Kategori arşivi: RÖPORTAJ

Ebru Boyar ile Röportaj I: Bu Kadını Mezara Komasunlar

1702 yılının kış aylarında, İstanbul Fatih’teki Kasap İlyas mahallesinde bir kadın öldürülmüş. Adı Meryem.

Meryem ikinci kocasıyla evlendikten birkaç ay sonra öldürülür. Yedikule muhafızlarından olan ilk kocasının ölümüyle Meryem’e bir miktar mal kalmıştır. İkinci evliliğini Kasap İlyas mahallesinden Şeyh Manevi Efendi ile yapar.

O sabah Meryem’in cenazesi evden çıkarılırken, bitişikte oturan komşularından bir kadın tabutu görünce, “Bu kimdir?” dIye sorar etraftakilere. “Şeyh efendinin hatunudur, bu gece emr-i hakkile vefat eyledi” cevabını alınca şaşkına döner ve “feryad eyler:” “hay bu hatunu ben ahşam sağ bırakup gitdim. Galiba bir şüphesi dahi olmak gerek idi. Beni yalnız bırakma deyüp ahşam niyaz eylemiş idi.”

Adını bilmediğimiz bu komşu kadın “bu meyyiti [ölüyü] mezara komasunlar sonra nedamet çekersiz” diyerek o gün İstanbul’u ayağa kaldırır. Muhafızlara, kadıya, oradan veziri âzama kadar ulaşır. Meryem’in eceliyle ölmemiş olabileceğine, ölümünün mutlaka araştırılması gerektiğine dair herkesi ikna eder. Meryem’in ölümü, bu komşu kadın sayesinde tarihe geçmiş. Biz bu vakayı böylelikle bilebiliyoruz. Olay Anonim Osmanlı Tarihi isimli kitapta yer verilen kroniklerden birinde “Hikâye-i garibe” başlığında  anlatılıyor.(*)

Olay veziri âzamın kulağına kadar gidince tabutun açılması için izin çıkar ve sahiden de tabutun kapağı kaldırılınca ilk olarak Meryem’in boynundaki ip izleri görülür. Elleri kolları, çürük içindedir, kafası, yüzü darp edilmiştir. Saçlarının örgüsü açılmamıştır ve bedeni kefene değil, başka türden ucuz bir astara sarılmıştır.

Şeyh Manevi Efendi, karısının nasıl öldüğünü bilmediğini, öldürülmüşse kendisinin de bunu yapandan şikâyetçi olduğunu söyler hemen, ilk savunması bu olur. Ama sorgu biraz daha genişletilince şeyhin mahallede hiç de iyi bir ünü olmadığı ortaya çıkar. Meryem’in kimsesi yoktur, sahip olduğu mallar kocasına kalacaktır. Fakat davanın görülme sürecinde Şeyh Manevi Efendi hastalanır ve sonra o da ölür.

Bir kadının, sıradan bir kadının öldürülüşü yaşadığı mahalleyle, etrafıyla, toplumla, ilgili bize ne anlatabilir? Kadın cinayetlerine 300 yıl önceden bir baksak ne görürüz? Zamanı bu kadar geriye çekmek ve tek bir olaya odaklanmak, bugün işlenen kadın cinayetlerine başka bir gözle görmemizi sağlar mı acaba?

Meryem cinayetini başka bir kitapta gördüm ben. İzleri takip ede ede önce Ebru Boyar’ın meslektaşı Kate Fleet ile yazdığı kitaba, sonra da Ebru Boyar’a ulaştım. Önce ikimiz de tereddüt ettik, tek bir vaka üzerine ne kadar uzun boylu konuşabilirdik ki? Ancak endişe ettiğimiz gibi olmadı. Konuşunca, konuştuklarımız yazıya dökülünce ortaya çıktı ki bir cinayet söz konusu olduğunda komşuların, mahallenin, adli sorumluların, o sırada orada olan, susan, susmayan herkesin bir rolü var. Hatta sonu bir cinayete kadar varan olaylar, işin içindeki insanlar, herşey katledilen kadının etrafında bir koza gibi örülüyor sanki. İşte bazen o kozayı delip geçen biri çıkıyor, bambaşka bir hal alıyor tarih. Bu örnekte inisiyatifi alan, tüm akışı değiştiren başka bir kadın olmuş.

Doçent doktor Ebru Boyar halen ODTÜ Uluslararası İlişkiler bölümünde ders veriyor. Ağırlıklı olarak Osmanlı toplumsal yaşamı üzerine çalışıyor. Adı geçen, Kate Fleet ile beraber yazdıkları kitabın adı: Osmanlı İstanbul’unun Toplumsal Tarihi.(**) Kitapta mahalle kavramı özel olarak işlendiği ve Meryem’in yaşadığı Kasap İlyas da tipik bir Osmanlı mahallesi olduğu için bu cinayeti biraz mahalle içinden ele aldık. Görüşmemizi iki parça halinde yayınlıyoruz. Bu ilk kısımda Meryem cinayetini, haftaya yayınlanacak ikinci kısımda 18. Yüzyıl başında kadınların Osmanlı kamusal alanındaki görünürlükleri üzerine konuştuk.

unnamed

Siz bu vakayı kitabınızda nasıl işlemiştiniz, nesi önemli gelmişti öncelikle?
Bu olayın yer aldığı türden kroniklerde bu tarz olayları bulmak çok güç aslında. Tabi kadı sicillerinde bulabilirsiniz ama böyle ayrıntılı bir şekilde değil. Bu olay ulaşabildiğimiz döneme ait kadı sicillerinde yer almıyor mesela.

Bu olay ilgimizi çekmişti çünkü biz kitabı yazarken insanların birbirlerini gözledikleri yerler olarak mahallelere özel olarak bakmak istedik. Bizim için ilginç olan tarafı olayı ortaya çıkaranın da bir kadın olmasıydı. Yani burada hem kurban, hem de olayı ortaya çıkaran bir kadındı. Bu kadının bütün toplumsal mekanizmaları kullanabilecek kadar sistemi bilmesi ilginçti. Bu da ortaya başka bir kadın profili de çıkartıyor. Yani biz hep kadını kurban üzerinden değerlendiriyoruz. Evet öyle ama, kurban olmayan bir kadın profili de var ve bu da aslında belki toplumsal olarak bir umut ışığı. En baskıcı sistemlerde bile var olabilen, iz bırakan bir kadın.

Nasıl kullanmış o toplumsal mekanizmaları, kimlere nasıl ulaşmış?
Önce “Topkapısuna” kulluk çorbacısına gidiyor, “bunu gömmeyin nedamet çekersiz” dediği kişi o. Sonra kaymakam paşaya gidiyor. Paşa artık şehir yöneticisi. Orada şikâyetini veriyor ve şikâyeti kadıya gidiyor. Kadı da veziri âzama yazıyor vakayı. Burada şu da önemli belki. Meryem mahalleye yabancı aslında, orada tanınan kişi Şeyh Manevi Efendi. Meryem taşındıktan kısa süre sonra oluyor bunlar. Meryem ne kadar şiddet gördü bilemiyoruz, ama şeyhin iyi  bir şöhreti yok anlaşılan, sonra sorgu sırasında bu da çıkıyor ortaya.

Fakat şu takılıyor aklıma. Kulluk çorbacısı, kaymakam paşa, kadı, veziri âzam derken cenaze ortada nasıl bekliyor?
Yani ne kadar süre içerisinde olduğunu bilemiyoruz ama hızlı bir şekilde hareket ediliyor. Ama tabi şunu unutmamak lazım: Kış aylarında oluyor bu olay. Öyle olunca da cenazeyi bir süre bekletebilecek hava koşulu vardı belki. İstanbul’un ölçeğinin daha küçük olduğunu düşünmeliyiz. Kasap İlyas merkezi bir yer aslında, Yedikule’ye yakın. Her şey birbirine nispeten daha yakınken hızlı bir şekilde hareket edilebilir yani. Yine de bu olay sıradışı belki biraz.

Şeyh Manevi Efendi ile ilgili ne bilebiliyoruz? Şeyhliği nereden geliyor?
Şeyhlik dini bir ünvan da olabilir, başka bir şey de. Ama bu Manevi Efendi Kadırga Limanınındaki Mehemmet Paşa Tekkesi’nin şeyhi. Karabaş Efendi’nin oğlu diyor kronik. İstanbul’da önemli bir tekkenin şeyhi bu adam. Babası Sultan I. Ahmet’in şeyhiymiş, yani hünkâr şeyhi olmuş. Saygın bir adamdan bahsediyoruz kısaca.

Yaşasaydı nasıl ceza alacaktı?
Manevi Efendiyi hapsetmeye kalkışıyorlar ama hasta olduğunu görüp dokunmuyorlar ve sonra da ölüyor. Suçlunun bulunması cezalandırılacağı anlamına gelmiyor, çünkü Osmanlı’da şu an bildiğimizden bambaşka başka bir ceza sistemi var. Bugünkü pozitif hukuk anlayışının dışında, adalet anlayışı da çok farklı. Şeyh Manevi Efendi de sanırım hapsedilecekti. Daha düşük sınıftan olan bir levent olsaydı, ya da bir yeniçeri, gezgin işçilerden, bekâr odalarından biri olsaydı doğrudan öldürülür derdim. Ama bu tür durumlarda bunu söylemek zor. Hapis olduğunu biliyoruz ama süreleri, hapsin sonucunda ne olduğunu bilemiyoruz. Sürgün edildiklerini de biliyoruz mesela. Doğrudan öldürülürdü diyebileceğim bir sınıf da yüksektekiler, büyük vezirler, paşalar. Gözden düştüklerinde, mallarına el konur, Yedikule’de de boğdurulurlar vesaire. Osmanlı sisteminde en tehlikeli alan en yüksek ve en düşük katmanlardır. Ortadakiler daha iyi, daha güvenlikli yaşarlar.

Mahalleye, mahalleliye devletin yüklediği sorumluluklardan bu vakada nasıl görüyoruz?
Mahalle neden önemli? Devletin yüklediği toplumsal kolektif bir sorumluluk var mahalleye. Mahalle kendi içindeki namussuzu, hırsızı vesaireyi temizlemek zorunda. Mesela şiddete yönelik bir olayın kadıya yansıtılması, aile içi şiddetin açığa çıkması gibi bir anlamda. Yani artık ailenin de bir sorumluluğu var, onlar da şüpheli hale geliyor. Mahalle Osmanlı adalet, hukuk sisteminin çok temel bir parçası. Bu parça içinde işte Meryem örneğinde olduğu gibi, sıradışı bir şekilde cinayetler çözülebildiği gibi, bu tür olayların üzeri rahatça da kapatılabiliyor.

Olayın çok ilginç olan bir tarafı da aslında şu:  Manevi Efendi’nin peşine düşen kadın açtırıyor tabutu. Tabutta gördükleri yüzü gözü bir şekilde morarmış, ezilmiş boğazında ip izleri var boğulmuş bir kadın. İnanılmaz bir manzara ile karşılaşıyorlar ve bu çok ayrıntılı bir şekilde anlatılıyor kronikte. Bu komşu kadın ve kadınlar bilirkişilik de yapıyor yani burada. Bambaşka bir rolle çıkıyorlar karşımıza. Cerrah kadınlar, ebeler kadın vücudunun herhangi bir sebeple incelenmesi söz konusu olduğunda bu işleri de yapabiliyorlar.

Kaynak olarak bir kronikten bahsediyoruz. Bu türden kaynaklarda kadınlara nasıl denk geliniyor?
Osmanlı Tarihi’nin şöyle bir dezavantajı var, belki bütün tarihlerde böyledir ama bizim kaynakları farklı şekilde okumamız gerekiyor. Kadın mevzusunda da böyle. Birazcık deşmemiz, içine bakmamız gerekiyor. Daha yaratıcı olmak zorundayız.

Oryantalist bakış açısından yazılmış, gezginlerin gözlemleri vesaire var ama bunlar hep belli temaları tekrarlıyor. Meryemin öldürülüşü gibi ilginç bir vakayı bulmak çok güç. Şeriye sicilleri önemli, orada daha çok kadın hikâyeleriyle karşılaşırsınız ama bütünlük kurmak zordur. Batıda bazı mahkeme kayıtları uzun uzun anlatıyor olayları, böylece çok güzel mikro tarih çalışmaları ortaya çıkabiliyor.

Anonim kronikler isimsiz yazılan tarihler. İsimsiz yazıldıkları için de yazanlar daha açık bazen daha eleştirel bir şekilde olayları betimliyebiliyorlar. Hepsi için genelleyemem ama daha günlük hayata dair ayrıntıları bunların içinde bulmak mümkün, daha sıradan insanların hayatları, kaymak tabakasından olmayanların.

Biraz aşırı yorumlamak olacak belki ama, komşu kadına Meryem’in bir gece evvel “beni yalnız bırakma” demesinin olayın oraya çıkmasında etkili olduğunu düşünüyorum ister istemez. Siz ne dersiniz?
Eğer boşlukları doldurmaya çalışırsak bu cümle bize iki şeyi  düşündürebilir. Birincisi, sizin de ifade ettiğiniz gibi, Meryem’in korkusunu komşusuna dillendirmesi komşunun ertesi gün Meryem’in ölümünden doğrudan şüphelenmesini ve böylece hemen harekete geçmesini sağlıyor. İkinci nokta ise Meryem’e yönelik koca şiddetinin yeni olmadığını gösteriyor – acaba daha önceki eş ya da eşlerine de mi böyle davranmıştı Şeyh Manevi Efendi?

Şeyh Manevi Efendi’nin ölümü ardından kaynağımız şu cümleyle bitiyor: Aslı var-yok, fasl-ı niza ruz-i cezaya kalmıştır. Bunun ne anlama geldiğini de söyleyip bitirebiliriz, ama şimdilik.
Çok serbest bir çeviri yaparsak yazar şöyle demek istiyor: Doğru mu dur değil midir bilemeyiz, bu konudaki tartışma Kıyamet Günü’ne kalmıştır.


Kaynaklar:

(*) Anonim Osmanlı Tarihi 1099-1116 / 1668-1704, Yayına Hazırlayan Abdülkadir Özcan, Türk Tarih Kurumu, 2000.

(**) A Social History of Ottoman İstanbul. Cambridge University Press tarafından 2010’da yayınlanan kitap Osmanlı İstanbul’unun Toplumsal Tarihi başlığıyla İş Bankası Kültür Yayınları tarafından 2014’te Türkçe’ye kazandırılmış.

Ana görüntüdeki resim 19. yüzyıl Fransız ressamlarından Jean Leon Gerome’a ait.
Röportajın deşifresini Dide Deniz Aydemir yaptı, kendisine teşekkür ederim.



5Harfliler, 10 Ağustos 2016

Türk Eğitim Sisteminden Alınmış bir İntikam Gibi: Edebiyat-ı Rap

İnsan türünün, en zorlu koşullarda yaratıcılığına ara vermeden coşabildiğini biliyoruz. Savaş meydanlarından yazılmış harikulade mektuplar, toplama kamplarında yazılmış operetler, sürgünde yazılmış olağanüstü şiirler var. Bazen yaratıcılık zaten bu zorlu koşullarda buluyor kaynağını. Edebiyat-ı Rap serisini de böyle, zorluklar içinde pırıldamış bir iş olarak değerlendirebiliriz. Ama savaş, sürgün gibi bir zorluk değil bu, daha kendine has: İnsanlık tarihinde pek az kula nasip olmuş, sayılı ülke öğrencilerinin çektiği bir tür çile: ÜNİVERSİTE SINAVI.

Türk edebiyatçıların kitap isimlerini, işledikleri konuları, ana meselelerini öğrenmek mecburiyetindeki öğrencilerden biri, bir rap serisi yapmış 2012’de. Adı: Edebiyat-ı Rap. Seride yer alan edebiyatçılar: Halit Ziya Uşaklıgil, Ahmet Hamdi, Halide Edip Adıvar, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Faruk Nafiz Çamlıbel. Üç de edebi türlere ilişkin video var: Serbest nazım toplumcu şiir ve Cumhuriyet dönemi tiyatro, divan edebiyatı yazar ve eserleri, modernizmi esas alanlar. Seride yer alan şarkıları anlatmadan hemen örnek vereceğim. Benim favorim: Halit Ziya Uşaklıgil oldu. Videoyu izlemeniz şart, sonra da sözlerini irdeleyeceğiz!!!

Bir giriş ve Halit Ziya’nın eserlerini saydıktan sonra, ne diyor şarkı:

Modern romanın temelini attı,
TANZİMAT’ın teknik kusurunu kapattı,
Batılı ölçüye uyum sağladı,
HALİD ZİYA romanın babası.

Romanda aydın çevreyi
Hikayede halktan kişileri
REALİZME bağlı ilkeleri
Güçlü bir gözlem yeteneği

Ağır bir dil şairane betimleme
1923’ten sonra yazı dili sade
Söz dizimi benzer Fransızca cümleye
Yapıtları piskolojik çözümleme

Sonra tekrar eserleri saymaya başlıyoruz: Kırk Yıl, Kırık Hayatlar, Mai ve Siyah, Nemide, Saray ve Ötesi, Sefile, Bir Acı Hikâye…

Gördüğünüz gibi şarkı sözleri son derece didaktik. Büyük harfle yazılan kelimeler videoda yer aldığı gibi burada ve belli bir kategorizasyona işaret ediyor. Bunlara anahtar kelimeler de diyebiliriz.  Şarkı sözlerinin tek bir amacı var zaten: Öğrenciye en kestirme yoldan Halit Ziya’yı anlatabilmek, aklında tutabilmesini sağlamak. Kendi üstümde deneme yaptım. Halit Ziya’nın adını duymadığım en az beş kitabını şimdi biliyorum.

Bütün bu seriyi yapan, Uygar Yazanoğlu ile kısaca bir konuştuk. Seri hakkında şunları söyledi:

Lise yıllarımda da rap müzikle uğraştığım için bu tarz bir öğrenim yöntemi benim için kolaydı ve ben de bunu edebiyat dersine uyarlamayı düşündüm. Konu anlatımlı kitaplardan yazarların geçmişlerini ve eserlerini alıp kafiyeli şekilde yazdım. Sözleri ben yazıyorum ama bana ait diyemeyiz, edebiyat tarihindeki bilgileri derledim diyelim. İlk başta sadece evde şarkıları kaydedip kendim dinliyordum, sonradan dershanedeki arkadaşlarım da öğrenmeye başladı. Sınavdan sonra arkadaşlarımın kardeşlerine, eşe dosta CD halinde hediye olarak veriyordum. Sonradan çok talep olunca bir youtube kanalı açıp şarkıları slayt haline getirdim. İşin içine görsellik girince daha akılda kalıcı oldu tabii. Şarkılar satılık değiller çünkü bunları dinleyenlerin büyük bir kısmı dershaneye gitmeye durumu olmayan Anadolu’dan, Doğu’dan öğrenciler.

Tek motivasyonum gelen teşekkür ve sınav başarı durumları. Çok güzel mesajlar alıyorum. Edebiyat netlerini arttıran ve sayende sınavda şu soruları yaptım diyenler çok var, bu da beni daha fazla yapmaya teşvik ediyor. Edebiyat öğretmenlerinden çok mesaj alıyorum, derslerinde kullanıyorlar. Ayrıca edebiyat okuyan üniversite öğrencileri de sunumlarında kullanmak üzere talep ediyor, bu da beni mutlu ediyor tabii ki.

Son olarak, benden sonra internette başka edebiyat şarkıları da çıktı benim şarkılarımı onlarla karıştıran çok var. Hatta bir, iki insan yaptıkları bu şarkıları satıyor sanırım, tabii ki onlardan da faydalansın insanlar ama Edebiyat-ı Rap ismi projesi altında olanlar benim çalışmalarım, başka yerde şubemiz yoktur.

Uygar Yazanoğlu sözel alandan ilk 3000’e girmiş (çünkü diyorum, kefilim, şarkılar işe yarıyor). Ben bu yazıyı yazarken birisi dedi, kimdi hatırlamıyorum. “Türk eğitim sisteminden alınmış bir intikam gibi” diye. Katılmamak elde değil..

Edebiyat-ı Rap, Youtube kanalı, Facebook sayfası.

Son olarak bir de Ahmet Hamdi’yi dinlemeden bırakmıyoruz, çünkü bu da epey başarılı.

 

Ediz Dikmelik ile Röportaj: Çocuklar İçin Felsefe “Tartışıyoruz Ama Kavga Etmiyoruz”

Oğuz Atay’ın okur okumaz beni çok çarpan bir cümlesi var, seneler evvel denk gelmiştim: “Çocuklar herşeyi bilirler, onlardan hiçbir şey saklayamazsınız” diyordu. Herhalde Tutunamayanlar romanından olacak. O zamanlar etrafımda çok çocuk yoktu ve bir anda çocuk dediğimiz bu insanların ne kadar da tekinsiz oldukları gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalmıştım.

Şimdi bana öyle geliyor ki herhalde bu tekinsizlik durumları okul yaşına dek artarak coşkuyla devam eden bir merak, sorgulama, öğrenme isteği ve açlıktan da kaynaklanıyor. Okul sıralarına oturmalarıyla beraber yaşken eğiltilmeye çalışılan ağaçlara mı dönüyorlar nedir, o coşku yerini dertli, tasalı başka bir hallere bırakıyor. Esas tekinsizlik de bu olsa gerek aslında. Ardı ardına gelen sınavlarla yetişkinliğe doğru atılan ve giderek ağırlaşan adımlar.

Ediz Dikmelik, İzmir’de bir vakıf aracılığıyla çocuklarla felsefe yapıyor bir süredir. Onunla tüm deneyimi ve program hakkında konuştuk. Çocukların okul eğitimlerinden sonra gönüllü olarak katıldıkları bir yer felsefe sınıfı. Üstelik her ders de iki saate yakın sürüyor, 9 yaş civarı çocukları için uzun bile sayılabilir belki, ancak okuyunca göreceksiniz kimse ders bitsin diye saatine bakmıyor. Hani günde altı saat felsefe dersi görmeye bile razılar! Röportajda mümkün olduğunda Ediz Dikmelik’in kendi deneyimine odaklanmaya çalıştık çünkü oraya buraya sürekli çekiştirilen eğitim sistemi içinde bu türden modellerin, uygulamaların da yer alabileceğine dair bir fikir, somut bir öneri getiriyor onun deneyimi.

Tartışma için her zamanki gibi yorumlarda buluşalım ve “o söylediğin çok saçma!” gibi çıkışlardan da uzak duralım, çünkü öylesi çok saçma!

Neye ihtiyacımız var felsefe sınıfı için? Nasıl oluyor?

Çocuklar için Felsefe programının avantajlarından biri uygulama için gereken maddi ihtiyaçların düşük olması. Bu iş temelde bir grup çocuğun çember halinde oturabildiği ve yazı yazılabilecek bir yüzeyin olduğu her ortamda yapılabiliyor. Dolayısıyla asıl belirleyici olan kurumların bu konudaki açıklığı ve eğitmen bulunup bulunamayacağı. Ben bu programla Kanada’da tanışmış ve uygulamıştım. Orada devlet okullarının seçmeli bir dersi kapsamında gerçekleşmişti. Buraya geldikten sonra Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı’na (TEGV) proje olarak sundum ve TEGV birimlerinden birinde, okul saatleri dışındaki bir etkinlik olarak uyguladık. 3. ve 4. Sınıf öğrencileri okuldan sonra TEGV’in birimine geliyor ve nasıl İngilizce ya da Matematik dersleri alıyorlarsa felsefe dersi alıyorlardı.

Derslerin seyri nasıl?
Bu programın bir seansı yaklaşık iki saat sürüyor ve üç ana aşamadan oluşuyor. Birinci aşamada “uyaran” dediğimiz bir aktiviteyle başlıyoruz. Video izleme, oyun oynama, hikâye kitabı okuma gibi, eğitmenin seçtiği ve tartışma doğurmaya müsait bir aktiviteden sonra, soru oluşturma aşamasına geçiyoruz. Bu aşamada çocuklar bireysel ve grup olarak çeşitli sorular oluşturuyor, değerlendiriyor, ve aktiviteyle ilgili hangi konuları tartışmak istediklerini belirliyorlar. Ortaya çıkan sorular sınıfça oylanıyor ve odaklanmak istediğimiz konular netleşiyor. Üçüncü aşama, “Sorgulama Topluluğu” dediğimiz tartışma aşaması. Burada çocuklar fikirlerini grupla paylaşıyor, eğitmenin liderliğinde tartışmayı istedikleri gibi derinleştiriyorlar. Bu aşamanın, fikirlerin havada uçuştuğu bir sohbetten ziyade varsayımların belirlendiği, itirazların geliştirildiği, kavramların sorgulandığı — yani felsefe yapılan — bir diyalog olması amaçlanıyor.

Senin açından deneyimin öne çıkan yanları neler?
Çocukların iyi düşünürler olduğu gerçeğine artık alışmış durumdayım. Yine de şaşırdığım ve hoşuma giden şeyler oluyor. Örneğin okuduğumuz hikâyelerden birinde “post hoc ergo propter hoc” diye bilinen bir mantık hatası yapılıyordu. Çocuklar bu hatayı kendi kendilerine yakalamayı başardılar.

Nedir o?
“Bundan sonra, o halde bundan dolayı” gibi bir anlamı var. Mesela hastayken bol bol domates yesem ve sonrasında iyileşince “çok domates yediğim için iyileştim” gibi bir çıkarım yapsam, bu mantık hatasına düşmüş olurum. Bunu fark etmek ve anlamak, 9 yaşındaki çocuklar için pek kolay değil. Hikâyedeki karakterin hatasını fark edip kendilerince ifade ettiklerinde şaşırmıştım.

Tartışmalar nasıl seyrediyor peki sınıf ortamında?
Çocukların tartışmaları çektikleri yerler ilginç olabiliyor. Bazen tartışmanın belirli bir konuya gitmesi umuduyla derse gidiyorum. Örneğin “hayvan hakları” gibi bir konuyu tartışacağımız zaman “hayvanları besin olarak görmemiz doğru mu?” gibi bir soruya ulaşmayı umuyorum. Bazen bu olamıyor ama bir bakıyorum “bize zarar verme ihtimali olan hayvanlara karşı sorumluluklarımız nelerdir?” gibi başka bir ilginç soruyu tartışıyoruz. Bu tartışmada anlamlı bir ilerleme gösteriyoruz. Benim hedeflerimin dışındaki sorulara ulaşmaları ve bunlarla ilgili kaliteli diyaloglara girmeleri beni hem şaşırtıyor hem de sevindiriyor.

Çocuklar seni nasıl görüyor acaba, otorite figüründen ziyade bir çeşit “kafadar” gibi olabilir mi?
Öğrenciler beni ne arkadaşları ne de alışık oldukları gibi bir öğretmen olarak görüyorlar. Özellikle TEGV’de bizim öğrencilerle ilişkimiz okullardaki kadar resmî değil. Ayrıca gönüllü eğitmenler asla çocukların korktukları karakterler olmuyorlar. Hem TEGV ortamı hem de “Çocuklar için Felsefe” programının yapısı sebebiyle gayet pozitif bir ilişki içinde oluyoruz.

Dersin başında gönülsüz olan/göz deviren, ama sonra kendini kaptıranlar oldu mu?
Başlarda şikâyet eden öğrenciler olabiliyor. “Bir sürü soru var, cevaplarını vermiyor!!” gibi serzenişler duyuyoruz. Birkaç haftadan sonra öğrencilerin hemen hemen hepsi memnun olmaya başlıyor ve felsefe en sevdikleri derslerden birine dönüşüyor. Bunun temel sebebi, öğretmenin pasif durumdaki öğrencilere bilgiler aktardığı bir modelin izlenmiyor oluşu. Öğrenciler baştan sona aktifler ve en çok birbirlerinden öğreniyorlar. Dersler çok eğlenceli geçiyor. Ödev, sınav, sözlü gibi stres yaratan şeyler yok. Aktiviteler eğlenceli, soru oluşturma kısmı zihinsel açıdan zorlayıcı. Tartışma kısmı ise tamamen ayrı bir fenomen. Genelde ders bittiği halde heyecanla tartışmaya devam etmek isteyenler oluyor.

Gelişim, hatta belki ilerleme olarak değerlendirilebilecek değişimleri hemen fark ediyor musun?
Birkaç hafta içinde gelişmeler gözlemeye başlıyoruz. Bu gelişmeler birden fazla alanda oluyor. Grubumdaki çocuklar başka bir öğretmenlerine “biz felsefe dersinde tartışıyoruz, ama kavga etmiyoruz” demişler. Bu onlara ilginç gelmiş. Ben bunu duyunca bir sonraki derste “tartışma”nın ne demek olduğunu sordum ve genelde “kavga, çatışma” gibi cevaplar aldım. Daha sonra her derste biraz biraz tartışmalardan ne beklediğimizden, amacımızın ne olduğundan bahsetmeye başladık. Zamanla “Cüneyt! Söylediğin çok saçma!” gibi çıkışlar azaldı. Düşünme kabiliyetlerini ilerletmenin yanında tartışma kültürüne de bir giriş yaptık diye düşünüyorum.

Beni memnun eden olaylardan biri de şuydu: Programı sonlandırdığımız gün çocuklarla bir değerlendirme yaptık. Neler yaptık, neler öğrendik, nasıl değiştik gibi konuları konuştuk. Çocuklardan birinin kendisinde gördüğü değişim oldukça umut vericiydi. Şöyle dedi: “Eskiden bazı soruları direkt cevaplıyordum ama düşünmeden cevaplıyordum. Artık düşünerek cevaplara ulaşıyorum.”

Hayatı değişti yani!
Öyle diyebiliriz çünkü edindiği bu alışkanlık birçok alanda işine yarayacak. Aynı zamanda çocukların eğitimden beklentilerinin de değiştiğini hissediyorum. Programı bitirdiğimizde çocuklar toplanıp TEGV biriminin müdürüne gitmişler ve dersin devam etmesini istediklerini söylemişler. Müdürümüz de ısrarları azaltmak için “Size günde altı saat felsefe dersi koyuyorum!” demiş. Çocukların buna verdiği tepki “YAŞASIN!!” olmuş. Tabii ki günde altı saat ders koyulmadı ama çocukların böyle bir teklife sevinmeleri eğitim adına harika bir durum.

Kanada ve Türkiye deneyimlerin hakkında ne söylemek istersin?
Kanada’daki öğrencilerle buradaki öğrenciler arasında ilgi, kabiliyet ve yatkınlık açısından fark yok. Ancak alışık oldukları eğitim sistemiyle ilgili önemli farklar gözlemlenebiliyor. Örneğin Türkiye’deki öğrenciler dairesel olarak oturup birbirleriyle konuşma deneyimini pek yaşamamışlar. Grup halinde tartışmaya geçtiğimizde arkadaşlarından ziyade öğretmene bir şeyler anlatmak istiyorlar. Öğretmenden onay bekliyorlar. TEGV’deki grubumda bunu değiştirmem haftalar aldı.

Çocuklar için felsefe dersi açmak isteyen okul yöneticileri ne yapsınlar?
Şu aşamada doğrudan bu konuyla ilgilenen eğitimcilere ulaşmalılar. Maalesef henüz Türkiye’de bu işi yapan kişi sayısı olukça az. Bildiğim kadarıyla henüz bu konuda aktif çalışan bir derneğimiz yok.

Bir de ufak bir uyarı yapmam gerekiyor. “Çocuklar için Felsefe” aslında belirli bir eğitim yöntemini ifade ediyor. Bu, yurt dışında P4C olarak bilinen, 70’lerde Matthew Lipman tarafından temelleri atılmış bir yöntem. Bizler Türkiye’de bu yöntemi uygulamaya çalışıyoruz. Ancak “çocuklar için felsefe” oldukça genel bir terim olduğundan bazen başka yöntemleri kullanan programlar da bu isimle anılabiliyor. Örneğin lisedeki felsefe eğitimini biraz daha basitleştirip buna “çocuklar için felsefe” diyebilirsiniz. Böyle bir program P4C kadar faydalı ve dönüştürücü olmayabilir. P4C, standart felsefe eğitimine kıyasla biraz daha “alternatif” kalıyor. Bu röportajda bahsettiğim gibi bir programla ilgilenen veliler ve eğitimciler bu farktan haberdar olmalılar.

Çocuklar için Felsefe programının web sitesi: http://cocuklarlafelsefe.com
Ana görüntü: Andy Goldsworthy


5harfliler,  25 Şubat 2016.

Polonyalı Kadınlar: “Bu Kirli Bir Oyun Ama Kolay Kolay Sinmeyeceğiz”

Geçtiğimiz Pazartesi, 3 Ekim 2016’da, kadınlar Polonya’da ülke çapında greve gittiler. Ülkenin pek çok yerinde yürüyüşler, gösteriler yapıldı. Tüm bunlar hükümetin kürtaj yasağı yasası üzerinde yapmayı planladığı değişikliklere karşı düzenlendi. Gösterilerden üç gün sonra Polonya hükümeti yasa değişikliğinin rafa kalktığını açıkladı ve şimdilik geri bir adım atmış oldu, fakat bu hamlenin bir çözüme değil, meselenin dondurulmasına yönelik siyasi bir manevra olduğuna dair yaygın bir kanaat var. Polonya’da kürtaj 1993’ten beri yasak.

Bu gösteriden görüntüler Türkiye’de de hem basında, hem de sosyal medyada bol bol yer aldı. Fakat belki kafa karıştırıcı bir yanı var meselenin. “Kara Pazartesi” grevi, kürtaj yasağına yönelik değil, yasada yapılması önerilen bir değişikliğe karşı düzenlendi. Kürtaj, sadece üç durum söz konusu olduğunda mümkün Polonya’da: Hamilelik bir suç neticesinde ortaya çıkarsa (tecavüz, ensest vakaları), kadının hayatını tehdit eden bir durum varsa ya da fetüste tespit edilen, yaşamın devam etmesine engel olacak anomali durumlarında. Önerilen yasa, bu durumlar söz konusu olduğunda bile kürtajı yasaklayacak bir düzenleme öneriyor.

Polonya’da olanları ve olacakları yürüyüşe katılanlarla, belki hatta düzenleyenlerle konuşmak istedik. Facebook üzerinden ilgili olabilecek kişilerle mesajlaşmanın ardından, yakın çevremden ama Polonya’da yaşamayan bir kadın aracılığıyla meselenin ilginç bir yerinde duran başka birine ulaştık. İnternet üzerinden sağladığı gönüllü hizmetle, kürtaj olmak isteyen kadınlara Almanya’daki kliniklere ulaşmaları için aracılık ediyordu bu kadın. Ama yürüyüşlere katılamadığı için görüşmek istemedi. Ve sonra Aleksandra Prajs ile yolumuz kesişti.

Aleksandra 38 yaşında, iki çocuk annesi, çalışan bir kadın. Polonya’nın güneyinde Bytom isimli, nüfusu iki yüz bine yakın bir kentte yaşıyor. Bytom’da düzenlenen grevi üç kadın arkadaşıyla düzenlemiş. Son iki senedir kent meseleleriyle ilgili, kurucuları sadece kadınlar olan bir harekette aktif olarak çalışıyor. Kısaca sonu greve varacak gelişmeleri ve bence en önemlisi kendi deneyimini aktardı. Röportajda bir yerde Polonya’da 1990-95 arasında başbakanlık yapmış Lech Walesa’nın adı geçiyor. Walesa, 1980’lerin başında komünist bloktaki en büyük işçi sendikasının lideriydi. İşçi haklarını savunmak için ülke çapında gösteriler oldu o dönem. Hükümet bu sendikayı bastırmak için iki sene süren bir olağanüstü hal uyguladı, sonunda masaya oturuldu ve 1989’daki çöküşün ardından Walesa’nın liderliğindeki “Dayanışma” sendikası yapılan ilk seçimlerde yönetimi üstlendi.

Gelinen son durumda hükümet gösteriler karşısında geri adım attı fakat kürtaj yasağı devam ediyor?
Evet öyle, tasarı geri çekildi. Kürtaj ise isteğe bağlı değil Polonya’da. Bazı durumlarda yapılabiliyor.

Yürüyüşe katılanlar arasında kürtaj yasağına karşı olanlar da vardı mutlaka ama nedir genel durum acaba?
Bu biraz karışık bir konu, açıklamaya çalışayım.

Herşey bu yılın bahar aylarında başladı. Kürtaj karşıtları, kürtajın tümden yasaklanması için destek toplamaya başladılar. Aynı dönemde bazı sol görüşlü gruplarda bu yasağa karşı bir hareket başlattılar, bu hareketin adı Ratujmy Kobiety, (Kadınları Kurtaralım).

Kürtaj karşıtları, kiliselerde 500.000 kadar imza topladılar ve projelerini parlementoya sundular. Bu arada Ratujmy Kobiety de aynı imza toplama işine girdi, 250.000 imza toplandı. Onların öncelikli amacı kürtaj yasağının tümden kaldırılmasıydı. Bu imza toplama süreçlerinde pek çok tartışma yapıldı kürtaj yasası üzerinde yapılacak olası değişikliklerle de ilgili.

Polonya’da Katolik kilisesi güçlü bir pozisyonda, özellikle PiS’in (Prawo i Sprawiedliwość, “Hukuk ve Adalet Partisi”) tek başına kazandığı son seçimden bu yana. Bu parti seçim kampanyalarında kiliseden önemli bir destek aldı. Aslında kilise 1989’dan beri güçlü bir durumda. 1990’ların başında devlet, kiliseyle kürtaj yasağına dair bir çeşit anlaşmaya vardı. Bu tarihten önce ülkede kürtaj serbestti. Bu anlaşmadan sonra kürtaj katı biçimde yasaklandı. Tecavüz, ensest gibi durumlar sonucu oluşan hamilelikler, annenin yaşamını tehlikeye sokan durumlar ve fetüsün yaşamasının mümkün olmadığı durumlar hariç bırakıldı. Tabii bu yeni durum, yani yasak hiçbir sorunu çözmedi. Pratikte olan şu: Kadınlar kürtaj olmak için ya yurtdışına çıkıyor ya da yeraltında yapılan kendi hayatlarını tehlikeye atacak tıbbi müdahaleleri, sağlıklı olmayan koşulları tercih etmek zorunda kalıyorlar.

Kürtaj yasağına tümden karşı olan Ratujmy Kobiety gibi hareketlere bakarsak şunu söyleyebilirim. Buradaki kadınların bazıları için kürtajın serbest bırakılması çok radikal bir şey. Bu kadınlar kürtajın serbest bırakılması için mücadelede yer almak istemiyorlar ama kiliseye ve parlamentoya yine de “Hayır” diyorlar, bu son yasal düzenlemenin temel insan haklarına aykırı olduğuna inanarak. Ekim 2015’ten beri yönetimde olan PiS, bu konuda anayasanın bağlayıcı kararına saygı göstermiyor. Polonya’da kendimizi güvende hissetmiyoruz bir anlamda, bu sebepten son dönemlerde sosyal direniş hareketleri daha güçlü hale geldi. PiS’in seçimi kazandığı günden beri pek çok konuda protestolar oldu ülkede.

Hükümetin geri adım atmış olmasını nasıl değerlendiriyor kadın örgütleri? Siyasi bir manevra mı durumu kontrol altına almak için?
Kesinlikle öyle. Bana kadınlar arasındaki dayanışmayı hafife alıyorlar gibi geliyor ama protestolara katılan kadın sayısının yüksekliğinden, etkiden, Kara Pazartesi grevinden şaşkına dönmüş olabilirler. Köşeye sıkıştılar.

Ne manada?
Gösterinin ardından, iki hafta evvel kabul edilen barbarca projelerini geri çektiler. Fakat bu çekilme şu an kürtaj karşıtlarını çok öfkelendiriyor. Kendilerini aldatılmış hissediyorlar, tıpkı bizim bu grevden önce hissettiğimiz gibi.

Kaç kadından bahsediyoruz? 35.000 katılımcı olduğu söyleniyor?
Daha üstünde olmalı o rakam diye tahmin ediyorum. Ülke çapında yüzlerce yerde toplanıldı, ama tam rakamı söylemek güç.

Sen neredeydin o gün?
Kendi şehrimde, Bytom’daydım. Arkadaşlarımla buradaki grevi organize ettik.

Kaç kişiye ulaşabildiniz?
400 kişi toplandı burda, Facebook üzerinden bunun iki katı kadar insana ulaştık. Aslında başlangıçta 30-50 kişiyle sokağa çıkacağımızı düşünmüştük ama birkaç gün içinde beklediğimizde çok daha fazla bir ilginin olduğunu gördük. Bütün ülke geneli için de bunu söyleyebilirim, rakamlar herkesin beklediğinden daha yüksek oldu. Atmosferi çok güzeldi yürüyüşün, geçtiğimiz aylar boyunca sessiz kalan genç kadınlar da vardı, yaşlı kadınlar da gelmişti.

14560095_582190741906093_2394740851277811185_o
Bytom’da gösteri gününden.

Elbise askılarını sormak istiyorum sana. Çok etkili, çok üzücü, sarsıcı bir görüntü elbise askısı bu türden bir yürüyüşte. Bu fikir nasıl çıktı acaba ortaya?
Elbise askıları sembol olarak kullanıldı. Çünkü kadın bedenine yönelik saldırıyı, şiddeti temsil ediyorlardı. Kadınların aklına, bedenine gösterilmeyen saygının sembolüydü. Kadınların bedenleriyle ilglili verecekleri kararda yalnız bırakılmalarının, profesyonel destek alamamalarının trajedisini yansıtıyordu. Elbise askılarını PiS’in parti binalarının önüne de bıraktık. Bizleri, haklarımızı temsil etmediklerini, bizleri yanılttıklarını anlatmak için. Elbise askılarının evlerde, profesyonel tıbbi yardımın olmadığı durumlarda hamileliğin sonlanması için kullanılan bir araç olduğunu sanmıyorum artık. Ama geçmişte kullanılıyordu ve o görüntü şok ediciydi. Öfkemizi yansıtmak için iyi bir araç oldu.

Yürüyüş gününde yaptıklarınızdan, orada olanlardan bahseder misin bize, senin deneyimin nasıldı?
Kendi şehrimde birkaç senedir aktivistim. Bu yürüyüş daha önce gördüklerime pek benzemiyordu. Polonya için yeni bir şey bu, komünist blokun çöküşünden, yarı serbest ilk seçimden beri yaşadığımız en kapsamlı gösteriydi. Yani şunu demek istiyorum: İnsanların arasında oluşan bağı hiç böyle hissetmemiştim şimdiye dek, içinde yaşadığım toplum derin bir yarılma yaşıyor şu an. Göstericiler arasındaki bağdan bahsediyorum tabii. Ben kendi anne, babamdan 1980’lerde Lech Walesa tarafından liderlik edilen, işçi sendikasının büyük gösterilerini çok dinledim, Kendimin böyle, bu türden bir direnişe tanıklık edeceğimi hiç düşünmemiştim. Yani şimdi olanlarla, Walesa zamanını kıyaslamak tam doğru değil biliyorum ama yine de bir benzerlik var aralarında.

160422-poland_-0514_cd57a712238f608fe315aa4b55630077.nbcnews-ux-600-480
Alik Keplicz / AP

O günden, bunu da asla unutmam dediğin bir şey, bir görüntü, anı kaldı mı?Konuşmamı yaparken, şehrin merkezi bir yerinde 400 kadar insan toplanmıştı. Ağlayan kadınları gördüm, herhalde onu unutmam. Çok coşkuluydu herkes ama aynı anda çok da öfkeliydiler. Her ikisi aynı anda olabiliyordu.

Konuşmanda neler dedin?
Ben okullarda verilen cinsellik eğitimine odaklandım konuşmamda. Adı “aile yaşamına hazırlık” olan bir ders var ve din öğretmenleri tarafından veriliyor. Yani okullarda bir din eğitimi de veriliyor ve sadece katolik inancının meselelerini kapsıyor bu ders. Çocukların edindiği bilgi korunmanın nasıl zararlı olduğu anlayacağın. Böylece bu konuda hiçbir hazırlığı olmayan çocuklar büyüdüklerinde korunma yöntemlerine dair yeterli bilgileri olmadan başlıyorlar hayata ve bazıları yasadışı kürtaj ile tanışıyorlar. Bir istatistiğe göre ülke çapındaki hamileliklerin yüzde 10’u kadarını küçük yaştaki, ergenlik çağındaki kadınlar yaşıyor. Ben de konuşmada bu türden bir eğitimin okullarda verilmesinin öneminden, din kaynaklı önyargılardan bahsettim. Bir arkadaşım konuşmasında tecavüz, ensest, hayatta kalmayı engelleyen bir sorunla oluşan fetüsten, tüp bebek uygulamalarından bahsetti. Söz konusu yasanın, göründüğünden çok daha karmaşık bir konuya ilişkin olduğuna dair insanları bilinçlendirmeyi hedef aldık.

Sırada ne var peki? Mesele böyle kapanmayacak belli ki?
Daha bugün itibariyle, 24 Ekim’de bir gösteri, grev üzerine konuşuluyordu. Yeni gösteriler kesinlikle olacak. 3 Ekim’de olan bir uyarıydı diye düşünüyorum ve hükümet geri çekildi. Ama bu kirli bir oyun, Katolik kilisesi önemli bir oyuncu burada ve biz de öyle kolay kolay sinmeyeceğimizi göstermek istiyoruz.

 


Ana görüntü: Janek Skarzynski/AFP/Getty Images
Barbara Tomaszewicz’e, Katarzyna Waniek’ye Agata Kukula’ya teşekkürler.

Ekim 2016’da 5Harfliler’de yayınlandı.

Sudan Çocuklar

Bu ropörtajın tamamlanması bir ayı buldu. Bölük pörçük yapılan görüşmelerden aşağıdaki metni derledim. Bütün bu konuşmalar en nihayetinde yayınlanacak bir ropörtaj olarak da yapılmadı aslında. Bunların kısmen paylaşılması gereken tecrübeler olduğu kanısı zaman içinde oluştu. Yakın bir arkadaş, isminin yayınlanmasını istemeyen bir kadın, çok yakın zamanda yaşadığı düşük yapma tecrübesini, bunun kültürel karşılıklarını, yas tutmayı, tutamamayı anlattı. Bir de konuşmak, anlatmak gerektiğini.

-Hamileliğinin sona ermesinin sebebi biliniyor mu?
-Düşük vakaları tekrar etmiyorsa ilkinde sebep genelde bilinmiyor. İki ve fazlasının yaşandığı durumlarda bir sebep aranıyor ve genelde de bulunuyor bildiğim kadarıyla. Kromozom uyuşmazlığı, bir sebepten fetusun rahimde tutunamaması, ileri yaş, kötü yaşam koşulları. Pek de bilmiyorum açıkçası, yalan yanlış bir şeyler söylemeyeyim… Bana kötü gelen bir kelime bu “düşük” bu arada. Düşmekten, düşük!

-Nesi kötü geliyor ?
-Düşmekten düşük. Çok yalın, cılız, zavallı bir kelime durumu anlatmak için. Tıbben karmaşık, ruhen çok yıpratıcı bir süreç bu. Görkemli bir kelime olsun demiyorum ama… zaten neyse o kelime… incitici geliyor kulağa insan yaşarken. Bildiğim kadarıyla Batı dillerinde de öyle pek derinlikli bir kelime yok. İngilizce’de miscarriagedeniyor, tutunamamayı işaret ederek galiba. Almancası fehlgeburt imiş, ona da merak ettim baktım. O da kötü gitmiş hamilelik gibi. Anadolu’da düşük denmiyor, daha başka kelimeler kullanılıyordur gibi geliyor, ama birşey bilmiyorum.

-Nasıl ortaya çıktı hamileliğin sonlanacağı.
-İleri yaş hamileliği olduğu için sekizinci haftada doktoru görmek istedim. Yüksek risk grubundayım. Genelde onuncu hafta ve daha geç bir zaman görüyor doktorlar, ultrason ile bakıyorlar daha doğrusu. Bundan evvel görülecek bir şey yok pek. Ama işte bu yokluk, varlık meselesi çok garip, rahatsız edici. Onu anlatmak istiyorum aslında. İşte gittik, baktı doktor, ortada bir hamilelik olduğunu ama bebeğin olmadığını söyledi. Bu çok büyük bir hayal kırıklığı. İnsan büyüklüğü karşısında afallıyor, ne hissedeceğini bilemiyor pek. Her ihtimale karşılık bir hafta sonra tekrar görmek istedi. O haftayı umutla geçirdim, sonra ikinci bir hayalkırıklığı. Teorik olarak hamileyim, ama değilim de. En kötüsü hep, arada kalmak.

-Ne önerdi doktor bu aşamada?
-Hamileliğin getirdiği hormonlar vücutta büyük değişimlere sebep oluyor. Bunların bir süre daha devam edeceğini, sonra duracağını söyledi. Kararı bana bıraktı. “Kürtaj ile sonlandırabiliriz ya da doğal yolla düşmesini bekleyebilirsin” dedi. Bekledim. Dört hafta sürdü. Çok ayrıntısıyla anlatmanın alemi yok galiba. Çok acılı, sancılı bir süreç. Öyle bir kaç saat de sürmüyor. Bir hafta sürdü, her gün bir öncekinden kötü. Bir de insan bilmiyor ne olacağını, nasıl olacağını. Bu arada vücudum hamilelik devam ediyormuş gibi davranmaya devam etti. Herşey bittiğinde ben nereydese üç aylık bir hamileliğin sonunu gördüm. Annem kürtaj olmamı önerdi bu arada. “Düşük yapmak kolay değil, ‘ham meyvayı koparmak gibi der kadınlar’ dedi bir defasında. Bu, bana o an çok rahatsız edici geldi, kızdım. Ama o aralar herşeye kızgınım. Bir öfke bulutunun içine girip çıkıyorum durmadan. Sonradan biriyle konuşurken, o bana bu benzetmenin aslında edebi bir değeri olduğuna işaret etti. Yine de hoş gelmiyor hala kulağıma.

-Öfken neye?
-İşte hayal kırıklığı öfke getiriyor. Önce kendime. Orda hızlı hareket ettim, şuna sinirlendim, şurda şunu yedim… Sürekli sebep arıyor insan. Kendini suçluyor. İleri yaş hamileliklerinde yük daha büyük. Sen kendine durmadan “neden bu kadar bekledim” demiyorsun aslında, çünkü senin var sebeplerin. Kaybın karşısında üzülen bazıları “çok geç kaldın, vah vah” demekten çekinmiyorlar pek. Bu duymaya ihtiyacın olan en son şey. İşte biliyorsun yargılamak dünyanın en kolay meşgalesi. Bununla meşgul olmayı sevenler çok. Sinir bilimi alanında çalışan bir arkadaşım bu öfke anlarından birine denk gelip, bana kaybın benim yapıp, ettiklerimle alakası olamayacağını açıkladı bir gün. Hücresel düzeyde bir şeylerin en başta yanlış gittiğni söyledi. O zaman ikna oldum. Yalnız bu konuşmada “boş gebelik” gibi bir laf etti, onu duymak kötü geldi çok.

-Neydi yanlış boş gebelik tabirinde?
-İşte boş olması. Bu çok acayip bir his, tam da bunu anlatmak, paylaşmak lazım galiba. Ortada bir kayıp var, ama neyin kaybedildiğini pek de bilmiyoruz. Bebek diyemeyeceğimiz bir varlık, fetus diyelim hadi. Fiziksel büyüklüğü çok küçük olduğu için hafifseniyor. Arkasından yas tutulamayacak kadar yok. Oysa daha bir hafta evvel herkesi sevince boğdu. Attığım her adımdan, yuttuğum her lokmaya kadar bir farkındalık getirdi bana. Ailelerimiz sevinçten delirdi. Sonra kaybedileceği öğrenilince eşit şekilde coşkuyla üzülünmüyor buna. Bu aradaki fark o kadar büyük ki, insan tepe taklak oluyor. Sen de sevindiğin denli, üzülemiyorsun. Oysa içinde bulunduğun hal basbayağı yas, ama “üzüntümü çok belli etmeyeyim ayıp olur,” gibi bir şeyler kafanda. Bir yandan, bir sonraki aşamada ne olacağını bilememek, kendi sağlığın için endişelenmek falan filan derken ağırlaşıyorsun birden. Bir gün kendime “ya ben ne hissediyorum?” diye sordum. Hiç! Hiçbir şey. Boş idi aklıma gelen tek kelime. Boş hissediyorum. Doğru söylüyor yani arkadaşım, boş gebelik derken, ama kabullenmesi zor.

-Yas neden tutulamıyor?
-Bilmiyorum, ama tutulmalı. Bu bir olay, başımıza geliyor. Bitmesini bekleyip, bir sonraki hamileliğin yolunda gideceğini umarak geçiştiriyoruz. Bu arada etrafımızda garip bir durumlar var. Herkes “geçmiş olsun” diyor mesela. Ne geçiyor, ne geçti, hastalık muamelesi mi yapalım buna şimdi? Japonya’da Mizuko Kuyo tapınakları var. Şu ya da bu nedenle yaşama tutunamamış çocuklar için insanlar heykeller yapıyorlar, arada bir yerde kalmış çocukların tanrısı Jizo’ya sunuyorlar bu heykelleri. Mizuko Japoncada “sudan çocuk” demekmiş. Budizm’in hayatın sudan geldiği inancına dayanıyor galiba. Yalnız 1960’ların sonlarında Japonya’da bir nedenden kürtaj sayısında muazzam bir artış yaşanıyor, bunun üstüne bu tapınaklar çok yaygın hale geliyor. Heykele para veriyorsun tabi, tapınağa da. İşin suyu çıkmış yani. Bir yandan da bu tapınakların iyileştirici yanları çok ortada. Ve bu kadınların icadı bir gelenek. Sadece düşük yapanlar değil, kürtaj olanlar, doğumdan hemen sonra kayıp yaşayanlar herkes gidiyor. Yani, Japonya’da bir kadın, doğumla ilgili yaşadığı bir kaybı kültürel olarak tanıyabiliyor. Biz saklıyoruz. Hele kürtaj meselesi büyük bir sır.

-Etrafındaki kadınların desteği ne yönde oldu?
-Biz toplumca bir acıyla savaşmak için, daha kötü acıları kullanıyoruz. Daha kötü durumlar üzerinden, halimize hatta şükrediyoruz. Bu çok sağlıksız, hatta hastalıklı bir hal bana kalırsa. Hem başkalarının acılarını kullanıyorsun, hem kendininkini hafifsiyorsun. Atlattığın durumun sende bıraktığı tahribatı basbayağı yok sayıyorsun. “Şimdi ben bunu yaşıyorum ama neyseki daha kötüsü olabilirdi, olmadı, dur ona şükredeyim.” Bu yol, yol değil. İyi bir rehabilitasyon değil bu. Yeniden hamile kalacağına dair temennileri, avuntuları duymak da iyi gelmiyor. Bir sonraki, bu kaybın acısını hafifletmiyor.

-Nasıl olmalı peki?
-E konuşmak lazım olanı biteni. Kadınlar konuşmuyor, bazen birbirleriyle bile. Ancak senin başına geldiğinde kadınlar, kendilerinin de başlarına geldiğini söylüyorlar. Ben birtakım arkadaşlarımdan bu itirafları duyunca afalladım mesela. Neden konuşmuyoruz bunları? Çünkü ayıp, günah, sakıncalı. Oysa ben çok eminim bunlar kadınlar için hiç kapanmayacak yaralar hayatlarında. Sadece arkalarında bırakıyorlar, yaşadıklarının üstünden zaman geçiyor. Olan bu. Kimse unutmuyor yaptığı düşüğü, olduğu kürtajı. Ama biz bunları konuşamayız. Diğer yandan düşük yapmak, kürtaj olmak öyle pek üzerine sohbet etmek isteyeceğin meseleler de değil yani. Ancak çok yakın hissettiğinle konuşabilirsin. Ağır çünkü. Ama bunlar ayıp diye konuşamamak çok kötü bir şey.

-Yaşadığını yaşamış olan kadınlarla konuşmak rahatlattı mı hiç?
-Biraz galiba. Ben konuşamadım pek, hatta kaçtım. Yalnız değildim ama, kaybettiğim bebeğin diğer sahibi hep yanımda oldu, onunla dayandık birbirimize. Ama bunları yaşayan kadınları düşündüm çokça. Bir kadın tanımıştım. Babanesi Niğde’nin bir köyünden kasabaya hastaneye yetiştirelemediği için yolda kanamadan ölmüş. Düşük yapıyormuş. Babanesinin hikâyesinin peşinden gitmişti bu tanıştığım kadın, en son Kadın Araştırmaları’nda doktora çalışmasını sürdürüyordu Bunlar insanın içine taş gibi oturan, sahiden bir insanı ömrü boyunca peşinden sürükleyecek acılar. Bir kadın düşük yaparken, kürtaj olurken onun içinde bulunduğu ruh hali hakkında kimse yorum yapamaz. Bunun üstüne ahkâm kesemez, politika yapamaz. Ben öyle pek dini inancı kuvvetli biri değilim, mümkün olduğunca dünyada kalmaya çabalıyorum. Ama yani varsa uhrevi bir dünya sahiden, hamileliği biten bir kadın yaşam ile ölüm arasında bir yer duruyor. Kadınlar karınlarında yaşamı, ölümü taşıyor, bazen kendisi de ölüyor. Sen daha ne diyebilirsin bu kadınlarla ilgili? Tek yapılan onları susturmak. Bunlar ayıp, günah, şu, bu diye susturmak. Konuşalım bunları, hep konuşalım.

-Sen gitmek ister miydin bahsettiğin Mizuko tapınaklarından birine?
-İstemezdim, dediğim gibi dünyada kalmaya çabalıyorum, ama her zaman en kolay, en mümkün olanı bu değil tabi. İngilizce bir web sitesinde insanlar düşük yapma tecrübelerini paylaşıyorlardı. Sitede bir köşeye kayıpları için sanal çiçekler ekiyorlardı, unutma beni çiçekleri. Onu da yapamadım, aptalca geldiydi çok. Bir kapanış, bir veda lazımsa bu anlattıklarım olsun o zaman. Belki biri okur da yalnız olmadığını hisseder, yalnız olmadığını bilmek, neden bilmiyorum ama çok, çok önemli.


*Yazının fotoğrafı Mizuko Kuyo tapınaklarından bir görüntü.
5Harfliler. /7 Ocak 2013.

 

Çiçek Kahraman ile Yeşilçam, Kurguculuk ve “Bütün Mahalleli Duysun”

Çiçek Kahraman’ı tanımayanlar için kısaca tanıtıyorum evvela: Kendisi bir film kurgucusu. Çalıştığı filmlerden bazıları, Mavi Dalga, Bizim Büyük Çaresizliğimiz, Ara, Tatil Kitabı, Küçük Kıyamet ve daha başka filmler de var. Kahraman ile geçtiğimiz hafta, kendisine ait bir video yerleştirmesi hakkında konuştuk: Bütün Mahalleli Duysun. Fakat sohbet, Bütün Mahalleli Duysun ile başlayıp upuzun ve heyecan verici şekilde başka yerlere savruldu. Ömrümüz uzunluğundaki bu röportajda neler var: Pencerelerden mahalleyi gözleyen eli çay bardaklı kadınlar, annesini pencereden atmaya çalışan film karakterleri, ulaşılamayan film arşivleri, dev bir araştırmanın arka planı, Yeşilçam’ın türlü halleri, ortadan kaybolan senaristler, Jaws filmini kurguda kurtaran kadın ve kurgu odasında, Youtube başında, arayıp tararken ve “kendi cümlesini kurmak” peşinde bir Çiçek Kahraman.

Sohbetimiz Bütün Mahalleli Duysun ile başladığından, yine, evvela bu işten bahsetmek gerekiyor. 17 Şubat-2 Mart arasında Salt Beyoğlu’nda sergilendi Kahraman’ın işi. Karartılan bir koridordan, yine karanlık bir salona çıkan izleyiciler, karşılıklı iki duvara yansıtılmış toplam kırk pencere gördüler. Duvarlardan birinde görünen yirmi pencerede, birtakım insanlar ya karşı pencereye, ya da sokağa sesleniyor, bazen karşı pencereden de cevap alıyorlardı. Siz bu iki duvarın arasında dururken sesin geldiği pencereyi bulmaya çalışıyordunuz. Yani aslında, siz bir sokaktasınız ve sesin geldiği yöne dönerek bedeninizle de katılıyor, yerleştirmenin bir parçası oluyorsunuz. Bir yandan da bazı dedikodulara, mahrem sırlara, kurlaşmalara, meydan okumalara şahitlik ediyorsunuz. Duyduğunuz seslerden bazıları şöyle diyor:

“Zeyneeep on dakika sonra evde ol tamam mı?”
“Kim bu kız? – Yeni doktor. – Ay helal olsun hemen ayarlamışsın bakıyorum. – Aman kız saçmalama. – Ay vallahi yakışıklı çok. Ay hadi allah versin.”
“Bunlar erkek işleri erkek, yüz kere söyledik sana bir kadına bir koca lazım Melek Hanım.”
“Aa ne demek ayol, aslan gibi adamsın, sana şimdi benim yaşımda aklı başında eteği belinde bir dul lazım hem koca görmüş kadının hali başka olur, saçını süpürge eder sana.”
“Kızın ateşi başına vurmuş evlendirip de kurtulsunlar bari. – Azdı kız, aleniyete döktü artık.” “Bana bak Lütfü senin sesin çok çıkıyor lafına sözüne dikkat et ha!”
“Abi boşuna nefes tüketme ben çocuk değilim anladınız mı? Bütün mahalleli duysun, Adem”i seviyoruuuuum , o uyuz Lütfü ile de ölsem evlenmem.”

 

Screen Shot 2017-05-05 at 3.27.11 PM

Screen Shot 2017-05-05 at 3.27.33 PM

Çiçek, bu çok güzel bir iş ve birçok yerde de röportaj verdin aslında. Yine de fikrin nasıl ortaya çıktığından bahseder misin? Nasıl şekillendi, son halini aldı?
Kurtuluş’ta film çekerken camdan bakan insanları da çekmiş bir arkadaşım. Film setini, sokağı izleyen meraklı insanlar. Bu, bana iyi bildiğimiz bir motifi uzun zamandır sinemada görmediğimizi hatırlattı. Çıkış noktası bu, ama “çıkacağı varmış” diyorum ben biraz da. Denk geldi yani. Zaten benim aklım bir şeyleri, bir şeylerle birleştirme üzerine çok çalışıyor. İki şeyi yanyana getirmek yani, yemek yaparken de, insanları tanıştırırken de böyle. O yüzden ben bu pencereleri ne yapayım, video yapayım, arka arkaya olsun, biri bir şey desin, bir diğeri cevap versin, daha büyük ve mekana yayılan bir şey belki… derken gelişti proje. Pencerenin meselesi mekân, “bakan ve bakılan” olduğu için zamanla değişti, gelişti, içerik oluştu. En başta “pencereden konuşan insanları alt alta üst üste dizeyim”den ibaretti fikir. O noktada, konuşacaklarını ben de bilmiyordum. Belki sadece bakacaklardı ve o da başka bir deneyim olabilirdi. Özellikle yurtdışına götürmek isteyenler oluyor filmi, oysa altyazı yapılabilecek bir formatı yok, altyazısız da hissi kaybolmaz belki ama içerik kaybolur. Başka bir versiyonunu yapar mıyım diye düşünüyorum şimdilerde.

Büyük bir arama tarama işi var anlaşılan bu pencerelerin seçilmesinde, kaç filmden bahsediyoruz ve nerelerde buldun, nasıl ulaştın filmlere?
Üç senede yedi yüz film taradım ve çoğunu da Youtube‘ta buldum işin doğrusu. Yani on yıl önce bu işi yapmak isteseydim nasıl erişirdim filmlere hiç bilmiyorum. Üniversite kütüphanesinden DVD’ler alıyordum onar onar ve her defasında uğraşmak da zordu. Filmlerin çoğu da Youtube‘da vardı. Aslında Yeşilçam filmlerine özel düşkünlüğüm olmasa yapılacak iş de değildi. Sıkıcıydı yer yer, bazen de seyrederken kapılıp gidiyordum filme ve filmin yarısına gelince hatırlıyordum ne yaptığımı. Bazı günler “bugün beş saatim var, üç film tararım” diyordum. Bazen de gecenin bir yarısı “Selvi Boylum’u neden atladım ki, orada Kadir İnanır camdan bakıyordu” diyordum. Bildiğim filmler de vardı aralarında; bilmediklerimi de, afişinden, isminden mahallede geçebileceğini düşündüklerimden seçiyordum. Bu taramayı yaparken işin teknik kısmını nasıl yapacağımı da hiç bilmiyordum açıkçası. Yüzme bilmeden denize atlamaktı yaptığım. “Elbette bir yolu vardır ne kadar zor olabilir ki?” diyordum kendime ve aslında aşmam gereken iki engelle de karşılaştım. Benim kullandığım kurgu programı, bir plan, arkasına bir plan daha, bir plan daha diye çalışıyor. Dikey kanallarda iyi çalışan bir program değildi ve daha gelişmiş başka bir programa geçince de bir operatör girdi işin içine. Onunla da çok iyi anlaştık. Yirmisi bir tarafta, yirmisi diğer tarafta olmak üzere kırk pencere ile uğraşıyorduk. Benim alıştığım, pencerelerin yan yana geldiği bir durumdu, oysa bu kez bazıları altta, üstte yer alıyordu ve kimin kime ne dediği de belli değildi. Pencerelerden biri bir soru sorduğunda, “cevabı üst kat mı versin, karşı kat mı versin?” sorusu mesele oldu. Birden, çoklu değişkenli bir probleme döndü iş ve en çok o aşamada zorlandım galiba. Teknik zaten benim elimden çıkmıştı, ama o kararları vermek de kolay olmadı. Yine de bir işin içine girince sonu da geliyor mutlaka.

Youtube‘ta bazı filmlerin kaliteleri çok kötü ama, onları eledin mi?
Ben Youtube‘u sadece tarama için kullandım. Kullanmaya karar verdiğim filmlerin daha iyi kopyalarını aradım buldum sonradan. Bizde ulusal bir sinema arşivi yok, ama ilginçtir bazı Yeşilçam düşkünü kimselerin geniş arşivleri var. Bu kimseler zamanında kanallara gidip ordaki “betacam” kayitlardan kendilerine kopya almışlar, bazen de bu kopyaları İnternet’e koymuşlar. Onların bazılarına ulaştım, okul kütüphanelerine gittim. Bu kaynaklardan yani kullandığım kopyalar. Benim bildiğim en iyi arşiv Mimar Sinan’da, ama orası da erişilememesiyle meşhur bir yer olduğu için çaldığım bir kapı olmadı orası, ama çok da ihtiyaç kalmadı zaten oraya.

Pencerelerden duyulan sesleri, diyalogları seçerken nelere dikkat ettin, belli bir akış var galiba?
Evet, bir akış var. En sevdiklerimi kullandım galiba. Camda konuşanların çoğu kadın, daha doğrusu camda konuşan iki erkeğe hiç rastlamadım araştırma yaparken. Erkeklerin mekânı değil cam. Oysa kadınlar için ellerinde kahve ve çayla durabilecekleri bir yer pencere. Erkekler sadece histeri zamanlarında cama çıkıyor. Kavga etmek, bağırmak için ve cinnet geçirirken. Kullanamadığım planlardan birinde Şener Şen annesini camdan atmaya çalışıyordu mesela, ama benim istediğim açıdan çekilmemişti. Bir de tabi, bu kadar mahrem şeyin camdan söyleniyor olması çok çekiciydi benim için. Eve kadın kapayanlar, koca görmüş kadının halini anlatanlar hepsi penceredeydi ve mahremiyetin sınırları mahalle ile çiziliyordu. Kim evde kalmış, kimin çocuğu sünnet olmamış ya da kimin kızı kocayı boşayıp eve dönmüş bunlar konuşuluyordu.

bmd-1-001

Camdan bakan bir kadının varlığı neredeyse kurumsal bir görüntü, erkekler bilerek uzak duruyor bu alandan ve biraz da camdan bakmak aylaklığın, başı boşluğun da göstergesi belki?
Evet, aynen. Kullanamadığım bir sarhoş adam planı vardı mesela. Yani, bakkaldan, kapıcıdan bira ısmarlayan sarhoş adam profili var Yeşilçam’da ve bu, daha sonra dizilere de taşınıyor. Bizimkiler‘de vardı mesela. Aylak, sarhoş adam camda duruyor ve bir de emekli adamlar. Tabi erkeklerin cama ihtiyacı da yok sosyalleşmek için, onlar sokağa çıkıyor. Benim seyrettiğim filmlerde erkeklerin sohbet alanı kahveydi genelde.

Hangi dönemleri taradın tam olarak, mahalleye rastlayacağımız dönem ve mahallenin kaybolduğu dönemler ne zamanlar?
1980’lerde, biraz da sezgisel olarak durdum.1980’ler darbeyle herşeyin durduğu bir dönem. 1960-80 arası dört yüz film taramıştım ve sonra bir üç yüz film daha geldi üstüne 1980’lerden. Bu dönemde türler, konular değişiyor ve mahalle çıkmaya başlıyor filmlerden. Odak yavaş yavaş bireye kayıyor. 1980’lerde başlayan arabesk filmler de aslında şehirde geçiyor, ama mahallede değil, gecekondularda. Bunun en iyi örneği 1985 tarihli Mavi Mavi filmi, İbrahim Tatlıses, Hülya Avşar’ın. O film arabeskin üslubuyla ilgili çok şeyin tanımını bulabildiğimiz bir film. İşte bu aralar bir yerde durmak zorunda kaldım, çünkü benim aradığım malzeme azaldı filmlerde.

bmd-2-e1494022153899.jpg

Sergi salonuna gidip izleyenlere baktın mı hiç?
Ben tabi o koridorda durup bu iki “pencere duvar”ın arasında durunca, oradan geçince nasıl bir his oluştuğunu kestiremiyorum, ama evet insanları izledim. En başta eğlendirmek amaçlıydı tabi bu iş. Ben yaparken eğlendim ve görenler de eğlensin de istedim. Kimliğim gereği oraya koyduğum içerik insanlara geçerse ne mutlu. Diyelim ki geçmedi o mesaj, ama eğlendi görenler, bana bu da yeterdi. İki Asyalı olduğunu düşündüğüm kadın gördüm mesela salonda, Türkçe bilmedikleri açıktı, ama epey kaldılar. Altyazı da yok. Ne anladılar bilmiyorum.

Şimdi çok kritik bir soru soruyorum. Bu türden, uzun vadeli işlere girişip ara ara yabancılaşma yaşayanları düşünerek. Bütün Mahalleli Duysun için çalışırken manasızlık kuyusuna düştüğün ve “Ya ne yapıyorum ben?” dediğin anlar oldu mu kendine?
Evet. En çok motivasyonum tükenecek diye korktum, çünkü o biterse daha da devam edemezdim.

Üç yıldan bahsediyorsun, upuzun bir zaman. Şu neden, nedenler devam etmemi sağladı diyebileceğin birşey var mı?
Galiba iki neden var. Bu, kişisel bir hesaplaşma bence. Büyürken ister istemez maruz kaldığım Türk sinemasını -hoşnut olmadığım anlamına gelmesin ama bu- içimden atmam gerekiyordu. Yeşilçam ile ilgili bir şey yapıp çıkarmam lazımdı, çünkü gerçekten çok fazla referans vardı aklımda ve içimde bir yerde çıkmayı bekliyormuş bunlar adeta. Daha iyi nasıl anlatırım bilmiyorum ama Yeşilçam hesaplaşması diyeyim sinemacı olarak. Bir ikincisi de benim mesleğim kurguculuk aslında ve bu ebelik gibi bir iş. Birinin, yönetmenin yani, söylemek istediği bir cümleyi söylemesine yardım etmek bir nevi. Çıkan işte elbette benden de çok şey var ama sonuçta yaratıcısı ben değilim. Kendi cümlemi kurduğum bir şey yaratmayı çok özlemiştim. Tamamen benim olsun istedim. Bu iki nedendi beni en çok motive eden.

bmd-1-002

Yeşilçam koleksiyonerlerinden aldığını söyledin bazı filmleri. Öyle bir çevre var ve bana dışarıdan göründüğü kadarıyla, bambaşka bir ruh hali bu. Bir yandan çok eğlenceli ama kapalılar da sanki etrafa. Öyle mi? Senin tecrüben nedir?
Yok değiller bence. Ben kendimi sinefil olarak tanımlamıyorum bu arada, çünkü gerçek sinefil arkadaşlarım var ve onların yanından bile geçemem açıkçası. Benim Yeşilçam ile kurduğum ilişki nostaljik bir yerden. Yeşilçam sinemasını en çok tükettiğim dönem 15 yaşıma kadardır. Televizyonun açık olduğu bir evde büyüdüm ben ve video oynatıcısı alındığında yine Türk filmi alır seyrederdik mesela. Muhtemelen her şeyi sünger gibi emdiğim yaşlarda maruz kaldığım için, o filmlerin bana hatırlattığı duygu, ailem, çocukluğum oluyor hep. Hafızamda tuttuğum, hemen hatırladığım çok fazla film var. Oysa, Yeşilçam’ın güzel bir şey olduğundan çok emin değilim. Yeşilçam aslında bir tür değil, bir üretim biçimine de verilen isim. 1970’li yıllarda bir noktada, bir sene içinde çekilen film sayısı iki yüz yirmi, mesela. Bir rekor bu! Şu anda ortalama altmış, yetmiş arası değişiyor senelik film sayısı. İki yüz yirmi film akıl almaz bir rakam. Öyle bir şey ki bu, mesela senin otuz figüranın var, beş jönün var, sekiz kadın yıldızın ve altı da kameran var. Kameralar gece bir sette, gündüz bir sette. Pınar Öğünç’ün Jet Rejisör başlıklı bir kitabı var. Kapadokya’ya çekime gidiliyor ve set ekibinin on beş günü var. Yönetmen, “aa bu mekan harika” deyip, gündüz çekim yapıyor, gece başka bir senaryo yazıyor ve o on beş güne ikinci bir film sığıyor. Çetin İnanç bu yönetmenin adı. Çok romantize edilerek bakılacak bir yer değil bence Yeşilçam yani, çünkü emek sömürüsü var. İçerik olarak da tabi gayet mizojen, ırkçı. Belli yönetmenler dışında geneli bu.

Şimdiki sinemacıların Yeşilçam’a bakışı nasıl? Uzak bir geçmiş ve yabancı bir alan mı o?
Şu andaki yeni Türkiye sinemasının bağlarının tamamen kopmuş olduğunu söyleyebilirim Yeşilçam ile. Bence arada bir sıfırlanma var çünkü 12 Eylül darbesiyle birlikte. Darbe ve sansür, çeşitliliği azaltıyor. Yabancı filmler girmeye başlıyor Türkiye’ye, muhtemelen Özal’dan sonra. Pornolar çekiliyor tabi bol bol. Mesela benim için Eşkıya filmi bir eşiktir. Eşkiya’dan sonra gişe yapan Türk sineması ciddiye alınmaya başlanıyor, hem izleyiciler, hem de üretenler tarafından. Bundan sonrasına yeni Türkiye sineması diyoruz, Yeşilçam tümüyle bitiyor yani. Üretim biçimi olarak da iki ayrı dönem bu ve bağları da kopuk.

Bu ikisi arasındaki en belirgin fark şudur diyebilir misin?
Mesela Yeşilçam’da en güçlü bulduğumu, yeni Türkiye sinemasının en zayıf yanı olarak görüyorum: Senaryo geleneği. Yeşilçam’da senarist ve yönetmen ayrımı var. Safa Önal gibi biri var mesela, Guiness rekorlar kitabına girmiş, dünya üstünde en çok senaryo yazan adam olarak, ama Önal bir yönetmen değil, çünkü öyle bir iş ayrımı var. Her iki dönemi de bilen bir yönetmen olarak Erden Kıral’ın şikâyetlerinden biri de bu mesela. “Ben senaryoyu kendim yazmak istiyorum çünkü senarist bulamıyorum” diyor. Belleğin kaybolduğu bir durum yani. Daha 40 yıl önce çok iyi yapılan bir şeyi nasıl unuturuz?

Belki nasıl senarist olunacağı malum değildir insanlara. Sen nasıl kurgucu oldun mesela? Sosyoloji okuduğunu biliyoruz ve sonra?
Bir film okuluna gitmeksizin kurguculuk eğitimi alınmıyor. Yani içinde sinema öğretilen bir fakülteden bahsediyorum. Oradan, kurgucu, görüntü yönetmeni olarak mezun olabilirsiniz. Şimdi Türkiye’de öyle bir okul yok. Farklı üniversitelerin, ya güzel sanatlar fakültelerinde, ya da iletişim fakültesine bağlı bölümleri var. Sinema televizyon gibi. Bu bölümü bitirince sinemacı, televizyoncu oluyorsunuz ve eğitim de sadece genel bir çerçeve veriyor. Uzmanlaşarak mezun olma şansı yok bu bölümlerden. Ben de sinema eğitimini sosyoloji okuduktan sonra ABD’de, Boston Üniversitesi’nde iletişim fakültesinde aldım. Sinema eğitimini alırken herşeyi deneme fırsatı vardı orada. Kamera da kullanıyorsunuz, setlerde yönetmenlik de yapıyorsun, yeri gelince kablo da topluyorsun. Ben kendimi en çok kurgu odasında rahat hissediyordum ve kurgu, iyi yaptığımı düşündüğüm aşamasıydı sinemanın.

cicek-kahraman

Türkiye’ye dönünce nasıl başladın çalışmaya, hemen başlayabildin mi kurguculuğa?
Çok zor yurtdışından gelip hiç ait olmadığın bir çevrede var olmak, ki zaten o çevre de çok kapalı aslında. Bağlantıları kurmak zordu ve başlangıçta kurgu yapmak istediğimi bilmeme rağmen iş bulamadım. Aynı zamanlarda İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde asistanlık yapmaya başladım. Orada, sinema televizyon bölümünde üç buçuk yıl kadar çalıştıktan sonra, tanıdıklar, vesaire derken kurgucu oldum. Hem okullu, hem alaylıyım yani. Okulda işin prensiplerini, sinemayı okumayı, anlamayı öğrendim. Kurgu da ancak bilgisayar başında kurgu yaparken öğrenilen bir süreç.

Kadınların sinemada kurgu alanında daha çok göründükleri doğru mu?
Evet, böyle bir istatistik var. Özetle herkesin konuştuğu ve söylediği şey, kadınların en yoğun çalıştığı, kadınların oranının en yüksek olduğu bölümün kurgu olduğuna dair. Yani dünya çapında bakılınca eminim yine erkek kurgucu sayısı yüksektir. Bana çok absürd gelen ama çok kabul gören bazı teoriler var bu konuda: Biri filmle çalışırken kullanılan makineyle ilgili, ki o makine de şöyle bir şey: Filmi koyuyorsun, kesiyorsun ve tekrar birleştirmek için seloteyp gibi özel bir bant var, onunla yapıştırıp devam ediyorsun. Çok fiziksel bir iş yani. Bahsettiğim, o kurgu makinelerini dikiş makinesine benzeterek kadınların bu işe daha yatkın olduğunu söyleyen bir teori. Bence çok cinsiyetçi ve hiç de ikna edici bulmuyorum. Bana kalırsa mesele şu: Bu kurgu işi evde, daha doğrusu kapalı alanda yapılabilen bir iş. Kadınların sokakta olmak zorunda olmadıkları, hatta evden bile çıkmadan yapabildikleri bir iş. Set çok daha erkeklere ait bir yer. Kurguyu ise kadın evde, tek başına yapabiliyor. Yoksa dikiş makinesiyle ne alakası var? Ayrıca artık bilgisayar kullanıyoruz. Kadınlara en çok atfedilen şey dikiş ve aşçılıksa, dışarıda çalışan terzilerin aşçıların çoğu erkek sonuçta. Diğer mesele de anne figürü olmakla ilgili. Setin erkeklere ait olması genellemesini yaparak yine, setin biraz savaş alanı gibi olduğunu söyleyebiliriz. Zamanla yarışıyorsun, yıpratıcı, rekabetçi bir yer. Özellikle yönetmen için. Sonra da yönetmen sana filmi emanet ediyor. O noktada yıpratıcı olmamak, yapıcı, toparlayıcı olmak çok mühim. Hep bir anaç özelliklerden bahsediyoruz yani, o derleme toplama işinin kendisi çok anaç, daha anne figürünü üstlenebilen insanlar.

Toparlayıcı biriyle çalışmak istemek çok anlaşılır bir şey tabi o aşamada ve bu hasletleri karakterinde barındıran kadın, erkek herhangi biri uygun olabilir aslında.
Aynen. Bir erkek neden anaç olmasın? Kadınlar bunu daha iyi yapıyor diye demiyorum. Yönetmenlerin çoğu erkek olduğundan ve kadınların da adı “anaç”a çıktığından erkek yönetmenler kadın kurgucularla çalışmak istiyor. Yani erkekler bunu tercih ettiğinden böyle bir seçilim süreci var ve kadınlar o filtreden geçebiliyor bu sebepten. Yoksa kadınların bunu daha iyi yaptığını vurgulamıyorum, elbette bir erkek de anaç olabilir. O, tam tersi ve demek istemediğim kapıya çıkar.

Bilinen kurgucu kadınlar var mı?
Çok fazla bilinen kadın kurgucu var elbette ama bu annelik figürü meselesiyle paralel olarak örnek vermek gerekirse, Jaws filminin kurgucusu Verna Fields isimli bir kadın var. Fields bütün kaynaklarda “filmi kurtaran kadın” diye geçiyor, çünkü Steven Spielberg o zamanlar çok genç. Jaws  onun ilk fimlerinden ve çok zor bir işe kalkışıyor. İşin içinde bir maket köpekbalığı ve deniz var. Çok problemli bir iş ve Verna Fields bu çekimleri çok sorunlu olan filmi kurtarıyor. Biraz merak edip okuyunca, sinema camiasında Fields’e mother cutter (makasçı anne) dendiğini gördüm. Fields, böyle evinde kurgu yapan, yönetmenleri evine çağıran birisi.

09_jaws_1098_2074_bw_00011a_0
Verna Fields ile çalışan Spielberg: Verna, bu nasıl oluyor şimdi? Kaynak

Son soru. Bütün Mahalleli Duysun benim Yeşilçam ile hesaplaşmam dedin, hesaplaştın bitti mi? Başka bir iş tasarlamıyor musun? (Ve bu kötü bir haber olur bence.) Arada, bir de “eğlenmek için yaptım” bunu dedin. Bunu çok önemsiyorum ben. Bazı işler eğlenmek için yapılabilir sadece ve bu kötü bir şey değil. Düzeni, dünyayı değiştirmek için kocaman iddialarla çıkmasak da olur ortaya.
Şimdilik birkaç fikir var kafamda ama onların peşine düşer de ne zaman bitiririm bilemiyorum. Yaptığımız her iş dünyayı da değiştirmek zorunda değil. Kocaman iddialar bizden uzak olsun.

Bütün Mahalleli Duysun duyuru sayfası, kısa bir video tanıtımı.


5Harfliler, 8 Nisan 2015.