Röportaj: Keçiyi Koyundan Ayırmak

ABD Ulusal Radyosu’nun web sitesinde yayın yapan bir blog var, adı Keçiler ve Soda (Goats and Soda)Blog genel olarak dünyamızın kaynaklarının nasıl kullanıldığını, daha doğrusu nasıl heder edildiğini işliyor. Burada, dünya keçi nüfusuna ve keçilerin bakımlarına dair bir makale yayınlamışlar bir zaman evvel. Makalenin başlığı: “Keçinizin Mutlu Olduğunu Nasıl Anlardınız? Artık Biliyoruz.”

Makalede yukarıda gördüğünüz fotoğrafı kullanıyorlar. Yakın plandan bir “keçi” fotoğrafı. Daha doğrusu, sitenin fotoğraf editörü, haberin yazarı ve nasıl oluyor bilmiyorum ama fotoğrafı çeken de bunun bir keçi olduğunu düşünüyor. Yazı yayınlandıktan sonra fotoğrafın çekildiği Senegal’deki muhabirlerinden bir e-posta geliyor: Arkadaşlar bu keçi değil ki, BU BİR KOYUN!

Tabi herkes utanç içinde. Adında keçiler olan bir blogun editörü zor durumda ve durumu düzeltmek için akıllıca bir hamle yapıyor: Konunun uzmanıyla yapılan kısacık bir röportaj. İşte bu çok sevimli röportajı paylaşıyorum sizinle. Uzman, İskoçya’da bir okuldan, hayvan davranışları üzerine çalışan ve son yirmi senesini koyunlarla ilgili araştırmalarda geçirmiş Cathy Dwyer.

Açıkçası ben de fotoğrafa bakar bakmaz bunun bir koyun olduğunu görebiliyorum, ama meseleyi bildikten sonra anlamak daha kolay belki. Sizde durumlar nedir acaba? Bir yandan da keçiyi koyundan ayırmaya alışmak bana şu anda dünyanın en eğlenceli işi gibi geliyor (çünkü ben bu çeviriyi yaparken bir yandan da Türk televizyonlarından birinde ömür törpüsü bir siyasi tartışmayı seyrediyordum ve bu röportaja adeta sığındım).

Buyrun, başlıyoruz:

Marc Silver: Kendimi aptal gibi hissediyorum. Adı Keçiler ve Soda olan bir blogun editörüyüm ve keçiyi koyundan ayıramıyorum.

Cathy DwyerZorluğu anlayabiliyorum. Ele veren genelde kuyruktur. Koyunların kuyruğu her zaman aşağı doğrudur, keçilerin yukarıya. Ama bu fotoğrafta sadece yüz var tabi.

MS: Radyonun kütüphanesindekiler Senegal’de adı djallonke olan ve tıpkı keçiye benzeyen bir koyun olduğunu buldu. Fotoğrafı ilk gördüğünde keçi mi koyun olduğunu anlayabilir miydin?

CD:  Muhtemelen koyun olduğunu söylerdim. Ama nedenini söylemekte zorlanıyorum. Kulaklarla ilgili birşey olabilir, hatta kulakların pozisyonu sadece. Koyunlarda, keçilerde olduğundan biraz daha aşağı sarkıyor kulaklar. Ama söylemesi zor.

MS: Bunu duymak iyi geldi. Bazıları keçilerin koyunlardan daha kişilikli olduğunu söylüyor. Bu doğru mu? Yani, demek istediğim koyunlar, bilirsin işte koyun, bir anlamda pasif ve diğer koyunlarla mı takılıyor?

CD: Keçiler ve koyunlar farklı konumdadır. Bir koyun esas olarak otlayıcıdır, keçi ise etrafı tarar. Keçiler her zaman bir şeyler arar ve zamanlarının çoğunu böyle geçirirler. Her zaman bir şeyler çiğner, bir şeyler yerler. Yani beslenme alışkanlıkları sayesinde keçiler daha keşifçidir. Çevreyle sürekli etkileşim halindedirler ve çok da sevimlidirler. Bu yüzden insanlar onların koyunlardan daha akıllı, kişilikli olduklarını düşünür. Koyun gibi otlayıcı bir hayvan ise kafası öne eğik, zamanın çoğunu çimen yiyerek geçirir Bu insanlar için çok daha az ilgi çekici tabi.

MS: Yani koyunlar sıkıcı mı?

CD: Bazıları çok ürkek ve çekingendir. Bazılarıysa çok cesur. Her ne kadar yünden pofuduk şeylermiş gibi görünseler de, bir koyun size karşı korkusunu yenmeyegörsün, çok cüretkâr ve kendinden emin olabilir.

MS: Koyunlar başı çekmek yerine, yandaşlık mı yapıyor hep?

CD: Hayatta kalmış bir koyunsan, bu yırtıcılardan kaçınabildiğin içindir. Bunu yapabilmenin yolu diğer koyunlarla bir arada kalmaktır ve senden daha güçlü olanın takipçisi olmak hayatta kalmanın iyi bir yoludur.

MS: Bahse varım bir keçi bir koyunu yener.

CD: Ben sadece bir çalışma hatırlıyorum keçiler ve koyunlar arasındaki kavgayla ilgili. Bir keçi kavga etmek istediğinde arka ayaklarının üstünde yükselir, böylece koyun keçiyi karnından vurur ve koyun kazanır.

MS: Gelişen dünyada hangisini yetiştirmek daha kolay?

CD: Galiba koyun derdim. Koyunlar keçilerden daha dayanıklı, yani aynı koşullarda hayatta kalmaları daha mümkündür. Keçiler özellikle soğuk havaya, bakteri enfeksiyonlarına ve virüslere biraz daha hassastır.

MS: Peki ya sıcak iklimlerde? Kim daha üstün?

CD: Sıcak ve kuru iklimde her ikisi de iyidir. Sıcak ve nemli iklimlerde keçiler koyunlardan iyidir. Soluklanarak ya da gölgede durarak sıcağı dağıtmak koyunlar için postları yüzünden daha zordur.

MS: Keçi mi koyun mu münazarasında söylenmeye değer başka bir konu var mI? Galiba koyun getirdiği imkânlarla biraz daha tercih edilebilir, yani süt, et, yün.

CD: Moğolistanda koyunlar taşıma için de kullanılıyor.  İnsanlar tuz çıkarıyor ve koyunlar da tuzu taşıyor.

MS: Bir keçi bunu yapar mıydı?

CD: Bir keçinin uzanıp yattığını ve hareket etmeyi reddettiğini hayal edebiliyorum.

Kaynak: “Bu bir Keçi mi, Koyun mu? Düşündüğünüzden Daha Zor” makalesi.

“Sonsuz Patates” Röportajı

Geçtiğimiz ayı Türkiye’de geçirdim. Çapa Hastanesi, Halkalı, Bahçelievler ve (güneş sisteminin en uzak semti) Beylikdüzü’ne, her gün, bazen günde üç kere Metrobüs yolculuğu yaptım. Metrobüsle ilgili şimdiye dek onlarca tez yazıldı mı bilmiyorum, yazılsa yeridir. Metrobüste çok az kavga çıkıyor, çok az olay oluyor bence. Hayatta kalma dürtüsüyle hareket edildiğinden olabilir bu. Bir de ara durakta binip oturma şansı yakaladığında insanda belirgin bir başarıya ulaşmış olma duygusu oluşuyor. Beklenmedik bir anda gelen, yersiz, ama gülümseten bir başarı duygusu. Bilmem ki başka hangi şehirler, sakinlerine böyle ödüller veriyor durduk yere. Çok soğuk günlerde beni ısıtan şeylerden biri de, yeni doldurduğum İstanbul Kartım oldu. Bir de İstanbul semalarında sürekli yankılanan bir kadın sesi var, şöyle sesleniyor şehrin her yanında, her an: YETERSİZ BAKİYE.

İnsan memleketten uzak kalınca, içinde yaşarken görmez, ayırt edemez olduğu bazı ayrıntıları daha kolay yakalıyor, yakalayınca fark ediyor onları özlediğini. Çapa’ya gittiğimiz ilk günlerde, çok da sıkıntılı bir anda, bir mola verelim dedik; önünde durduğumuz kantinin çalışanlarına dönüp “iki çay” dedim. Der demez fark ettim, gülümsedim. Çayın, öyle ayaküstü, oturarak keyifle, zor zamanda, rahat bir anda, her yerde her daim içilen bir içecek oluşuna dair de yazacak çok şey var. Ne kadar yazılsa bitmez. Yine Çapa’da, hastanenin asansörlerinde yaşanılan karşılaşmalara dair de anlatacak çok şey olmalı. Zemin kattan, 1. kata asansörle çıkanları görünce biraz şaşırdım. Fakat nasıl bilebiliriz, hastane burası, belki bir müşkülü var bu insanların? Zemin kattan, -1. Kat’a asansörle inenlerin de olabilir iyi bir nedeni. Merdiven inmek, çıkmakla başları hiç hoş değil insanların, kanaatim bu oldu yine de.

Asansör karşılaşmalarından birinde hatırladıkça güldüğüm bir şey oldu. Dört kadın asansörde sessiz sessiz yere, tavana bakarak bekliyorduk inmeyi, çıkmayı. İçimizden birinin elinde iki büyük hamburger çantası var. Tıka basa dolu iki çanta da. Burgerler, patates kızartmaları, artık daha neler kim bilir. Koku tüm asansörü tutunca, kadın mahçup bir biçimde özür diledi bizden. Ben de kendimi tutamayıp, “Çok da güzel koktu deyince,” “Ah öyle demeyin çok utanıyorum” dedi. Sonra kısacık bir sohbet oldu aramızda. Genel Cerrahi servisinde altı kişilik bir odada kalan kuzeninin canı sürekli dışarıdan yemek istiyormuş. Bu iş için odadan çıkarken nezaketen diğer hastalara, onların refakatçilerine de soruluyormuş: Bir şey isterler mi dışarıdan? Kimsenin “bir şey istemem, sağolun” dediği de yok. “Bugün mesela, biri SAC TAVA istedi onu götürüyorum” deyiverdi kadın. Gülmeye başladım. “Kuzenim iyileşsin de her şeyi yaparım” dedi asansörden inerken. Biz de “Geçmiş olsun” dedik arkasından.

İşte bütün bu metrobüs seyahatleri, sonu gelmek bilmeyen çay içmeler, hastane koridorları, asansörleri derken araya da bir iş sıkıştırdık. Gazete Duvar’dan Serkan Alan ulaştı bir sabah bana. Sonsuz Patates giflerini görmüş. Kısa bir telefon görüşmesi yaptık. Ben o görüşmede, konuşmayı en sevdiğim konu olduğu için, bütün bir Yeşilçam tarihini anlatmaya kalktım. Serkan Alan da çok kibar biriymiş, sabırla dinledi beni. Sonra söyleşi üzerinde beraber çalıştık, ertesi gün de yayınlandı. Hayatımda yaptığım en hızlı söyleşi de bu oldu sanırım. Alelacele anlattıklarım arasında bir şeyi çok önemsiyorum, onu yeniden yazmak istiyorum buraya. Yapmamız gereken bir işten kaçarken, insan hemen yan kulvarda başka türden bir işi yaparken buluyor bazen kendini. Bu, ana işin sıkıcılığı, bıktırıcılığından bir kaçış aslında ve insan kaçarken zihni her zamankinden daha verimli çalışıyor sanki (bunun güzel İngilizcemizde bir adı bile var sahi: efficient procrastination). Hangi nedenden, ne tarafa doğru kaçtığına dikkat etmeli insan. Orada bir yerlerde hayırlı bir işler oluyor aslında. İçtenlikli diyeyim daha doğrusu. Ben Sonsuz Patates işini böyle bir ruh hali içinde yapmaya başlamıştım. Seviniyorum, insanlar bu işte kendileri için bir vaat bulduklarında.

İşte söyleşi de burada: Yeşilçam’daki Ev İçi Emek Gif Oldu

Ana görüntüde Akşam Güneşi filminden bir mutfak sahnesi.

screen shot 2019-01-14 at 10.12.56 am
Fotoğraf: Arkadaş Özakın

Polonyalı Kadınlar: “Bu Kirli Bir Oyun Ama Kolay Kolay Sinmeyeceğiz”

Geçtiğimiz Pazartesi, 3 Ekim 2016’da, kadınlar Polonya’da ülke çapında greve gittiler. Ülkenin pek çok yerinde yürüyüşler, gösteriler yapıldı. Tüm bunlar hükümetin kürtaj yasağı yasası üzerinde yapmayı planladığı değişikliklere karşı düzenlendi. Gösterilerden üç gün sonra Polonya hükümeti yasa değişikliğinin rafa kalktığını açıkladı ve şimdilik geri bir adım atmış oldu, fakat bu hamlenin bir çözüme değil, meselenin dondurulmasına yönelik siyasi bir manevra olduğuna dair yaygın bir kanaat var. Polonya’da kürtaj 1993’ten beri yasak.

Bu gösteriden görüntüler Türkiye’de de hem basında, hem de sosyal medyada bol bol yer aldı. Fakat belki kafa karıştırıcı bir yanı var meselenin. “Kara Pazartesi” grevi, kürtaj yasağına yönelik değil, yasada yapılması önerilen bir değişikliğe karşı düzenlendi. Kürtaj, sadece üç durum söz konusu olduğunda mümkün Polonya’da: Hamilelik bir suç neticesinde ortaya çıkarsa (tecavüz, ensest vakaları), kadının hayatını tehdit eden bir durum varsa ya da fetüste tespit edilen, yaşamın devam etmesine engel olacak anomali durumlarında. Önerilen yasa, bu durumlar söz konusu olduğunda bile kürtajı yasaklayacak bir düzenleme öneriyor.

Polonya’da olanları ve olacakları yürüyüşe katılanlarla, belki hatta düzenleyenlerle konuşmak istedik. Facebook üzerinden ilgili olabilecek kişilerle mesajlaşmanın ardından, yakın çevremden ama Polonya’da yaşamayan bir kadın aracılığıyla meselenin ilginç bir yerinde duran başka birine ulaştık. İnternet üzerinden sağladığı gönüllü hizmetle, kürtaj olmak isteyen kadınlara Almanya’daki kliniklere ulaşmaları için aracılık ediyordu bu kadın. Ama yürüyüşlere katılamadığı için görüşmek istemedi. Ve sonra Aleksandra Prajs ile yolumuz kesişti.

Aleksandra 38 yaşında, iki çocuk annesi, çalışan bir kadın. Polonya’nın güneyinde Bytom isimli, nüfusu iki yüz bine yakın bir kentte yaşıyor. Bytom’da düzenlenen grevi üç kadın arkadaşıyla düzenlemiş. Son iki senedir kent meseleleriyle ilgili, kurucuları sadece kadınlar olan bir harekette aktif olarak çalışıyor. Kısaca sonu greve varacak gelişmeleri ve bence en önemlisi kendi deneyimini aktardı. Röportajda bir yerde Polonya’da 1990-95 arasında başbakanlık yapmış Lech Walesa’nın adı geçiyor. Walesa, 1980’lerin başında komünist bloktaki en büyük işçi sendikasının lideriydi. İşçi haklarını savunmak için ülke çapında gösteriler oldu o dönem. Hükümet bu sendikayı bastırmak için iki sene süren bir olağanüstü hal uyguladı, sonunda masaya oturuldu ve 1989’daki çöküşün ardından Walesa’nın liderliğindeki “Dayanışma” sendikası yapılan ilk seçimlerde yönetimi üstlendi.

Gelinen son durumda hükümet gösteriler karşısında geri adım attı fakat kürtaj yasağı devam ediyor?
Evet öyle, tasarı geri çekildi. Kürtaj ise isteğe bağlı değil Polonya’da. Bazı durumlarda yapılabiliyor.

Yürüyüşe katılanlar arasında kürtaj yasağına karşı olanlar da vardı mutlaka ama nedir genel durum acaba?
Bu biraz karışık bir konu, açıklamaya çalışayım.

Herşey bu yılın bahar aylarında başladı. Kürtaj karşıtları, kürtajın tümden yasaklanması için destek toplamaya başladılar. Aynı dönemde bazı sol görüşlü gruplarda bu yasağa karşı bir hareket başlattılar, bu hareketin adı Ratujmy Kobiety, (Kadınları Kurtaralım).

Kürtaj karşıtları, kiliselerde 500.000 kadar imza topladılar ve projelerini parlementoya sundular. Bu arada Ratujmy Kobiety de aynı imza toplama işine girdi, 250.000 imza toplandı. Onların öncelikli amacı kürtaj yasağının tümden kaldırılmasıydı. Bu imza toplama süreçlerinde pek çok tartışma yapıldı kürtaj yasası üzerinde yapılacak olası değişikliklerle de ilgili.

Polonya’da Katolik kilisesi güçlü bir pozisyonda, özellikle PiS’in (Prawo i Sprawiedliwość, “Hukuk ve Adalet Partisi”) tek başına kazandığı son seçimden bu yana. Bu parti seçim kampanyalarında kiliseden önemli bir destek aldı. Aslında kilise 1989’dan beri güçlü bir durumda. 1990’ların başında devlet, kiliseyle kürtaj yasağına dair bir çeşit anlaşmaya vardı. Bu tarihten önce ülkede kürtaj serbestti. Bu anlaşmadan sonra kürtaj katı biçimde yasaklandı. Tecavüz, ensest gibi durumlar sonucu oluşan hamilelikler, annenin yaşamını tehlikeye sokan durumlar ve fetüsün yaşamasının mümkün olmadığı durumlar hariç bırakıldı. Tabii bu yeni durum, yani yasak hiçbir sorunu çözmedi. Pratikte olan şu: Kadınlar kürtaj olmak için ya yurtdışına çıkıyor ya da yeraltında yapılan kendi hayatlarını tehlikeye atacak tıbbi müdahaleleri, sağlıklı olmayan koşulları tercih etmek zorunda kalıyorlar.

Kürtaj yasağına tümden karşı olan Ratujmy Kobiety gibi hareketlere bakarsak şunu söyleyebilirim. Buradaki kadınların bazıları için kürtajın serbest bırakılması çok radikal bir şey. Bu kadınlar kürtajın serbest bırakılması için mücadelede yer almak istemiyorlar ama kiliseye ve parlamentoya yine de “Hayır” diyorlar, bu son yasal düzenlemenin temel insan haklarına aykırı olduğuna inanarak. Ekim 2015’ten beri yönetimde olan PiS, bu konuda anayasanın bağlayıcı kararına saygı göstermiyor. Polonya’da kendimizi güvende hissetmiyoruz bir anlamda, bu sebepten son dönemlerde sosyal direniş hareketleri daha güçlü hale geldi. PiS’in seçimi kazandığı günden beri pek çok konuda protestolar oldu ülkede.

Hükümetin geri adım atmış olmasını nasıl değerlendiriyor kadın örgütleri? Siyasi bir manevra mı durumu kontrol altına almak için?
Kesinlikle öyle. Bana kadınlar arasındaki dayanışmayı hafife alıyorlar gibi geliyor ama protestolara katılan kadın sayısının yüksekliğinden, etkiden, Kara Pazartesi grevinden şaşkına dönmüş olabilirler. Köşeye sıkıştılar.

Ne manada?
Gösterinin ardından, iki hafta evvel kabul edilen barbarca projelerini geri çektiler. Fakat bu çekilme şu an kürtaj karşıtlarını çok öfkelendiriyor. Kendilerini aldatılmış hissediyorlar, tıpkı bizim bu grevden önce hissettiğimiz gibi.

Kaç kadından bahsediyoruz? 35.000 katılımcı olduğu söyleniyor?
Daha üstünde olmalı o rakam diye tahmin ediyorum. Ülke çapında yüzlerce yerde toplanıldı, ama tam rakamı söylemek güç.

Sen neredeydin o gün?
Kendi şehrimde, Bytom’daydım. Arkadaşlarımla buradaki grevi organize ettik.

Kaç kişiye ulaşabildiniz?
400 kişi toplandı burda, Facebook üzerinden bunun iki katı kadar insana ulaştık. Aslında başlangıçta 30-50 kişiyle sokağa çıkacağımızı düşünmüştük ama birkaç gün içinde beklediğimizde çok daha fazla bir ilginin olduğunu gördük. Bütün ülke geneli için de bunu söyleyebilirim, rakamlar herkesin beklediğinden daha yüksek oldu. Atmosferi çok güzeldi yürüyüşün, geçtiğimiz aylar boyunca sessiz kalan genç kadınlar da vardı, yaşlı kadınlar da gelmişti.

14560095_582190741906093_2394740851277811185_o

Bytom’da gösteri gününden.

Elbise askılarını sormak istiyorum sana. Çok etkili, çok üzücü, sarsıcı bir görüntü elbise askısı bu türden bir yürüyüşte. Bu fikir nasıl çıktı acaba ortaya?
Elbise askıları sembol olarak kullanıldı. Çünkü kadın bedenine yönelik saldırıyı, şiddeti temsil ediyorlardı. Kadınların aklına, bedenine gösterilmeyen saygının sembolüydü. Kadınların bedenleriyle ilglili verecekleri kararda yalnız bırakılmalarının, profesyonel destek alamamalarının trajedisini yansıtıyordu. Elbise askılarını PiS’in parti binalarının önüne de bıraktık. Bizleri, haklarımızı temsil etmediklerini, bizleri yanılttıklarını anlatmak için. Elbise askılarının evlerde, profesyonel tıbbi yardımın olmadığı durumlarda hamileliğin sonlanması için kullanılan bir araç olduğunu sanmıyorum artık. Ama geçmişte kullanılıyordu ve o görüntü şok ediciydi. Öfkemizi yansıtmak için iyi bir araç oldu.

Yürüyüş gününde yaptıklarınızdan, orada olanlardan bahseder misin bize, senin deneyimin nasıldı?
Kendi şehrimde birkaç senedir aktivistim. Bu yürüyüş daha önce gördüklerime pek benzemiyordu. Polonya için yeni bir şey bu, komünist blokun çöküşünden, yarı serbest ilk seçimden beri yaşadığımız en kapsamlı gösteriydi. Yani şunu demek istiyorum: İnsanların arasında oluşan bağı hiç böyle hissetmemiştim şimdiye dek, içinde yaşadığım toplum derin bir yarılma yaşıyor şu an. Göstericiler arasındaki bağdan bahsediyorum tabii. Ben kendi anne, babamdan 1980’lerde Lech Walesa tarafından liderlik edilen, işçi sendikasının büyük gösterilerini çok dinledim, Kendimin böyle, bu türden bir direnişe tanıklık edeceğimi hiç düşünmemiştim. Yani şimdi olanlarla, Walesa zamanını kıyaslamak tam doğru değil biliyorum ama yine de bir benzerlik var aralarında.

160422-poland_-0514_cd57a712238f608fe315aa4b55630077.nbcnews-ux-600-480

Alik Keplicz / AP

O günden, bunu da asla unutmam dediğin bir şey, bir görüntü, anı kaldı mı?Konuşmamı yaparken, şehrin merkezi bir yerinde 400 kadar insan toplanmıştı. Ağlayan kadınları gördüm, herhalde onu unutmam. Çok coşkuluydu herkes ama aynı anda çok da öfkeliydiler. Her ikisi aynı anda olabiliyordu.

Konuşmanda neler dedin?
Ben okullarda verilen cinsellik eğitimine odaklandım konuşmamda. Adı “aile yaşamına hazırlık” olan bir ders var ve din öğretmenleri tarafından veriliyor. Yani okullarda bir din eğitimi de veriliyor ve sadece katolik inancının meselelerini kapsıyor bu ders. Çocukların edindiği bilgi korunmanın nasıl zararlı olduğu anlayacağın. Böylece bu konuda hiçbir hazırlığı olmayan çocuklar büyüdüklerinde korunma yöntemlerine dair yeterli bilgileri olmadan başlıyorlar hayata ve bazıları yasadışı kürtaj ile tanışıyorlar. Bir istatistiğe göre ülke çapındaki hamileliklerin yüzde 10’u kadarını küçük yaştaki, ergenlik çağındaki kadınlar yaşıyor. Ben de konuşmada bu türden bir eğitimin okullarda verilmesinin öneminden, din kaynaklı önyargılardan bahsettim. Bir arkadaşım konuşmasında tecavüz, ensest, hayatta kalmayı engelleyen bir sorunla oluşan fetüsten, tüp bebek uygulamalarından bahsetti. Söz konusu yasanın, göründüğünden çok daha karmaşık bir konuya ilişkin olduğuna dair insanları bilinçlendirmeyi hedef aldık.

Sırada ne var peki? Mesele böyle kapanmayacak belli ki?
Daha bugün itibariyle, 24 Ekim’de bir gösteri, grev üzerine konuşuluyordu. Yeni gösteriler kesinlikle olacak. 3 Ekim’de olan bir uyarıydı diye düşünüyorum ve hükümet geri çekildi. Ama bu kirli bir oyun, Katolik kilisesi önemli bir oyuncu burada ve biz de öyle kolay kolay sinmeyeceğimizi göstermek istiyoruz.

 


Ana görüntü: Janek Skarzynski/AFP/Getty Images
Barbara Tomaszewicz’e, Katarzyna Waniek’ye Agata Kukula’ya teşekkürler.

Ekim 2016’da 5Harfliler’de yayınlandı.

Türk Eğitim Sisteminden Alınmış bir İntikam Gibi: Edebiyat-ı Rap

İnsan türünün, en zorlu koşullarda yaratıcılığına ara vermeden coşabildiğini biliyoruz. Savaş meydanlarından yazılmış harikulade mektuplar, toplama kamplarında yazılmış operetler, sürgünde yazılmış olağanüstü şiirler var. Bazen yaratıcılık zaten bu zorlu koşullarda buluyor kaynağını. Edebiyat-ı Rap serisini de böyle, zorluklar içinde pırıldamış bir iş olarak değerlendirebiliriz. Ama savaş, sürgün gibi bir zorluk değil bu, daha kendine has: İnsanlık tarihinde pek az kula nasip olmuş, sayılı ülke öğrencilerinin çektiği bir tür çile: ÜNİVERSİTE SINAVI.

Türk edebiyatçıların kitap isimlerini, işledikleri konuları, ana meselelerini öğrenmek mecburiyetindeki öğrencilerden biri, bir rap serisi yapmış 2012’de. Adı: Edebiyat-ı Rap. Seride yer alan edebiyatçılar: Halit Ziya Uşaklıgil, Ahmet Hamdi, Halide Edip Adıvar, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Faruk Nafiz Çamlıbel. Üç de edebi türlere ilişkin video var: Serbest nazım toplumcu şiir ve Cumhuriyet dönemi tiyatro, divan edebiyatı yazar ve eserleri, modernizmi esas alanlar. Seride yer alan şarkıları anlatmadan hemen örnek vereceğim. Benim favorim: Halit Ziya Uşaklıgil oldu. Videoyu izlemeniz şart, sonra da sözlerini irdeleyeceğiz!!!

Bir giriş ve Halit Ziya’nın eserlerini saydıktan sonra, ne diyor şarkı:

Modern romanın temelini attı,
TANZİMAT’ın teknik kusurunu kapattı,
Batılı ölçüye uyum sağladı,
HALİD ZİYA romanın babası.

Romanda aydın çevreyi
Hikayede halktan kişileri
REALİZME bağlı ilkeleri
Güçlü bir gözlem yeteneği

Ağır bir dil şairane betimleme
1923’ten sonra yazı dili sade
Söz dizimi benzer Fransızca cümleye
Yapıtları piskolojik çözümleme

Sonra tekrar eserleri saymaya başlıyoruz: Kırk Yıl, Kırık Hayatlar, Mai ve Siyah, Nemide, Saray ve Ötesi, Sefile, Bir Acı Hikâye…

Gördüğünüz gibi şarkı sözleri son derece didaktik. Büyük harfle yazılan kelimeler videoda yer aldığı gibi burada ve belli bir kategorizasyona işaret ediyor. Bunlara anahtar kelimeler de diyebiliriz.  Şarkı sözlerinin tek bir amacı var zaten: Öğrenciye en kestirme yoldan Halit Ziya’yı anlatabilmek, aklında tutabilmesini sağlamak. Kendi üstümde deneme yaptım. Halit Ziya’nın adını duymadığım en az beş kitabını şimdi biliyorum.

Bütün bu seriyi yapan, Uygar Yazanoğlu ile kısaca bir konuştuk. Seri hakkında şunları söyledi:

Lise yıllarımda da rap müzikle uğraştığım için bu tarz bir öğrenim yöntemi benim için kolaydı ve ben de bunu edebiyat dersine uyarlamayı düşündüm. Konu anlatımlı kitaplardan yazarların geçmişlerini ve eserlerini alıp kafiyeli şekilde yazdım. Sözleri ben yazıyorum ama bana ait diyemeyiz, edebiyat tarihindeki bilgileri derledim diyelim. İlk başta sadece evde şarkıları kaydedip kendim dinliyordum, sonradan dershanedeki arkadaşlarım da öğrenmeye başladı. Sınavdan sonra arkadaşlarımın kardeşlerine, eşe dosta CD halinde hediye olarak veriyordum. Sonradan çok talep olunca bir youtube kanalı açıp şarkıları slayt haline getirdim. İşin içine görsellik girince daha akılda kalıcı oldu tabii. Şarkılar satılık değiller çünkü bunları dinleyenlerin büyük bir kısmı dershaneye gitmeye durumu olmayan Anadolu’dan, Doğu’dan öğrenciler.

Tek motivasyonum gelen teşekkür ve sınav başarı durumları. Çok güzel mesajlar alıyorum. Edebiyat netlerini arttıran ve sayende sınavda şu soruları yaptım diyenler çok var, bu da beni daha fazla yapmaya teşvik ediyor. Edebiyat öğretmenlerinden çok mesaj alıyorum, derslerinde kullanıyorlar. Ayrıca edebiyat okuyan üniversite öğrencileri de sunumlarında kullanmak üzere talep ediyor, bu da beni mutlu ediyor tabii ki.

Son olarak, benden sonra internette başka edebiyat şarkıları da çıktı benim şarkılarımı onlarla karıştıran çok var. Hatta bir, iki insan yaptıkları bu şarkıları satıyor sanırım, tabii ki onlardan da faydalansın insanlar ama Edebiyat-ı Rap ismi projesi altında olanlar benim çalışmalarım, başka yerde şubemiz yoktur.

Uygar Yazanoğlu sözel alandan ilk 3000’e girmiş (çünkü diyorum, kefilim, şarkılar işe yarıyor). Ben bu yazıyı yazarken birisi dedi, kimdi hatırlamıyorum. “Türk eğitim sisteminden alınmış bir intikam gibi” diye. Katılmamak elde değil..

Edebiyat-ı Rap, Youtube kanalı, Facebook sayfası.

Son olarak bir de Ahmet Hamdi’yi dinlemeden bırakmıyoruz, çünkü bu da epey başarılı.

 

Ebru Boyar İle Söyleşi II: Yasaklar Üzerinden Kadın Tarihi Yazmak

Tarihçi Ebru Boyar ile bu röportajın iki hafta evvel yayınladığımız ilk kısmında 1702’de işlenmiş bir cinayeti konuşmuştuk. İstanbul Fatih’teki Kasap İlyas mahallesinde bir kadın öldürülüyor, apar topar gömülecekken komşularından bir kadın çıkıp Meryem’in bir cinayete kurban gitmiş olabileceğine dair yetkilileri uyarıyordu. Röportajın bu ikinci kısmına bakmadan, okumadıysanız Bu Kadını Mezara Komasunlar başlıklı ilk bölümüne bakmanızı tavsiye ederim.

İkinci kısımda 18. yüzyıl ve civar zamanlarda İstanbul’da yaşayan kadınların şehir yaşamlarına ilişkin konuştuk. Nerelere giderlerdi, neleri yapabilirlerdi, sınıfsal farklar var mıydı… gibi temel soruların cevaplarını aydınlatmaya çalıştık. Mahallenin kadınların yaşamlarındaki yerine, kadınların yasalarla, otoriterlerle ilişkisine de değindik. Günlük hayattaki o görünmez çizgileri geçerken, onların gerisinde kalırken bir kadının iffet, namus, muhaddere kavramlarıyla sınırlandırılmış hayatının neye benzediğini aktarmaya çalıştık. Böyle bir döneme odaklanarak kadınların günlük hayatlarına bakmak birkaç sebepten önemli: Biraz nasıl yollardan geçtiğinizi gösteriyor, biraz bugün ile karşılaştırma imkânı tanıyor bu türden sorgulamalar. Fakat yine de “Osmanlı’nın şu zamanında kadınlar” demenin sakıncalı bir yanı var. Hangi kadınlar, hangi sınıf, hangi inanç, hatta biraz daha ileride bir noktada, nerede yaşayanlar, kaç yaşındakiler? Bu saydığım her gruba ve ek olarak birkaçına daha değiniyor bu röportaj. Hepsine kapılar açıyor biraz, kimine daha az, kimine daha genişçe.

Röportajda sık sık bir kitaptan bahsediyoruz. Bu Ebru Boyar’ın, tarihçi Kate Fleet ile yaptıkları ortak bir çalışma. Osmanlı İstanbulunun Toplumsal Tarihi başlıklı, künyesini en sonda bulabilirsiniz.

Meryem öldürülmeseydi, onu ve komşusunu İstanbul’da hangi mekânlarda görebilirdik?
Mahalle içinde dolaşabilirlerdi. Hamama, mahalle hamamına giderlerdi mesela. Karşıya, Anadolu yakasına geçtiklerini biliyoruz, çünkü 16. yüzyılda, 1570’lerde 3. Murad’ın verdiği emirlerde görüyoruz bunu. Peremeciler, yani kayıkçıların yanına genç kadınlar binmesin, ama yaşlı kadınlar binebilir diye bir emri var. Tabi camilere gittiklerini biliyoruz, cami toplantılarıyla da ilgili belgeler var elimizde. Çarşı pazarda göründüklerini de biliyoruz. 16. yüzyılın sonuna doğru bir yasakla kadınlar çarşıya çıkmasın deniliyor. Ama böyle yasaklar esnaftan tepki alabiliyor. Örneğin, 18. yüzyılda bir yasağa karşı İstanbul‘daki altın bilezik üreten esnaf dilekçe veriyor sultana ve en önemli müşterilerinin kadınlar olduğunu söyleyerek onların dükkânlarına gelmelerinin önlenmemesini diliyor.  Kadınlar kumaş, giyim kuşam malzemesi, değerli takılar alıyorlar. Daha düşük sınıftan kadınların yemek için alışveriş yaptıklarını, odun aldıklarını biliyoruz.

unnamed3
Tophane pazar yeri, Walsh, Robert, Constantinople and the Scenery of the Seven Churches of Asia Minor (Londra ve Paris, 1839), kapak içi resmi.

Kitapta kadınların şehirdeki büyük şenliklere gidebildiğini de söylüyorsunuz, şehzadelerin sünnetlerine, düğünlere.
Evet İstanbul’da ve hatta taşrada kadınların şenliklerin bir parçası olduğunu biliyoruz. Minyatürlerde görebilirsiniz kadınları. Feraceleri içinde kalın peçeleri altında kadınlar gösterileri izlerler. Otoriterler de onları şenliklerin meşru konukları olarak görür. Mesela III. Ahmed’in oğulları için düzenlendiği sünnet düğününde Okçular Tekkesi’nde kadınlara da erkeklerden ayrı yemek veriliyor. Ama kapıya da Yeniçeri muhafızlar  dikiliyor.

Yüksekteki diyelim, o kadınların durumu nedir?
En görünmeyen kadınlar onlar, çünkü dışarıya çıkmaya ihtiyaçları yok. Çıktıklarında da etrafı kapalı arabalarla, çok gösterişli bir biçimde görünüyorlar. Valide sultanlar bunlara en güzel örnek.

Dışarı çıkmamak, dışarıda olmamak bir statü göstergesi yani?
Evet. Sıradan kadın ortalıkta aslında. Toplumun hangi kademesinden geldiği kadının kamusal alandaki görünürlüğünü belirliyor. Yüksek tabaka kadını daha düşük tabakalardan gelen kadınlara göre daha az görünür.

Muhaddere kavramını da bu çerçevede düşünmek lazım- çünkü muhaddere dediğimiz şey parası olan kadın için geçerli- yani kadının hizmetçisi olacak ki sokağa çıkabilsin onun için alışveriş yapabilsin, ya da kölesi olacak. Evden dışarı çıkmamak bir lüks aslında.

Screen-Shot-2016-08-24-at-11.27.52-PM
İstanbul Anadolu yakasında kadınların mesire görüntüsü, Alexander Van Millingen, Constantinople, Warwick Globe (Londra: A & C Black,1906)- s. 260-261.

Muhaddere şimdi yabancı bir kavram. Biraz daha bahsedebilir misiniz? Aslında kitapta kadını tarif ederken şu kavramlar geçiyor: muhaddere, ehl-i ırz, sahibe-i ismet, ehl-i perde… Bunlar hep aynı anlama mı geliyor, yoksa duruma göre kullanımları var mı?
Muhaddere diğer bir tanımla ehl-i perde, sözlük anlamı ile örtü altındaki, örtünen kadın demek. Ama bu kavram Osmanlı döneminde yayımlanan fetvalara göre-ki bunların muhaddere tanımlaması birbirinden farklı olabiliyor-evden dışarı çıkmayan, çıksa da yanında hizmetçisi/kölesi ile çıkan ve bu halde de kendini vakarla taşıyan kadın anlamına geliyor. Bu da fakir, orta halli ya da köylü kadın kitlesi. Yani Osmanlı kadınlarının çoğu için mümkün değil. Bu yüzden kadın iffetini tanımlamak için afife, ehl-i ırz, ehl-i ismet gibi tanımlar benimseniyor ve bunlar da kadının kamusal alandaki fiziksel görünürlüğüne göre değil de kadının kendini nasıl taşıdığına, nerelerde ve ne zaman dolaştığına ya da kimlerle görüştüğüne göre şekillenen sıfatlar oluyor.

Şehir yaşantısında başka nereleri sayabiliriz?
Şeyh, mezarlık ziyaretlerinde görüyoruz. Mesire yerlerine gidiyorlar. Doktorlara gittiklerini biliyoruz. Mesela erkek doktorların muayanehanelerine kadınlar da gidiyorlar. En azından 18. yüzyılda. 1760’larda yazan Çeşmizade Mustafa Reşid Efendi’nin aktardığına göre şarlatan hekimlere gidip kandırılan ve para kaptıran hastalar arasında kadınlar da var. Ayrıca çalışan kadınlar da var: Ev işine gidenler, bohçacılık, çamaşırcılık ve hatta hırsızlık yapanlar. Örneğin 16. yüzyılda kaymakçı dükkânlarına gider, kaymak yerlermiş. Bu yasaklanıyor mesela. Bu yasaklardan anlıyoruz kadınların ortalarda olduklarını. Alışveriş, dışarıya çıkma, seyahat etme yasaklanınca, ha diyorsunuz, demek ortadalarmış.

Başka yasaklar neler karşılaştığınız belgelerde?
Daha önce bahsettiğim kadınların leventlerle birlikte peremelere, yani kayıklara binmemesi var. Demek ki daha önce biniyorlardı. Yaşlı kadınlara izin var mesela. Genç kadınlar çok rahatça hedef olabiliyorlar oradan biliyoruz. 16. yüzyılda alışveriş yapmaları pazara çıkmamalarına dair yasaklar var. 2. Mahmut döneminde sanırım şenliklere kadınların gelmesi yasaklanıyor. Aslında biliyoruz ki o zamanlar kadınlar ortalıktalar. Sonra gelmesinler artık deniyor demek ki orada bir sorun çıkmış. Toplumsal düzen bozulduğunda iki grup var hedefte. Biri kadınlar, özellikle genç kadınlar, diğeri de genç erkekler. Bu iki grubun da başına her türlü iş gelebilir. 18. yüzyılda yine olan olaylardan biri mesela, bir kadın iskelede beklerken iki yeniçeri kadını alıp götürüyor. Böyle vakaları biliyoruz ve bu asıl devletin kadının güvenliğini sağlayamadığının göstergesi.

unnamed1
Enderûnlu Fâzıl, Zenanname’den. Sadâbâd, 18. yüzyıl.

Bu en son bahsettiğiniz vakada kadın kaçırılmaya çalışılırken, namuslu biri olduğunu söylüyor. Aslında bağırıyor ve böylelikle kaçıranların elinden kurtuluyor. Kadının bunu söylemesinin bir anlamı var yani?
Kadın hemen kurtarılıyor bu vakada, evet anlamlı tabi ama şöyle: Kadın bir kenara koyuluyor, dokunmuyorlar, hemen gidip mahallesine soruluyor, “bu kadını nasıl bilirsiniz, namuslu mu?” diye, araştırıyorlar yani. Bugünkü GBT sorgulaması gibi düşünebilirsiniz, açıp kaydına bakmak yani. Kadının namuslu olmayan biri olduğu anlaşılsa başına gelecekler başka olabilir ve kaçıranların cezası da başka olur. Mesela fuhuş yapan kadınları öldürenlerin ceza aldığı biliniyor, ama bu türden vakaların üzerinde pek durulmadığından bu cezalandırmalar işlenen suçlara göre çok daha az oluyor. Siz namuslu bir kadına, arkasında kocası, ailesi, mahallesi olan bir kadına zarar verirseniz, devletin namusuna da dokunmuş oluyorsunuz.

Siz fuhuşla da ilgili çalıştınız. Nedir iffetli olmak, namuslu olmak, olmamak 18. yüzyılda, ne anlamalıyız?
Sadece 18. yüzyıl için değil ama daha genel baktığımızda fuhuş, zina üzerinden değerlendiriliyor Osmanlı’da. Ama ben onu biraz işin dışında tutuyorum, zina nedir, nasıldır vesaire meselesini İslam hukuku içerisinden değerlendirmek bizim Osmanlı devlet pratiğini anlamamıza yetmiyor. Osmanlı’nın son dönemi de dahil olmak üzere baktığımızda bir ‘namuslu kadın’ kavramı var ortada, ve ‘namus’, toplum, devlet tarafından benimseniyor ve benimsetiliyor ve kadın kendi iffetini sürekli ispat etmek zorunda kalıyor bu anlayışa göre. Bundan dolayı da kadına kamusal alanda nasıl davranması gerektiği belletiliyor. Böyle yürümeyeceksin, elinde çiçek taşımayacaksın, ne kadar kalın peçe kullanırsan kullan yüzüne allık sürmeyeceksin, kalçalarını kıvırmayacaksın vb.

Fuhuş tartışması da işte kadının Osmanlı dünyasında varoluşuna ve namus kavramına dair fikir veriyor. Çünkü ‘alüfte’, ‘yaramaz’, ‘kendi halinde olmayan’ kadın gibi tanımlar o kadar değişken ve kaygan ki Osmanlı özelinde sadece tek tip namuslu kadın tanımlaması yapmak sadece zaman anlamında değil, aynı zaman dilimi içinde coğrafya, sosyal statü, eğitim, mahallenin kültürel yapısı ve benzer faktörler yüzünden de çok zor. O yüzden belki kabaca iffetli kadın mahallenin, devletin, cemaatin ve hatta bireyin kendine tehdit olarak görmediği kadın diyebiliriz.

Screen-Shot-2016-08-24-at-11.49.39-PM

Bu sokakta görünme, hareket alanının kısıtlanmaması ile ilgili bazı istisnalardan bahsediyorsunuz kitabınızda.
Birkaç grup var böyle evet. Çingeneler kendi kurallarıyla yaşıyorlar, böyle olunca toplumun parçası gibi görünmüyorlar ve bir çeşit hareket serbestisine sahip olabiliyorlar. Fuhuş, hırsızlık yapmaları yasak tabi, buna ilişkin cezalar var, ama yine de 16. yüzyılın ortalarında devlet fuhuştan vergi alıyor bu gruptan. Meczubeler var. Delilere dokunmama var, çünkü delilikle ruhanilik arasında bir ilişki kuruluyor. Çarpılma korkusu var dolayısıyla. Fakat bu deliliğin nasıl olduğu da önemli, uyuşturucu madde, afyon kenevir kullananlara iyi davranılmıyor. Ebeler var bir de, günün herhangi bir saatinde şehirde görülebilirler.

Bölgesel farklılıklara da değinmek lazım. Kahire’deki dansçılar için geçerli kurallar imparatorluğun heryeri için söz konusu değil. Bu gruplar imparatorluğun her yerinde başka muamele görüyor olabilirler, karşılaştırmak lazım. Evliya Çelebi çok güzel bir örnek verir bununla ilgili. İstanbul’daki gibi sokakta gezen kadını Bitlis’te çarşıda öldürürler diyor.

Gayrimüslim kadınların durumuyla ilgili birşeyler de sormak istiyorum, ama “durum nedir?” diye sormak çok genel, dahası yanıltıcı bile olur. Yine de, buraya kadar konuştuklarımızla ilişkili olarak neler derdiniz?
Bana göre Osmanlı’da kadının durumuna bakınca Müslüman-Gayrimüslim ayrımı ikinci planda kalıyor. Örneğin 16. yüzyılın ünlü şeyhülislamı Ebussuud Efendi’ye göre Gayrimüslüm kadın da gereklerini yerine getirirse muhaddere olabilir. Gayrimüslim nüfusun yaşadığı mahallelerde de kadınlar aynı şekilde mahallenin kontrolü altında. Kadının hareketleri kendi cemaati tarafından da sınırlandırılıyor, yönlendiriliyor. Örneğin 18. yüzyılın başında Yanya’daki Ortodoks piskopos Hıristiyan kadınların ev dışında bir yüzük, bir çift küpe ve bir bilezikten fazlasını takmasını yasaklıyor ve buna tek istisna 40 gününü doldurmayan yeni gelinler.

Bütün bu konuştuklarımızı bugünle ilişkilendirmek gerekirse neler derdiniz? Kadınların haklar uğruna verdikleri mücadelede kat ettikleri yol görünür hale mi geliyor acaba, yoksa yerimizde mi sayıyoruz bir anlamda?
Belki şunu söylemek lazım: Yasalar ne kadar eşitlikçi ve özgürlükçü olursa olsun kadının esasen statüsünü değiştirecek olan içinde kadının da da erkeğin de olduğu toplum. Osmanlı’da olduğu gibi bugün de toplum kadının hareket alanı hakkında karar veriyor. Bugün eğitim hakkınız var ama aile, toplum izin vermeyince bunun bir önemi yok. Bugün oy verebiliyorsunuz ama size kime oy vereceğinizi dikte ettirenler olabiliyor. Bu açıdan bakınca, yerimizde sayıyoruz demeyelim ama gidecek daha çok yolumuz var diyelim.


A Social History of Ottoman İstanbul. Cambridge University Press tarafından 2010’da yayınlanan kitap Osmanlı İstanbul’unun Toplumsal Tarihi başlığıyla İş Bankası Kültür Yayınları tarafından 2014’te Türkçe’ye kazandırılmış.

5Harfliler, 25 Ağustos 2016.

Ebru Boyar ile Röportaj I: Bu Kadını Mezara Komasunlar

1702 yılının kış aylarında, İstanbul Fatih’teki Kasap İlyas mahallesinde bir kadın öldürülmüş. Adı Meryem.

Meryem ikinci kocasıyla evlendikten birkaç ay sonra öldürülür. Yedikule muhafızlarından olan ilk kocasının ölümüyle Meryem’e bir miktar mal kalmıştır. İkinci evliliğini Kasap İlyas mahallesinden Şeyh Manevi Efendi ile yapar.

O sabah Meryem’in cenazesi evden çıkarılırken, bitişikte oturan komşularından bir kadın tabutu görünce, “Bu kimdir?” dIye sorar etraftakilere. “Şeyh efendinin hatunudur, bu gece emr-i hakkile vefat eyledi” cevabını alınca şaşkına döner ve “feryad eyler:” “hay bu hatunu ben ahşam sağ bırakup gitdim. Galiba bir şüphesi dahi olmak gerek idi. Beni yalnız bırakma deyüp ahşam niyaz eylemiş idi.”

Adını bilmediğimiz bu komşu kadın “bu meyyiti [ölüyü] mezara komasunlar sonra nedamet çekersiz” diyerek o gün İstanbul’u ayağa kaldırır. Muhafızlara, kadıya, oradan veziri âzama kadar ulaşır. Meryem’in eceliyle ölmemiş olabileceğine, ölümünün mutlaka araştırılması gerektiğine dair herkesi ikna eder. Meryem’in ölümü, bu komşu kadın sayesinde tarihe geçmiş. Biz bu vakayı böylelikle bilebiliyoruz. Olay Anonim Osmanlı Tarihi isimli kitapta yer verilen kroniklerden birinde “Hikâye-i garibe” başlığında  anlatılıyor.(*)

Olay veziri âzamın kulağına kadar gidince tabutun açılması için izin çıkar ve sahiden de tabutun kapağı kaldırılınca ilk olarak Meryem’in boynundaki ip izleri görülür. Elleri kolları, çürük içindedir, kafası, yüzü darp edilmiştir. Saçlarının örgüsü açılmamıştır ve bedeni kefene değil, başka türden ucuz bir astara sarılmıştır.

Şeyh Manevi Efendi, karısının nasıl öldüğünü bilmediğini, öldürülmüşse kendisinin de bunu yapandan şikâyetçi olduğunu söyler hemen, ilk savunması bu olur. Ama sorgu biraz daha genişletilince şeyhin mahallede hiç de iyi bir ünü olmadığı ortaya çıkar. Meryem’in kimsesi yoktur, sahip olduğu mallar kocasına kalacaktır. Fakat davanın görülme sürecinde Şeyh Manevi Efendi hastalanır ve sonra o da ölür.

Bir kadının, sıradan bir kadının öldürülüşü yaşadığı mahalleyle, etrafıyla, toplumla, ilgili bize ne anlatabilir? Kadın cinayetlerine 300 yıl önceden bir baksak ne görürüz? Zamanı bu kadar geriye çekmek ve tek bir olaya odaklanmak, bugün işlenen kadın cinayetlerine başka bir gözle görmemizi sağlar mı acaba?

Meryem cinayetini başka bir kitapta gördüm ben. İzleri takip ede ede önce Ebru Boyar’ın meslektaşı Kate Fleet ile yazdığı kitaba, sonra da Ebru Boyar’a ulaştım. Önce ikimiz de tereddüt ettik, tek bir vaka üzerine ne kadar uzun boylu konuşabilirdik ki? Ancak endişe ettiğimiz gibi olmadı. Konuşunca, konuştuklarımız yazıya dökülünce ortaya çıktı ki bir cinayet söz konusu olduğunda komşuların, mahallenin, adli sorumluların, o sırada orada olan, susan, susmayan herkesin bir rolü var. Hatta sonu bir cinayete kadar varan olaylar, işin içindeki insanlar, herşey katledilen kadının etrafında bir koza gibi örülüyor sanki. İşte bazen o kozayı delip geçen biri çıkıyor, bambaşka bir hal alıyor tarih. Bu örnekte inisiyatifi alan, tüm akışı değiştiren başka bir kadın olmuş.

Doçent doktor Ebru Boyar halen ODTÜ Uluslararası İlişkiler bölümünde ders veriyor. Ağırlıklı olarak Osmanlı toplumsal yaşamı üzerine çalışıyor. Adı geçen, Kate Fleet ile beraber yazdıkları kitabın adı: Osmanlı İstanbul’unun Toplumsal Tarihi.(**) Kitapta mahalle kavramı özel olarak işlendiği ve Meryem’in yaşadığı Kasap İlyas da tipik bir Osmanlı mahallesi olduğu için bu cinayeti biraz mahalle içinden ele aldık. Görüşmemizi iki parça halinde yayınlıyoruz. Bu ilk kısımda Meryem cinayetini, haftaya yayınlanacak ikinci kısımda 18. Yüzyıl başında kadınların Osmanlı kamusal alanındaki görünürlükleri üzerine konuştuk.

unnamed

Siz bu vakayı kitabınızda nasıl işlemiştiniz, nesi önemli gelmişti öncelikle?
Bu olayın yer aldığı türden kroniklerde bu tarz olayları bulmak çok güç aslında. Tabi kadı sicillerinde bulabilirsiniz ama böyle ayrıntılı bir şekilde değil. Bu olay ulaşabildiğimiz döneme ait kadı sicillerinde yer almıyor mesela.

Bu olay ilgimizi çekmişti çünkü biz kitabı yazarken insanların birbirlerini gözledikleri yerler olarak mahallelere özel olarak bakmak istedik. Bizim için ilginç olan tarafı olayı ortaya çıkaranın da bir kadın olmasıydı. Yani burada hem kurban, hem de olayı ortaya çıkaran bir kadındı. Bu kadının bütün toplumsal mekanizmaları kullanabilecek kadar sistemi bilmesi ilginçti. Bu da ortaya başka bir kadın profili de çıkartıyor. Yani biz hep kadını kurban üzerinden değerlendiriyoruz. Evet öyle ama, kurban olmayan bir kadın profili de var ve bu da aslında belki toplumsal olarak bir umut ışığı. En baskıcı sistemlerde bile var olabilen, iz bırakan bir kadın.

Nasıl kullanmış o toplumsal mekanizmaları, kimlere nasıl ulaşmış?
Önce “Topkapısuna” kulluk çorbacısına gidiyor, “bunu gömmeyin nedamet çekersiz” dediği kişi o. Sonra kaymakam paşaya gidiyor. Paşa artık şehir yöneticisi. Orada şikâyetini veriyor ve şikâyeti kadıya gidiyor. Kadı da veziri âzama yazıyor vakayı. Burada şu da önemli belki. Meryem mahalleye yabancı aslında, orada tanınan kişi Şeyh Manevi Efendi. Meryem taşındıktan kısa süre sonra oluyor bunlar. Meryem ne kadar şiddet gördü bilemiyoruz, ama şeyhin iyi  bir şöhreti yok anlaşılan, sonra sorgu sırasında bu da çıkıyor ortaya.

Fakat şu takılıyor aklıma. Kulluk çorbacısı, kaymakam paşa, kadı, veziri âzam derken cenaze ortada nasıl bekliyor?
Yani ne kadar süre içerisinde olduğunu bilemiyoruz ama hızlı bir şekilde hareket ediliyor. Ama tabi şunu unutmamak lazım: Kış aylarında oluyor bu olay. Öyle olunca da cenazeyi bir süre bekletebilecek hava koşulu vardı belki. İstanbul’un ölçeğinin daha küçük olduğunu düşünmeliyiz. Kasap İlyas merkezi bir yer aslında, Yedikule’ye yakın. Her şey birbirine nispeten daha yakınken hızlı bir şekilde hareket edilebilir yani. Yine de bu olay sıradışı belki biraz.

Şeyh Manevi Efendi ile ilgili ne bilebiliyoruz? Şeyhliği nereden geliyor?
Şeyhlik dini bir ünvan da olabilir, başka bir şey de. Ama bu Manevi Efendi Kadırga Limanınındaki Mehemmet Paşa Tekkesi’nin şeyhi. Karabaş Efendi’nin oğlu diyor kronik. İstanbul’da önemli bir tekkenin şeyhi bu adam. Babası Sultan I. Ahmet’in şeyhiymiş, yani hünkâr şeyhi olmuş. Saygın bir adamdan bahsediyoruz kısaca.

Yaşasaydı nasıl ceza alacaktı?
Manevi Efendiyi hapsetmeye kalkışıyorlar ama hasta olduğunu görüp dokunmuyorlar ve sonra da ölüyor. Suçlunun bulunması cezalandırılacağı anlamına gelmiyor, çünkü Osmanlı’da şu an bildiğimizden bambaşka başka bir ceza sistemi var. Bugünkü pozitif hukuk anlayışının dışında, adalet anlayışı da çok farklı. Şeyh Manevi Efendi de sanırım hapsedilecekti. Daha düşük sınıftan olan bir levent olsaydı, ya da bir yeniçeri, gezgin işçilerden, bekâr odalarından biri olsaydı doğrudan öldürülür derdim. Ama bu tür durumlarda bunu söylemek zor. Hapis olduğunu biliyoruz ama süreleri, hapsin sonucunda ne olduğunu bilemiyoruz. Sürgün edildiklerini de biliyoruz mesela. Doğrudan öldürülürdü diyebileceğim bir sınıf da yüksektekiler, büyük vezirler, paşalar. Gözden düştüklerinde, mallarına el konur, Yedikule’de de boğdurulurlar vesaire. Osmanlı sisteminde en tehlikeli alan en yüksek ve en düşük katmanlardır. Ortadakiler daha iyi, daha güvenlikli yaşarlar.

Mahalleye, mahalleliye devletin yüklediği sorumluluklardan bu vakada nasıl görüyoruz?
Mahalle neden önemli? Devletin yüklediği toplumsal kolektif bir sorumluluk var mahalleye. Mahalle kendi içindeki namussuzu, hırsızı vesaireyi temizlemek zorunda. Mesela şiddete yönelik bir olayın kadıya yansıtılması, aile içi şiddetin açığa çıkması gibi bir anlamda. Yani artık ailenin de bir sorumluluğu var, onlar da şüpheli hale geliyor. Mahalle Osmanlı adalet, hukuk sisteminin çok temel bir parçası. Bu parça içinde işte Meryem örneğinde olduğu gibi, sıradışı bir şekilde cinayetler çözülebildiği gibi, bu tür olayların üzeri rahatça da kapatılabiliyor.

Olayın çok ilginç olan bir tarafı da aslında şu:  Manevi Efendi’nin peşine düşen kadın açtırıyor tabutu. Tabutta gördükleri yüzü gözü bir şekilde morarmış, ezilmiş boğazında ip izleri var boğulmuş bir kadın. İnanılmaz bir manzara ile karşılaşıyorlar ve bu çok ayrıntılı bir şekilde anlatılıyor kronikte. Bu komşu kadın ve kadınlar bilirkişilik de yapıyor yani burada. Bambaşka bir rolle çıkıyorlar karşımıza. Cerrah kadınlar, ebeler kadın vücudunun herhangi bir sebeple incelenmesi söz konusu olduğunda bu işleri de yapabiliyorlar.

Kaynak olarak bir kronikten bahsediyoruz. Bu türden kaynaklarda kadınlara nasıl denk geliniyor?
Osmanlı Tarihi’nin şöyle bir dezavantajı var, belki bütün tarihlerde böyledir ama bizim kaynakları farklı şekilde okumamız gerekiyor. Kadın mevzusunda da böyle. Birazcık deşmemiz, içine bakmamız gerekiyor. Daha yaratıcı olmak zorundayız.

Oryantalist bakış açısından yazılmış, gezginlerin gözlemleri vesaire var ama bunlar hep belli temaları tekrarlıyor. Meryemin öldürülüşü gibi ilginç bir vakayı bulmak çok güç. Şeriye sicilleri önemli, orada daha çok kadın hikâyeleriyle karşılaşırsınız ama bütünlük kurmak zordur. Batıda bazı mahkeme kayıtları uzun uzun anlatıyor olayları, böylece çok güzel mikro tarih çalışmaları ortaya çıkabiliyor.

Anonim kronikler isimsiz yazılan tarihler. İsimsiz yazıldıkları için de yazanlar daha açık bazen daha eleştirel bir şekilde olayları betimliyebiliyorlar. Hepsi için genelleyemem ama daha günlük hayata dair ayrıntıları bunların içinde bulmak mümkün, daha sıradan insanların hayatları, kaymak tabakasından olmayanların.

Biraz aşırı yorumlamak olacak belki ama, komşu kadına Meryem’in bir gece evvel “beni yalnız bırakma” demesinin olayın oraya çıkmasında etkili olduğunu düşünüyorum ister istemez. Siz ne dersiniz?
Eğer boşlukları doldurmaya çalışırsak bu cümle bize iki şeyi  düşündürebilir. Birincisi, sizin de ifade ettiğiniz gibi, Meryem’in korkusunu komşusuna dillendirmesi komşunun ertesi gün Meryem’in ölümünden doğrudan şüphelenmesini ve böylece hemen harekete geçmesini sağlıyor. İkinci nokta ise Meryem’e yönelik koca şiddetinin yeni olmadığını gösteriyor – acaba daha önceki eş ya da eşlerine de mi böyle davranmıştı Şeyh Manevi Efendi?

Şeyh Manevi Efendi’nin ölümü ardından kaynağımız şu cümleyle bitiyor: Aslı var-yok, fasl-ı niza ruz-i cezaya kalmıştır. Bunun ne anlama geldiğini de söyleyip bitirebiliriz, ama şimdilik.
Çok serbest bir çeviri yaparsak yazar şöyle demek istiyor: Doğru mu dur değil midir bilemeyiz, bu konudaki tartışma Kıyamet Günü’ne kalmıştır.


Kaynaklar:

(*) Anonim Osmanlı Tarihi 1099-1116 / 1668-1704, Yayına Hazırlayan Abdülkadir Özcan, Türk Tarih Kurumu, 2000.

(**) A Social History of Ottoman İstanbul. Cambridge University Press tarafından 2010’da yayınlanan kitap Osmanlı İstanbul’unun Toplumsal Tarihi başlığıyla İş Bankası Kültür Yayınları tarafından 2014’te Türkçe’ye kazandırılmış.

Ana görüntüdeki resim 19. yüzyıl Fransız ressamlarından Jean Leon Gerome’a ait.
Röportajın deşifresini Dide Deniz Aydemir yaptı, kendisine teşekkür ederim.



5Harfliler, 10 Ağustos 2016