okuyabilirsiniz.

Anahtar kelimeler: Perili ev, tulumba, yangın, bostanlar, boş araziler, açık hava sinemaları… Epey geride kalmış bir İstanbul!

Burada da, söz konusu kitaba değerken ben.

9-haritalar_17
Fotoğraf: Arkadaş Özakın

Ana görüntü, Süleymaniye paftasından ayrıntı, 1935.

Kategoriler
ALINTI TARİH YAYINCILIK TARİHİ

“Bizim Köy” ve Uçurumlar

Orhan Kemal’in, 1950’nin Mart ayında, Yaprak dergisinde yayınlanan yazısı. Ben bu nüshayı ne yazık ki görmedim, kaynağım bir gazete haberiydi, Lakin o habere de ulaşılamıyor artık.

Bizim Köy / Orhan Kemal 

Mahmut Makal’ın kitabını; bir hamlede yer, yutar gibi okuduktan sonra, elimde olmayarak “Yaşşa aslan!” diye haykırdığım zaman, saat gecenin üçüne çeyrek vardı.
Onu hiç tanımıyorum. Hiçbir yerde görmüşlüğüm falan da yok tabii… Gecenin üçünde beni heyecanlandıran bu delikanlıyı, alnından öpmek için önüne geçilmez bir istek duymuş, buna imkân olmayınca da kaleme kâğıda sarılmış, Bizim Köy hakkında bir methiye döktürmüştüm. Ne zaman uykuya geçtim bilmem. Sabahleyin çok erkenden uyandığım zaman, akşamki heyecanı tekrar yaşadım ve karıma:

“Bu kitabı bugün oku!” dedim. “Derhal oku… Senden yemek falan istemiyorum. Öğleye kadar oku, üzerinde konuşalım!”
Öğle oldu, eve geldim.
“Nasıl?” dedim karıma, “okudun mu?”
“Okudum…”
“Nasıl buldun?”
Beni gözden geçirdi.
“Çok güzel amma…”
“Eee… Amması da ne?”
“Ah şey olsaydı…”
“Ne?”
“Bir noksanlık var bunda… Sen daha iyi anlarsın ya…”
“Ne?”
“Canım işte… Bu işlerin, yani köy ve köylü meselesinin kökünden halli için…”
“Anlıyorum, köy ve köylüyü kurtarmak için nasıl bir yol takip edilmesi lazım geldiği…”
“Tamam… Yoksa, mesele aynı gerilik, yalnız Mahmut Makal’ın ve Mahmut Makal’ların köyünde mi? Bizim şehirde burnumuzun dibinde yok mu? Pencereden bak… Sadece teşhirle bitmiyor ki iş…”
“O tarafını da başka Mahmut Makal’lar düşünsün karıcığım” dedim. “Temenni edelim, şehirli bir Mahmut Makal çıksın da, ‘Bizim diye bir kitapla; beton, çelik, elektrik, otomobil, radyonun yanı başındaki uçurumlardan bahsetsin…”
Tabii methiyemi yırttım. Çünkü Mahmut Makal, asıl methiyelere layık eserlerini daha sonra verecek, yahut Mahmut Makal’lar…
(Yaprak, sayı: 22, 15 Mart 1950)

Kategoriler
TARİH İSTANBUL

Pervititch Haritaları ve İstanbul

Medyascope’ta Kültür Tarih Sohbetleri isimli programı yapan Ozan Sağsöz ve Cengiz Özdemir ile Nisan ayı içinde yaptık bu kaydı. Çok güzel ağırladılar beni o gün, karnımı doyurdular, üstüne kahve yaptılar. Medyascope’un her yerini gezdirdiler!

Programa, kanala destek olmak isteyenler için: adres şurası.

Pervitiç haritalarıyla ilgili daha önceden yayınladığım yazıları da zamanla buraya koymak istiyorum. Haritaların bulunuşu, önemi, kullanmına dair, ama en çok Jacques Pervititch hakkında yazılmış yazıları bunlar. Mümkün olursa, programda bahsettiğim birkaç anafikri de burada takip edeyim, şekillendireyim istiyorum. İşte kayıt burada:

Bitirmeden bir de harita iliştireyim. En sevdiğim: Eminönü, Yenicami, Balıkpazarı paftası. Mikyası 1/500, tarihi 1940.

perv_eminonu

Kategoriler
5HARFLİLER GAZETE ARŞİVİ TARİH YAZILAR

Okuyucu Şikâyeti I: Beni Tahkire Ne Sebep Vardır?

Sevgili okuyucular, yine bir iş için gazete arşivlerine daldım. Ben buraya ne zaman dalsam biraz eli kolu dolu geri dönüyorum. Gazeteleri tararken gözüm hep aramadığım ayrıntılara, peşinde olmamam gereken haberlere takılıyor. Bu elimdeki iş için hem “yeni” eski gazeteleri tarıyorum, hem de eskiden bulduğum eski haberleri derliyorum (ne diyorsun?). Size şu an neden çalışma metodumu anlattığımı da bilmiyorum, ama sözü alıp 1929’da yayınlanmış bir gazete haberine getirmek niyetindeyim.

Olaylar İstanbul’da, Galata Köprüsünde geçiyor. Haber İkdam gazetesinin “okuyucu şikâyetleri” sütununda yayınlanmış. Bu sütunda yer alan şikâyetler, kent yaşamına dair pek çok güzel ayrıntıyı barındırıyor.  Hani peşine düşsen belki asla bulamayacağın bilgileri okuyucular şu ya da bu sebepten hep yazmışlar gazeteye. Mesela bu haberde 1929’da Galata Köprüsünden geçiş ücretinin ne olduğunu öğreniyoruz. Cevap: 1 Kuruş. Fakat, bazı başka meseleler var mektupta. Okuyun sonra biraz gevezelik edelim.

Köprü Tahsildarı

Evvelki gece köprünün Galata tarafında nöbetçi idim. Vazifemiz köprüyü geçenlerden 1 kuruş tahsil etmektir. Bu kuruşu tahsil etmezsek bizi işten çıkarırlar. Saat 1’e doğru idi. İki kişi köprüden geçtiler biri para verdi, diğeri vermedi süratle köprüyü geçmeye başladı. Para istediğim zaman arkadaşı “Ulan be herif o şimdi iskeleden dönecek” dedi. Bu surette cevap bittabi büyük nezaketsizlik, kabalıktır. Beni tahkire ne sebep vardır.. Nazarı dikkati celp eylerim.

Köprü tahsildarlarından Nazif.

17 mart 1929

Nazif Bey, “nazarı dikkatinizi celp” eyledi mi? Eylediyse hangi sebepten acaba?  “Ah eskiden insanlar ne kadar da inceymiş” faslını bir kenara koyalım da, biraz Nazif Bey’e kafa yoralım mı?

Ne yazık ki hangi mahallede oturduğunu söylemiyor Nazif Bey. Okuyucular mektuplarını imzalarken mesela “Kasap İlyas Mahallesinden bilmemkim” diyorlar bu dönemde. Nazif Bey konum belirtmemiş. Yine de köprü civarı semtlerde oturduğunu varsayabilir miyiz?  Lafa “evvelki gece” diyerek başlamasından mektubun yazılma hızına dair bir izlenim ediniyoruz ama: Hemen yazmış, hiç beklemeden.

Galata Köprüsünden geçiş ücreti kaldırılıyor bir noktada, tam tarihinden emin değilim ama 1930’ların içinde bir zaman olsa gerek. Yani Nazif Bey aslında bu tahsildarlık işinin son temsilcilerinden. Maruz kaldığı bu nezaketsizlik karşısında üzgün, evine dönüyor. Uyudu ve diyelim ki akşam yazdı mektubu: İstanbul’a elektrik dağıtımının çok sınırlı olduğunu düşünürsek odasında olasılıkla başka türden bir ışık, masasının başına oturuyor. Önüne bir kâğıt alıyor, kalem buluyor. Eski harflerle mi yazıyor bu mektubu? (Harfler henüz değişmiş, hemen kavramış mı yenileri? Uygulamanın resmileşmesi ve Latin harflerinin kabul tarihi Ocak 1929). Başlıyor yazmaya Nazif Bey. Önce olay mahallini, kendi mesleğini, görev tanımını belirtiyor. Bu tanım lazım burada, çünkü olayın yorumlanmasında kullanılacak (“yoksa bizi işten çıkarırlar”). Sonra olayı anlatıyor, bir tespit yapıyor ve sarsıcı sorusunu soruyor sonda: Beni tahkire ne sebep vardır? Mektup katlanıyor, zarfa konuyor, hemen postaya veriliyor, adres: İkdam gazetesi. Gazetenin Nuruosmaniye’de olduğunu düşünürsek belki zaman kaybetmeden kendisi götürdü mektubu, bizzat teslim etti editörlere.

Nazif Bey sahiden sarsılmış olmalı bu başına gelenlerden. Kafasında döndürüyor belki, “neden bu oldu, neden bu oldu?” diye. Karşımda olsa enikonu, uzun boylu teselli edeceğim: “Nazif Bey oluyor böyle ya, çok dert etmemek lazım herhalde, ama tabi ediyor insan, bilmiyorum ki ben de! Çay alır mıydınız?” (*) Hem inanmazsınız. Sene 2005’ti sanırım, Üsküdar vapuruna yetişmeye çalışıyordum da, iskeleyi son anda çekivermişti vapur görevlisi. Ben koşuyordum, yetişebilirdim, o bunu görüyordu. İskeleyi çekti de öyle yüzüme bakıp kahkaha attı alaylı, sırf kötülük olsun diye yani. Yani şimdi düşününce bunun gibi daha neler neler, ohoo! Bir çay daha?

Bugün bize yollsaydı bu mektubu, derdini tertemiz anlatması, ayrıca şikâyetinin haklılığı nedeniyle hemen yayına alırdık, çünkü insanları tahkire ne sebep vardır, sahiden?


Okuyucunun şikâyetleri köşesinden bir zaman devam edelim mi? İstanbulluların başka başka dertlerini de görelim. Devamı yakında (diyerek sözümü de vermiş olayım)

Fotoğrafı şurada buldum, Ağustos 1929 tarihli olduğu yazılmış, emin olamamakla beraber yine de kullanıyorum.

(*) Her şeyin tesellisini çayda aramak! Yanıbaşında beş kilo çay kaynıyor yazarın.

5Harfliler

Kategoriler
5HARFLİLER TARİH YAZILAR

Alıp Başını Gitmek: Emma Gatewood’un 3500km’lik Yürüyüşü

Hayatının 67. yılında kalkıştığı bir iş, kendine “yaparım ben bunu” diyerek aldığı tek bir karar olmasaydı, adı Emma Gatewood olan, ABD’nin Ohio eyaletinde 1887′de doğmuş bir kadını tanımamız için hiçbir neden yoktu. Bu bahsettiğim karara dek Emma Gatewood’un hayatı, önce doğduğu çiftliğin işleriyle boğuşarak, 19 yaşında yaptığı evlilikten sonra da başka bir çiftlikte, doğurduğu 11 çocukla, bir yerden sonra da torunlarıyla akıp gidiyor. Ya da dışarıdan görünen bu.

1954’te bir gün bir dişçiye gidiyor Gatewood, muayenehanenin bekleme odasında bir dergiyi karıştırıyor. Bu, 1949 tarihli bir National Geographic. Derginin o sayısında adı Appalachian olan ve ABD’nin doğu bölgesini neredeyse baştan sona geçen yoldan bahseden bir yazı var. Fotoğraflarla süslenmiş yazı, yolun uzunluğundan, zorluğundan ve bir defada bu yolu yürüyen insanlardan bahsediyor. Makalenin bir yerinde bu yolun henüz hiçbir kadın tarafından yürünmediği belirtiliyor. Bu “henüz” lafı Emma Gatewood’un kafasına takılıyor. O gün dişçiden eve döndüğünde, ertesi sabah kalktığında ve takip eden diğer sabahlar, günler boyunca düşünüyor bunu ve sonunda şu karar varıyor: Ben yürürüm bu yolu, eğlenceli de olur.

Gatewood’un “yürürüm” dediği yol 3500km. Ölçeği, uzunluğu daha anlaşılır kılmak için şöyle diyeyim: İstanbul’dan Paris’e uzaklık 2880, Moskova’ya 2300, Tahran’a 2500km kadar. Yol, 14 eyaletten geçen tümüyle dağlık bir bölgede uzanıyor. Dağlar, vadiler, ormanlar, küçük kasabalar derken güneyde Georgia eyaletinde bir dağdan başlanıldığında yol, kuzeyde Maine eyaletinde başka bir dağda bitiriliyor. Katedilecek mesafe böylesine uzunken, yanısıra tehlikeler de bol bol ve çeşit çeşit tabi: Ayılar, yaban domuzları, yılanlar, muhtelif kemirgenlerin taşıdığı bazı hastalıklar, pireler, fırtınalar, taşan dereler, uçurumlar…Ve sonra, nerede kalınacak, nerede uyunacak, hem en önemlisi ne yenecek?

Trail-harita1
ABD haritası üstünde, ülkenin doğu yakası boyunca uzanan Appalachian Yolu

Gatewood, 30 sene süren evliliğinin ardından 11 çocuğu, 23 torunu, bir o kadar torun çocuğu olan biri. Hani, neredeyse “yaşlı” bir kadın ve bir anda arkada bırakabileceği bir hayatı yok o günlerde. “Yaparım bunu” kararının üstünden bir sene geçiyor ve kimselere haber vermeden Gatewood bir sabah yola koyuluyor sahiden. Kuzeyde Maine’den başlıyor yürümeye 1954 baharında. Fakat çok kısa bir süre sonra gözlükleri düşüp, kırılıyor. Gatewood gözlükleri olmadan neredeyse göremiyor. Gözlüğü yapıştırıp, düzeltip devam etmeye çalışsa da, ikinci bir engel olarak yolun güvenliğinden sorumlu görevlilerle karşılaşıyor. Bunlar, Gatewood’u geri dönmesi için ikna ediyor ve açıkçası biraz da kalbini kırıyorlar. Gatewood kimseye haber vermeden çıktığı evine, bir kaç gün sonra geri dönüyor. Hiçbir şey olmamış gibi devam ediyor hayatına. Bir sonraki girişimine, bir sene sonrasına dek.

1955’te, bu kez güneyden, Georgia’dan başlamak için bir sabah evini yine terk ediyor Gatewood ama bu sefer evdekilere bir not bırakıyor: Ben yürüyüşe çıkıyorum! Uçağa, otobüse, trene binip başlangıç noktası olan dağa varıyor. Yanında bir defter, bir battaniye, yağmurluk ve bir duş perdesi var; ayakkabıları hiçbir özelliği olmayan lastik türden. Yanında olmayanlar ise çadır, uyku tulumu, pusula ve hatta yolun haritası! Kafasında şöyle şeyler var o noktada: “elbet karşıma birileri çıkar, misafir seven insanlar belki, yolda yeşillikler de vardır, onları yerim, yanımda da biraz fıstık, üzüm var, konserve de, yeter bunlar.” Tam bir  “alıp başımı gidiyorum” vakası anlayacağınız.

Ve başlıyor yürümeye Gatewood. Sonradan anlattığında dünyanın en komik hikayeleri gibi duran, ama yaşarken ona bol bol sıkıntı veren yığınla hatıra var günlüğüne kaydettiği. Bir defasında bir ayıyı bir yerlerden bulduğu bir şemsiye ile kovalıyor, New York civarlarındayken ormanlık araziye kaçıp, saklanmış gangsterlerle burun buruna geliyor. Bir gün hava iyice kararıyor gün ortasında, yağmur aralıksız yağıyor, etrafa bakıp ne olduğunu düşünedursun, Gatewood’un bilmediği, etrafı yıkıp geçen bir kasırganın ortasında yürüdüğü. İki defa çıngıraklı yılan tarafından ısırılıyor. Başta eğlenceli olacağını düşündüğü iş, tam bir eziyete dönüyor ve Gatewood hiç ama hiç eğlenmiyor ama yürümeyi bırakmıyor da.

Bu arada yolun 1200km kadarını bitirmişken eve bir kart yolluyor, nerede ne yaptığını kısaca bildiren. Fakat bu günlerde farkında olmadığı bir durum var. Onu yol boyunca görenler, verandasında uyuduğu insanlar yerel basına haber veriyorlar. Yerel basından, ulusal basına sıçrıyor haber kısa zamanda ve yolu bitirmesine daha 1000km varken Gatewood bir anda Büyükanne Emma olarak hiç beklemediği bir şöhrete kavuşuyor. Fakat o işin eğlencesinde. Arada karşısına çıkan gazetecilerin neden yürüyorsunuz sorularına “çünkü istedim” diyor. “Ya bu arada dere otu yazılır, tere değil, tere ile dere otu ayrı şeyler” gibi beyanatlarda bulunuyor gazetecilere. Kocasının bu işe ne dediğini soranlara dul olduğunu söylüyor sürekli ve bu soruyu biraz geçiştiriyor. Artık ünlü bir kadın olarak, bir sonraki konaklama yerinde gördüğü evlerin bazılarına “merhaba, ben ananeniz Emma, yiyeceğiniz var mı?” sorusuyla dalıyor ve herkes ona kapısını ardına kadar açıyor. 146 günün sonunda bitiş noktası olan dağın tepesinde Emma Gatewood “olur bu iş, o adamlar yürüyorsa ben de yürürüm, ne var” dediği yolu tamamlamış, üstelik ülke çapında şöhret olmuş birisi. Appalachian yolunu yürüyen ilk kadın, o artık.

yazinin-ortasina.png

Emma Gatewood’un hikayesi, sonuyla akıllarda yer eden, ilham veren, bir kadının dirayetinin, gözüpekliğinin hikayesi değil sadece, başka çok çarpıcı bazı ayrıntıları var. Gatewood’un ailesine ısrarla haber vermemesinin tek nedeni onu engellemeye çalışacaklarını bilmesi tabi. Planını tartışmaya bile açmadan hareket ediyor. Onu tanıyan herkesin sonradan söylediği gibi Gatewood, bildiği tanıdığı herkesi ve herşeyi arkada bırakıp kendi hayatını yaşamaya gidiyor. Şan şöhretin ardından basın tarafından didiklenen hayatıyla ilgili kendisi yaşarken pek bilinmeyen başka ve acılı bir yan daha var. Ailesinden onun hakkında sonradan konuşan herkes, kocasından ağır şiddet gördüğünü anlatıyor. Sürekli dayak yediği, çalışanların gözünü korkutmak için kocasının Emma’yı herkesin gözü önünde tokatladığı biliniyor. Bir defasında dişlerinin ve bir kaburgasının kırıldığı, canını zor attığı karakolda kocası yerine kendisinin tutuklandığı ve geceyi hapiste geçirdiği de biliniyor. Evliliğinin 30. yılında, o dönem çok zor olmasına rağmen boşanmayı başardığı da. Anlayacağınız Emma Gatewood, beş ayını geçirdiği 3500km’lik yolda hamileliklerinin, çocuklarının, onların büyümesinin, çiftlik işlerinin, gördüğü şiddetin, çoktan boşandığı kocasının yanından geçip gidiyor.  Bir yere mi varmak için yürüyor, bir yerden uzaklaşmak için mi bir kendisi biliyor. Her durumda alıp başını giden bir kadının hikayesi, ilham vermenin ötesinde, iyileştirici de değil mi? Öyle.

Gatewood, beş aylık yürüyüşünü 1960’da ve 1963’te iki defa daha tekrarlayacak ve ömrünün son yirmi yılını herkesçe tanınan, sevilen biri olarak geçirip, 1973’te 86 yaşındayken dünyadan ayrılacak.

yazinin-en-sonuna

Kaynaklar: Ben hikayeyi ilk defa bir radyo programında dinledim, sonra şu makaleyi, sonra da şu kitabı okuyarak derledim bilgileri. Bu kitap keşke yayınlansa Türkçe’de. Görüntülerse şuradan, şuradan ve şuradan.


5Harfliler

Kategoriler
5HARFLİLER DERLEME TARİH YAZILAR

“İşte Hayatınız” – Sümerbank Desen Arşivi

Büyük hizmet denince, ben böyle şeyleri anlıyorum: İzmir Ekonomi Üniversitesi, Tekstil Tasarım Bölümü çok güzel işe girişmiş. Sümerbank için üretilen desenleri toparlayarak bir dijital tekstil arşivi oluşturmuşlar. Site burada, yalnız “Hakkımızda” kısmından buraya bir alıntı yapacağım hemen:

İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) desteğiyle İzmir Ekonomi Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi, Moda ve Tekstil Tasarımı Bölümü’nün yürütmüş olduğu “Dijital Tekstil Desen Arşivi ve Sanal Müze Oluşturulması” başlıklı projenin (TR31/14/BTD01/0044 no’lu proje) amacı, Sümerbank’ın geride bıraktığı desen arşivinin bir bölümünü dijital platforma aktarmak ile başlamıştır. Bu arşiv 2006 yılında Sümerbank’a ait İzmir Halkapınar Basma Müessesesi’nden eğitim malzemesi olarak kullanılmak üzere kurtarılan 1956-2001 yılları arasında üretilmiş Sümerbank desenlerinden oluşmaktadır.

İzmir Halkapınar Basma Müessesesinden kurtarılan desenlerden… Onlardan oluşuyor yani bu arşiv. O tek bir kelimede, kurtarılan kelimesinde, bir grup belki hatta sadece bir kişinin verdiği mücadele saklı, çok belli.

“Atmayın, durun, bize verin, biz okuldanız, eğitim için kullanırız….”

Böyle dediler büyük olasılıkla, çünkü böyle oluyor bu işler, kendi tecrübemden biliyorum. Kamu kurumlarının arşivlerinin çoğu çöpe gitti zamanında, kâğıt fabrikasına yollandı bazıları. Bazılarına ulaşıldığında malzemenin çoktan çürüdüğü, kullanılamaz hale geldiği görüldü. 1990’ların sonunda bu kurumların hepsi sırayla ve hızla özelleştirilirken (çoğu zaten yok olmuştu bile galiba) küçük bir kesim, daha çok tarihçiler bu işe dikkati çekmeye çalıştılar ve olmadı tabi. Bu ayrı bir konu, bir ara o arşivlerden bazılarına neler olduğunu yazayım size, o zamanlar çok koşturmuştum bu işin peşinde.

Neyse ki kurtartılmış yani bu Sümerbank işleri, bize kadar ulaşmış!

Sümerbank herhangi bir yer değil ki! Orada üretilen kumaşlar hemen hepimizin hayatında şu ya da bu biçimde yer alıyor. 7000 desen olduğu söyleniyor arşivde, korkarım hepsine bakmış bulundum! En beğendiklerimi, hatırladıklarımı sizin için seçeyim derken, kısa, kestirmeden bir memleket tarihinin orada öylece durduğunu fark ettim yalnız.

Gözlerini kısa süreliğine gözden çıkaracak, arşive bakacaklar da yorumlara eklesin hatırladıkları desenleri. Kimi yorgan yüzü, kimi elbezi, elbise, etek, perde, mutfak örtüleri, çarşaflar, yastık kılıfları… Kategoriler de şöyle: Çiçekli, çizgili, geometrik, meyveler ve sebzeler, bitkisel, kültürel, etnk kültürel, pötikare, puantiyeli, ekoseli, diğerleri, hayvan motifleri, temalı.

Screen-Shot-2017-02-28-at-7.34.21-PM

Bu “bitkisel” kategorisinden mesela. Desenlerin bilgilerinde üretilme tarihleri de yazıyor bu arada. Bu 1957’de üretilmiş, hammaddesi pamukmuş, dokuma örgüsü bezayağıymış.

Screen-Shot-2017-02-28-at-7.37.46-PM

Bu çiçekli oluyor ve (aynı zamanda babanemin elbisesi! (Aslında tam hatırlamıyorum dedemin ablası Emine Hala’nın da olabilir))

Screen-Shot-2017-02-28-at-7.39.02-PM

Bu kesinlikle birinin eteğiydi. 1957’de üretilmiş.

Screen-Shot-2017-02-28-at-7.39.47-PM

Sizin için sadece çiçekli şeyleri seçtiğimi şu an fark ediyorum!

Screen-Shot-2017-02-28-at-7.41.44-PM

İşte bu da yorgan yüzü ve sıcacık tutar insanı.

Screen-Shot-2017-02-28-at-9.35.49-PM

Bu da 1957 tarihli!!! Sınıflandırmada hata mı var, yoksa ben hep aynı tasarımcının işlerini mi beğeniyorum? 1957’de Sümerbank’a iş yapmış bir kişi, kim o?

Screen-Shot-2017-02-28-at-7.35.40-PM

İnanmayacaksınız ama, bu şu anda, bizim evde fırının kenarına asılı “tutacak”ın ta kendisi. Anane hediye etmişti seneler evvel.

Screen-Shot-2017-02-28-at-9.25.26-PM

1959’da yapılmış bu. (Gözlerim herşeyi pötikare görüyor şu an.)

Screen-Shot-2017-02-28-at-10.43.49-PM

Hep çiçekli seçmem boşa değil galiba. 50’ler ve 60’ların ilk yarısı hep çiçekle geçmiş zaten: Çiçek, çizgi, şal deseni…

Screen-Shot-2017-02-28-at-9.44.53-PM

Şimdinin kedicilerine 1966’da patili desen.

Screen-Shot-2017-02-28-at-9.47.27-PM

1968’de kedinin kendisini de yapmışlar.

Screen-Shot-2017-02-28-at-10.54.43-PM

1968’de dünyada değişik değişik rüzgarlar eserken, bunların yansımaları 69’da Sümerbank’a düşmüş olabilir mi? (ebru da diyebiliriz pekala!)

Screen-Shot-2017-02-28-at-9.49.42-PM

Ölümcül darbe gibi bir şey: Çarşafım bu benim!

Screen-Shot-2017-02-28-at-9.59.14-PM

70’lerin tarz değişimi. Serbest çağrışımlar. 1975’ten hayvan desenli!

Screen-Shot-2017-02-28-at-10.02.56-PM

70’lerde dünya büyük bir çiçekten ibaretken, yine. Biraz daha stilistik ama. (76 tarihli bu)

Screen-Shot-2017-02-28-at-10.06.17-PM

Arada darbe olmuş. Çiçekler bile sıkıcı. (1982)

Screen-Shot-2017-02-28-at-10.10.07-PM

1985 itibariyle bir haller oluyor, memlekette birşeyler değişiyor. Noel Baba gibi görünen beyaz sakallı, güneş gözlüklü ve YEŞİL KAŞLI bu çizimin kime hitap ettiğini bilmek çok zor.

Screen-Shot-2017-02-28-at-11.33.19-PM

Bu arada Turgut Özal gelmiş başımıza kesinlikle.

Screen-Shot-2017-02-28-at-10.15.44-PM

1986’de sevgililer gününün esamesi bile okunmazken, ama kalp imparatorluğu ufaktan kurulmaya başlanmış.

Screen-Shot-2017-02-28-at-10.16.47-PM

1988’de Noel Baba vücut çalışıyor (yorum yapamıyorum açıkçası)

Screen-Shot-2017-02-28-at-10.21.57-PM

1989’da Türkiye’de bir şey keşfedilmiş, gibi, sanki: O şeyin adı…

Screen-Shot-2017-02-28-at-10.23.40-PM

Pratiğini de yapalım, bilgilerimizi pekiştirelim. Sevgi, sevgi, sevgi.

Screen-Shot-2017-02-28-at-11.13.48-PM

1986’da rahata, konfora, sevgiye, sevilmeye alışmış bir toplum: Yüzde yüz rayon.

1990’lardan da devam etmek isterdim ama, arşiv burada kesiliyor, daha doğrusu garip bir şekilde 50’lere geri dönüyor, (ki bunu istemeyiz orada bol bol şal deseni ve çizgi vardı.)

90’lardan sadece şunu bulabildim sitede:

Screen-Shot-2017-02-28-at-11.36.19-PM

Olaylar Tahiti’de geçiyor galiba, ama ne oluyor bilmek ister miyiz, emin değilim.

Sizin hatırladıklarınız?

Yorumlarda buluşamayalım da, ne yapalım?


Arşivden haberim, yazarlarımızdan biri, Güleren sayesinde oldu, sağolsun.

5Harfliler‘de yayınlandı yazı ilk defa.

Kategoriler
5HARFLİLER FOTOĞRAF TARİH YAZILAR İSTANBUL

Hrant Dink’in Cenaze Töreni

Bu fotoğraf 23 Ocak 2007 sabahından. Pangaltı’dan Agos gazetesi önüne çıkan sokaklardan birinin sonundaydı bu görüntü.

Cenazeye katılanların bütün gün ellerinde taşıyacakları yazılar böyle ortaya, kolay görülecek bir yere bırakılmıştı. Beş ya da onlu desteler halindeydi yazılar. Gelenler bunları açmakla uğraşıyorlardı. Biri vardı o an orada, desteleri açıyor, herkesin almasını kolaylaştırıyordu. Ben de ona katıldım. Bir saate yakın bu işi yaptık hiç konuşmadan. Bu gördüğünüz yığın neredeyse erimişti o saatin sonunda, Agos gazetesinin önü, etraf hızla kalabalıklaşıyordu.

22

33.jpg

Cenaze arabasının gazetenin önüne gelişi, insanların hareketlenişinden anlaşıldı. Her yerde gazeteciler, polis giderek artan kalabalık sürekli yer değiştirmemi gerektiriyordu. Uzaktan bir ses geliyordu. Sesin Rakel Dink’e ait olduğunu ancak akşam eve döndüğümde, haberlerden anlayabildim. Agos‘un pencereleri açıktı. Uzaktan ama net görebildiğim iki anın fotoğrafı bunlardı:

44.jpg

55.jpg

Cenazede slogan atılmasını ailenin istemediğini önceden mi biliyorduk, orada kulaktan kulağa mı yayıldı hatırlamıyorum. Galiba duyurulmuştu öncesinde. Harbiye’ye doğru yürümeye başladığımızda kalabalıklar artık her yerdeydi. “Bir milyon kişi gelmiş” diyorlardı, rakamlar sürekli değişiyordu. O gün orada çok insan olduğunu herkes görüyordu.

Ağır ağır yürüyordu insanlar. Cenaze düzeninde görev alan genç insanlar vardı, tüm kalabalığı idare ettiler. Hızlı yürüyenlerin önünü aldılar, bazı yerlerde insanları kademe kademe yürüttüler. Yıllar sonra Gezi zamanında Kadıköy’de düzenlenen Madımak katliamını anma yürüyüşünde de bir benzerine şahit olduğum bir disiplin, düzen, uyum vardı o gün orada. Kimse yanındakine ses etmiyordu, herkes sakindi, Rakel Dink’in yürüyenlerden bunu bilhassa istediğini bilmeyenler de vardı belki ama herkes birbirine uydu.

66.jpg

Arada yine de slogan atılıyordu, bazıları kendilerini tutamıyorlar, tutmak da istemiyorlardı. Herkes bir diğerini el haraketleriyle, jestlerle susturdu o gün orada. Haşim İşcan Geçidi’ne gelirken bir parti binasını görüp öfkeyle “işte burası katil yuvası” diyen adama kimse katılmadı. O kendi sesiyle bir başına kaldı, devam etmedi. Herkes ne olduğunu gayet iyi biliyordu.

Kumkapı’ya kadar yürünecek yolun ne kadar uzun olduğunu düşünüyordum. Bana kalabalık dağılır, yavaş yavaş sokaklara sapanlar olur gibi geliyordu. Öyle olmadı.

Harbiye, Elmadağ, Taksim Meydanı yönünde cadde üzerindeki binalarda, iş hanlarında çalışanlar balkonlara, pencerelere çıktılar. Şimdi bunları yazarken baktım. Salı gününe denk geliyormuş cenaze. Kumkapı’ya kadar böyle yürüyenlere bakanlar oldu hep. Bozdoğan Kemerine yaklaşırken kadınlar vardı, yukarıdan zılgıt çektiler, yürüyenlerden alkış aldılar. Ama kadınlar da, alkış alanlar da yine kalabalığın el hareketleriyle susturuldu.

77

88

99

991

Yenikapı’ya gelindiğinde herkes yeterince yorgundu. İnsanlar çimlere oturdular, ayrılmaya başladılar kalabalıktan. Feribot yakalamaya çalışanları gördüm, taksi arayanları. Yolun bundan sonrası Kumkapı’yı işaret ediyordu. Herhalde çoğu insan görevini yaptığını düşündü. Kiliseye gidilemeyeceği açıktı, orası Dink ailesine mahsustu. İnsanlar ellerinde taşıdıkları yazıları rastgele bırakmak istemediler etrafa, böyle toprağa gömdüler yazıları.

11111

Yolda tanıdıklarla karşılaştık, birbirimizi kaybettik kalabalıkta, sonra yine bulduk. İşte böyle bir anda cenaze arabasının kiliseden çıktığı söylendi. Polis yürüyen ve o sokağa kadar gelenlerin önüne geçmişti. Kalanlar da orada sokaklara dağıldı artık.

cenaze

Biz küçük bir çay ocağı bulduk. Soğuğa rağmen dışarıdaki bir masaya oturduk, bizim gibi oturmak isteyenlerle paylaştık o masayı.

Yanımızdaki adam bize bakıp “Böyle olacağı belliydi” dedi birdenbire, sonra yine birdenbire bize teşekkür etti. Kendini tanıttı, Ermeni olduğunu söyledi. “Cenaze ne güzel oldu” dedi. Derken ailesi geldi yanına, herkes birbirine gülümsemeye çalışıyordu masada. Ben fotoğraf makinamı kaldırdım orada. Fotoğrafları da o gün, bugündür saklıyordum. Belki tarihi değerleri vardır, olacaktır.

O gün orada olanlar 4 gün önce işlenen bir cinayetin üstlerinde bıraktığı şaşkınlık, ve hatta dehşet duygusuyla, biraz öfke, küskünlükle, ama mutlaka utançla oradaydılar. O çay ocağında sonradan bu cinayetin asla çözülmeyeceği, herşeyin örtbas edileceği de konuşuldu.

Ne tuhaf değil mi? Geliyorum diye diye gelen bir ölümün, öncesi de, sonrası da herkese malumdu ve sanki bize düşen tek görev de o gün cenazeye katılmaktı.


5Harfliler

Kategoriler
5HARFLİLER ALINTI TARİH YAYINCILIK TARİHİ

Bir Aziz Nesin Alıntısı: Polis Beni Bulamadı Çünkü…

Eski kitapları karıştırıyorum arada bir. Elime Aziz Nesin’in Akbaba Yayınları tarafından basılmış bir çalışması geçti. 1973’de yayınlanmış Cumhuriyet Döneminde Türk Mizahı. Kapağı da enfesmiş, tasarımı Erkal Yavi’ye ait.

Kocaman bir kitap bu, neredeyse 500 sayfa. Bir sanat olarak mizahı, mizah yazarlığını, Cumhuriyet öncesini de kapsayacak biçimde ele alarak konu ediniyor. Yazarların kısa biyografileriyle ve örneklerle derlenmiş. 56 yazar var kitapta, hepsi erkek, ama konumuz bu değil.

Kısa bir giriş yazısı var hemen başta, bu bölümün başlığı: Bu Kitabın Nasıl Yazıldığına Değgin Açıklama. Ne yazmış olabilir burada yazar? Belki nasıl bir metod izlediğinden, belki ne tür malzeme kullandığından, belki biraz da iddiasının ne olduğundan. Bunlar kısmen var da, bir de mekân bilgisi veriyor, kitap için araştırmayı nerede yaptığından bahsediyor Aziz Nesin. Kitabı nerede yazdığını anlatıyor, hangi koşullarda, çünkü bu yazmaya öyle değer ki. İnsana içli içli bir  “ah memleketimiz” dedirtiyor, bir yandan gülümsetiyor da. Bize has mizahın özüne dair daha kitabın girişinde kendiliğinden bir misal vermiş gibi Aziz Nesin. Şartların tuhaflığı karşısında eğlenceden değil de,  ne halt edeceğini bilmemekten kaynaklanan bir gülme.

İyi okumalar.

aziz-nesin-cumhuriyet-donemi-turk-mizahi-pdf-kitap

Bu Kitabın Nasıl Yazıldığına Değgin Açıklama

1948 yılında “Aziznâme” adlı bir taşlama kitabı yayınlamıştım. Bu taşlama kitabının ilk sayfasında şu dörtlük vardı:

ONLARA
Zannetme ki dâim bîşekcesine
Siz her anırdıkça huu çeker millet
Alkış beklerken siz eşşekcesine
Verir hakkınızı yuu çeker millet

Zamanın basın savcısı Hicabi Dinç, bu taşlama dörtlüğüyle hükümeti aşağıladığımı iddia ederek aleyhime dâva açmçıştı. Bu ve benzeri suçlardan sanık olanların yargılanmaları tutuklu görülürdü. Tutuklanmam için emir alan polis de beni arıyordu. Büyük geçim sıkıntısı çektiğim o günlerde, cezaevine girmeden önce, tutuklu kalacağım sürece iki çocuğumun geçimini sağlayacak parayı bulmaya çalışıyordum; ondan sonra da polise gidip teslim olacaktım. İstanbul siyasî polisi büyük bir çabayla beni altı ay aradı. (Aziznâme’den ötürü açılan dâvadan, dört ay cezaevinde tutuklu kaldıktan sonra, İstanbul ikinci Ağır Ceza Mahkemesi kararıyla beraat etmiştim.) Polis beni bulamadı. Çünkü o kaçak gezdiğim günlerimi, İstanbul’un genel kitaplıklarında, mizah konusunda çalışarak geçiriyordum ki, kitaplıklar polisin uğradığı, uğramayı akıl edeceği yerler değildi.

1944 yılında gazeteciliğe gülmece (mizah) yazılarıyla başladım. Çalıştığım ilk gazete, o zaman Sedat Simavî’nin çıkardığı Karagöz gazetesiydi. Bu gazetede halk için mizah yazıyordum. Sonra, Zekeriya Sertel’in çıkardığı Tan gazetesinde fıkra yazan oldum. Tan’daki fıkralarımda da gülmecenin (mizahın) ağırlığı belli oluyordu. Mizah yazarı olmak için özel bir çaba göstermemiştim; kendiliğinden mizah yazarı olarak tanınmıştım.Daha sonra, Sabahattin Ali’yle birlikte Markopaşa adlı haftalık mizah gazetesini ve bu diziden, başka adlarla yayınlanan gazeteleri çıkardım. Gazeteciliğe başladığım 1944 yılından, Aziznâme adlı taşlama kitabım yüzünden polisçe arandığım 1948 yılına dek, mizah yazdığım, mizah yazarı olarak tanındığım halde, mizahın ne olduğunu, nasıl olduğunu, nasıl olması gerektiğini, tarihini, kuramlarını, oluşumunu bilmiyordum, bu konular üstünde hiç düşünmemiştim. Siyasî polisin beni aradığı, kaçak olarak kitaplıklarda geçirdiğim o altı ay içinde, ilk olarak, yaptığım işin niteliği ve gülmecenin tarihi üzerinde çalışma fırsatını elde ettim. Genel kitaplıklarda bol bol okuduğum yazma letaif külliyat’larmdan, eski mizah gazete ve dergilerinden çok yararlandım.


5Harfliler

 

Kategoriler
ALINTI EDEBİYAT GAZETE ARŞİVİ TARİH YAYINCILIK TARİHİ YAZILAR

Mina Urgan ve “Bayağılık”

Kitabın yayınlandığı yıl olacak, bir dergiye verilmiş bu reklam. “45 günde 10 baskı” diyor. Hatırlıyorum, sahiden başdöndürücü bir hızla satılıyordu kitap, bahsi geçiyordu sık sık. Mina Urgan’ın adını ilk böyle duymuştum, sene 1998.

Şimdi baktım, Mayıs 2017’de 86. baskısını yapmış yayınevi. Urgan’ın ölümünden sonra yayınlanmış bir gazete haberi gördüm, diyor ki:

Screen Shot 2017-10-08 at 11.31.14 PM

Gülmeden edemiyorum.

Bayağılıktan değil elbette, ama düşünmeye de değmez mi? Urgan, kitabın yayınından önce neredeyse satış bile beklemediğini anlattı muhtelif söyleşilerinde. Hatta belki de kitapta yer alıyordu bu, tam hatırlamıyorum: Tirajın biraz yüksek olacağını öğrenince ikaz etmiş yayıncıyı, “o çok, o kadar satmaz” diyerek. Ve sonra, 1, 2, 5… 45 günde 10 baskı. Yani matbaadakiler gece gündüz çalışıyor, kağıtlar yığılıyor matbaa kapısına, yayınevi, yazar herkes şaşkın.

Yukarıda verdiğim gazete haberinde bu şaşkınlığı Urgan’ın ölene dek üstünden atamadığı söyleniyor. Bu yüksek satış rakamının sebebi sadece “ilk ve son sevgilim ne kokardı anlatayım” değil tabi (iç ses: yoo, tam da o olabilir aslında). Memleketin magazin sevdası bambaşka, ama belki uzun uzadıya incelemek, anlamak gerekiyordu bu durumu. Kaynağa denk gelirsem buraya alırım. Kitap yayıncılığı tarihimize bayılıyorum, sürprizlerle dolu.

Yıllar sonra Urgan’ı Moby Dick çevirisiyle yeniden tanıdım ben. Onu, yaptığı bir çeviriyle, güzel Türkçessiyle, edebiyatıyla tanımak daha güzel oldu benim açımdan, söylemeden edemeyeceğim.


Haberler, Taha Toros arşivinden.

Kategoriler
ALINTI TARİH İSTANBUL

Patlıcan Yangınları

İstanbul’un tarihinde şehri sıklıkla harap eden iki felaket var. Biri deprem, diğer yangın. Yangınlar şehrin ahşap yapı stoku değişince felaket olmaktan çıktı, bunun için neredeyse 1950’lere kadar beklemek gerekti, deprem meselesini zaten biliyorsunuz. Yangınlarla ilgili yazılan, çizilenleri, daha çok folklorik denebilecek malzemeyi 15 sene önce yürüttüğüm bir araştırmada toplamışım. Burada, belki en bilinenlerden birini paylaşayım sizinle, bilmeyenler için şaşırtıcı bir bilgi olacak: Patlıcan yangınları. Bu konuda yayınlanmış bir makale buldum, onun ilk paragrafını almakla yetineceğim, çünkü ilerleyen sayfalarda makale biraz kendini tekrar ediyor. Yine de bakın merak ederseniz. Görüntüde kullandığım fotoğraf da bu makaleden, o yangınla ilgili bir de anı var, onu da sona ekliyorum.

Bir zamanlar, “patlıcan mevsimi gelince, İstanbul’da deliler ile yangınlar çoğalır” diye bir deyim varmış. Bu, patlıcan mevsimi olarak bilinen Ağustos ayında sıcaktan bunalan insanların sayısının arttığı ve sıcaktan kavrulan ahşap nedeniyle fazla yangın çıktığı için söylenmiş bir deyimdir. Gerçekten de Ağustos ve Eylül aylarında İstanbul’da yangınların ardı arkası kesilmez, ahşap konaklarda patlıcan közleme sevdasıyla yakılan ateşlerden çıkan yangınlar binlerce binayı kül ederdi. Özellikle yaz mevsiminde patlıcan kızartılırken çıkan bu yangınlara halk “patlıcan yangınları” adını koymuştu. Patlıcan tavasının ateşte unutulması veya kızgın yağın içerisine su damlaması sebebiyle çıkan yangınlar; önce bir evi daha sonra bir sokağı ve daha sonra da mahalleyi yok etmekteydi. Evlerin birbirlerine bitişik veya yakın olması, sokakların dar olması nedeniyle yangın kısa sürede mahalleye ve daha sonra semte yayılabilmekteydi. Rüzgârlı akşamlarda evden eve yayılıp mahalleleri yutan bu yangınlara “patlıcan yangınları” denirdi.

23 Ağustos 1908 tarihinde meydana gelen iki gün iki gece devam eden yangın patlıcandan çıkmıştır. Yangında Saraçhane ve Bozdoğan Kemeri çevresinde çok fazla hasar oluşmuş 1500 kadar binanın yanmasına sebep olmuştur. Sadece evler değil, dükkân, cami ve medrese gibi binalar da yanmıştır. Ragıp Akyavaş anılarında patlıcan yangınlarını anlatıyor: “Hiç unutmam, Hürriyet’in ilan olunduğunun ikinci ayında idik. Şimdiki Üniversite meydanında (O zaman Har- biye Nezareti) Namık Kemal’in Vatan Yahut Silistre’si oynuyordu. Çırçır’da bir yangın çıktı. İki gün iki gece devam etti. İstanbul’un göbeğini yemen çöllerine çe- virdi. Bu afet patlıcandan çıktı. Zeyrek’de başlayıp Vefa’da stop eden yangın, bu da patlıcandan çıktı. Çocukluğumda Kadıköy ’ün ortasında çıkan ve büyük bir sahayı kül eden yangın yorgancı İsmail Efendi’nin evinde patlıcan kızartılırken tavanın alev almasından çıktı”.

Kaynak: Patlıcan Yangınları. Prof. Dr. Abdurrahman KILIÇ İTÜ Makina Fakültesi

Kategoriler
ALINTI EDEBİYAT GAZETE ARŞİVİ TARİH YAYINCILIK TARİHİ YAZILAR

Ahmet İhsan, Jules Verne ve Bir Arşiv

Tahminen 1966’da yayınlanmış bir haber bu, metnin orijinal haline göre dizdim:

Hachette’in sergisinde bir gerçek ortaya çıktı
Ahmet İhsan Bey Jules Verne’e borcunu ödemişti.
Ünlü Ahmet İhsan Bey, Jules Verne’nin yine ünlü bir eserini “Denizaltında 20,000 Fersah”ını Türkçe’ye “tercüme” etmişti. Hachette’in yeni yayın sergisinde bu konuyla ilgili bir gerçek, tesadüf sonucu ortaya çıkıyordu.

Mişel Perlman Paris’ten yazıyor.

Sergilenecek öteberiye mahsus, karşımdaki küçücük camekânın içinde, ortasından açılmış, ciltli, kocaman bir eski zaman muhasebe defteri. 173 üncü sayfasnın başında, 19 uncu asrın itinalı el yazısı ile yazılmış Fransızca bir başlık: “20,000 Lieues Sous Le Mers” yani “Denizaltında 20,000 Fersah”. Daha sonra harfler küçülüp inceliyor. 1884 Kasım 14 tarihinin karşısında bir isim “Ahmet İhsan Bey” bir de izahat: “Türk diline mahsus çeviri hakları 12 klişe.” Borç 153,40 Frank. Posta 9,60 Frank. 23 Aralık 1889 tarihinin karşısında ise, gönderilmiş olduğu belirtilen klişelerle birlikte çeviri hakları borcunun 163,80 Frank’ı ve posta masrafının da 7,20 Frank’ı bulduğu kaydedilmekte.

Keseden Ödenen
Yani, Ahmet İhsan Bey, Jules Verne’in 1870’de yazıdğı “Deniz Altında 20,000 Fersah” kitabının Türkçe’ye yayın haklarını satın alabilmek için 16,80 Franklık posta masrafından gayri 217,20 Frank ödemiş kesesinden. Bundan tam 77 yıl evvel, Fransız editörü Hetzel’e. Bugünkü rayiçle takriben 44 dolar. O günkü paranın kıymeti bir yana, üzerinde bugün dahi uzun uzun düşünebilecek bir hareket tarzı.

Ahmet İhsan Bey’in örnek tutumu hakkındaki malûmatı “Hachette” müessesine dahil “Le Livre de Poche” (Cep Kitabı) serisinin Jules Verne’e ait 10 eseri 100,000’i bulan bir tirajla yayınlaması münasebetiyle düzenlediği sergide buldum. Esas konu olarak Jules Verne’nin kişiliği, eserlerinin alınıp ilim alanında dünün, bugünün ve yarının gençlere ve yaşlılara takdim edildiği bir sergi.

Nerede yayınlanmış belli değil bu haber. Tarihi de yok üzerinde, ancak Ahmet İhsan Bey’in ödeme yaptığı 1889’un üzerinden geçtiği söylenen 77 sene, bizi 1966’ya götürüyor. İnsanların çeviri hakları ödemesi yapması sanki beklenmeyen bir nezaketmiş gibi bir ima var değil mi haberde? Örnek bir davranış olarak sunuluyor. Üşenmedim baktım, 1966’daki 44 dolar, 2017’nin 332 dolarına denk geliyormuş.

Ahmet İhsan Bey’i hemen bilmeyebilirsiniz, ancak Servet-i Fünun dergisini duymuş olmalısınız, onun sahibiydi Ahmet İhsan Tokgöz. Yayıncılık hayatındaki yeri büyüktür. Jules Verne’i Türkçe’ye kazandıran kişi olarak da anılıyor. İletişim yayınları tarafından basılmış, bir de anılar kitabı var. Yayıncılık tarihiyle biraz olsun ilgiliyseniz tavsiye ederim kitabı.

Gelelim bu haberi bulduğum kaynağa. Taha Toros Arşivi’nde yer alıyor bu haber. Yaşarken Toros’u çok meşgul eden bir düşünceydi bu. Arşivin nerede muhafaza edileceği belli değildi. Ölümünden sonra İstanbul Şehir Üniversitesi tarafından alınmış arşiv ve sayısal ortama aktarılmış. Sanırım yüz binlerce belge, haber, evrak, mektup, fotoğraf ve daha başka vesika var burada.

Ben Taha Toros’un Etiler’de yaşadığı ve her köşesinde bir dosya iliştirilmiş evine defalarca gittim 2000’lerin başında. Onun gösterdiği fotoğraflara baktım, kopuk kopuk parçalar halinde olaylarla, daha çok insanlarla ilgili  anlattıklarını dinledim, sanırım 90’larını sürüyordu o zamanlar. Çalıştığım tarih dergisinin görsel malzemesi bu arşivden geliyordu. Fakat bir ev içinde saklanan tüm evrakın gerçek kapsamı hakkında bir fikir sahibi olmak imkânsızdı. Çoktu, çok fazla belge vardı da şimdi üniversitenin oluşturduğu arşivde tarama yapınca daha iyi anlıyorum. Toros’un önemli bulduğu, hayatına girmiş, hakkında bilgi sahibi olmak istediği her bir insanla ilgili oluşturulnuş dosyalar var burada. Hiçbir dosya o kişiyle ilgili bütünlüklü bilgi sağlamıyor ama; kişilerin hayatlarından, bulundukları mekânlardan, yazdıkları mektuplardan kısmi bir izlenim ediniliyor. Tam bir takip, bir çeşit fişleme çabası, üstelik yıllarca devam etmiş.

Evrakların yanında eski harflerle alınmış notlar da var. Memleketin sanatı, siyaseti, sporu, edebiyatında… artık aklınıza hangi alan gelirse, etkin olmuş insanlarla ilgili birisi bir yerde sürekli bilgi toplamış. Taha Toros’un kim olduğuna dair daha ayrıntılı bilgi isterseniz kısa bir arama neticesinde ulaşabilirsiniz. Arkasında bıraktığı malzemenin büyüklüğünü, içeriğini değerlendirmek peyderpey olabilecek bir iş. Artık kimin işine ne yarayacaksa, bulup çıkaracak insanlar bu dosyaların içinden. Kataloga buradan erişiliyor.

Ben önce Sabahattin Eyuboğlu’nu aradım bu arşivde, çünkü ona biraz hayranlık duyuyorum hakkında yazılanları hemen görmek istedim. Sonra bazı başka kimselere baktım, Mina Urgan’a dair kabarık bir dosyası olduğunu fark ettim, Ahmet İhsan biraz tesadüfen çıktı karşıma.

Kategoriler
ALINTI TARİH

Şeyh Bedrettin’in Mezarı Neden Çemberlitaş’ta?

Abdülbaki Gölpınarlı’nın 1966’da yayınladığı Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin isimli kitabında 33-36 sayfalar arasında yer alan bir kısa bir makaleyi alıntılıyorum. Tam künyesini yazının sonunda bulabilirsiniz. Burada yer veremediğim dipnotlarını görebilmeniz için de  ilgili üç sayfayı görüntü dosyası olarak yazının sonuna ekledim.

Ben Şeyh Bedrettin’in mezarının İstanbul Çemberlitaş’taki II. Mahmud türbesinde olduğunu bilirdim, ama hikayenin ne olduğunu bu kısa makale sayesinde öğrendim. Okumaya üşenenler için özetlemeyeceğim yazıyı. Bence okuyun! Bedrettin’in cisminden arda kalanlar idam edildiği Serez şehrinde yüzyıllarca kalarak, Nüfus mübadelesinin yapıldığı günlerde İstanbul’a geliyor. Bir çinko kutu içinde, kime ait olduğu unutulmasın diye ilgili açıklamalarla bir kaç defa  yer değiştiriyor. Önce bir cami mahfilinde, sonra bir müzede korunarak, 1961’de toprağa konuyor kemikler ve aslında daha çok bir avuç toprak.

Bir ara Serez’deki türbe hakkında da yazmak istiyorum. Belki gidip gördükten sonra.

Yirmi sene Topkapı Sarayı Müzesi depolarmda bir çinko kutu içinde toprakla karışık olarak muhafaza edilen büyük Türk mütefekkirlerinden Simavna Kadısoğlu Şeyh Bedreddin’e âid kemikler 1961 yılının son aylarında Sultan Mahmûd Türbesi hazîresine defnedilmişti. Zamanla unutulmaması ve aslında Serez’deki türbesinden alınarak getirilmiş olması dolayısiyle bir mezar yapılması ve kitabe dikilmesi lâzımdı. (…)

Bu kemiklerin toprağa gömülüşüne kadar geçirdiği epeyi uzun bir macerası vardır. Bu cihetleri biraz olsun açıklamamız lazımdır. Aslında İranh bir molla olan Said Haydar Herevî’nin fetvası üzerine 1417 yılında Serez’de îdâm edilen Şeyh Bedreddîn’in na’şı hâlâ orada muhafaza edilmekte olan türbesinde idi. Tabiî olarak aradan geçen yüzyıllar zarfında cesed tamamen kemik haline inkılâb etmiş, hatta kemikler bile ufalmış ve çürümeğe yüz tutmuştu. İşte İstanbul’a nakledilen bu kemiklerdir. Millî mücâdeleyi müteâkıb, Lozan muahedesinden sonra yapılan mübadelede müslümanların ayrılmasiyle gayr-ı müslimlerin ayakları altında kalır, tecâvüze uğrar diye 1924 de mübadeleye tâbi tutulan Daltaban Mustafa Paşa ahfadından Osman Bey tarafından Yunan hükümetinin malûmatı tahtında türbesindeki mezardan alınarak İstanbul’a getirilmişti. (…) Hakıykat bu merkezde iken, bâzı zevat kemiklerin Balkan harbi esnasında getirildiğini ifâde etmişlerdir ki, yukarıda îzâlı ettiğimiz veçhile bu cihet tamamen hakıykate aykırıdır. İstanbul’a getirilen bu kemikler, bilâhare münâsib bir yere gömülmek üzere bir çinko kutu içine toprağıyle karışık olarak yerleştirilerek muvakkaten Sultan Ahmed Câmi’i mahfilinde muhafaza altına alınmıştı. Bir aralık Çapa’daki Cemâleddin İshâkî’nin türbesine defnedilmesi düşünülmüşse de sonradan vazgeçilmiştir. Daha uzun müddet câmide durması mahzurlu görülen bu kemikler aradan on sekiz sene geçtikten sonra 1942 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü ile Millî Eğitim Bakanlığı arasında yapılan yazışmalar sonunda Sultan Ahmed Câmi’inden ileride Türk büyükleri için ayrılacak bir yere defnedilmek üzere çinko mahfazası ve gerekli îzâhâtı gösteren levhasiyle Topkapı Sarayı Müzesi Müdürlüğüne nakil ve teslîm edilmişti. Bütün bu cihetler o zaman bazı yersiz dedikodulara yol açar mülâhazasiyle mümkün mertebe gizli tutulmağa çalışılmıştı.

Böylece kemikler yirmi sene de Topkapı Sarayı Müzesinin bir deposunda kalmıştır. İlerde kime âid olduğu unutulur diye ya Serez’de hâlen mevcûd bulunan türbesine iade edilmesi veyâ İstanbul’da herhangi bîr hazîreye gömülerek bir kitabe dikilmesi için 1961 yılında Müze Müdürlüğü tarafından Millî Eğitim Bakanlığına müracaat olunmuştu. Bakanlık, Çemberlitaş’daki Sultan Mahmûd Türbesi hazînesine gömülmesini muvanfık bulmuş, fakat Bakanlar Kurulu karan olmadan şehir içindeki herhangi bir türbe hazîresine gömülmesinin imkânsızlığı karşısında durum, Başbakanlığa arzedilmişti. Nihayet bu kemikler Bakanlar Kurulu karâriyle Sultan Mahmûd Türbesi hazîresine gömülmesi sağlanarak 29,11.1961 günü usûlüne uygun bir şekilde, ihtiramla Topkapı Sarayı Müzesinden nakil ve defnedilmek suretiyle otuz sekiz sene sonra toprağa kavuşmuştu. Bu nakil ve defin keyfiyyeti, ilgililerden müteşekkil bir hey’et tarafından yapılmış ve bir zabıt varakasiyle tevsik edilerek durum Millî Eğitim Bakanlığına bildirilmişti. (…)

İşte, Simavna kalesi fâtihi ve kadısı İsrail’in oğlu Şeyh Bedreddîn’in kırk sene evvel İstanbul’a nakledilen kemiklerinin hikâyesi budur.

Osman Sümer, Simavna Kadtsı Oğ(u Şeyh Bedreddin, Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu Belleteni, sayı 267-68, Nisan-Mayıs 1964, s. 6-9.

Görüntünün Kaynağı