Eşek ile Deve

Hırsızlığa giden bir eşek ile devenin hikâyesini anlatıyor: Narenciye bahçesine girmişler beraber. Deve boy avantajıyla üsttekileri, eşek yerdekileri yemiş. Eşeğin karnı dıyunca şarkı söylemek istemiş, anırmaya gazel okumaya başlamış, ama deve uyarmış eşeği köylü gelir, şarkı söylersen diye…

Coşmak, coşturmakla ilgili kısacık bir hikâye. Yörük Ozan Çakıcı yazıyor videonun altında, anlaşılan Fethiye’de yayınlanmış program.

Şarkıdan evvel, hikâyeli giriş yapmak! Bin yılın geleneği devam ediyor, çok yaşasın anlatan.

 

Türk Eğitim Sisteminden Alınmış bir İntikam Gibi: Edebiyat-ı Rap

İnsan türünün, en zorlu koşullarda yaratıcılığına ara vermeden coşabildiğini biliyoruz. Savaş meydanlarından yazılmış harikulade mektuplar, toplama kamplarında yazılmış operetler, sürgünde yazılmış olağanüstü şiirler var. Bazen yaratıcılık zaten bu zorlu koşullarda buluyor kaynağını. Edebiyat-ı Rap serisini de böyle, zorluklar içinde pırıldamış bir iş olarak değerlendirebiliriz. Ama savaş, sürgün gibi bir zorluk değil bu, daha kendine has: İnsanlık tarihinde pek az kula nasip olmuş, sayılı ülke öğrencilerinin çektiği bir tür çile: ÜNİVERSİTE SINAVI.

Türk edebiyatçıların kitap isimlerini, işledikleri konuları, ana meselelerini öğrenmek mecburiyetindeki öğrencilerden biri, bir rap serisi yapmış 2012’de. Adı: Edebiyat-ı Rap. Seride yer alan edebiyatçılar: Halit Ziya Uşaklıgil, Ahmet Hamdi, Halide Edip Adıvar, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Faruk Nafiz Çamlıbel. Üç de edebi türlere ilişkin video var: Serbest nazım toplumcu şiir ve Cumhuriyet dönemi tiyatro, divan edebiyatı yazar ve eserleri, modernizmi esas alanlar. Seride yer alan şarkıları anlatmadan hemen örnek vereceğim. Benim favorim: Halit Ziya Uşaklıgil oldu. Videoyu izlemeniz şart, sonra da sözlerini irdeleyeceğiz!!!

Bir giriş ve Halit Ziya’nın eserlerini saydıktan sonra, ne diyor şarkı:

Modern romanın temelini attı,
TANZİMAT’ın teknik kusurunu kapattı,
Batılı ölçüye uyum sağladı,
HALİD ZİYA romanın babası.

Romanda aydın çevreyi
Hikayede halktan kişileri
REALİZME bağlı ilkeleri
Güçlü bir gözlem yeteneği

Ağır bir dil şairane betimleme
1923’ten sonra yazı dili sade
Söz dizimi benzer Fransızca cümleye
Yapıtları piskolojik çözümleme

Sonra tekrar eserleri saymaya başlıyoruz: Kırk Yıl, Kırık Hayatlar, Mai ve Siyah, Nemide, Saray ve Ötesi, Sefile, Bir Acı Hikâye…

Gördüğünüz gibi şarkı sözleri son derece didaktik. Büyük harfle yazılan kelimeler videoda yer aldığı gibi burada ve belli bir kategorizasyona işaret ediyor. Bunlara anahtar kelimeler de diyebiliriz.  Şarkı sözlerinin tek bir amacı var zaten: Öğrenciye en kestirme yoldan Halit Ziya’yı anlatabilmek, aklında tutabilmesini sağlamak. Kendi üstümde deneme yaptım. Halit Ziya’nın adını duymadığım en az beş kitabını şimdi biliyorum.

Bütün bu seriyi yapan, Uygar Yazanoğlu ile kısaca bir konuştuk. Seri hakkında şunları söyledi:

Lise yıllarımda da rap müzikle uğraştığım için bu tarz bir öğrenim yöntemi benim için kolaydı ve ben de bunu edebiyat dersine uyarlamayı düşündüm. Konu anlatımlı kitaplardan yazarların geçmişlerini ve eserlerini alıp kafiyeli şekilde yazdım. Sözleri ben yazıyorum ama bana ait diyemeyiz, edebiyat tarihindeki bilgileri derledim diyelim. İlk başta sadece evde şarkıları kaydedip kendim dinliyordum, sonradan dershanedeki arkadaşlarım da öğrenmeye başladı. Sınavdan sonra arkadaşlarımın kardeşlerine, eşe dosta CD halinde hediye olarak veriyordum. Sonradan çok talep olunca bir youtube kanalı açıp şarkıları slayt haline getirdim. İşin içine görsellik girince daha akılda kalıcı oldu tabii. Şarkılar satılık değiller çünkü bunları dinleyenlerin büyük bir kısmı dershaneye gitmeye durumu olmayan Anadolu’dan, Doğu’dan öğrenciler.

Tek motivasyonum gelen teşekkür ve sınav başarı durumları. Çok güzel mesajlar alıyorum. Edebiyat netlerini arttıran ve sayende sınavda şu soruları yaptım diyenler çok var, bu da beni daha fazla yapmaya teşvik ediyor. Edebiyat öğretmenlerinden çok mesaj alıyorum, derslerinde kullanıyorlar. Ayrıca edebiyat okuyan üniversite öğrencileri de sunumlarında kullanmak üzere talep ediyor, bu da beni mutlu ediyor tabii ki.

Son olarak, benden sonra internette başka edebiyat şarkıları da çıktı benim şarkılarımı onlarla karıştıran çok var. Hatta bir, iki insan yaptıkları bu şarkıları satıyor sanırım, tabii ki onlardan da faydalansın insanlar ama Edebiyat-ı Rap ismi projesi altında olanlar benim çalışmalarım, başka yerde şubemiz yoktur.

Uygar Yazanoğlu sözel alandan ilk 3000’e girmiş (çünkü diyorum, kefilim, şarkılar işe yarıyor). Ben bu yazıyı yazarken birisi dedi, kimdi hatırlamıyorum. “Türk eğitim sisteminden alınmış bir intikam gibi” diye. Katılmamak elde değil..

Edebiyat-ı Rap, Youtube kanalı, Facebook sayfası.

Son olarak bir de Ahmet Hamdi’yi dinlemeden bırakmıyoruz, çünkü bu da epey başarılı.

 

Uyu Demeye Geldim

— “Suudi Arabistan’dan dönüyoruz, kardeşimle ben. Sene 76 mı ne? Araba yüklü, ay olmuş yollardayız, yorgunuz. Urfa’ya girdik, gece yarısını geçmişti vakit. TRT’de “Gecenin İçinden” programı başlamış. Karanlık etraf, dağlarda ağır ağır gidiyoruz. Sonra Sevim Tanürek anons etti spiker, şarkı başladı. Uyu demeye geldim. Ev çok uzak hala, evde yarim bekliyor, çocuklarım bekliyor… başladım ağlamaya, ağladım, ağladım, öyle. Başımı yana çevirdim baktım bir ara, kardeşim de ağlıyor, bir yandan da mırıldanıyor: Yavrum yaren nerende, merhem olmaya geldim, uyu demeye geldim… ”

 

Sahneye Olan Aşkım Beni bir Hastalık Gibi Kemirmekte…

1937-38’de Ankara ve İstanbul koservatuvarlarının sınavlarına girmeye niyetli olanların kuruma yolladıkları mektuplardan bir çalışma yapıldı bir zaman evvel. Yayınlanan makalenin sahibi Hakan Kaynar, başlığı Artisliğe fazla hevesim vardır…”: Musikî Muallim Mektebi’nin Evrak-ı Metruke’sinde Saklı Kalanlar.”

Bu çok ilginç bir çalışma. Yukarıda bağlantısını verdiğim makale mektupların bulunması, içerikleri, sınavların yapılış biçimi, kabul ve reddedilenlere dair hikâyelerden oluşuyor. Mutlaka bir göz atın.

Mektuplar, Ankara Mamak Belediyesi’ne bağlı kültür merkezinin depolarında, üzerlerine kömür yığıldığı için korunabilmiş ve anlaşılan bir kitabevi sahibinin eline geçmiş. Makalenin yazarı, bu kişiden alabildiği mektuplar kadarını yayınılıyor çalışmasında. Yani daha çok malzeme var yayınlanmayan. Fakat bu makalede yer verilen kadarı bile epey başdöndürücü. Sonunda ise belgelerin bazılarının orijinalleri yer alıyor.

Mektuplarda içinde bulundukları imkânsız koşulları zorlayanlar, başvuru koşullarını yerine getiremedikleri halde içlerindeki sanat aşkını kefil gösterenler, reddedildiğinde doğrudan Ata Türk’e meram anlatanlar, yüksek inkılabı daha da yükseltme vaadleri, “taptaze heyecanlar,” ruhunu haybedenler, azap içinde olanlar var.

Kaynar’ın makalesinde yer verilen mektuplardan aşağıya bazı alıntılar yaptım.

112

Künye: Hakan Kaynar. “Artisliğe fazla hevesim vardır…”: Musikî Muallim Mektebi’nin Evrak-ı Metruke’sinde Saklı Kalanlar*“Artisliğe fazla hevesim vardır…”: Musikî Muallim Mektebi’nin Evrak-ı Metruke’sinde Saklı Kalanlar. Ankara Araştırmaları Dergisi, 56-78, Aralık 2013, s.77.

Başvuru mektıplarından alıntılar:“mektubunuzu 15 pazartesi aldım 14 Pazar günü sına- vın yapılacağını yazıyorsunuz ne yapayım geleyimmi”

“Benim bu işlerle alakam çoktur”

“Artistliğe karşı kalbimde sonsuz bir emel ve arzu var küçücük yaştan beri kalbimde sakladığım bu ülkü her gün biraz daha dayanılmayacak şekilde yanmıya başladı, eskiden bir kıvılcım olan bu meslek aşkı şimdi bütüm benliğimi sardı.”

“Beni büyük bir azaptan kurtaracak ve sevgili mesleğime kavuşturacak emrinizi bekliyorum beni okula kabul ediniz…”

“Bey efendi, Sizinle on dakika konuşmağa müsaade etmenizi rica ederim. Sözün kısası ben (Tiyatro okuluna) girmek istiyorum. İlkokulu bitireli iki sene oluyor. Fakir olduğum için Lise kısmına devam edemedim. Öyle sanıyorumki bu (Tiyatro okuluna) girince hem ben hem aile efradı iyi olacaklardır”

“Artisliğe fazla hevesim vardır, okulunuza girmek istiyorum. Ne yapayim…”

“Bu okula olan hevesimle şu mektubu yazdım. İşallah isteğim olacak ve olur zannediyorum.”

“Size binlerce defa rica ederim, bana bir babalık ediniz, bende sizin gibi san’atkâr olmak isitiyorum: Mektebinize benide kabul ederseniz, en eyi talebelerinizden biride ben olmaya çalışacağıma, Türklüğüm namına söz veriyorum.”

“İlerde yüksek himayelerinizle terbiye görecek gür sesim, milli sahnada, heveskarı bulunduğum güzel yurdumuzun ve yüksek inkilabınızın beklediği ve henüz yeni doğacak Millî tiyatro ve Opera kısmında benimde yüksek ülkümle naçizane hizmet edebileceğime emin olabilirsiniz”

“Altıyaşından beri sinama ve artis meraklısı olduğum için 14 yaşımda içimde tamamen artislik hevesi uyandı bunun için sizi rahatsız etim…”

“Hatta birkaç arkadaş birleşiyor kırlarda beğendiğimiz filimlerin taklidini yapıyoruz”

“size bir artist ismini yazacağım sizin sevdiğiniz bir yıldızdır Marte Egerttin sesini nasıl biliyorsanız aynı ses bendedir”

“aile ocağında hissi şefkatle istiskal görmemekde isemde; babam tarafından giydirilen elbiseleri sırtımda taşımaktan sıkılıyor, yataklarında yatmaktan, sofralarında yer işgalet- mekten hicap duyuyorum”

“…Annem ve Babam 1935 senesinde Her ikisi de vefat ettiler. Şimdi ben Büyük annemin yanında yatıp kalkıyorum. Ekmeğimizi zor kazanıyoruz fakat ben sahneye çıkmaya çok meraklıyım.”

“size nasıl anlatayım bilmem. Ben artis olmak isteyorum duydum ki Ankarada artis mektebi acıldı çok sevindim… Halbuki Büyük annemin hali vakti yok ki beni orta okula göndersin. Büyük annem Bakıyor ilk okulu bitireyimde sanata beni göndersin de çalışayım Haftada alacağım bir bir buçuk lira ile evi idare edelim onun için size yalvarıyorum”

“Hükümetin bu işi ele alması ve sağlam esaslar koyması üzerine bu devletin muazzaf bir memuru bulunan benim, bu yerimi bırakıp “Tiyatro Mektebinize” girerek kendime yeni bir istikbal yap mağa kalkışmam Artistliğe olan aşkımın derecesini anlatabilir sanıyorum”

“Tabiatın bana vermiş olduğu kabiliyeti şüphesiz sizlerde takdir edeceksiniz.”

“Bu gün istikbalimi oldukça kazanmış bulunuyorum. Lakin işte yine taptaze bir heyecanla bu okula baş vuruyorum”

“Ben 16 yaşında bir kızım. Kız ortaokulunun birinci sınıfında okudum. Musikiye, tiyatro ve operet işlerine heves ve istidadın vardır. Mufassal cevabınızı beklemekteyim.”

Eğer mektebinizin (operet) kısmına kabul edileceksem evrakımla birlikte ilk teşrinin onunda (10 Ocak) Ankaraya geleyim. Mektebinize girmekliğim şüpheli ve imkânsız ise beyhude masrafa girmek yazık olur.”

“Mektebinize kaydolmak ve devam etmek için uzun zaman uğraşarak babamı ve muallim olan dayımı ikna edebildim. Lütfen biraz da siz gayret ve kolaylık gösteriverirseniz bir istidadı yetiştirmiş olursunuz”

“En büyük önderim: Size bu dertlerimi şifaen söylemek imkânını bir türlü bulamadım. Köşkünüzün kapusunda günlerce bekledim beni içeriye sokmadılar. Yazacağım birkaç satırımı yaşlı gözlerimle ayaklarınıza kapanarak yalvarıyorum lütfen okuyunuz.”

“muvafak olduğuma çok emindim nedense kazanamadın dediler”.

“…bütün ailem yaşlı gözlerimizle size gövenerek ayaklarınıza kapanıyoruz beni o mektebe kaydettirmenizi yalvarıyorum”

“Bu fotoların bendenize ait olduğuna inanırsanız, bu sanata olan aşkımı hevesimi de elbet taktir edersiniz. Sayın Üstad! Sahneye olan aşkım beni bir hastalık gibi kemirmekte…”

“Asil Hoca!…Ruhsuz İnsan yaşarmı diye sorarlarsa size. Bendenizi hatırlayarak hiç tereddüt etmeden yaşar diyebilirsiniz. İşte, benim ruhum ben de değil, o sanat aşkile kurduğunuz zikıymet mektepte yaşıyor.”

“Ne yazık ki sağ ayağımın iki cm aksaklığı beni o aziz yuvadan aşkım olan yuvadan uzaklaştırıyor”

“Pek küçükten beri tiyatroculuğa karşı olan hevesimizi muhitin eski düşüncelerinin tesiriyle açığa vuramıyorduk.”

“Ruhum her an sönük, hiçbir şeyden zevk almaz vaziyette hislerim hep inkisar hayâl (hayal kırıklığı) içinde gidiyorum. Fakat nereye gidiyorum? Bana ne oluyor? Bilmeyorum. Hayatta ne istiyorum? Zevkime giden ne? Beni ona kavuşamadığım için bedbaht eden arzu ne? İşte hergün bu vaveylâ (çığlık) içinde sürünüp gidiyorum. Hiçbir şeyde zevkim yok”

Marta Eggerth’i merak ediyor musunuz? Burada pek çok şarkısı var. 


22 Nisan 2014’te yazmışım bu yazıyı.

Şövket Elekberova ile “Pıçıldaşın Lepeler”

Size bu satırları çok güzel bir şarkıyı dinlerken yazıyorum, zaten yazının konusu da bizzat bu şarkı. Adı Pıçıldaşın Lepeler, söyleyen Şövket Elekberova. Zamanında burada kadınların şarkıları diye bir seriye başlamış ve tek bir yazının ötesine de geçememiştim. Yıllar sonra serinin ikinci yazısını yazıyorum.

Azerbaycan’ın efsane şarkıcısı Şövket Elekberova’yı duymuş muydunuz? Cevabınız hayır ise şimdi tanışacak ve olasılıkla çok da memnun olacaksınız. Elekberova’nın halk şarkıları söyleyerek başladığı kariyeri 50 yıl kadar sürmüş, ülkenin en sevilen kadın sanatçılarından biriymiş 1993’te 70 yaşında öldüğünde.

Hakkında okuduklarımdan çıkardığım kadarıyla, öldüğünde memlekette gözyaşı dökmeyen kalmamış. Lepeler şarkısı, bir tür ninni aslında. Yazının devamında biriyle söyleşiyoruz şarkı hakkında, Azerbaycan söz konusu olduğunda çok uzağa gitmemize gerek olmuyor neyse ki, yanıbaşımızda bir bilen var.

Şimdi şarkı, sonra sözler, sonra da söyleşi var sırasıyla. Söyleşinin anlamlı olması için şarkıyı dinleseniz iyi olur tabi.

Pıçıldaşın, pıçıldaşın lepeler,
Belke mene bir sözünüz var sizin
Buruq qazır menim ömür yoldaşım
Qayıdırmı qucagından denizin?

Körpemizi yatırmışam indice
Beşiyine ay nurunu sepeler
Sevgilimden xeber verib gizlice
Pıçıldaşın, pıçıldaşın lepeler

Gece keçir ay dolanıb üfüqde
Göy xezerin sinesinde meh esir
Ah tez olun darıxıram, ey sular
Müjde verin seven qelbim telesir

Mavi sular sevgilime yol verin
O qayıtsın alnı açıq üzü ağ
Çünki qızıl Abşeronun oğlunda
Bir adetdir zeferlerle qayıtmaq

Ne oldu? Biraz anladık, biraz anlamadık değil mi sözleri?

Pıçıldaşmak, lepe, buruq, qayıdmak, xezer, darıxmak, Abşeron… Fakat bir kadının şarkısı bu anlaşılan, körpesini yatırıyor beşiğine çünkü, sevdiğini bekliyor, bir denizden bahsediyor… Neler oluyor? Cevaplar (şu an yazıyı yayına alırken bu parantezin içinde kendinden Sovyet Bakanı olarak bahsetse acaba tutar mı diye düşünen) Nigar‘dan:

Kiraz: Biliyor muydun sen bu şarkıyı?
Nigar: Nasıl bilmem ya, ninni olarak yerleşmiş, çok bilinen bir şarkıdır bu.

Lepe ne demek?
Minik dalga. Ufak ufak kıyıya vuran köpüklü dalgacıklar, lepeler. Bu arada madem şarkı sözlerinde Azerice’deki x (kh, Kürtçe’deki gibi) ve q (sert g, İngilizce’deki q değil) kullandık, aslında ləpələr diye yazılıyor. Schwa karakteri, Türkçe’de binlerce (binler’deki e mesela) kelimede telaffuz ettiğimiz açık e.

Pıçıldaşmak?
Pıçıldaşın diyor lepelere. Fısıldaşın yani. Belki bana bir diyeceğiniz var diyor. Ömür yoldaşım (ana dilim diye demiyorum çok güzel laf değil mi?) buruq, yani petrol kuyusu kazıyor, döner mi kucağından denizin.

Deniz de Hazar olacak herhalde. Deniz mi diyor kenarında yaşayanlar Hazar’a?Teknik olarak göl, ama etrafında yaşayanlar için derya.

Başka anlayamadığım kelimelere bakıyorum şarkıda: Gece keçir ay dolanıb üfüqde, Göy xezerin sinesinde meh esir, Ah tez olun darıxıram, ey sular, Müjde verin seven qelbim telesir… xezer, darıxırmak, telesir. Neler diyor, qayıdırmak da dönmek demek anlaşılan, öyle mi?
Göy, mavi. Sine, göğüs (gençler bilmez belki tedirginliğiyle çevirdi). Meh, yel. Darıxmag, özlemek (aynı zamanda sıkılmak, bunalmak). Telesmek, acele etmek, burada bir türlü bekleyemeyen bir endişeyi ifade ediyor.

jt0u6qsacxklv1k7_500.jpg

Neft Taşları’ının 1959’daki bir hali.

Buruq qazır menim ömür yoldaşım.. diyor ya. Petrole gitmek ne demek, hem ne zaman oluyor bütün bunlar?
1950’li yıllar olsa gerek. Ömür yoldaşı Neft Daşları’na gitmiş olabilir, bu dünyanın ilk off-shore petrol çıkarma platformu, Bakü açıklarında Hazar Denizi üzerinde kurulmuş bir endüstriyel kasaba. İşçilerin kaldığı birkaç katlı evler, sokaklar, kendi postanesi var. Neft Daşları’nda çalışan petrol emekçilerinin özverilerini ve kahramanlığını anlatan birçok film var, mesela Gara Daşlar (1956), Mucizeler Adası(1963), Insan Mesken Salır (1966). Söylemezsem günah: yüzlerce (binlerce de olabilir) Sovyet filmi olduğu gibi Youtube’ta, çünkü bizim insanımız tarihsel olarak copyright’a inanmıyor (Her türlü kitabın <Lib.ru> gibi platformlarda korsan dağıtılmasının gizemini de çözdüm hadi yine iyisiniz). Benim rahmetli dedem de petrol mühendisiydi, “o dönem denizdeydi” lafını çok duymuşumdur. En yakın arkadaşı 22 yaşında iş kazasında ölmüş.

Anonim mi bu şarkı, ya da güfte, bestesi kimin biliniyor mu?
Anonim olmadığını biliyordum ama bestecisi güftesicisine ben de şimdi baktım. Türkiye’de “Azeri türküsü” olarak bilinen birçok şarkı ‘türkü’ değil, 20. yüzyılda bestelenmiş şarkılar. Zamanında sinirlenip söylendiğim için aklımda kalan bir örnek, Ezginin Günlüğü’nün hepsi Azerice şarkılardan oluşan Alagözlü Yar albümünde, birer söz yazarı ve bestecisi olduğu halde ‘geleneksel’ diye geçen şarkılar. Örneğin albümdeki Nazende Sevgilim’in söz yazarı, Lepeler’in de yazarı olan İslam Seferli. Şuradaki Seçilmiş Eserleri kitabında şiirin orjinali de var.*

Erkekmiş yani! (Dağılıyoruz o zaman)… Neyse, olsun. Yine de bir kadın şarkısı sayılır, çünkü herhalde körpesini beşiyine yatıracak, petrol kuyusuna gitmiş karısını evde bekleyecek adam modeli yok dünyada. Beste kiminmiş peki?
Yine her iki şarkının da bestesi Andrey Babayev’e ait. (Benim Ezginin Günlüğü serzenişimi yakarış formatında sunan bir yazı buldum, dostuz kardeşiz dedik dağıttınız ortalığı diyor yazar.)

Andrey Avanes oğlu Babayev, o zaman Azerbaycan SSCB’inin bir parçası olan Karabağ doğumlu bir Ermeni. Az ileride verdiğim linkte annesinin Ermeni, babasının Azeri olduğunu söylemiş bir şarkıcı. Karabağ’da savaştan önce böyle çok fazla karışık aile olsa da Avanes klasik bir Ermeni ismi. Fakat soyadı nasıl Babayev onu bilemedim. Rusça Vikipedya sayfasında Ermeni kelimesi 14 kere geçiyor, ADAM ERMENİ YALNIZ konusunda ciddi her kim düzenlemişse. Azericesinde hiç geçmiyor (sürpriz!). Babayev Bakü Konservatuarı’ndan mezun, ölümünden 14 sene önce Moskova’ya taşınana kadar Azerbaycan Devlet Radyosunun milli enstrümanlar orkestrasının yardımcı şefliğini, Bakü garnizonunun sanat direktörlüğünü, Bakü Filarmonisi’nin ansambl direktörlüğünü ve koro şefliğini yapıyor. Bugün klasik saydığımız birçok Azerice şarkının bestecisi, ama bu şarkılar Rusça sayfada geçmiyor, Azerbaycan’da da bazıları bestekârın ismini telaffuz etmek istemiyormuş. Halbuki Azeri ile Azerbaycanlı arasında bir fark varsa bu adam bunun canlı resmiymiş işte. Acaba İslam Seferli ile nasıl bir ilişkileri vardı, o ilişkiden geriye ne belgeler kaldı merak ettim. Savaş böyle şeyleri ya yok ediyor ya halı altına süpürüyor.

Sana söylendi mi yani bu şarkı körpeyken? (Kapıldım ben de). Ne kadar yaygın anlamak için soruyorum.
Söylendi diye hatırlıyorum, ailede tüm kadınlar biliyor. Şövket Elekberova’nın gerçekten ninni olan (ninninin Azericesi laylay) bir şarkıyı okumuşluğu da var bu arada, dünyanın ninnilerini toplayan Rusya menşeli bir projede illüstrasyonlu videosu yapılan, bilmeyenler için onu da ekleyeyim, ama dikkat edin ağlayıverirsiniz. O seriden arada dinlediğim/izlediğim diğerleri (Aşkenaz) Yahudi, Ermeni, Gürcüninnileri (aslında Gürcü’yü Güney Kafkasya şovenliğime halel gelmesin diye saydım, video çok güzel ama Allah günah yazmasın Stalin’in en sevdiği şarkıdan daha enfes yetişkin türküsü oluyor). Aslında ninni olmayıp annemin ninni olarak söylediği, en azından benim hatırladığım bazı diğer şarkılar Küçelere Su Serpmişem, Girdim Yarın Bahçasına, Gubanın Ağ AlmasıAy Beri Bak (annem Norveççe söylemiyordu tabi, bu albüm ayrı bir konu).

Sonda Abşeronun oğlu diyor, Abşeron?
Abşeron yarımadası. Azerbaycan haritasını düşünürsen (sen hiç Azerbaycan haritasını düşündün mü Kiraz?) kartala benziyor, kartalın gagası. Bakü’yü de içine alan, deniz kenarı bölge.

Şövket Elekborova ile ilgili ne dememiz lazım peki?
Allah rahmet eylesin. Bir efsane. Anında nostalji sebebi, ‘öylesi gelmez artık’ makamında. Ben youtube’da Şövket, Reşid Behbudov, Müslim Mogamayev gibi insanların şarkılarının altında gezmeyi seviyorum, normalde milliyetçi kavgalarla dolu olan yerlerde genelde ‘kuyruk filan vardı ama iyiydik BE’ tarzı bana hitap eden iç geçirmeli yorumlar oluyor.

Ayrıca 1930 doğumlu babaanneme sordum, gençliğinde Şövket’e çok benzetilirmiş (“ama ben ondan iyiydim tabi”), bir keresinde arabadan laf atmışlar sokakta yürürken, “yavru Şövket!” diye. Cevabını tüm Türkiye’nin okuduğu sitemizde paylaşacağımı söylemedim gerçi sorarken, ilgili herkesin affına sığınıyorum.

Diğer şarkılarından da örnekler verelim o zaman: 

Tez Gel
Bir Könül Sındırmışam
Gedek Üzü Küleye
Aldatmayaq Birbirimizi 

* Ezginin Günlüğü grubunun kurucusu ve Alagözlü Yar albümündeki bazı eserlerin vokal yorumcusu Hakan Yılmaz’dan bir email aldık bu ifadeyle ilgili: “Alagözlü Yar albümü Ezginin Günlüğü’nün 1987’de çıkardığı bir albümdü. O zamanların şartlarında (Azerbaycan bir Sovyet cumhuriyeti ve iletişim yok; internet yok; Türkiye’de bir müzisyenler birliği yok; TRT’de bilgi yok, olanı da almak çok zor) albüme aldığımız bazı eserlerin geleneksel türküler mi, yoksa bestesi ve söz yazarı olan şarkılar mı olduğunu çok araştırmış, lakin güvenilir bilgilere ulaşamamıştık. Eserlerin sözlerinin aslını ise İran Azerbaycan’ından göç etmiş bir tiyatrocu arkadaşımızın yardımıyla kontrol etmeye çalışmıştık. Kısacası, bu konuda yeterince hassasiyet gösterdiğimizi, lakin şartlardan ötürü yüzde yüz başarılı olamadığımızı belirtmek isterim. Nitekim, 2015 yılında Ada Müzik’ten kendi adıma yayınladığım “Sen Yoktun” ve 2017 yılında yine Ada Müzik’ten kendi adıma çıkardığım “Türkülerle Yeniden” albümlerinde bestecisi ve söz yazarı belli olan tüm Azerbaycan şarkılarının künye bilgileri albüme yazılmış ve MESAM üzerinden de telifleri ödenmiştir.

5harfliler.

Umman Nine: Kadınlar Çeker Zahmet Küreğini

Özay Gönlüm’ü hatırlıyor musunuz? Elinde, adını “yaren” taktığı cura, saz ve divandan oluşan “garip” görünümlü çalgısı ile televizyonda belirir, Denizli şivesiyle türkü söyler, bazen de hem çalar, hem de bir şeyler anlatırdı. Özay Gönlüm 2000’de, henüz 60 yaşındayken bu dünyadan ayrıldı. Bu yazıda, çok istemekle beraber, onun yüzlerce yıllık birikimle şekillenen hikâyecilik geleneğinin aslında nasıl devamı olduğundan ve bu gelenekteki yerinden bahsedemeyeceğim, zira harcım değil. Onun yıllar yılı ses verdiği bir dizi mektup ve bu mektupların yazarı Umman Nine’ye ilgili söyleyecek bir çift lafım var lakin.

Özay_Gönlüm_portre.jpg

Umman Nine, 1960’lar başında Denizli’nin Acıpayam ilçesinin bir köyünde yaşayan bir kadın. Köyünde öğretmenlik yapan Mehmet Yılmaz aracılığıyla, askerdeki torunu Kara Ahmet’e bir dizi mektup yazdırır. Yılmaz bu mektupların 25’ini, Umman Ninenin yöresel şivesine hiç dokunmadan 1964’te yayınlar. Ben Umman Nineyi hayali bir karakter, mektupların yazarını da Özay Gönlüm olarak bildim yıllar yılı. Ta ki bir Denizli Dergisi‘nde yayınlanmış şu makaleyi görene dek. Benim okuyabildiğim on altı mektubun hiç birinde Umman Nine, Mehmet Yılmaz’dan bahsetmiyor, ancak birkaç tanesinde torunundan gelen mektupları köyde Ormancı Ali Efendi’ye okuttuğunu öğreniyoruz.

Her mektup toruna düzülen uzun methiyelerle başlıyor, şunun gibi:

Ey benim umudumun kandili, gozyaşımın mendili, dağdan bağdan aşırmadığım, dilden gönülden düşürmediğim, türküylen yörüttüğüm duaylan böyüttüğüm, kardan kıştan kayırdığım, bazlamaylan doyurduğum, tarlada toprağım, ağaçta yaprağım, bi tenem yavrım benim nasılsın bakem eyi misin?

Torunun köyde neler olup bittiği öğrenmek isteği karşısında Umman Nine adeta bir magazinci gibi yazıyor. Kim kiminle evlendi, kimi kim istedi, kim büyük şehre gitti, kim Umman Nine’yi kızdırdı, kim gönlünü aldı, kimin öküzü kayboldu, kim hangi düğünde en çok oynadı… ve benzeri havadisleri ayrıntılarıyla öğreniyoruz. Köyden bazı kişilerin isimleri sürekli tekrarlanıyor mesela; Zartlak Osman, Çoban Mustafa Ali, Gıygıdı İbraam, Hıkgıdık Ülfet, Dıbırdıbır Memet, Mıgırdıcın Şaban, Yalınayak Fadime, Tığkuyrukların Osman, Gıdı Gıdı Zeynep, Kılkuyruk Zehra gibi. Umman Nine’nin hazzetmediği kadınlar hep “domates suratlı, eğri bacaklı” olarak tarif ediliyor.

Umman Nine’nin kadınların erkeklerle ilişkilerinde ve toplum hayatında nasıl davranmaları gerektiğine dair gözlemleri de kayda değer. Kadın sabahları herkesten önce uyanacak, düğün yerinde çok oynamayacak, hamur yoğurmada, döşek sermede üstün olacak ve  özetle yerini, yurdunu her daim bilecek. Yalnız “kocalar da gubur gubur guburdanmayacak.” Aramızdaki Denizliler de onaylarsa, guburdanmak galiba üstünlük taslamak anlamına geliyor.

Bu mektuplarla ilgili ayrıntılı bir araştırma yapıldı mı bilmiyorum, Umman Nine hangi köydeydi, torunu nerede askerdi, neden torunun annesi ve babası mektuplarda yok, kaç mektup var gibi çok büyük sorular var kafamda. Özay Gönlüm’ün ölümünün ardından arşiv kayıtları yayınlandı. İnternet üzerinden mektupların çoğuna ulaşmanız da mümkün. Aşağıdaki mektup, zannediyorum İnternet’te hemen hiç bir yerde bulamayacağınız bir örnek. Bir zaman evvel Konya’da yerel müzik örnekleri toplayan bir arkadaşımın evinde buldum ve başka da bir yerde rastlamadım. Bu mektupta Umman Nine’nin kadın erkek ilişkilerine nasıl baktığını ve özünde köy kadının yazgısını okuyoruz. Mektubun kaydını dinlemek isterseniz, o da şurada. Sonlara doğru noktalarla eksik kaldığını işaret etmeye çalıştığım bazı kelimelerin ne olduğuna dair hiçbir fikrim yok. Yine aramızdaki Denizlililerin yardımına ihtiyaç var.

İşte mektubun metni de bu:

“Amanın yavrııım, dün bizim tığkuyrukların Osman Çavuşun karısı Dudu, bi kız daha doğurdu. Tam altı dene kızlı oldular gari. Geçenlede köyün kayvesinde oğlan bubuları Osman Çavuşunan eğlene eğlene bi hal olmuşlar:

“Düzine kızlı bu beya bakın bu beya”
“Altı kızın olup düşünceğine, uyuz ol da gaşın arkideş”
“Ee oğlum Osman, erkek olsun erkek olsun da gözünü sevdiğim, isterse merkep olsun”
“Çavuş Dayı gocu gölün sazlısından, adamın yedi gızlısından korkceksiniz arkedeşler”

İşte böyle… Adamcağız kayvesini bile içemeden kakmış yerinden. Tam bizim gocu kapının önünden geçiyodu, suratı bi garış, yüzü karanlık, ”aayy oğlum” dedim “neye canın sıkkın Çavuş? Gel bakem anlatıve bi noldu?” Sağolsun geldi anlatıverdi, ben de içini serinletiverem deye iki laf edivedim. ”Eee Osman oğlum” dedim, “Sen neyneye onların aklan öyle?”

“Ne edem gari eee?”

“Koca ırabbim öyle münasip görmüş. Çok şükür elleri ayakları düzgün. Sen en iyisi son kızının adını Kader koy. Bu benim kaderim yaşasın kayınpederim’ de, çık işin içinden anasını satem. Hem ne derler: Çıranın özü, baharın yazı, erkek adamın gızı olur len, boşver sen”

Öyle dedim emme, Osman yılık burnunu accık daha yılıktırdı.

“Bu senin dediğin züğürt tesellisi Gocu Ninem” dedi. ”Meselenin halli ortada, belli. Karıyı değiştirmek ilazım. Yarın Akören’e varcen, oğlan doğurganı bi karı bulcen, eve alcen, getircen. Dudu istemezse babasının evine postaleycen.”

Yaaa, köy kadının yazgısı bu işte.

Kocası deel mi? Hem döve, hem gova, hem seve. Yüzyıllardır böyle gelmiş, emme gitmez böyle. Gitmemeli deyom, değiştirmeli bu kafayı deye bekleyom. Kadınlar çeker zahmet küreğini, erkekler yeyiverir kaymağını boreğini. Elbette çocuk kısmı hocasından, kadın kısmı kocasından accık çekincek. Eyi de kocular da oyle gubur gubur guburdanmaycek. Bi de Osman Çavuş’u irezil ettikleri yetmeyomuş gibi karısı Dudu Gelin’i de irezil ediyolarmış ya. Hani beş oğlan anasıyım deye gurd gurd gubaran bizim Cıbıl Hatçe va ya. Tutmuş Dudu Gelin’i çeşme başında, ”Oğlan doğuranlar övünüveesin, kız doğuranlar dövünüveesin. Gocu dünya bi gemi, akıl yelkeni, fikir dümeni, doğur oglanı da yaşatıveesin seni” deye, gas gas gasılcen, gurd gurd gubarcen diye, nerdeyse fistanını yırtcek eğri bacaklı, domates suratlı, çirkin karı.

Ulen çocuk kısmısının oğlanı kızı mı olurmuş! Yaylanın çayırlısı, evladın hayırlısı. Hem zoba odunsuz, erkek kadınsız …….. kadın erkeksiz olmaz. Güzel irabbim böyle yazmış gocu defterine. Bilmeyen varsa bilsin, duymayan varsa duysun gari hey heeeeeey.

Yazının görüntüsü Nuri İyem’in bir resmi. 


5Harfliler