Kategori arşivi: İSTANBUL

Sokakta Doğanlar

Bir doğum haberi bu paylaştığım sizinle. 2 Nisan 1939’da Yeni Sabah gazetesinde yayınlanmış. 6. sayfada.

Bebekler kafalarına göre, canları ne zaman isterse geliveriyorlar böyle dünyaya. Sizin de varsa böyle hikayeniz paylaşsanıza bizimle. Apartman taşlığında doğum yapan, doğan var mı aranızda? Ya da başka sakil bir yerlerde?

Sokakta doğum

Dün akşam Tarla başında bir kadının ansızın sancısı tutarak bir oğlan dünyaya getirdi.

Dün akşam 19 raddelerinde Beyoğlunda Tarlabaşı caddesinden geçmekte olan 23 yaşındaki Agred kızı Matizda’nın âni sancısı tutarak ayni cadde üzerinde 154 numaralı apartmana iltica etmiş ve taşlıkta bir oğlan çocuğu dünyaya getirmiştir.

Vak’adan haberdar edilen kalyoncu kolluk polis komiserliği kadın ve çocuğun vaziyeti ile yakından alâkadar olmuş ve bir imdadı sıhhi otomobili çağırmıştır.

Biraz sonra otomobil ile Matizda ve çocuğu Haseki hastanesine gönderilmişlerdir. Matizda Sakızağacında Ananik sokak 26 numarada oturan ve çamaşırcılık yapan fakir bir kadındır.

Gazetenin bugünü takip eden sayılarına baktım. Matizda ve oğlunun peşine düşmüş bir muhabir haberi takip etmiş olabilir, devamını yayınlamış olabilir diye. Bir şey bulamadım.  Matizda’nın oğlu da hala yaşıyor olabilir aslında.


5Harfliler

Yıldırım Düşen Evden Tanıklıklar: Öbür Dünyaya Gittim Beni bir Papağan Karşıladı

Bu haber 5 Haziran 1943’te Son Saat gazetesinde yayınlanmış. Aslında yıldırımın Üsküdar’da bir eve düştüğü haberi bir gün evvel yer alıyor  aynı gazetede. Bu, muhabir Zeki Tükel’in bizzat olay mahaline ve hastaneye giderek gerçekleştirdiği kısa bir “olay yeri inceleme” haberi.

Burada yer verdiğim diğer gazete haberleri gibi, bu haberin de hali hal değil! Kendi zamanının ruhunu pek çok açıdan temsil ediyor. Şimdi siz haberi okuyun, sonunda biraz gevezelik edeceğim.

Yazım yanlışı gibi görünen her şey, metnin orijinalinde olduğu gibidir.

Yıldırımla yaralananlar neler anlatıyor?

Işık Gözlerimi kamaştırdı, ayaklarım yanmağa başladı.
Nasıl oldu, bilmiyorum, öbür dünyaya gittim. Beni bir papağan karşıladı.

Üsküdarda Selamsız caddesinde yıldırım isabet eden evin önündeyim. Herkez birbirine korkunç vak’ayı anlatıyor ve “Aman” diyorlar “iyi ki bu yıldırım bizim eve isabet etmedi.” Bu sözleri işiten orta yaşlı bir adam elindeki tespihini çekerken:

-Hey gidi günler hey. Yıldırım bula bula bu evi mi buldu? Ah yıldırım düşecek ne evler var, ne evler diye söyleniyordu.

Bu faciada ayaklarından ağır surette yaralan Hayriye başından geçenleri şu şekilde anlatmaktadır:

-O gece çocuklarımla beraber geç vakte kadar oturmuştuk. Yemek yerken kocam İsmail canının sebepsiz olarak çok sıkıldığını söylüyordu. Daima sıkıntı içinde yaşadığımız için bu sebepsiz sıkıntıya ehemmiyet vermemiştim. Gece geç vakitte uykuya daldık. Saat kaçtı bilmiyorum. Şiddetli yağmurun yağdığını duydum. İşte bundan sonra hiç uyuyamıyordum. Meğer benim gibi kocam ve çocuklarım da ayrı uyuyamıyormuş. Şimşek durmadan çakıyordu. Yağmur da olan hızıyla yağıyordu. Bu arada ne oldu bilmiyorum: masmavi bir ışık pek acayip bir sesle viran odamızı aydınlattı. Çığlıklar birbirini takip etti.

Zavallı Hayriye bu sözleri pek karışık ve heyecanlı olarak anlatıyordu. Sözlerine devamla:

-Bu mavi ışık gözlerimi kararttı. Ayaklarım kaynar suda haşlanmış gibi yanıyordu. Bayılmışım, hiçbir şey hatırlayamıyorum. Gözlerimi hastanede açtım. Ve ilk feryadım “çocuklarım nerede?” oldu.

Hastanede tedavi altında bulunan Ahmet te yüzünden ve diğer yerlerinden yaralıdır.

-Ben diyor nasıl oldu bilmiyorum, Sanki öbür dünyayı gördüm de geri döndüm.

Gülerek sordum:

-Öbür dünyada neler gördün?

Çocuk böyle bir suali beklemiyordu. O da gülmeye çalışarak şöyle verdi:

-Herşeyi. Yalnız hatırımda kalan şey çok büyük bir papağan beni alarak uçurmam idi.
-Neriye uçurdu?
-Bilmiyorum. Ben korkmuş olacağım ki, bağırdım. Bağırmamla kendimi yolda hastaneye giderken buldum.
-Yıldırımı gördün mü?
-Görmedim.

Muhakkak bir ölümden kurtulan Fatma da “Ne günahımız vardı da bu facia başımıza geldi” diyor. Ben de sağ olarak kurtulduklarını şükretmelerini söylerken sözlerimi tastik ediyor.

Yıldırım evin sağ arka köşesinden büyükçe bir delik açarak girmiş ve alt kata kadar geçmiştir. Bu deliği görmek istiyen yüzlerce kişi evi ziyaret etmektedirler.

Yıldırım eve isabet ettiği zaman yangın da çıkmış yağmurun yağışı evin aile reisi olan erkeğin yangını yalnız başına söndürmeye muvaffak oluşu ikinci büyük bir faciayı önlemiştir.

Üsküdarlılar bu eve isabet ederek yaralanan aileye maddi yardımda bulunmak üzere teşebbüse de geçmişlerdir.
Zeki Tükel
5 haziran 1943 Son Saat

Zeki Tükel ile ilgili düşünelim evvela. Gazeteci değil, ortalık karıştırıcı gibi birisi! Haberde yer verdiği, görüş aldığı kişi sayısı dört. İlk kişi tanıklardan ya da sadece mahalleden biri ve “Ah, ah yıldırım düşecek ne evler var?” derken neyi kast ettiği derhal anlaşılıyor değil mi? Eldeki tespih ayrıntısının oraya eklenmiş olması boşa değil. Hayriye, o gece ne olduğuna dair bilgi sağlayan tek kişi haberde. Yaralı Ahmet, korkusunun derecesini anlatmak için kullandığı öbür dünyaya gitmek gelmek ifadesinin hesabını vermek zorunda kalıyor adeta. Böyle diyen birine, öbür dünyada ne gördüğünü sorarsan, o da sana “Papağan, oldu mu” der!

Gazetecimizin Fatma’yı teselli etmek gibi bir görevi yoksa da, bundan da geri durmuyor. “Şükret” derken, karşılığında aldığı onayı da metne eklemeyi ihmal etmemiş. (Zeki Tükel ile ne alıp veremediğim var şu an ben de bilmiyorum). Zaten bu haberin en öne çıkan, en çarpan yanı Hayriye’nin şu sözleri aslında: Yemek yerken kocam İsmail canının sebepsiz olarak çok sıkıldığını söylüyordu. Daima sıkıntı içinde yaşadığımız için bu sebepsiz sıkıntıya ehemmiyet vermemiştim. 

Bu haberde bize dair, memleketin harcına işaret eden ne var diye düşündüm bir durup. Unsurlar şunlar galiba: Elde tespihiyle ahkâm kesen, durumu fırsata çevirip, kendi mesajını yersizce etrafa yayan bir adam, sıkıntılar içinde geçen ömrüne bir de yıldırım düşme hadisesi eklenmiş bir kadın, onun olacak kötü şeyleri önceden sezebilen kocası, şükretmesi telkin edildiğinde hemen buna hak veren genç bir kız ve kuşlara olan aşırı merakından olacak ölürken bile kanatlı bir şeyler gören bir oğlan çocuğu (bu evrensel bir tema da olabilir pekala).

Başka?

Haberin başlığının, metinde yer almayan bir ayrıntıyla biraz süslenmiş olması. Ahmet, papağanın kendisini karşıladığından bahsetmiyor ki, gidecek gibi olmuş ama korkmuş, bağırmış geri dönmüş zaten. Evin aile reisi olduğu hassaten belirtilen bir de erkek var tabi haberde, yangın o söndürüyor, itfaiyenin adı da anılmıyor zaten. Aileye yardım etmek için hemen örgütlenen insanlar da var, “aman iyi ki bu bizim başımıza gelmedi” diyenler de (ne ayıp!).

Ve son olarak, açılan deliği görmeye gelen yüzlerce kişi! Ya o yüzlerce kişinin ardı arkası kesilmediyse…  Bir kısa araştırma yapayım dedim, ürktüm. Şimdi o civarda bir tür yıldırım dede türbesi var olduğunu keşfeder miyim diye. Olsaydı o da çok bize has olurdu, değil mi?

Alıp Başımı Gidiyorum

Yıllar evvel, işim gereği aylar mertebesinde bir süre boyunca Osmanlı döneminde Balkanlar tarihi okumak durumunda kaldım. Şikayet etmiyorum, kısmen eğlenceliydi. Yalnız, bu yoğun okuma dönemlerinde bana bir haller oluyor. Okuduklarım hayatımın hemen her alanına sirayet ediyor, etkilerinde bazen biraz fazla kalıyorum. İşte bu dönemin sonlarına doğru, bir gece rüyamda Balkanlarda haraç ve cizye vergilerini kaldırdım. Hiç unutmuyorum, o rahatlık, hafiflik hissini. “Oh, çok iyi oldu bu vergilerin kalkması, aman ne iyi ettim” falan diyordum kendime. Evlere şenlik, ancak rüyanda göreceğin türden bir hal.

Bütün hafta kızlar erkekler aynı evde kalsın mı, kalmasın mı tartışmaları olup biterken, bir kez daha memleketimizde olup bitenlerin ilmine varmaya, sırrına ermeye çalışmaktan adeta pestilim çıktı. Kadınların nerede, ne yapması lazım geldiğine dair ne kadar çok kafadan, bu kadar bet ses çıkabilir mi allaseniz? Çıkan her haberi okuyayım, kim ne diyor bakayım derken ziyan oldum. Ve yine bütün bu yoğun okuma, yoğun hırpalanma haftası meyvesini verdi. Dün gece rüyamda erkeklerle aynı evde kalan kızların bir kamp alanında bir araya getirildiklerini gördüm. Sırtımda, neden bilmiyorum, bir heybe, onlara doğru koşuyor ve hepsini kurtarmaya ant içiyorum. Kimse evlerinin kapılarını çalamayacak, herkes birdenbire bu tartışmaya bir son verecek. Olabilir bu, bunu yapabiliriz.

Sonra bambaşka bir şey ararken, gazete arşivinde aşağıdaki habere denk geldim dün. Belki nefes aldırır size de diye paylaşayım istedim. 31 Kânunusani 1936’da Akşam gazetesinde yayınlanmış. Hayriye isimli yirmili yaşlarında bir kız, garip bir biçimde evi terk ediyor. Annesi Hayriye’ye en son süt almasını söylüyor, o da sütü evde bırakıp çantasını alıp çıkıyor evden. Kısacık da bir not: Alıp başımı gidiyorum. Gidiş o gidiş. Yani açıkçası içimde, Hayriye’nin çok iyi yaptığına dair bir his var. Ama bilemiyorum.

Buyrun, haber metni aşağıdaki gibi. Yazım, noktalama yanlışı gibi görünen herşey, metnin aslında olduğu gibi.

23 gündenberi haber yok
Hayriye adında bir kız ortadan kayboldu
Kız “Alıp başımı gidiyorum” diye bir tezkere bırakmış

Nişantaşında, Meşrutiyet mahallesinde Sütlü sokağında 10 numaralı evde oturan Hayriye adında yirmi yaşlarında bir genç kız yirmi üç gündenberi kayıptır.
Hayriyenin 50 yaşlarında annesi Kudret ile nişanlısı Şereften başka kimsesi yoktur. Şeref te fabrikada çalışmakta ve Bakırköyünde oturmaktadır. Evlenme günlerinin yaklaştığı bir sırada Hayriyenin birdenbire kaybolmasına mâna verilemiyor, hadise biraz da esrarlı görünüyor.

Hayriyenin annesi Kudret komşularının çamaşırlarını yıkamak suretile ayda on beş lira kazanmakta ve ana kız bu para ile geçinmektedir. Kudret kızının kayboluşunu kendisi ile görüşen bir muharririmize şöyle anlatmıştır:

-Yirmi iki gün oluyor. Çarşamba günü idi. Komşulardan birinin çamaşırına gidecektim. Hayriyeye: “Kızım dedim Şu bir lira ile, süt al, öğle yemeği için de canın ne isterse onu alrsın..” Bir kızım var. Onun içi çalışıyor ve kazanıyorum. Bir yaşında babadan yetim kaldı. Çalıştım, çabaladım, onu bu hale getirdim. Yarın evlenecek belki ben de onun sayesinde biraz rahat yüzü görecektim. Ben çamaşıra gittim, Hayriyem de evde kaldı.
Akşam saat sekizde işten döndüm. Hayriye evde yok. Tenbih ettiğim gibi sütü almış, masanın üzerine koymuş.. Belki dedim beni aramağa çıkmıştır. Biraz oturdum, gelir diye bekledim. Saat dokuz oldu, on oldu yok. Meraklanmağa başladım. Kalktım, tanıdığı komşulardan birisindedir diye komşuları aradım. Bulamadım. Saat 11 de eve döndüm. merakım gittikçe artıyordu. Gece yarısında kapı çalındı, iki polis bir bekçi..

-Sizin Hayriye adında bir kızınız var mı?

Dediler. Evet. dedim.

Hadise polise nasıl aksetmiş?
Yapılan tahkikata göre, Hayriye o gün evden çıkar çıkmaz doğruca Kadıköy iskelesine gitmiş ve bir bilet alarak kadıköy vapuruna binmiştir. Hayriye vapur hareket ettikten ve biraz açıldıktan sonra elindeki çantasını yanında oturan bir kadına vermiş:
-Bunu biraz tutunuz ben şimdi geleceğim.
demiştir. Fakat vapur Kadıköy iskelesine yanaşıncıya ve yolcular çıkıncıya kadar Hayriye, çantasını teslim ettiği kadına gözükmemiştir. Kadın da çantayı Kadıköy polisine teslim ederek vaziyeti anlatmıştır. Çantada zımbalanmamış bir bilet ve bir mendil ile yazılı bir tezkere vardır. Bu tezkerede “Alıp başımı gidiyorum‘ Cümlesi ve evinin sarih adresi vardır. Polis Hayriyenin annesine bu adres üzerine başvurmuştur.

Kudret diyor ki..
-Kızımın ölmesine katiyyen ihtimal vermiyorum. vapura girip çantasını yanındaki kadına vermesi izini kaybetmek için tertip ettiği plândan başka bir şey değildir.
Polis tahkikata devam etmektedir. Keyfiyet Hayriyenin nişanlısı Şereften de sorulmuş, Şeref bayramdan sonra bir defa Hayriyenin ziyaretine gittiğini ve bir daha görmediğini söylemiştir.


5Harfliler‘de yayınlandı yazı.

“Nursuz Lambalarla İmrar-ı Hayat Eylemek”

6 Şubat 1929’da İkdam gazetesi “Kari’nin Derdi” sütununda yayınlamış bir şikâyet mektubu:

“Aksarayda taş kasapta Selçu Sultan mahallesinin Bedbah cami sokağı elan elektirk ziyasından mahrumdur. Evlerimizde hala kasvetenkiz idare ve kör lambalarla oturuyoruz. Sokağın yarısına kadar elektrik kablosu girdiği halde evimize almaya muvaffak olamadık. Almak için dört beş evin alması lazımmış. Ben orasını arayamayorum. Yalnız müteessir olduğum bir şey varsa geceleri nursuz lambalarla imrarı hayat eylemektir. Acaba sokağa elektrik girmek ne zaman nasip olaçak?”

Tütün inhisarı memurlarından Hadi.


Fotoğrafı şurada buldum, çok daha yeni bir zaman tabi. Elektrik olmadığı yetmezmiş gibi, üstünde bir su basmış Aksaray’ı.