Sevgi Soysal’ın Kendine Özel “Faşizm”i

Bu senenin ilk yazısı olacak diye üzerimde müthiş bir ağırlık üç gündür. Artık zihnimde nasıl bir yazı canlanıyorsa her derde deva, ilaç niyetine, daha başlığında bir ferahlık, bir tür önünün açılması hissiyatı, ağırlıklarından kurtulma…

İnsan kendini çok çaresiz hissettiğinde böyle saçmalıyor, büyük büyük çarelerin peşine düşüyor galiba. Kendi kendime değilim iyi ki şu dünyada, bu kez imdada Sevgi Soysal yetişti.

Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu kitabını okumadıysanız, bugünler okumanın tam sırası olabilir. Sevgi Soysal kadar dümdüz, hesapsız kitapsız yazanı bulmak zor. 12 Mart döneminde sudan sebeplerle tutuklanıp iki defa mahkûm edildiği tutukevi Yıldırım bölge. Askeri bir hapishane burası, mahkûmların erden sayıldığı bir yer. Benzerlerine bugünlerde de şahit olduğumuz sıkı yönetim uygulamalarının herkesin hayatını zindana çevirdiği günler bunlar. Memlekette topraktan bitiyor sanki bu karanlıklar, bir bitmeye görsün heryeri sarıveriyor. Fakat hapishane koşullarının en temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek adına mahkûmları nasıl yaratıcı kıldığının da tanıklığını yapıyor Sevgi Soysal.

Bana kalsa kitabın her sayfasını alıntılayayım istiyorum da, şimdi buraya koyduğum kısacık bölüm Sevgi Soysal’ın elinden alınan özgürlüğünün öyle o kadar ucuz olmadığını gösteriyor. Bir fikir, bir bakış açısı, aldığın bir pozisyon… Elden giden özgürlüğün olsa, basbayağı bir yere tıkılmış olsan dahi önünde yeni bir alan açılıveriyor o fikirle. Coğrafya diyor Sevgi Soysal zaten doğrudan. Beden ile özgürlük arasına “kendi coğrafyasını” koyuyor. Okuyun:

“O sabah da kalkmıştık erkenden, en erkencisi Sevim Onursal’la bendik.

Sevim, koğuşta nöbetçilerin pişirdiği çayla sigarasını tüttürürken, ben de jimnastik yapardım. Oldum olası, kurallar içinde yaşamaya zorlandığım zaman, uymak zorunda bırakıldığım kurallardan daha katisını kendim koyanm. Bu bana, dıştan gelen baskıyı kendi coğrafyam içinde tesirsiz bıraktığım duygusu verir. Tutukevinde de öyle yapıyorum. Erken kalkmamız mı isteniyor? Ben daha erken kalkıyorum. Sayım düzeni mi var? Ben ondan daha çok disiplin isteyen bir jimnastik şartı koyuyorum kendime. Sabahın köründe, üstelik iyice havasız koğuşta jimnastik yapmak pek keyif verici değil; taze zemine serdiğim ince askeri battaniye kaburga kemiklerimin acımasını engellemiyor. Sevim, ranzasından gülüp duruyor halime. Ben inadım inat, oflaya puflaya sürdürüyorum jimnastiği. Canım öyle de çay istiyor ki, çayımı alıp Sevim’in ranzasına tumansam, birlikte sigara tüttürsek bir an önce. Ama yok kendimi tutuklamışım bir kez. Böylece öteki tutuklama vız gelmiş olacak. Sen sonuca bak, öyle de olsa böyle de olsa tutuklusun ya: Ama iş öyle değil. Benim seçtiğim tutukluluk, yine de özgürlük demektir. Ötekini ortadan kaldırmayan, ama benim düşünceme göre ötekini içeren bir özgürlük. Jimnastik hareketlerini de sayıya bindirdim. Belim kopsa sayıyı azaltmak yok. On kez öne eğilip ellerimi yere değdiriyorum. On kez öne uzatarak çöküp kalkıyorum. On kez yerde ayaklarımı uzatıp başımı dizlerime değdiriyorum. Yirmi kez bisiklet hareketi. Sonra bir omuzlarım yere değecek biçimde amuda kalkıyorum. Amut hareketinde yirmiye kadar sayılacak, on sekiz olmaz. Jimnastik soluk soluğa bitiyor. Tutukevi günü başlayabilir artık. Kimse de şu sabah kendi kemiklerimi sızlattığım kadar sızlatamaz kemiklerimi.” (52. sayfadan)

Screen Shot 2018-08-20 at 7.38.15 PM.png

Aynı fikrin devamı 191. sayfada da var. Bu kez yönteminin adını da koymuş Soysal:

“Kendimi bir bilgisayar gibi programladım. Sabahlan 5.30’da kalkıyorum. Yanm saat jimnastik. Sonra, heladaki musluğa taktığım lastik boruyla soğuk duş. Giyinip kahvaltıdan önce biraz okuyorum. Herkesin uyuduğu bu sabah saaderini seviyorum. Sabahlan kendi kendime uyguladığım özel “faşizm” özgürlük duygusu veriyor bana. Gün boyunca bir yığın ufak kural koyuyorum kendime. Her gün sekiz sayfa yazmak gibi. Yenişehir’de Bir Öğle Vakti romanını, işte böyle, her gün sekiz sayfa kuralıyla yazdım. Her gün sekiz sayfa, ne eksik ne fazla. Öyle ki sekiz sayfa yazıp yazmamak konusu, o günlerde romanın kendisinden çok daha önemliydi.”

Bu fikirdi bana bu yazıyı yazdıran. Koşulları, başka koşulları yaratarak aşabilmek imkânı, hatta ihtimali bile iyi geliyor çok şimdi. Hep bunların peşinde koşayım, peşinde koşmaya değer fikirler üzerine konuşalım istiyorum.

Bitirmeden bu sabah jimnastiklerinin nereye vardığını da ekleyeyim:
Soysal’a katılanlar oluyor zamanla bu işte. Bu türden faaliyetlerin fazla bireyci bulunmasıyla jimnastikçiler toplu halde havalandırmaya taşınıyor ilerleyen günlerde. Bilenler bilmeyenlere öğretsin diye. Ama havalandırmada askerlerin önünde jimnastik yapmak önce koğuştaki bazı kadın mahkûmlarca yadırganıyor, derken erkekler koğuşundan haber geliyor:

“Kızlar jimnastik, mimnastik yapmasın”

Soysal buna bozulup, “Erkek tayfasının buyurduğuna uyup durmasanıza, sizin kafanız yok mu?” dediğinde de bu görüşleri feminist bulunuyor.

Sevgi Soysal, Yıldırım Bökge Kadınlar Koğuşu, İletişim yayınları, 6. Baskı, 1996

Bir Çizgi Roman: Bırak Üzülsünler

Özge Samancı’nın geçen sene ABD’de yayınlanan kitabı Dare to Dissappoint, Bırak Üzülsünler başlığıyla Türkçe’ye çevrildi ve hatta yarın okuyucuyla buluşuyor. Yayıncı İletişim Yayınları.

Samancı ile Türkçe baskıya dair kısa bir söyleşi yaptık sizin için. Bu söyleşiden evvel Dare to Dissappoint‘in geçen sene yayınladığımız tanıtım yazısına da bakmak isteyebilirsiniz.

Ne diyorsun Türkçe baskı için?
Kitap Hollandaca, Korece, Türkçe’ye çevrildi ve İtalyanca’ya da çevrilecek. Türkiye’deki baskısı hiç şüphesiz apayrı önem taşıyor.

Bırak Üzülsünler olmuş kitabın başlığı. Kim üzülsün?
Türkiye’de yıllarca çalışıp debelenip bir baltaya sap olamadım diye hisseden büyük bir kitle var. Yaprak gibi oradan oraya savrulmuş. Bu kitap biraz da o “hayatımı heba ettim” hissiyatının arka planına bakıyor.

Türkiye’de işsizlik, hastalık, evsizlik, adaletsizlik gibi durumlarla yüzleştiğimizde devletten medet umamıyoruz. Birbirimize muhtacız. Ya arkadaşlar, ya aile, ya kasabalı, artık kurduğumuz bağlara göre battığımız yerden onların desteği ile çıkarsak çıkıyoruz. O yüzden Türkiye’de “Bırak Üzülsünler” dememiz çok daha zor. Keza, dilimize yerleşmiş, karşımızdakinde gizliden gizliye suçluluk hissi yaratan “ama bak çok üzülürüm” gibi bir söylem de var. Üzülmesinler diye sevdiklerimizin, değer verdiklerimizin bize biçtiği hayatı yaşıyoruz.

Her an her şeyin olabileceği ülkemizde aman kimseye muhtaç olmayayım, sevmesem de olur, para kazanacak bir işim olsun, yaptıkça belki severim diyoruz.  İşin içine şöyle bilinen bir üniversitede ahım şahım bir bölüme girip aileye, öğretmenlere, eşe, dosta, cümle aleme ne olduğumuzu gösterme çabası da eklenince kendimizi hiç ilgimiz olmayan bir şey okurken buluyoruz. O da şanslıysak, üniversiteye girebilmişsek.

Zorluklar oldu mu yayına hazırlıkta?
Vakit alan bir süreçti. Kitabı hazırlarken dört dile çevrileceğini hayal edemedim. Kitap kolaj-çizim tarzında. Bu da demek ki yazılarla resimler iç içe geçmiş, kaynaşmış durumda. Normal bir çizgi kitapta metin çizimlerin üzerindedir ya da konuşma balonlarının içindedir. Benim kitabımda da böyle. Ama buna ek olarak akrilikle, suluboya ile, fırça ile, çocuk yazısı ile, parıltılı taşlarla, gazetelerden kesilmiş harflerle yazdığım yazılar var ve bunlar resimlerin parçası. Ses efektlerini bile özel fırça ile yazmıştım. Kolajların orijinalinde bu resmin parçası olan yazılar İngilizce olduğu için resimleri Photoshop’ta tek tek elden geçirmem gerekti. Diğer ülkelerdeki çevirilerde yayınevleri bu dönüştürmeyi kendileri yapıyor ama sonuç mükemmel olmayabiliyor. Sonuçta üzerinde bin bir baskı olan bir grafiker, sizin özene bezene 5 yılda hazırladığınız resimleri kesip biçiyor. Türkiye benim ülkem olduğu için hazırlanma sürecinin parçası olmak istedim ve İletişim Yayınları da sağ olsun bu konuda muazzam esneklik gösterdi. O anlamda kendilerine teşekkür borçluyum. Dolayısıyla çeviri ve resimlerin yeniden yapımı konusunda birkaç ayımı alan bir çalışma yapmam gerekti. İkinci yaptığım kitapta daha modüler bir sistem kullanacağım.

Türkçe okurlara diyeceğin bir şeyler var mı?
Boğaziçi Üniversitesi’nde matematik okudum. Pek çok kişinin “girsem göbek atarım” diyeceği bir okul. Ben de çok sevinmiştim kazandığımı öğrendiğimde. Üzerimden kilolarca yük kalktığını hatırlıyorum. Ne var ki üniversite yılları hayatımın en mutsuz yıllarıydı. İşin tantanası ortadan kalkıp gerçekle yüzleşince, matematiğe aşk ile bağlı olmadığım ortaya çıktı. Matematikçi olamayacaktım. Saf matematik okuyordum, matematik öğretmenliği değil. Öğretmen olamazdım, zaten hayalim de değildi. Bölümdeki arkadaşlar sigorta şirketlerinde iş bulmaktan bahsediyorlardı. Sigorta şirketine girmek elektriğe kapılmak gibi bir his yaratıyordu bende. Üniversite sınavına yeniden girmeye mecalim yoktu. Girsem bile ne istediğimi bilmiyordum. Ailenin üzerinde zaten ekonomik yüktük. Yok ben başka bir şey okumak istiyorum deyip, bir kaç yıl daha mu uzatacaktık öğrenciliği? Kendimi bir işe yaramaz, okulu bitiremeyecek, iş bulamayacak, bir baltaya sap olamayacak gibi hissettiğim yıllardı. Hiçbir umut ışıltısı göremiyordum. O yıllarda Türkiye’de matematik veya mühendislik okumuş ama sonra sanatçı olmuş birisinin yazdığı bir kitap okusam öyle birisi ile tanışsam belki dünyam değişirdi. Bırak Üzülsünler karşıma çıkmayan o kitap. Bugünden geçmişime yolladığım mektup.

kapak

Söyleşi ilk defa 5Harfliler’de yayınlanmıştı.

Reha İsvan I: İnsanlar Asıl Korkuya Yenik Düşünce Tutsak Oluyor

Ne Söylersen bir Eksik

“Dünyamızda yaşayan her bir kişinin vicdanına ulaşsın istiyorum, tutsaklığın bilinci, tadı kokusu, duygusu…

Ayrıca, gördüm, öğrendim ki, insanlar asıl korkuya yenik düşünce tutsak oluyor, yalnız kalıyor, mutsuz oluyor. Dışarıda olmuş içeride olmuş fark etmiyor o zaman. Fark etmiyor, çünkü kendi içinde yalnız olunca, dışarısı da zindan.

İçeride olsun, dışarıda olsun, korku insanları esir alıyor, satın alıyor. Korku, insanın, insanlığın tüm insancıl duyguların, tüm insani gücünü elinden alıyor. Bunu da herkes inanıncaya dek vurgulamak anlatmak yine anlatmak istiyorum, yeni baştan.

Çok kimse tutsaklıktan söz etmemeyi yeğliyor, belki de erdem biliyor bunu. kendinden söz etmek, çektiklerinden yakınmak gibi geliyor çoğunlukla tutsaklıktan söz etmek. Kimimizin de sanırım gururuna dokunuyor tutsak olmuş olmak da ondan suskun kalıyor.

Oysa, ben anlattıkça anlatmak istiyorum- içerisini, içeridekileri… Araya elbette ben de karışıyorum. İçeridekilerden de dışarıdakilerden de biriyim zira. Duymuşum duyurmalıyım. Görmüşüm göstermeliyim.

Yazdıkça yazasım geliyor. NE SÖYLESEM BİR EKSİK çünkü.

Düşünüyorum da binlerce tutsak tıkılmış Metris Kışlasına. Neden? Hiçbiri birini tutmuyor, kimlikleri, kişilikleri, kahırları başka, umutları, beğenileri, beklentileri başka, doğru bildikleri huyları değişik, gerçekleri düşleri ayrı… Nereden gelip, nereye giderken…

Kim derlemiş, neden derdest etmiş kadınlı erkekli insanlarımızı sanki rastgele?

Savaş hali, düşman taraflar, devleti kundaklayanlar!

Gogocu Nigar’ın, Konsomatris Feriha’nın Simitçi Veli’nin, Kapıcı Mustafa’nın, İşçi Şefika’nın, feleğin çemberinden geçmiş Işıl Stein’ın, Sekreter Aynur’un, hanım hanımcık Ferhunde’nin devletle ne alıp veremedikleri olabilir? Ne ile yıkacaklardı devleti?

Şu gençlere bakın: İpekler, Gülnihaller, Kutsiyelerin özlemleri ne ola? Varlarını yoklarını, gençliklerini geleceklerini – sonunda canlarını koymuşlar ortaya. Neden? Onurlu, kararlı, dirençli, akıllı bu körpecik insanlar nasıl olup da dökülmüş yollara, nereden kalkıp nereye giderken Metris’e düşmüş yolları?

Bediş, Saadet, Hülya, Simin, Reha, Perran, Ayşe’nin işleri ne Metris’te? Kimden yana, kime, neye karşı durmuşlar da, topla tüfekle, gazapla, azapla çullanmışlar üstlerine zindanlarda?

Neyi yitimişler tüm bu özgün insanlar? Neyi arıyorlar? Nereden gelip, nereye…

Ereğinin bilinciyle yürürken, tökezleyeni, yolda kalıp kader diyeni doğru bildiği yolda yürürken tutsak edileni var.

Asalım, keselim, öldürelim, yok edelim bunları diyor egemenliği ele geçirenler. Asmayıp da besleyecek değiliz ya!

Varsın ölsünler diyor egemenliği gasp edenler. Umurumuzda mı onlar hak etti zulmü!

Yasaları kesip biçerek egemen olanlar, adaleti katledenler, hak çiğneyerek yönetimi ele geçirenler, başkaldırana ölüm diyorlar.

Diyarbakır’da 60-70, Metris’te 4-5-6-8, Aydın’da beş kişi ölecek. Ölsün elbet, ölüm olması işlerine geliyor.

Ötekiler, berikiler neden içerideydiler?

Ötekilerin, berikilerin ölümü kimlerin işlerine geliyor?

Evet, ne söylesem bir eksik.”

rehaisvantutuklu

Reha İsvan’ın mahkeme salonundan bir resmi.

Bu okuduğunuz, bir kitabın giriş yazısıydı. Benim Reha İsvan hakkında yazacağım üç yazının da başlangıcı oldu.

Kitabın adı Ne Söylersen bir Eksik. Bilgi Yayınevi tarafından 1989’da basılmış. İsvan, Metris Cezaevi’nde geçirdiği toplam 37 ayda koğuşlarda beraber yaşadığı insanları anlatıyor bu kitapta. İpek, Gülnihal, Kutsiye ve diğerleri hep gerçekte yaşamış kişiler yani ve herkesin yolu Metris’te kesişmiş.

İsvan’ın cezaevi günlerini anlattığı ilk kitap da değil bu aslında. Bundan evvel, Zeynep Oral‘ın söyleşilerinden derleyerek hazırladığı Bir Ses kitabı var. Metis Yayınevi 2013’te yeniden bastı bu kitabı, Direniş ve Umut: Reha İsvan adıyla. Reha Hanım’ın ölümünün hemen ardından.

Kimdi Reha İsvan?

12 Eylül’ün ardından en çok ses getiren davalardan birinin tek kadın sanığıydı. Barış Derneği yöneticisi olduğu için, derneğin diğer üyeleriyle beraber 10 seneye yakın yargılandılar. Barış Derneği 1977’de kurulmuştu, darbeyle beraber diğerleri gibi kapatıldı. 1982’de 44 kişi dava kapsamında tutuklandı, Reha İsvan tutuklananlardan biriydi. TCK’nın 141 ve 142. maddelerinden yargılandı. Dava, pek çok uluslararası kuruluş tarafından da yakından takip edilmişti.

Screen-Shot-2015-08-26-at-1.08.22-AM

12 Temmuz 1984 tarihli Milliyet haberinden.

Reha İsvan Metris’te aralıklar toplam 37 ay geçirdi ve burada çarpıcı bir direniş başlattı. O dönem hapishanede olanların sesini duyurmak sorumluluğunu üstlendi. Koşullardan, gasp edilen haklardan, işkenceden, açlık grevlerinden bahsetti kitaplarında. Ne Söylersen bir Eksik tüm bunların anlatıldığı okuması çok güç, ama okuyanın hayatını değiştirecek güçte bir kitap.

Reha İsvan yurtiçinden ve yurtdışından da desteklenen biri oldu her zaman. Ziraat mühendisiydi, ABD’de, İngiltere’de ve Türkiye’de kadın örgütlerinde görev almıştı, eli kalem tutuyordu, yabancı dil biliyordu. Tanıyan herkes ona çok saygı duyuyordu. Reha İsvan’ın eşi de 1973-77 arasında İstanbul’un belediye başkanlığını yapmıştı. Reha Hanım’ın Metris’te olduğu yıllar, Ahmet İsvan da Davutpaşa cezaevindeydi.  1977 yılının kanlı 1 Mayıs gününden sorumlu tutulmuştu, DİSK davasının sanıklarındandı.

Her ikisi de yıllar süren yargılanmalarının ardından beraat ettiler.

isvanlar

Reha İsvan’ın kitaplarında ısrarla vurguladığı, derinden inandığı tekrar eden bir tema var. Korkunun insanı ele geçirmesi, tüm özgürlüğünü insanın elinden almasıyla ilgili. Bunu türlü şekillerde, örneklere defalarca işliyor kitaplarında. Tam da bu yüzden onunla, yazdıklarıyla ilgili yazmak istiyorum ben de. 12 Eylül sonrası yaratılan koşullarda işlemez hale gelmiş yargı sisteminin geçen zaman içinde sadece kötüye gitmiş olması, bu konuda yazan, süreçlerden bizzat geçen insanların tanıklıklarını görünür kılmak gerekliliği gibi sebepler de var tabi.

Giriş niteliğindeki bu ilk yazının ardından, baskısı çoktan tükenmiş Ne Söylersen bir Eksik‘i tanıtan bir yazı var. Son olarak da Reha İsvan’ın diğer kitaplarından, kadın mücadelesindeki yerinden bahseden bir yazı. Ama tabi Reha İsvan hakkında ben ne yazarsam yazayım, hep eksik kalacak.

28801609_tn24_0-001


5Harfliler

Kadın Cinayetlerinden Sonra Çocuklar

Kadın cinayetlerinin pek konuşulmayan bir yanı var: Annesi, babası tarafından öldürülen çocukların akıbeti. İlk baskısı 1993’te yapılan ve 2000’de yeniden yayınlanan, “Baba Anneyi Öldürdüğünde” (When Father Kills Mother) başlıklı kitaptan bir derleme bu yazı. İngiltere’de yayınlanan kitap belli bir okuyucu kitlesini hedefleyerek yazılmış: Cinayetten sonra çocuğun sorumluluğunu alan yetişkinler, sosyal görevliler, avukatlar, çocuklarla çalışan psikologlar, psikiyatristler ve bu trajediyi yaşamış yetişkinler.

Neredeyse teknik diyebileceğimiz bu kitabın yazarları 400 çocukla çoğunlukla cinayetten hemen sonra görüşme yapmış. Bu çocukların 160’ı 15 yaşın altında. 2000’lerin başında bu konuda yapılmış çalışma sayısı çok az ve bu rehber/kitap alanın önde gelen çalışmalarından. Ana malzemesi de kendinden önceki akademik çalışmalar değil, bizzat çocukların tanıklıkları ve bizim bu tanıklıklardan öğreneceğimiz bazı şeyler var.

Görüşme yapılan çocukların her birinin hikâyesi apayrı. Cinayet gününden, yetişkinlik çağına erecekleri yıllar sonrasına dek upuzun bir trajediden bahsediyoruz. Her şeyden evvel belirtmek gerekiyor ki, sonu cinayetle bitecek bir ilişkinin yaşandığı evde, aile içi şiddetin görülme ihtimali çok yüksek. Az sayıda cinayet, birdenbire, öncesinde hiç bir işaret vermeden geliyor. Yani önceden de açılmış yaralar var. Aile içi şiddete şahitlik eden çocuklar, şiddetin çatışmaları çözmek için kabul edilebilir bir yol olduğuna dair ön kabullerle hareket ediyorlar. Cinayetten sonra onları bekleyense, boylarını kat kat aşacak büyüklük, ağırlık ve derinlikte bir dizi değişiklik, yeni bir kimlik ve yeni bir hayat.

Bazı çocuklar okul dönüşü evin önünde ambulans ve polis araçlarını görünce haberdar oluyor cinayetten. Bazıları, bazen günler sonra gazeteden öğreniyor ne olduğunu. Cinayete engel olmak için kendisi de yara alan var,  izin verilmediği için yerlerinden kıpırdayamayan, uykusundan seslere uyanan da. Cinayeti bizzat görenlerin adli süreçte tanıklığına başvuruluyor. Her hikâye değişse de, yapılan görüşme sayısı arttıkça yaş gruplarına göre bazı benzerlikler öne çıkıyor. Benzerliklerden önce, istisnasız hepsinin yaşadığı, kendilerini bir anda içinde buldukları somut bir durumdan bahsetmek lazım: Bu çocuklar, sadece anne-babalarını değil, evlerini, arkadaşlarını, bazen okullarını, kısmen akrabalarını kaybediyorlar. Bazı durumlarda kardeşlerinden de ayrılıyorlar. Çocukların bakımlarını çoğunlukla akrabalar, (genelde annenin yakınları) üstleniyor ve bunun olmadığı durumda devreye sosyal hizmetler giriyor.

Duygu dünyalarındaki değişimler, yaşlara göre ayrılıyor. Mesela beş yaşın altındaki bir çocuğun olanları, yaşadıklarını kavraması kolay değil ancak bu yaş civarında çocuklar ölümün geri dönülmezliğini biliyorlar. Beş yaşından sonra çocuklar kendilerini başka birinin yerine koyabilme yetisine sahipler. Dolayısıyla “olanları engelleyebilirdim” gibi bir kanı geliştirerek belirgin bir suçluluk duygusuna kapılıyorlar. Yaş ilerledikçe bu suçluluk duygusunun arttığı da gözlemlenmiş. İlkokul çağındaki çocuklar, süper kahraman ya da masal yaratıkları aracılığıyla anneyi kurtarabileceğini düşünürken, yaş ilerledikçe olanların tümüyle kendi suçu olduğuna inananların sayısı çoğalıyor.

Travma sonrası stres bozukluğunun neden olduğu bir dizi belirti, yine beş yaş altındakilerde yürürken emeklemeye geri dönüş, iştah kaybı, yatak ıslatma, okul başarısındaki dramatik gerileme, aşırı hareketlilik, uyku bozuklukları ve kâbuslar olarak sıralanıyor. Bu durumda olan bir çocuğun oynadığı oyunlar neşesiz, sürekli tekrarlara dayanıyor ve bir sonuca varmıyor. Oyuncak bir araba düz bir zeminde kaydırılarak sürekli aynı duvara çarpıyor mesela.

Travma sonrasında gözlenen davranış değişikliklerinden yola çıkarak benzer nitelendirilebilecek bazı diğer durumlarla karşılaştırmalar yapılmış kitapta. Mesela çocuklar tıpkı büyükler gibi doğal afetlerden korkuyorlar, oysa aile içi şiddetin doğal bir afetten çok daha yıkıcı etkileri var. Her iki ebeveynini de kaybeden bir çocuk sadece ülkesinde savaş yaşayan, bir savaş marifetiyle hayatı darmadağın olmuş çocuklarla benzerlik gösteriyor verdiği tepkilerde.

Aile yakınlarının çocuklara sahip çıktığı durumların çarpıcı bir ortak özelliği var. Cinayetten kendileri de etkilenmiş, travmatize olmuş aile bireyleri çocuklarla ne olduğunu konuşmamaya meylediyor. Konuşulursa durumun daha kötüleşeceğine, çocuğun “adı üstünde çocuk” olduğuna, bir şeyin farkında olmadığına, farkındaysa bile hemen unutacağına inanılıyor. Oysa olan bu değil, çocuklar çok şeyin farkında. Yeni girdikleri sosyal çevreden de saklanan bu durum, bir dizi olumsuz gelişmenin de önünü açıyor. Örneğin, çocuğun yaşadıklarından habersiz bir öğretmen okul başarısında sıkça görülen düşüşe engel olamıyor. Bütün bu çocuklar içinde önlerindeki hayatta en incinebilir durumda olma ihtimali yüksek bir grup var: Ailenin yaşı en büyük kız çocukları. Anneyle arasındaki ilişki diğerlerine kıyasla daha olgun bir düzeye vardığından cinayet ve annenin kaybıyla ilgili en çok sorumluluk duyanlar bu çocuklar.

Kitapta birtakım somut öneriler de var: Mesela olay yerinde bulunan çocuklar derhal tanıdıkları bir aile bireyiyle, bir komşuyla buluşturulmalı. Siren seslerinden mümkün olduğunca uzak tutulmalılar. Kardeşler mümkünse birbirlerinden ayrılmamalı, çocuklar en az üç ay süre takip edilmeli. Varsa soruları yanıtlanmalı, anlayabilecekleri biçimde açıklamalar yapılmalı. Yapılan karşılaştırmalar gösteriyor ki, bu süreçte soruları yanıtlanan, cenazeye katılan, yas tutmasına olanak sağlanan ve yeni evinde sevgiyle sarılanlar kayda değer bir iyileşme gösteriyor.

Bu iyileşme meselesi çok önemli, zira kitabın yazarları belirli koşullar sağlandığı durumda iyileşmelerin, hatta bazen hızla olabildiğini belirtmiş. Bu çocuklar için paramparça olmuş bir resim var. İnsanların ne kadar incinebilir durumda olduklarını çok erken yaşta görüp geleceğe ilişkin bir perspektif oluşturmakta zorlanıyorlar. Hayat her an altüst olabilecek, güven duyulamaz bir akış. Oysa hissettiklerini paylaşabildiklerinde ve yaşadıkları güvensizliğin ne kadar doğal olduğunu bir uzmandan duyduklarında hepsi ama hepsi bir rahatlama hissediyor. İyileşmeyle ilgili çok çarpıcı bir gerçek de anne yakınlarıyla kalanların daha hızlı gelişme gösterdiği.

Kitabın sonunda, bir benzerinin Türkiye için de geçerli olduğunu bildiğimiz bir değerlendirme var. Bu, kadın cinayetlerinden sonra hayatın çocuklar için nasıl olacağına dair kırılgan süreçlerle ilgili çok önemli bir de veri. Eğitim, sağlık, adalet mekanizmalarının, sosyal görevlilerin, polisin ve son olarak ailelerin birbirlerinden tamamen kopuk bir biçimde hareket etmesi her şeyi güçleştiriyor çocuklar adına. Kurumlar ve kişiler birbirlerinin güçlü ya da zayıf yanlarını bilmeden hareket ediyor. Çocuklar başlarına gelenleri sırasıyla bir bir yaşayıp, el ayak çekildikten sonra yeni hayatlarıyla başbaşa kalıyor. Önerilen sürece dahil olan her birimi yanyana getirebilecek, merkezi bir kriz yönetimi. Bunlara ek olarak vurgulanan önemli bir nokta da basın araçlarının haber metinlerinde kullandıkları dili yeniden, yeniden gözden geçirmeleri ve tüm yaptırımlara rağmen, çocukların adlarını kullanma alışkanlıklarından vazgeçmeleri.

51wIFwLAqLL._SX384_BO1,204,203,200_

Kadın cinayetleri, öncesinde görülen tüm işaretlere, alınabilecek önlemlere rağmen bir defa gerçekleştiğinde bunun bir sonuç olduğuna, cinayetin adli bir vaka olarak artık mahkemelere devrolunmuş bir dosyadan ibaret olduğuna hükmedebilir bazılarımız. Toplumsal bir sorun olarak bakıldığında bu gerçeğin ancak bir kısmı olabilir. Gerçek, geride kalan çocuklar için başka bir tarafta, ağır bir biçimde devam ediyor. Hayat onlar için kılık değiştirmiş başka bir gerçeklikler silsilesi.

Kadın cinayetlerini toplumsal bir sorun olarak ele aldığımızda, çocukları resim dışı bırakamayız. Burada derlemeye çalıştığım tüm verilerin gösterdiği gibi çocukların, onların yeni hayatlarında koruyuculuğunu üstlenen kişilerin, özellikle aile üyelerinin desteklenmesi gerekiyor. Bu destek alelusul olamaz. Kriz yönetiminde kullanılan araçların seferber edildiği, uzun vadeli çözümlerin uygulandığı yıllar alacak süreçlerin tartışılması gerekiyor. Ve bir yandan, tarafların yararlanabileceği literatürün oluşması lazım Türkçe’de. Bu yazıyı yazarken, özel olarak bu çocuklarla ilgilenen bir araştırma, kaynak arayıp hep elim boş döndüm aramalardan. Varsa ve yorumlar kısmında paylaşılırsa en azından bir başlangıç olabilir.

Kaynak: When Father Kills Mother, Guiding Children Through Trauma and Grief, Jean Harris-Hendriks, Dora Black, Tony Kaplan. Routledge, 2000.


Yazının görüntüsü, Lucien Freud, “Landscape with Birds.”

Şubat 2015’te 5Harfliler için yazılmıştı.

Ölüm bir Olay Önemli Olan Tezer’in Güzellikleri

Tezer Özlü’nin Yeryüzüne Dayanabilmek İçin adlı kitabı onun değişik süreli yayınlarda çıkan yazılarından bir derleme. Ocak 2014′te yayınlanmış. Yayıncısı önsözde bazı yazıların künyelerine ulaşılamadığını belirtmiş. Bilinen yayınlar ise Milliyet Sanat, Gösteri ve Halkçı. Özlü’nün Milliyet Sanat‘a yazdıkları ise belli bir tema etrafında toplanıyor ve aslında kitabın büyük bir kısmını da bu yazılar oluşturuyor. Yazıların bilinebilen yayın tarihleri ise 1979′dan 1984′e uzanıyor.

Tezer Özlü bu makalelerin çoğunda yurtdışında, daha çok Almanya’da. Milliyet Sanat için Berlin film festivallerini, 1983′te faşizmin iktidara gelişinin 50. yılında düzenlenen etkinlikleri, Frankfurt kitap fuarını, Berlin tiyatro günlerini, Venedik film festivalini ve 1983′te de yine Almanya, Marburg’da verilen edebiyat ödülleri törenini yazmış (bu ödülün kendisi için ayrı da bir anlamı var). Özellikle bu tanıtım yazıları okuyucuya ihtiyaç duyabileceği her türlü bilgiyle donatılmış. Türkiye’de yaşayanlar, yazıları okuyunca festivallerde hangi filmin ilgi gördüğüne, hangisinin pek beğenilmediğine, tiyatrolarda hangi oyunun oynandığına, son tartışmalara ve diğer lazım gelen tüm ayrıntılara hakim oluyor. Özlü, yeri geldikçe ve fırsatını buldukça kayda değer isimlerle bazen ayaküstü, bazen uzun uzadıya röportajlar yapıyor ve açıkçası çok esaslı sorular soruyor. Yazıların bir kısmı kaçınılmaz olarak Tezer Özlü’nün kişisel izlenimleri ve açıkçası beni bunları yazmaya iten de bu izlenimler oldu. Ve başka nedenler de var tabi.

Tezer Özlü’nün bu festival, fuar, etkinlik tanıtım yazılarında çok ilginç bir özellik var. Her türlü bilgiyle oya gibi işlenmiş bu yazılar, bir dokunuşla Tezer Özlü’ye ait oluyor. O dokunuş olmasa herhangi biri yazmış olabilir pekala o yazıyı. Bir gözlem, bir yargı, bir yorumla yazı bir anda onun oluyor. Ve çok yaman, düşüncelerini herhangi bir filtreden geçirmek ihtiyacı hissetmeyen birisi Tezer Özlü. Kendisine geleni, kendisine geldiği gibi söyleme becerisine, cesaretine sahip. Onun kelimelerini kullanarak bir kaç örnek verirsem belki daha iyi anlaşılır bu dediğim. Katıldığı film festivallerinin programları o kadar dolu ki etrafta neler olup bittiğine hakim olamadan festival bitiveriyor mesela. Festivallerde dağıtılan “ödüllerin bir özelliği de neden verildiklerinin anlaşılmamasından geliyor.” Gördüğü tiyatro oyunlarında Alman oyuncuların performanslarını beğenmiyor. Hepsi sporcu gibiler ve açıkçası biraz da sıkıcılar. Gördüğü bazı filmlerde, özellikle Fassbinder’in bir filminde “meraktan çatlıyor.” Bazı filmlerin neden çekildiğini bile anlamıyor. 15 Mart 1982′de yayınlanan ilk uzun sinema yazısında yine bir Berlin festivalini tanıttıktan sonra, Atilla Dorsay’ın oradaki eksikliğinden bahsederek, yazıyı yazarken hep onu düşündüğünü söylüyor. Nazım Hikmet’in Almanca’ya çevirilerinin niteliği üzerine söyleyeceği çok şey var elbet ve bu konuda sözünü sakınmıyor. Erden Kıral’ın Hakkari’de bir Mevsim filmini çok beğenmekle beraber, yine Kıral’ın Ayna filmini baştan sona kıyasıya eleştiriyor, hem de maddeler halinde: Öykü seçimi yanlış, zamanlaması da yanlış, senaryosu zayıf…

Celal Sılay’ın ölümünün ardından yazdığı yazıda şiirden hiçbir zaman anlamadığını pat diye söyleyiveriyor Tezer Özlü, ama  Sılay’ın ölümü onun için büyük bir kayıp. Stefan Zweig’ın intiharı kimsenin yargılayamayacağı cesur bir karar. Sevgi Soysal’ın ölümüyle de belli ki çok sarsılmış ve onun ardından yazdığı bir paragraf şöyle başlıyor: Ölüm bir olay. Önemli olan Sevgi’nin güzellikleri…

Yazmakla ilgili kitabın hemen heryerine serpilmiş bazı düşünceler var. Yazmak onun için “bir taşkınlık, hafif coşku ve psikolojik bir semptom.” Kendisi de artık yazmadan edemez hale geldiğinde kalemi alıyor eline. İç dünyasına ancak edebiyatla egemen oluyor Tezer Özlü. Ve Türkiye ile ilgili birtakım dertler, bazı yerinde sorular: “Ne zaman kendi küçük dünyamızdan çıkıp sorunları çağdaş ve tüm dünya doğrultusunda değerlendireceğiz?”

Bütün bu yazılara son hallerini verdiği günler boyunca Türkiye dışında olmanın ona iyi geldiğini öğreniyoruz. “Türkiye’de günlük yaşam son yıllarda o denli soyut, gerçekdışı ve gene öylesine acı boyutlara ulaşmıştı ki, yazı yazmak anlamı bitmiş bir eylemdi.” Sene 1983. Aynı yıl layık görüldüğü Marburg Edebiyat Ödülü’nden ve tören gününden de Milliyet Sanat okuyucularını haberdar eden Tezer Özlü. Bu çok garip durumu aslında eğlenceli bir biçimde idare ediyor. Anlaşılan aldığı ödülle Türkiye’de kimse ilgilenmiyor ve o da ödülünü alırken, bir yandan da yazısını yazıyor: “Kendi kendinin reklamını yapıyor diyenler bu yazıyı hiç okumasın ya da bana diledikleri gibi için için kızsınlar. Ben her zaman öfkeden yana olmuşumdur.” Evet, Tezer Özlü’nün böyle ateşle savunduğu yargıları var tüm kitapta. “İnsana inanıyorsak, her insana inanmalıyız.” “Bireysel kurtuluş diye bir yaşam biçimi yoktur.” “Yaşam ve varoluş birbirinden kesinlikle ayrılan iki olgudur.” “Biz yaşamayı gerekli sayanlardanız.”

Tezer Özlü okumaya ben bu kitapla başladım ve içimde yanlış yerden başladığıma dair geçmeyen bir hisle kitabın sonunu buldum. Şimdi bu kitabın Tezer Özlü’ye olabilecek en iyi başlangıç olduğunu düşünüyorum. Aklımda onunla ilgili birtakım önyargılar var, yıllardır duruyorlar. Almanca ile olan yakın ilişkisini biliyorum ve sanki okumaya başladığımda kitap bir noktada Almanca’ya dönecek ve ben de bir şey anlamaz olacağım gibi geliyor, oraya kadar da boş yere okumuş olacağım. Ne anlaşılmaz, kaynağı belirsiz bir fantazi. Bir yandan intihar düşüncesiyle haşır neşir olduğunun farkındayım ve açıkçası ben de kendime çok güvenmiyorum. Bütün bunlar ben 20′li yaşlarımı sürerken oluyor. Bunca yıldır, onun intihar ettiğini düşünerek ve çok yanılarak, yazısının etrafında karanlıktan bulutlar yaratarak boş yere vakit kaybetmişim. Yeryüzüne Dayanabilmek İçin‘de yayınlanan yazılar benim düşündüklerimin tam tersi bir kadını gösteriyor. Küçük bazı ayrıntılar var, insanda büyük bir yakınlık duygusu uyandırıyor ona karşı. Rastlantılar, onun hayatında yer etmiş. Hakkında yazdığı Cesar Pavese ile aynı gün doğmuş olması (9 Eylül) ve Franz Kafka’nın mezarını, bilmeden tam da onun doğum gününde ziyaret etmesi (3 Temmuz). Bazı yazılarında, o yazıya ait olmayan insanlar var, ama Tezer Özlü onları oraya koyduğu için artık yazının vazgeçilemezi o karakterler. Örneğin bir röportaj için Berlin’den Bremen’e trenle gidecek Tezer Özlü. Sabah erkenden istasyonda beklemeye koyuluyor. O sabah istasyonda bekleyen iki kişiler. Biri kendisi, diğeri Anadolulu bir kadın. Bu kadının anlatısına bir katkısı yok ama artık o da ait bu yazıya.

Ayrıca, ölümle kurduğu ilişki çok sağlıklı; bu yazının başlığında kullandığım Sevgi Soysal için dedikleri bunun bir kanıtı gibi. Verdiği tüm kedere, can sıkıcılığına rağmen Türkiye’de doğmuş, ömrünün çoğunu orada geçirmiş olmaktan memnuniyeti, Türkiye’den uzaklaşınca duyduğu rahatlama, övgüsü, yergisi, kızgınlığı, coşkusu ve melankolisiyle Tezer Özlü çok gerçek, çok tanıdık. Ve uzaktan uzağa onu tanıyanların, okuyanların ona ne kadar sadakatle bağlı olduklarını görebiliyorum, başka bir deyişle o insanların arasında bir Tezer Özlü bağı var. Bir yazar daha ne ister?


Kaynak: Tezer Özlü, Yeryüzüne Dayanabilmek İçin, Hazırlayan: Sezer Duru, Yapı Kredi Yayınları, Ocak 2014, 165 sayfa.

Yazı daha evvel 5Harfliler’de yayınlandı.

Bir Kitap: Arjantin’in Ölü Kızları

Arjantin kadın cinayetleri konusunda, tıpkı Türkiye gibi, berbat bir ülke. Durum resmi otoriteler tarafından ciddiye alınmadığından rakamlar tam bilinmiyor. Ülkenin saygın sivil toplum kuruluşlarından bazılarının toparladığı bilgilere göre tahminen her 30 saatte bir kadının hayatı sona eriyor. Ölenlerin katilleri kocalar, erkek arkadaşlar, eski kocalar, babalar…

İstatistiklere yansımayan vakalar, başka bir deyişle örtbas edilen cinayet sayısı hakkında da devam eden bir tartışma, rakamın çok daha yüksek olabileceğine dair tahminler de var. Aile içi şiddetten mağdur kadınlar polise başvurduklarında destek almıyorlar. Aynı bizdeki gibi cinayetler göz göre göre geliyor. Davalar yeterince aydınlatılmıyor, katiller ağır cezalar almıyor. Kadınların pul kadar değeri yok, aynı Türkiye’deki gibi.

Arjantin hakkında okuyup duruyorum, çünkü bir kitabı tanıtmak istiyorum size. Türkiye’de, Verita Kitap tarafından henüz yayınlandı, adı Ölü Kızlar, yazarı Selva Almada. 1980’lerde Arjantin’in kıyı köşe kasabalarında işlenmiş ve çözülememiş üç cinayeti anlatıyor kitap. Kızlardan biri kendi yatağında, hatta uykusunda kalbinden bıçaklanıyor, bir diğerinin bedeni bir gölette bulunuyor, sonuncusu öldü mü, kaldı mı belli bile değil.

Yazar kızların ölümlerine dair tutulan polis dosyalarından, mahkeme kayıtlarından yararlanarak olayların izini sürüyor, ama derdi cinayetleri aydınlatmak değil, zaten bu pek mümkün de değil.

Almada’nın anlatısında, kendi deneyimleri, ömrü boyunca duyduğu ve tek ortak noktası kadını değersizleştirmek olan hikâyeler de var. Üç cinayet, öldürülen başka başka kadınların hikâyeleri, yazarın görüştüğü aile yakınları, cinayet mahalleri derken kitabın kurmaya, göstermeye çalıştığı şey, sonu bir cinayetle gelen ilişkilerin, zihniyetin içine işlemiş hastalıklı inanışlar. Poliste örtbas edilmeye çalışılan dosyalar, yerine gelmeyeceği çok önceden belli olan adalet, ölenlerin ölümü bir biçimde hak etmiş olabileceklerine, başlarına gelenin ancak bir ceza olduğuna dair kanaatler, ailelerin çaresizliği, derken kitap derli toplu bir şekilde tek bir temayı işliyor ve aslında yazarın somut önerisi de bu. Almada’nın kendi sözleriyle: Sanırım başarmamız gereken şey dünyanın onlara bakışını yeniden inşa etmek.

Geçtiğimiz Mayıs ayında işlenen bir cinayet Arjantinlileri sokağa dökmüştü. 14 yaşında erkek arkadaşı tarafından öldürülüp, bahçeye gömülen bir kızın ölüm haberi karşısında bir gazeteci Twitter’da şunu sordu: “Bizi öldürüyorlar. Hiçbir şey yapmayacak mıyız?”

Vakti, saati geldiğinden olacak, bu bazen oluyor. Birinin tek, yalın, temel bir sorusu insanları bir araya getirmeye yetiyor. Bu soruyla örgütlenen bir grup gazeteciyi 350.000 kişi takip etti. Buenos Aires’te yapılan yürüyüşte kadınlar “bir kadını daha kaybedemeyiz” diyorlardı. Yürüyüşler yılın diğer yarısında da devam etti. 12 Ekim’de, 25 Kasım’da yapılan yürüyüşlere de binler mertebesinden insan katıldı. Kadınlar cinayetlerin engellenmesi için adli makamlardan, siyasetçilerden çözüm getirebilecek işler yapmalarını beklerken, özellikle medyadan da kadınları değersizleştiren dili değiştirmelerini istiyor. Arjantin’de de öldürülen kadınlar medyaya göre, “zaten yanlış seçimlerinin kurbanları, zaten bak feysbuka da nasıl bir fotoğraf koymuşlar, zaten de nasıl giyinmişler!”

Bize benzeyen ülkelere bakmamız, başka ülkelerde kadın cinayetlerini engelleyebilmek amacıyla çalışan insanlarla dayanışmamız lazım. Selva Almada’nın kitabının Türkçe’ye çevrilmiş olması bu anlamda çok önemli. Türkçe’de ve ulaşabildiğim diğer dillerde yayınlanan malzemeyi buraya yeri geldikçe alacağım. Destek olurum diyenler yazsın bize.

Selva Almada’nın kitabını da okuyun mutlaka.

Screen-Shot-2015-11-29-at-7.24.30-PM

Selva Almada, Ölü Kızlar. Çeviri: İdil Dündar, Editör Ezgi Kardelen, Verita Kitap, Kasım 2015.
Kaynaklar: 1, 2, 3, 4, 5.
Yazının ana görüntüsü: Martin Zabala/Xinhua Press/Corbis. Ni Una Menos, (“bir kadını bile” kaybedemeyiz)

5Harfliler