Ayna Örtüsü

Bu ayna örtüsünü ABD’nin Baltimore şehrindeki Walters Sanat Müzesinin web sitesinde tesadüfen gördüm. Kısacık açıklamasında eski Türk evlerinde aynaların buna benzeyen örtülerle geceleri kapatıldığı, gece aynaya bakan birinin cinlerin suretini göreceğine dair bir batıl inanış olduğu, örtünün her iki yüzününün de işli olduğu ve çiçek motiflerinin daha erken Osmanlı seramiklerinden esinlenildiği yazıyor. Keten üzerine ipekle işlenmiş örtüyü 18. yüzyıla tarihlemişler. Yarım metreden biraz fazla genişliği, bir buçuk metreye yakın uzunluğu varmış.

Bu örtüyle ilgili daha fazla yazabilmek için çıktığım yoldan, maalesef elim boş döndüm. Lakin Sadberk Hanım Müzesi’nde Mayıs 2013’e dek açık olan “El Emeği Göz Nuru” isimli sergiden de böylelikle haberim oldu. Bilmem kaç sene evvel ölmüş, bilmem ki kaç kadının geride bıraktıklarını görmek isterseniz gidin mutlaka bu sergiye.


5Harfliler

Mina Urgan ve “Bayağılık”

Kitabın yayınlandığı yıl olacak, bir dergiye verilmiş bu reklam. “45 günde 10 baskı” diyor. Hatırlıyorum, sahiden başdöndürücü bir hızla satılıyordu kitap, bahsi geçiyordu sık sık. Mina Urgan’ın adını ilk böyle duymuştum, sene 1998.

Şimdi baktım, Mayıs 2017’de 86. baskısını yapmış yayınevi. Urgan’ın ölümünden sonra yayınlanmış bir gazete haberi gördüm, diyor ki:

Screen Shot 2017-10-08 at 11.31.14 PM

Gülmeden edemiyorum.

Bayağılıktan değil elbette, ama düşünmeye de değmez mi? Urgan, kitabın yayınından önce neredeyse satış bile beklemediğini anlattı muhtelif söyleşilerinde. Hatta belki de kitapta yer alıyordu bu, tam hatırlamıyorum: Tirajın biraz yüksek olacağını öğrenince ikaz etmiş yayıncıyı, “o çok, o kadar satmaz” diyerek. Ve sonra, 1, 2, 5… 45 günde 10 baskı. Yani matbaadakiler gece gündüz çalışıyor, kağıtlar yığılıyor matbaa kapısına, yayınevi, yazar herkes şaşkın.

Yukarıda verdiğim gazete haberinde bu şaşkınlığı Urgan’ın ölene dek üstünden atamadığı söyleniyor. Bu yüksek satış rakamının sebebi sadece “ilk ve son sevgilim ne kokardı anlatayım” değil tabi (iç ses: yoo, tam da o olabilir aslında). Memleketin magazin sevdası bambaşka, ama belki uzun uzadıya incelemek, anlamak gerekiyordu bu durumu. Kaynağa denk gelirsem buraya alırım. Kitap yayıncılığı tarihimize bayılıyorum, sürprizlerle dolu.

Yıllar sonra Urgan’ı Moby Dick çevirisiyle yeniden tanıdım ben. Onu, yaptığı bir çeviriyle, güzel Türkçesiyle, edebiyatıyla da tanımak daha güzel oldu.


Haberler, Taha Toros arşivinden.

Sevgi Soysal’ın Kendine Özel “Faşizm”i

Bu senenin ilk yazısı olacak diye üzerimde müthiş bir ağırlık üç gündür. Artık zihnimde nasıl bir yazı canlanıyorsa her derde deva, ilaç niyetine, daha başlığında bir ferahlık, bir tür önünün açılması hissiyatı, ağırlıklarından kurtulma…

İnsan kendini çok çaresiz hissettiğinde böyle saçmalıyor, büyük büyük çarelerin peşine düşüyor galiba. Kendi kendime değilim iyi ki şu dünyada, bu kez imdada Sevgi Soysal yetişti.

Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu kitabını okumadıysanız, bugünler okumanın tam sırası olabilir. Sevgi Soysal kadar dümdüz, hesapsız kitapsız yazanı bulmak zor. 12 Mart döneminde sudan sebeplerle tutuklanıp iki defa mahkûm edildiği tutukevi Yıldırım bölge. Askeri bir hapishane burası, mahkûmların erden sayıldığı bir yer. Benzerlerine bugünlerde de şahit olduğumuz sıkı yönetim uygulamalarının herkesin hayatını zindana çevirdiği günler bunlar. Memlekette topraktan bitiyor sanki bu karanlıklar, bir bitmeye görsün heryeri sarıveriyor. Fakat hapishane koşullarının en temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek adına mahkûmları nasıl yaratıcı kıldığının da tanıklığını yapıyor Sevgi Soysal.

Bana kalsa kitabın her sayfasını alıntılayayım istiyorum da, şimdi buraya koyduğum kısacık bölüm Sevgi Soysal’ın elinden alınan özgürlüğünün öyle o kadar ucuz olmadığını gösteriyor. Bir fikir, bir bakış açısı, aldığın bir pozisyon… Elden giden özgürlüğün olsa, basbayağı bir yere tıkılmış olsan dahi önünde yeni bir alan açılıveriyor o fikirle. Coğrafya diyor Sevgi Soysal zaten doğrudan. Beden ile özgürlük arasına “kendi coğrafyasını” koyuyor. Okuyun:

“O sabah da kalkmıştık erkenden, en erkencisi Sevim Onursal’la bendik.

Sevim, koğuşta nöbetçilerin pişirdiği çayla sigarasını tüttürürken, ben de jimnastik yapardım. Oldum olası, kurallar içinde yaşamaya zorlandığım zaman, uymak zorunda bırakıldığım kurallardan daha katisını kendim koyanm. Bu bana, dıştan gelen baskıyı kendi coğrafyam içinde tesirsiz bıraktığım duygusu verir. Tutukevinde de öyle yapıyorum. Erken kalkmamız mı isteniyor? Ben daha erken kalkıyorum. Sayım düzeni mi var? Ben ondan daha çok disiplin isteyen bir jimnastik şartı koyuyorum kendime. Sabahın köründe, üstelik iyice havasız koğuşta jimnastik yapmak pek keyif verici değil; taze zemine serdiğim ince askeri battaniye kaburga kemiklerimin acımasını engellemiyor. Sevim, ranzasından gülüp duruyor halime. Ben inadım inat, oflaya puflaya sürdürüyorum jimnastiği. Canım öyle de çay istiyor ki, çayımı alıp Sevim’in ranzasına tumansam, birlikte sigara tüttürsek bir an önce. Ama yok kendimi tutuklamışım bir kez. Böylece öteki tutuklama vız gelmiş olacak. Sen sonuca bak, öyle de olsa böyle de olsa tutuklusun ya: Ama iş öyle değil. Benim seçtiğim tutukluluk, yine de özgürlük demektir. Ötekini ortadan kaldırmayan, ama benim düşünceme göre ötekini içeren bir özgürlük. Jimnastik hareketlerini de sayıya bindirdim. Belim kopsa sayıyı azaltmak yok. On kez öne eğilip ellerimi yere değdiriyorum. On kez öne uzatarak çöküp kalkıyorum. On kez yerde ayaklarımı uzatıp başımı dizlerime değdiriyorum. Yirmi kez bisiklet hareketi. Sonra bir omuzlarım yere değecek biçimde amuda kalkıyorum. Amut hareketinde yirmiye kadar sayılacak, on sekiz olmaz. Jimnastik soluk soluğa bitiyor. Tutukevi günü başlayabilir artık. Kimse de şu sabah kendi kemiklerimi sızlattığım kadar sızlatamaz kemiklerimi.” (52. sayfadan)

Screen Shot 2018-08-20 at 7.38.15 PM.png

Aynı fikrin devamı 191. sayfada da var. Bu kez yönteminin adını da koymuş Soysal:

“Kendimi bir bilgisayar gibi programladım. Sabahlan 5.30’da kalkıyorum. Yanm saat jimnastik. Sonra, heladaki musluğa taktığım lastik boruyla soğuk duş. Giyinip kahvaltıdan önce biraz okuyorum. Herkesin uyuduğu bu sabah saaderini seviyorum. Sabahlan kendi kendime uyguladığım özel “faşizm” özgürlük duygusu veriyor bana. Gün boyunca bir yığın ufak kural koyuyorum kendime. Her gün sekiz sayfa yazmak gibi. Yenişehir’de Bir Öğle Vakti romanını, işte böyle, her gün sekiz sayfa kuralıyla yazdım. Her gün sekiz sayfa, ne eksik ne fazla. Öyle ki sekiz sayfa yazıp yazmamak konusu, o günlerde romanın kendisinden çok daha önemliydi.”

Bu fikirdi bana bu yazıyı yazdıran. Koşulları, başka koşulları yaratarak aşabilmek imkânı, hatta ihtimali bile iyi geliyor çok şimdi. Hep bunların peşinde koşayım, peşinde koşmaya değer fikirler üzerine konuşalım istiyorum.

Bitirmeden bu sabah jimnastiklerinin nereye vardığını da ekleyeyim:
Soysal’a katılanlar oluyor zamanla bu işte. Bu türden faaliyetlerin fazla bireyci bulunmasıyla jimnastikçiler toplu halde havalandırmaya taşınıyor ilerleyen günlerde. Bilenler bilmeyenlere öğretsin diye. Ama havalandırmada askerlerin önünde jimnastik yapmak önce koğuştaki bazı kadın mahkûmlarca yadırganıyor, derken erkekler koğuşundan haber geliyor:

“Kızlar jimnastik, mimnastik yapmasın”

Soysal buna bozulup, “Erkek tayfasının buyurduğuna uyup durmasanıza, sizin kafanız yok mu?” dediğinde de bu görüşleri feminist bulunuyor.

Sevgi Soysal, Yıldırım Bökge Kadınlar Koğuşu, İletişim yayınları, 6. Baskı, 1996

Ebru Boyar İle Söyleşi II: Yasaklar Üzerinden Kadın Tarihi Yazmak

Tarihçi Ebru Boyar ile bu röportajın iki hafta evvel yayınladığımız ilk kısmında 1702’de işlenmiş bir cinayeti konuşmuştuk. İstanbul Fatih’teki Kasap İlyas mahallesinde bir kadın öldürülüyor, apar topar gömülecekken komşularından bir kadın çıkıp Meryem’in bir cinayete kurban gitmiş olabileceğine dair yetkilileri uyarıyordu. Röportajın bu ikinci kısmına bakmadan, okumadıysanız Bu Kadını Mezara Komasunlar başlıklı ilk bölümüne bakmanızı tavsiye ederim.

İkinci kısımda 18. yüzyıl ve civar zamanlarda İstanbul’da yaşayan kadınların şehir yaşamlarına ilişkin konuştuk. Nerelere giderlerdi, neleri yapabilirlerdi, sınıfsal farklar var mıydı… gibi temel soruların cevaplarını aydınlatmaya çalıştık. Mahallenin kadınların yaşamlarındaki yerine, kadınların yasalarla, otoriterlerle ilişkisine de değindik. Günlük hayattaki o görünmez çizgileri geçerken, onların gerisinde kalırken bir kadının iffet, namus, muhaddere kavramlarıyla sınırlandırılmış hayatının neye benzediğini aktarmaya çalıştık. Böyle bir döneme odaklanarak kadınların günlük hayatlarına bakmak birkaç sebepten önemli: Biraz nasıl yollardan geçtiğinizi gösteriyor, biraz bugün ile karşılaştırma imkânı tanıyor bu türden sorgulamalar. Fakat yine de “Osmanlı’nın şu zamanında kadınlar” demenin sakıncalı bir yanı var. Hangi kadınlar, hangi sınıf, hangi inanç, hatta biraz daha ileride bir noktada, nerede yaşayanlar, kaç yaşındakiler? Bu saydığım her gruba ve ek olarak birkaçına daha değiniyor bu röportaj. Hepsine kapılar açıyor biraz, kimine daha az, kimine daha genişçe.

Röportajda sık sık bir kitaptan bahsediyoruz. Bu Ebru Boyar’ın, tarihçi Kate Fleet ile yaptıkları ortak bir çalışma. Osmanlı İstanbulunun Toplumsal Tarihi başlıklı, künyesini en sonda bulabilirsiniz.

Meryem öldürülmeseydi, onu ve komşusunu İstanbul’da hangi mekânlarda görebilirdik?
Mahalle içinde dolaşabilirlerdi. Hamama, mahalle hamamına giderlerdi mesela. Karşıya, Anadolu yakasına geçtiklerini biliyoruz, çünkü 16. yüzyılda, 1570’lerde 3. Murad’ın verdiği emirlerde görüyoruz bunu. Peremeciler, yani kayıkçıların yanına genç kadınlar binmesin, ama yaşlı kadınlar binebilir diye bir emri var. Tabi camilere gittiklerini biliyoruz, cami toplantılarıyla da ilgili belgeler var elimizde. Çarşı pazarda göründüklerini de biliyoruz. 16. yüzyılın sonuna doğru bir yasakla kadınlar çarşıya çıkmasın deniliyor. Ama böyle yasaklar esnaftan tepki alabiliyor. Örneğin, 18. yüzyılda bir yasağa karşı İstanbul‘daki altın bilezik üreten esnaf dilekçe veriyor sultana ve en önemli müşterilerinin kadınlar olduğunu söyleyerek onların dükkânlarına gelmelerinin önlenmemesini diliyor.  Kadınlar kumaş, giyim kuşam malzemesi, değerli takılar alıyorlar. Daha düşük sınıftan kadınların yemek için alışveriş yaptıklarını, odun aldıklarını biliyoruz.

unnamed3
Tophane pazar yeri, Walsh, Robert, Constantinople and the Scenery of the Seven Churches of Asia Minor (Londra ve Paris, 1839), kapak içi resmi.

Kitapta kadınların şehirdeki büyük şenliklere gidebildiğini de söylüyorsunuz, şehzadelerin sünnetlerine, düğünlere.
Evet İstanbul’da ve hatta taşrada kadınların şenliklerin bir parçası olduğunu biliyoruz. Minyatürlerde görebilirsiniz kadınları. Feraceleri içinde kalın peçeleri altında kadınlar gösterileri izlerler. Otoriterler de onları şenliklerin meşru konukları olarak görür. Mesela III. Ahmed’in oğulları için düzenlendiği sünnet düğününde Okçular Tekkesi’nde kadınlara da erkeklerden ayrı yemek veriliyor. Ama kapıya da Yeniçeri muhafızlar  dikiliyor.

Yüksekteki diyelim, o kadınların durumu nedir?
En görünmeyen kadınlar onlar, çünkü dışarıya çıkmaya ihtiyaçları yok. Çıktıklarında da etrafı kapalı arabalarla, çok gösterişli bir biçimde görünüyorlar. Valide sultanlar bunlara en güzel örnek.

Dışarı çıkmamak, dışarıda olmamak bir statü göstergesi yani?
Evet. Sıradan kadın ortalıkta aslında. Toplumun hangi kademesinden geldiği kadının kamusal alandaki görünürlüğünü belirliyor. Yüksek tabaka kadını daha düşük tabakalardan gelen kadınlara göre daha az görünür.

Muhaddere kavramını da bu çerçevede düşünmek lazım- çünkü muhaddere dediğimiz şey parası olan kadın için geçerli- yani kadının hizmetçisi olacak ki sokağa çıkabilsin onun için alışveriş yapabilsin, ya da kölesi olacak. Evden dışarı çıkmamak bir lüks aslında.

Screen-Shot-2016-08-24-at-11.27.52-PM
İstanbul Anadolu yakasında kadınların mesire görüntüsü, Alexander Van Millingen, Constantinople, Warwick Globe (Londra: A & C Black,1906)- s. 260-261.

Muhaddere şimdi yabancı bir kavram. Biraz daha bahsedebilir misiniz? Aslında kitapta kadını tarif ederken şu kavramlar geçiyor: muhaddere, ehl-i ırz, sahibe-i ismet, ehl-i perde… Bunlar hep aynı anlama mı geliyor, yoksa duruma göre kullanımları var mı?
Muhaddere diğer bir tanımla ehl-i perde, sözlük anlamı ile örtü altındaki, örtünen kadın demek. Ama bu kavram Osmanlı döneminde yayımlanan fetvalara göre-ki bunların muhaddere tanımlaması birbirinden farklı olabiliyor-evden dışarı çıkmayan, çıksa da yanında hizmetçisi/kölesi ile çıkan ve bu halde de kendini vakarla taşıyan kadın anlamına geliyor. Bu da fakir, orta halli ya da köylü kadın kitlesi. Yani Osmanlı kadınlarının çoğu için mümkün değil. Bu yüzden kadın iffetini tanımlamak için afife, ehl-i ırz, ehl-i ismet gibi tanımlar benimseniyor ve bunlar da kadının kamusal alandaki fiziksel görünürlüğüne göre değil de kadının kendini nasıl taşıdığına, nerelerde ve ne zaman dolaştığına ya da kimlerle görüştüğüne göre şekillenen sıfatlar oluyor.

Şehir yaşantısında başka nereleri sayabiliriz?
Şeyh, mezarlık ziyaretlerinde görüyoruz. Mesire yerlerine gidiyorlar. Doktorlara gittiklerini biliyoruz. Mesela erkek doktorların muayanehanelerine kadınlar da gidiyorlar. En azından 18. yüzyılda. 1760’larda yazan Çeşmizade Mustafa Reşid Efendi’nin aktardığına göre şarlatan hekimlere gidip kandırılan ve para kaptıran hastalar arasında kadınlar da var. Ayrıca çalışan kadınlar da var: Ev işine gidenler, bohçacılık, çamaşırcılık ve hatta hırsızlık yapanlar. Örneğin 16. yüzyılda kaymakçı dükkânlarına gider, kaymak yerlermiş. Bu yasaklanıyor mesela. Bu yasaklardan anlıyoruz kadınların ortalarda olduklarını. Alışveriş, dışarıya çıkma, seyahat etme yasaklanınca, ha diyorsunuz, demek ortadalarmış.

Başka yasaklar neler karşılaştığınız belgelerde?
Daha önce bahsettiğim kadınların leventlerle birlikte peremelere, yani kayıklara binmemesi var. Demek ki daha önce biniyorlardı. Yaşlı kadınlara izin var mesela. Genç kadınlar çok rahatça hedef olabiliyorlar oradan biliyoruz. 16. yüzyılda alışveriş yapmaları pazara çıkmamalarına dair yasaklar var. 2. Mahmut döneminde sanırım şenliklere kadınların gelmesi yasaklanıyor. Aslında biliyoruz ki o zamanlar kadınlar ortalıktalar. Sonra gelmesinler artık deniyor demek ki orada bir sorun çıkmış. Toplumsal düzen bozulduğunda iki grup var hedefte. Biri kadınlar, özellikle genç kadınlar, diğeri de genç erkekler. Bu iki grubun da başına her türlü iş gelebilir. 18. yüzyılda yine olan olaylardan biri mesela, bir kadın iskelede beklerken iki yeniçeri kadını alıp götürüyor. Böyle vakaları biliyoruz ve bu asıl devletin kadının güvenliğini sağlayamadığının göstergesi.

unnamed1
Enderûnlu Fâzıl, Zenanname’den. Sadâbâd, 18. yüzyıl.

Bu en son bahsettiğiniz vakada kadın kaçırılmaya çalışılırken, namuslu biri olduğunu söylüyor. Aslında bağırıyor ve böylelikle kaçıranların elinden kurtuluyor. Kadının bunu söylemesinin bir anlamı var yani?
Kadın hemen kurtarılıyor bu vakada, evet anlamlı tabi ama şöyle: Kadın bir kenara koyuluyor, dokunmuyorlar, hemen gidip mahallesine soruluyor, “bu kadını nasıl bilirsiniz, namuslu mu?” diye, araştırıyorlar yani. Bugünkü GBT sorgulaması gibi düşünebilirsiniz, açıp kaydına bakmak yani. Kadının namuslu olmayan biri olduğu anlaşılsa başına gelecekler başka olabilir ve kaçıranların cezası da başka olur. Mesela fuhuş yapan kadınları öldürenlerin ceza aldığı biliniyor, ama bu türden vakaların üzerinde pek durulmadığından bu cezalandırmalar işlenen suçlara göre çok daha az oluyor. Siz namuslu bir kadına, arkasında kocası, ailesi, mahallesi olan bir kadına zarar verirseniz, devletin namusuna da dokunmuş oluyorsunuz.

Siz fuhuşla da ilgili çalıştınız. Nedir iffetli olmak, namuslu olmak, olmamak 18. yüzyılda, ne anlamalıyız?
Sadece 18. yüzyıl için değil ama daha genel baktığımızda fuhuş, zina üzerinden değerlendiriliyor Osmanlı’da. Ama ben onu biraz işin dışında tutuyorum, zina nedir, nasıldır vesaire meselesini İslam hukuku içerisinden değerlendirmek bizim Osmanlı devlet pratiğini anlamamıza yetmiyor. Osmanlı’nın son dönemi de dahil olmak üzere baktığımızda bir ‘namuslu kadın’ kavramı var ortada, ve ‘namus’, toplum, devlet tarafından benimseniyor ve benimsetiliyor ve kadın kendi iffetini sürekli ispat etmek zorunda kalıyor bu anlayışa göre. Bundan dolayı da kadına kamusal alanda nasıl davranması gerektiği belletiliyor. Böyle yürümeyeceksin, elinde çiçek taşımayacaksın, ne kadar kalın peçe kullanırsan kullan yüzüne allık sürmeyeceksin, kalçalarını kıvırmayacaksın vb.

Fuhuş tartışması da işte kadının Osmanlı dünyasında varoluşuna ve namus kavramına dair fikir veriyor. Çünkü ‘alüfte’, ‘yaramaz’, ‘kendi halinde olmayan’ kadın gibi tanımlar o kadar değişken ve kaygan ki Osmanlı özelinde sadece tek tip namuslu kadın tanımlaması yapmak sadece zaman anlamında değil, aynı zaman dilimi içinde coğrafya, sosyal statü, eğitim, mahallenin kültürel yapısı ve benzer faktörler yüzünden de çok zor. O yüzden belki kabaca iffetli kadın mahallenin, devletin, cemaatin ve hatta bireyin kendine tehdit olarak görmediği kadın diyebiliriz.

Screen-Shot-2016-08-24-at-11.49.39-PM

Bu sokakta görünme, hareket alanının kısıtlanmaması ile ilgili bazı istisnalardan bahsediyorsunuz kitabınızda.
Birkaç grup var böyle evet. Çingeneler kendi kurallarıyla yaşıyorlar, böyle olunca toplumun parçası gibi görünmüyorlar ve bir çeşit hareket serbestisine sahip olabiliyorlar. Fuhuş, hırsızlık yapmaları yasak tabi, buna ilişkin cezalar var, ama yine de 16. yüzyılın ortalarında devlet fuhuştan vergi alıyor bu gruptan. Meczubeler var. Delilere dokunmama var, çünkü delilikle ruhanilik arasında bir ilişki kuruluyor. Çarpılma korkusu var dolayısıyla. Fakat bu deliliğin nasıl olduğu da önemli, uyuşturucu madde, afyon kenevir kullananlara iyi davranılmıyor. Ebeler var bir de, günün herhangi bir saatinde şehirde görülebilirler.

Bölgesel farklılıklara da değinmek lazım. Kahire’deki dansçılar için geçerli kurallar imparatorluğun heryeri için söz konusu değil. Bu gruplar imparatorluğun her yerinde başka muamele görüyor olabilirler, karşılaştırmak lazım. Evliya Çelebi çok güzel bir örnek verir bununla ilgili. İstanbul’daki gibi sokakta gezen kadını Bitlis’te çarşıda öldürürler diyor.

Gayrimüslim kadınların durumuyla ilgili birşeyler de sormak istiyorum, ama “durum nedir?” diye sormak çok genel, dahası yanıltıcı bile olur. Yine de, buraya kadar konuştuklarımızla ilişkili olarak neler derdiniz?
Bana göre Osmanlı’da kadının durumuna bakınca Müslüman-Gayrimüslim ayrımı ikinci planda kalıyor. Örneğin 16. yüzyılın ünlü şeyhülislamı Ebussuud Efendi’ye göre Gayrimüslüm kadın da gereklerini yerine getirirse muhaddere olabilir. Gayrimüslim nüfusun yaşadığı mahallelerde de kadınlar aynı şekilde mahallenin kontrolü altında. Kadının hareketleri kendi cemaati tarafından da sınırlandırılıyor, yönlendiriliyor. Örneğin 18. yüzyılın başında Yanya’daki Ortodoks piskopos Hıristiyan kadınların ev dışında bir yüzük, bir çift küpe ve bir bilezikten fazlasını takmasını yasaklıyor ve buna tek istisna 40 gününü doldurmayan yeni gelinler.

Bütün bu konuştuklarımızı bugünle ilişkilendirmek gerekirse neler derdiniz? Kadınların haklar uğruna verdikleri mücadelede kat ettikleri yol görünür hale mi geliyor acaba, yoksa yerimizde mi sayıyoruz bir anlamda?
Belki şunu söylemek lazım: Yasalar ne kadar eşitlikçi ve özgürlükçü olursa olsun kadının esasen statüsünü değiştirecek olan içinde kadının da da erkeğin de olduğu toplum. Osmanlı’da olduğu gibi bugün de toplum kadının hareket alanı hakkında karar veriyor. Bugün eğitim hakkınız var ama aile, toplum izin vermeyince bunun bir önemi yok. Bugün oy verebiliyorsunuz ama size kime oy vereceğinizi dikte ettirenler olabiliyor. Bu açıdan bakınca, yerimizde sayıyoruz demeyelim ama gidecek daha çok yolumuz var diyelim.


A Social History of Ottoman İstanbul. Cambridge University Press tarafından 2010’da yayınlanan kitap Osmanlı İstanbul’unun Toplumsal Tarihi başlığıyla İş Bankası Kültür Yayınları tarafından 2014’te Türkçe’ye kazandırılmış.

5Harfliler, 25 Ağustos 2016.

Anadolu’da Mumya Olmak (Hiç Kolay Değil)

1947 yazında Ankara Üniversitesi Tarih Enstitüsü öğrencileri ve asistanlarının katıldığı bir inceleme gezisine götürüyorum şimdi sizi. Rotaları Orta Anadolu. Selçuklulardan, Hititlerden kalan tarihi eserleri görecekler. Konya’ya, Beyşehir’e, Karaman’a, Kayseri’ye ve Nevşehir’e gitmek üzere 23 Haziran’da Ankara’dan trenle yola koyuluyorlar. Başlangıçta gezinin süresi 15 gün olarak planlanıyor, ama sıcaktan mı, yorgunluktan mı bilinmez, kafile 2 Temmuz’da Ankara’ya dönüyor. Kafileden bir kişi hariç: Asistanlardan Halil İnalcık incelemelerine devam etmek üzere Kayseri’de kalıyor. Geziyle ilgili tüm ayrıntıları da onun ertesi yıl, Halil Demircioğlu ile DTCF dergisinde yayınladığı makaleden öğreniyoruz. Bu yazı, bu inceleme gezisinde adı geçen, tespit edilen tarihi eserlerin durumuyla ilgili biraz, ama en çok İnalcık’ın bizzat gördüğü bir mumya hakkında.

Gezinin zamanı kısacık ve programı çok yüklü. Bir gün, bir gece süren tren yolculuğunun ardından 24 Haziran’da Konya’ya varıyorlar. Konya Müzesi, Mevlana Türbesi’ni, etraftaki camileri görüp Beyşehir’e geçiyorlar. Buraya gitmelerinin tek amacı, Hititlerden kalma bir abideyi, Eflatun Pınar’ı görmek. Oradan yine trenle sadece üç saat geçirecekleri Karaman’a hareket edip yine camileri ve Yunus Emre Türbesi’ni ziyaret ediyorlar. “Orta Anadolu stepinin güneydoğu ucundan dolanarak” 29 Haziran’da Kayseri’ye varıyorlar. Zamanlarının çoğu da burada geçiyor.

Kafiledeki herkes tarihçi olunca ziyaret ettikleri yerlere faydaları da dokunuyor. Girdikleri hanlarda, kıyıda köşede kalmış kitabeleri tespit ediyor, o güne dek okunamamış yazıları çözüyorlar. Bir kervansarayın kırık, kısmen yok olmuş kitabesi üzerinden mimarının adını tespit ediyorlar. Beyşehir civarında unutulmuş iki kervansaray bulup müze müdürlerine buralarda inceleme yapılması için haber salıyorlar. Çoktan yok olmuş tarihi eserlerden, okudukları Avrupalı seyyahlar aracılığıyla haberdar olduklarından, halen ayakta olan eserleri koruyabilmek için yetkililerle görüşüyorlar.

Hititlerden, Selçuklulardan, Osmanlılardan kalan tarihi miras daha o zamanlarda, 1947 itibariyle pek parlak durumda değil. Konik çatılı Selçuklu yapıları harap halde. Konya’da bazı camilerin duvarları çatlak, mermer levhalar sökülmüş, bazı minareler yarı yıkık ve Karatay Medresesi’nin çinileri de çoktan çalınmış. Hititlerden kalan Eflatun Pınar abidesinin büyük taş blokları birbiri üzerine devrilmiş, bazıları kısmen toprağa gömülmüş, abidenin üzerindeki resimlerse silinmeye yüz tutmuş. Beyşehir’de bazı medreselerden geriye sadece kapıların kaldığını görüyorlar. Sütun ve taşların bazı kaymakamlarca başka yapılarda kullanılmak üzere taşıtıldığını öğreniyorlar. Yine burada, bir vakfa ait tarihi değeri yüksek bazı kitapların bir araba ile Beyşehir gölüne döküldüğünü duyuyorlar. Kayseri’de, savaş zamanında askerlere, sonra da muhacirlere barınak olan tarihi eserlerdense geriye pek az şey kalmış.

800px-Eflatunpinar

Beyşehir’de Eflatunpınar abidesi, (Hititleri seviyoruz)

Bütün bu harabe karşısında üzüntülerini gizlemeyen yazarlar, makalelerinde yeri geldikçe, alınabilecek önlemlerden, yapılması lazım gelen işlerden bahsediyorlar. Geleceğe dair çok iyimser bir de temennileri var: “Meydan, yol açmak bahanesiyle eşsiz kıymette tarihî eserlerimizin kazma altında yok edilmesine gelince, her halde bu devir artık kapanm​ıştır sanıyoruz.”

2 Temmuz’da Ankara’ya geri dönen kafileden geriye bir tek Halil İnalcık kalıyor Kayseri’de, çünkü İnalcık’ın şehirde görmek istediği iki kütüphane ve bir de türbe var. Kendi sözleriyle “Kayseri’ye gelmişken Anadolu’da en eski Türk abidelerinden olan Melik Gazi türbesini de gezmeden dönmek” istemiyor.

halil-oeinalc--k-4

DTCF Asistanlarından Halil İnalcık

Melik Gazi Türbesi, Pınarbaşı ilçesine bağlı, adını da türbeden alan bir köyde. Köylüler civarda Türbeliler olarak anılıyor, köyün resmi adı ise hâlâ Melikgazi. Araçla ulaşılamayan sarp bir yoldan, “diğer Türkmen köylerinin arasından geçerek” varılıyor buraya. İnalcık türbenin diğer Selçuklu türbelerinden sırlı tuğlalarıyla ayrıldığını belirtiyor makalede, fakat tuğlalardan daha çarpıcı başka bir özelliği de var bu yapının. 12 metre yüksekliğindeki, iki katlı yapının alt odasında Danişment hükümdarlarından Melik Gazi’ye atfedilen bir mumya bulunuyor.

Köy muhtarının eşliğinde mumya odasına giren İnalcık’ın gözüne ilk çarpan odayı aydınlatan iki küçük pencere. Buradan içeriye giren havayı mumya için bir tehlike olarak niteleyen İnalcık, tahta bir tabut içinde, pamuklara sarılmış halde, “eti karnının üstüne konmuş,” ortadan uzun boylu bir insana ait bu mumyayı görüyor. Diğer tabutların yanında bu, biraz daha yüksekte. İnalcık diğer tabutların Melik Gazi’nin haremine ait olduğunun söylendiğini belirterek o gün, orada yaşadığı heyecanı şu sözlerle aktarıyor: “Anadolu’nun ilk fâtihlerinden birine ait bu cesetle karşı karşıya bulunduğum bu anın heyecanını hiç bir zaman unutamıyacağım.”

Unutmuyor da! Bu, İnalcık’ın mumyayı ilk ve son görüşü. Yaptığımız uzun telefon görüşmesinde bir daha da buraya gitme şansı bulamadığını aktarıyordu. O günden hatırladığı mumyanın çok da kötü durumda olmadığı. Oysa ilerleyen yıllarda, 12. yüzyıldan kalma olduğu, yani yaklaşık 900 yıllık olduğu düşünülen mumyanın ve türbenin başına bir dizi felaket gelecek. Görüşmemizde kendisine aktardığım bu felaketler zincirini şimdi size de aktarıyorum.

Zincirinin ilk halkasının, Halil İnalcık’ın 1947’deki ziyaretinde farkına varmamış olabileceği bir ayrıntı olduğunu varsayabiliriz. Rivayete göre daha 1935’te mumyanın sol eli çalınıyor. Devasız hastalıklara şifa olacağı inancıyla yapıldığı düşünülüyor bu hırsızlığın. Elin kimler tarafından, ne ara alındığı da bilinmiyor. Fakat bu olay, bir dizi benzer başka girişimin de habercisi gibi. Yine söylenenlere göre, zaman içinde mumyanın dişleri çıkarılarak öğütülüyor ve suya karıştırılarak şifa niyetine içiliyor. Br gazete haberine göre çorbalara karıştırılıp kaynatılıyor. Çocuk sahibi olamayan kadınlar sorumlu tutuluyor bu işten. Mumyanın deri ve kemiklerinden alınan küçük parçalarınsa muhtelif hastalıklara iyi geldiğine, cinsel gücü arttırdığına inanılarak yendiği söyleniyor. Aynı şekilde türbenin harcına karıştırıldığına inanılan geyik sütünün de şifa olarak görülmesiyle, türbe duvarından küçük parçalar koparılıyor zaman içinde.

Screen-Shot-2015-10-20-at-9.23.24-PM.png

Bir diğer söylentiye göre 1978’de türbenin alt odasına elinde mumlarla giren bazı kişiler mumyanın tutuşmasına sebep oluyor. Çıkan yangın suyla söndürülmek istenince mumya bu kez ıslanmaktan mütevellit başka türden bir zarar görüyor. Yangın, mumyanın kafatasının kısmen kararmasına neden oluyor.

1996’da yayınlanan başka bir habere göre, İslamiyette mumyalama geleneğinin olamayacağı, “bunların hep uydurma” olduğu gerekçesiyle mumya toprağa gömülüyor. Bu gömme işi Vakıflar Bölge Müdürlüğünün girişimiyle ve İl Müftülüğü’nün gözetiminde yapılıyor. Dört sene sonra, 2000’de ise Kayseri Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu bu gömme işleminin kurul kararı olmadan yapıldığı ve hem yapının, hem de mumyanın tescilli tarih eser sayılması gerekçesiyle topraktan çıkarılmasına karar veriyor. Mumya, üzerinde toprakla yeniden tabuta yerleştiriliyor. Bu toprağa gömme meselesinin konuşulduğu günlerde mumyanın koktuğu ve güneşte kurutulması lazım geldiği de tartışılan konular arasında.

Yine 1990’ların sonunda mumyanın meşhur bir ziyaretçisi var. O günlerin en ses getiren televizyon yapımcılarından Saadettin Teksoy!u, programının başında türbenin dışında görüyoruz. Heyecanlı ve biraz da korku dolu.

Screen-Shot-2015-10-20-at-9.28.49-PM

Sandukaların hemen yanında, yerdeki bir kapağı açarak birkaç basamaklık ahşap bir merdivenden alt odaya iniyor. Burada izleyicilerinden çocukları ekrandan uzak tutmalarını isteyip, kalp rahatsızlığı olanları da uyarıyor.

Screen-Shot-2015-10-20-at-9.30.29-PM

Tabut açılıyor ve uzun uzun görüntü alınıyor. Televizyon ekranlarında görünen İnalcık’ın tasvirine benziyor. Pamuklar içinde bir ceset görüyoruz, kafatası biraz kararmış. Küçük odada, mekânın elverdiği ölçüde yapılan çekimlerde mumyaya bol bol yakın plan çekim yapılıyor.

2014’te yayınlanan bir gazete haberinde ise türbenin bakımsızlıktan harap durumda olduğu ve güvercinlere yuva haline geldiği belirtilmiş. Bu “bakımsızlıkta son nokta” olarak gösterilen güvercin yuvası haline gelme meselesi, türbenin başına gelen en kötü şeylerden biri olmayabilir tabi, insanların verdikleri zararı düşününce. Yine de bu haberden kısa bir süre sonra türbenin restorasyonuna girişiliyor ve gazetelerde vali tarafından onarım, bakım sayesinde etrafın “aslına uygun hale” getirildiği iddia ediliyor. Bu haberlerde mumyaların durumuna dair ayrıntı verilmiyor.

Bütün bu hikâyeler, felaketler bir yana, aslında Melik Gazi isimli birine atfedilen bu mumyanın kime olduğunu da kimse bilmiyor. Türbede bir kitabe yok. Halil İnalcık’ın makalesinde satır arasında, tedbirle davranarak belirttiği gibi mumya Danişmentlilerden Melik Gazi’ye atfediliyor. Bu atfa rağmen, yaygın inanışın etkisiyle İnalcık da, “Anadolu fatihlerinden birinin karşısında olma ihtimali”yle heyecanlanmış olmalı. Kendisi de makalede “Melik Gazi’ye ait türbe üzerinde, Danişmendlilerden hangi Melik Gazi’ye ait olduğunu gösteren bir kitabe”olmadığını belirtiyor.

Mezar taşı sahibi olabilmenin bile toplumun üst tabakalarından olanlara kısmet olabildiği bir tarihte, anıtsal bir yapı içinde, özel işlemlerden geçirilerek korunmaya çalışılan bu cesedin önemli birine ait olduğuna hiç şüphe yok. Danişmentliler, 1071’den sonra bugünün Çorum, Tokat, Kayseri, Malatya civarlarında kurulan ve 12. yüzyıl boyunca bölgede etkinlik gösteren bir beylik. Bu dönemde yaptıkları bu türbe ve benzeri bazı yapılar Danişmentlileri Anadolu tarihinde iz bırakanlar arasına sokuyor. Lakin Anadolu’da birden fazla Melik Gazi türbesi var. Örneğin Niksar’daki, bizzat devletin kurucusu olan Melik Gazi’ye atfedilirken Erzincan Kemah’ta bulunan ve içinde başka bir mumyayı barındıran türbe Mengüceklilerle ilişkilendiriliyor. Aynı isimle türbeler, Çorum, Kastamonu, Kırşehir ve Eskişehir’de de var, çünkü hükümdar anlamına gelen melik olmanın yanı sıra, gazi olmak da Anadolu’nun savaşlarla örülmüş tarihinde sık rastlanan bir durum.

Bu arada anlaşılan kimse mumyaları tarihlendirme girişiminde bulunmuyor. Türbenin mimari özellikleri hakkında yapılmış onlarca yayını bir kenara koyarsak, mumyayla ilgili bilimsel bir araştırma yapılmadığı anlaşılıyor. Biraz da bu sebepten olsa gerek, mumya etrafında biriken hikâyeler Anadolu folklorünün ögelerini de içererek çeşitleniyor. Bir zamanlar türbenin etrafına bırakılan suyun ertesi sabah kullanıldığının gözlendiği iddia ediliyor. Türbeden çocuk ağlamaları geldiğine inanılan zamanlar da var. Pertev Naili Boratav’a göre evliyaların vücutlarını ölümden sonra çürümekten koruyabilme kerametine sahip olmaları da yaygın Anadolu inanışları arasında. Nitekim mumyayı, belli işlemlerden geçirilerek korunmuş bir ceset olarak değil de, Tanrı’nın sevgili bir kulu olarak benimseyenler de var. Belki yine folklorik olarak nitelenebilecek başta bir anlatıda ise 1935’te çalındığı iddia edilen elin, zaten mumyalanma sırasında yerinde olmadığı, Melik Gazi’nin sol elini bir savaşta kaybettiği söyleniyor.

Bütün bu hikâyenin en çarpıcı yanı insanların bir evliya, mumya, melik, gazi, ama sonuçta bir ceset ile kurdukları garip, tekinsiz, korku dolu ama bir o kadar cüretkâr ilişki değil mi? Mumyanın 900 yılı atlatarak nasıl günümüze dek ulaşabildiği de belli değil. Pınarbaşı ilçesinin, içinde çok az sakin barındıran bu küçük köyü haftasonları ziyaretçi akınına uğruyor, herkes türbeye saygı gösteriyor. Diğer yandan ne zaman oraya konduğu, kime ait olduğu belli olmayan bir beden, hastalıklara, çocuksuz kalanlara derman olur diye parça parça götürülüyor. Dermansız hastalığı başına gelen bilir, toplumun gözünde çocuksuz kadın olmak da hiç kolay değil, ama galiba Anadolu’da mumya olmak da çok zor.


Yaptığımız görüşmeden bu yazıda bahsetmeme izin veren Halil İnalcık’a teşekkür ederim.
Yazı, ilk defa #tarih dergisinin Eylül 2015 sayısında yayınlandı.
Ana görüntü

 

Ahmet İhsan, Jules Verne ve Bir Arşiv

Tahminen 1966’da yayınlanmış bir haber bu, metnin orijinal haline göre dizdim:

Hachette’in sergisinde bir gerçek ortaya çıktı
Ahmet İhsan Bey Jules Verne’e borcunu ödemişti.
Ünlü Ahmet İhsan Bey, Jules Verne’nin yine ünlü bir eserini “Denizaltında 20,000 Fersah”ını Türkçe’ye “tercüme” etmişti. Hachette’in yeni yayın sergisinde bu konuyla ilgili bir gerçek, tesadüf sonucu ortaya çıkıyordu.

Mişel Perlman Paris’ten yazıyor.

Sergilenecek öteberiye mahsus, karşımdaki küçücük camekânın içinde, ortasından açılmış, ciltli, kocaman bir eski zaman muhasebe defteri. 173 üncü sayfasnın başında, 19 uncu asrın itinalı el yazısı ile yazılmış Fransızca bir başlık: “20,000 Lieues Sous Le Mers” yani “Denizaltında 20,000 Fersah”. Daha sonra harfler küçülüp inceliyor. 1884 Kasım 14 tarihinin karşısında bir isim “Ahmet İhsan Bey” bir de izahat: “Türk diline mahsus çeviri hakları 12 klişe.” Borç 153,40 Frank. Posta 9,60 Frank. 23 Aralık 1889 tarihinin karşısında ise, gönderilmiş olduğu belirtilen klişelerle birlikte çeviri hakları borcunun 163,80 Frank’ı ve posta masrafının da 7,20 Frank’ı bulduğu kaydedilmekte.

Keseden Ödenen
Yani, Ahmet İhsan Bey, Jules Verne’in 1870’de yazıdğı “Deniz Altında 20,000 Fersah” kitabının Türkçe’ye yayın haklarını satın alabilmek için 16,80 Franklık posta masrafından gayri 217,20 Frank ödemiş kesesinden. Bundan tam 77 yıl evvel, Fransız editörü Hetzel’e. Bugünkü rayiçle takriben 44 dolar. O günkü paranın kıymeti bir yana, üzerinde bugün dahi uzun uzun düşünebilecek bir hareket tarzı.

Ahmet İhsan Bey’in örnek tutumu hakkındaki malûmatı “Hachette” müessesine dahil “Le Livre de Poche” (Cep Kitabı) serisinin Jules Verne’e ait 10 eseri 100,000’i bulan bir tirajla yayınlaması münasebetiyle düzenlediği sergide buldum. Esas konu olarak Jules Verne’nin kişiliği, eserlerinin alınıp ilim alanında dünün, bugünün ve yarının gençlere ve yaşlılara takdim edildiği bir sergi.

Nerede yayınlanmış belli değil bu haber. Tarihi de yok üzerinde, ancak Ahmet İhsan Bey’in ödeme yaptığı 1889’un üzerinden geçtiği söylenen 77 sene, bizi 1966’ya götürüyor. İnsanların çeviri hakları ödemesi yapması sanki beklenmeyen bir nezaketmiş gibi bir ima var değil mi haberde? Örnek bir davranış olarak sunuluyor. Üşenmedim baktım, 1966’daki 44 dolar, 2017’nin 332 dolarına denk geliyormuş.

Ahmet İhsan Bey’i hemen bilmeyebilirsiniz, ancak Servet-i Fünun dergisini duymuş olmalısınız, onun sahibiydi Ahmet İhsan Tokgöz. Yayıncılık hayatındaki yeri büyüktür. Jules Verne’i Türkçe’ye kazandıran kişi olarak da anılıyor. İletişim yayınları tarafından basılmış, bir de anılar kitabı var. Yayıncılık tarihiyle biraz olsun ilgiliyseniz tavsiye ederim kitabı.

Gelelim bu haberi bulduğum kaynağa. Taha Toros Arşivi’nde yer alıyor bu haber. Yaşarken Toros’u çok meşgul eden bir düşünceydi bu. Arşivin nerede muhafaza edileceği belli değildi. Ölümünden sonra İstanbul Şehir Üniversitesi tarafından alınmış arşiv ve sayısal ortama aktarılmış. Sanırım yüz binlerce belge, haber, evrak, mektup, fotoğraf ve daha başka vesika var burada.

Ben Taha Toros’un Etiler’de yaşadığı ve her köşesinde bir dosya iliştirilmiş evine defalarca gittim 2000’lerin başında. Onun gösterdiği fotoğraflara baktım, kopuk kopuk parçalar halinde olaylarla, daha çok insanlarla ilgili  anlattıklarını dinledim, sanırım 90’larını sürüyordu o zamanlar. Çalıştığım tarih dergisinin görsel malzemesi bu arşivden geliyordu. Fakat bir ev içinde saklanan tüm evrakın gerçek kapsamı hakkında bir fikir sahibi olmak imkânsızdı. Çoktu, çok fazla belge vardı da şimdi üniversitenin oluşturduğu arşivde tarama yapınca daha iyi anlıyorum. Toros’un önemli bulduğu, hayatına girmiş, hakkında bilgi sahibi olmak istediği her bir insanla ilgili oluşturulnuş dosyalar var burada. Hiçbir dosya o kişiyle ilgili bütünlüklü bilgi sağlamıyor ama; kişilerin hayatlarından, bulundukları mekânlardan, yazdıkları mektuplardan kısmi bir izlenim ediniliyor. Tam bir takip, bir çeşit fişleme çabası, üstelik yıllarca devam etmiş.

Evrakların yanında eski harflerle alınmış notlar da var. Memleketin sanatı, siyaseti, sporu, edebiyatında… artık aklınıza hangi alan gelirse, etkin olmuş insanlarla ilgili birisi bir yerde sürekli bilgi toplamış. Taha Toros’un kim olduğuna dair daha ayrıntılı bilgi isterseniz kısa bir arama neticesinde ulaşabilirsiniz. Arkasında bıraktığı malzemenin büyüklüğünü, içeriğini değerlendirmek peyderpey olabilecek bir iş. Artık kimin işine ne yarayacaksa, bulup çıkaracak insanlar bu dosyaların içinden. Kataloga buradan erişiliyor.

Ben önce Sabahattin Eyuboğlu’nu aradım bu arşivde, çünkü ona biraz hayranlık duyuyorum hakkında yazılanları hemen görmek istedim. Sonra bazı başka kimselere baktım, Mina Urgan’a dair kabarık bir dosyası olduğunu fark ettim, Ahmet İhsan biraz tesadüfen çıktı karşıma.