Mina Urgan ve “Bayağılık”

Kitabın yayınlandığı yıl olacak, bir dergiye verilmiş bu reklam. “45 günde 10 baskı” diyor. Hatırlıyorum, sahiden başdöndürücü bir hızla satılıyordu kitap, bahsi geçiyordu sık sık. Mina Urgan’ın adını ilk böyle duymuştum, sene 1998.

Şimdi baktım, Mayıs 2017’de 86. baskısını yapmış yayınevi. Urgan’ın ölümünden sonra yayınlanmış bir gazete haberi gördüm, diyor ki:

Screen Shot 2017-10-08 at 11.31.14 PM

Gülmeden edemiyorum.

Bayağılıktan değil elbette, ama düşünmeye de değmez mi? Urgan, kitabın yayınından önce neredeyse satış bile beklemediğini anlattı muhtelif söyleşilerinde. Hatta belki de kitapta yer alıyordu bu, tam hatırlamıyorum: Tirajın biraz yüksek olacağını öğrenince ikaz etmiş yayıncıyı, “o çok, o kadar satmaz” diyerek. Ve sonra, 1, 2, 5… 45 günde 10 baskı. Yani matbaadakiler gece gündüz çalışıyor, kağıtlar yığılıyor matbaa kapısına, yayınevi, yazar herkes şaşkın.

Yukarıda verdiğim gazete haberinde bu şaşkınlığı Urgan’ın ölene dek üstünden atamadığı söyleniyor. Bu yüksek satış rakamının sebebi sadece “ilk ve son sevgilim ne kokardı anlatayım” değil tabi (iç ses: yoo, tam da o olabilir aslında). Memleketin magazin sevdası bambaşka, ama belki uzun uzadıya incelemek, anlamak gerekiyordu bu durumu. Kaynağa denk gelirsem buraya alırım. Kitap yayıncılığı tarihimize bayılıyorum, sürprizlerle dolu.

Yıllar sonra Urgan’ı Moby Dick çevirisiyle yeniden tanıdım ben. Onu, yaptığı bir çeviriyle, güzel Türkçesiyle, edebiyatıyla da tanımak daha güzel oldu.


Haberler, Taha Toros arşivinden.

Tokat’ta Erkek Elbisesile Çörek Satan bir Kadın

Haber “Tokatta Erkek Elibisesile Çörek Satan Bir Kadın” başlığile, 6 Kanunusani (Ocak) 1936′da Akşam gazetesinde, ilk sayfada yayınlanmış.

Bayan Sebile bu kıyafeti çalışmak için daha pratik bulmuştur

Tokat 4 (Akşam)- Burada meşhur bir satıcı vardır. Bu, erkek kıyafetinde dolaşan bayan Sebiledir. Bayan Sebile erkek elbisesi sırtında her gün:
-Hani ya.. çörekler.. diye bütün Tokat sokaklarını dolaşır…Bayan Sebile, Tokatın en nefis çöreklerini satar.

Bu kadıncağızın kocası umumi harpte ölmüştür. Bundan sonra hayatta desteksiz kalan Sebile, ticaret yapmağa karar vermiş, erkek elbisesini de daha pratik bulmuştur. Bunun üzerine erkek elbisesi giyerek çörekçiliğe başlamıştır. kendisi erkek elbisesinden son derece memnundur. Bu suretle bayan Sebile, yeryüzünde erkek elbisesi giyen Marlen Dietrichten başka kadınlar olduğunu da isbat etmiştir.


“Nursuz Lambalarla İmrar-ı Hayat Eylemek”

6 Şubat 1929’da İkdam gazetesi “Kari’nin Derdi” sütununda yayınlamış bir şikâyet mektubu:

“Aksarayda taş kasapta Selçu Sultan mahallesinin Bedbah cami sokağı elan elektirk ziyasından mahrumdur. Evlerimizde hala kasvetenkiz idare ve kör lambalarla oturuyoruz. Sokağın yarısına kadar elektrik kablosu girdiği halde evimize almaya muvaffak olamadık. Almak için dört beş evin alması lazımmış. Ben orasını arayamayorum. Yalnız müteessir olduğum bir şey varsa geceleri nursuz lambalarla imrarı hayat eylemektir. Acaba sokağa elektrik girmek ne zaman nasip olaçak?”

Tütün inhisarı memurlarından Hadi.

——————————————————————————————————————–Fotoğrafı şurada buldum, çok daha yeni bir zaman tabi. Elektrik olmadığı yetmezmiş gibi, üstünde su da basmış Aksaray’ı.

Ahmet İhsan, Jules Verne ve Bir Arşiv

Tahminen 1966’da yayınlanmış bir haber bu, metnin orijinal haline göre dizdim:

Hachette’in sergisinde bir gerçek ortaya çıktı
Ahmet İhsan Bey Jules Verne’e borcunu ödemişti.
Ünlü Ahmet İhsan Bey, Jules Verne’nin yine ünlü bir eserini “Denizaltında 20,000 Fersah”ını Türkçe’ye “tercüme” etmişti. Hachette’in yeni yayın sergisinde bu konuyla ilgili bir gerçek, tesadüf sonucu ortaya çıkıyordu.

Mişel Perlman Paris’ten yazıyor.

Sergilenecek öteberiye mahsus, karşımdaki küçücük camekânın içinde, ortasından açılmış, ciltli, kocaman bir eski zaman muhasebe defteri. 173 üncü sayfasnın başında, 19 uncu asrın itinalı el yazısı ile yazılmış Fransızca bir başlık: “20,000 Lieues Sous Le Mers” yani “Denizaltında 20,000 Fersah”. Daha sonra harfler küçülüp inceliyor. 1884 Kasım 14 tarihinin karşısında bir isim “Ahmet İhsan Bey” bir de izahat: “Türk diline mahsus çeviri hakları 12 klişe.” Borç 153,40 Frank. Posta 9,60 Frank. 23 Aralık 1889 tarihinin karşısında ise, gönderilmiş olduğu belirtilen klişelerle birlikte çeviri hakları borcunun 163,80 Frank’ı ve posta masrafının da 7,20 Frank’ı bulduğu kaydedilmekte.

Keseden Ödenen
Yani, Ahmet İhsan Bey, Jules Verne’in 1870’de yazıdğı “Deniz Altında 20,000 Fersah” kitabının Türkçe’ye yayın haklarını satın alabilmek için 16,80 Franklık posta masrafından gayri 217,20 Frank ödemiş kesesinden. Bundan tam 77 yıl evvel, Fransız editörü Hetzel’e. Bugünkü rayiçle takriben 44 dolar. O günkü paranın kıymeti bir yana, üzerinde bugün dahi uzun uzun düşünebilecek bir hareket tarzı.

Ahmet İhsan Bey’in örnek tutumu hakkındaki malûmatı “Hachette” müessesine dahil “Le Livre de Poche” (Cep Kitabı) serisinin Jules Verne’e ait 10 eseri 100,000’i bulan bir tirajla yayınlaması münasebetiyle düzenlediği sergide buldum. Esas konu olarak Jules Verne’nin kişiliği, eserlerinin alınıp ilim alanında dünün, bugünün ve yarının gençlere ve yaşlılara takdim edildiği bir sergi.

Nerede yayınlanmış belli değil bu haber. Tarihi de yok üzerinde, ancak Ahmet İhsan Bey’in ödeme yaptığı 1889’un üzerinden geçtiği söylenen 77 sene, bizi 1966’ya götürüyor. İnsanların çeviri hakları ödemesi yapması sanki beklenmeyen bir nezaketmiş gibi bir ima var değil mi haberde? Örnek bir davranış olarak sunuluyor. Üşenmedim baktım, 1966’daki 44 dolar, 2017’nin 332 dolarına denk geliyormuş.

Ahmet İhsan Bey’i hemen bilmeyebilirsiniz, ancak Servet-i Fünun dergisini duymuş olmalısınız, onun sahibiydi Ahmet İhsan Tokgöz. Yayıncılık hayatındaki yeri büyüktür. Jules Verne’i Türkçe’ye kazandıran kişi olarak da anılıyor. İletişim yayınları tarafından basılmış, bir de anılar kitabı var. Yayıncılık tarihiyle biraz olsun ilgiliyseniz tavsiye ederim kitabı.

Gelelim bu haberi bulduğum kaynağa. Taha Toros Arşivi’nde yer alıyor bu haber. Yaşarken Toros’u çok meşgul eden bir düşünceydi bu. Arşivin nerede muhafaza edileceği belli değildi. Ölümünden sonra İstanbul Şehir Üniversitesi tarafından alınmış arşiv ve sayısal ortama aktarılmış. Sanırım yüz binlerce belge, haber, evrak, mektup, fotoğraf ve daha başka vesika var burada.

Ben Taha Toros’un Etiler’de yaşadığı ve her köşesinde bir dosya iliştirilmiş evine defalarca gittim 2000’lerin başında. Onun gösterdiği fotoğraflara baktım, kopuk kopuk parçalar halinde olaylarla, daha çok insanlarla ilgili  anlattıklarını dinledim, sanırım 90’larını sürüyordu o zamanlar. Çalıştığım tarih dergisinin görsel malzemesi bu arşivden geliyordu. Fakat bir ev içinde saklanan tüm evrakın gerçek kapsamı hakkında bir fikir sahibi olmak imkânsızdı. Çoktu, çok fazla belge vardı da şimdi üniversitenin oluşturduğu arşivde tarama yapınca daha iyi anlıyorum. Toros’un önemli bulduğu, hayatına girmiş, hakkında bilgi sahibi olmak istediği her bir insanla ilgili oluşturulnuş dosyalar var burada. Hiçbir dosya o kişiyle ilgili bütünlüklü bilgi sağlamıyor ama; kişilerin hayatlarından, bulundukları mekânlardan, yazdıkları mektuplardan kısmi bir izlenim ediniliyor. Tam bir takip, bir çeşit fişleme çabası, üstelik yıllarca devam etmiş.

Evrakların yanında eski harflerle alınmış notlar da var. Memleketin sanatı, siyaseti, sporu, edebiyatında… artık aklınıza hangi alan gelirse, etkin olmuş insanlarla ilgili birisi bir yerde sürekli bilgi toplamış. Taha Toros’un kim olduğuna dair daha ayrıntılı bilgi isterseniz kısa bir arama neticesinde ulaşabilirsiniz. Arkasında bıraktığı malzemenin büyüklüğünü, içeriğini değerlendirmek peyderpey olabilecek bir iş. Artık kimin işine ne yarayacaksa, bulup çıkaracak insanlar bu dosyaların içinden. Kataloga buradan erişiliyor.

Ben önce Sabahattin Eyuboğlu’nu aradım bu arşivde, çünkü ona biraz hayranlık duyuyorum hakkında yazılanları hemen görmek istedim. Sonra bazı başka kimselere baktım, Mina Urgan’a dair kabarık bir dosyası olduğunu fark ettim, Ahmet İhsan biraz tesadüfen çıktı karşıma.

Sokakta Doğanlar

Bir doğum haberi bu paylaştığım sizinle. 2 Nisan 1939’da Yeni Sabah gazetesinde yayınlanmış. 6. sayfada.

Bebekler kafalarına göre, canları ne zaman isterse geliveriyorlar böyle dünyaya. Sizin de varsa böyle hikayeniz paylaşsanıza bizimle. Apartman taşlığında doğum yapan, doğan var mı aranızda? Ya da başka sakil bir yerlerde?

Sokakta doğum

Dün akşam Tarla başında bir kadının ansızın sancısı tutarak bir oğlan dünyaya getirdi.

Dün akşam 19 raddelerinde Beyoğlunda Tarlabaşı caddesinden geçmekte olan 23 yaşındaki Agred kızı Matizda’nın âni sancısı tutarak ayni cadde üzerinde 154 numaralı apartmana iltica etmiş ve taşlıkta bir oğlan çocuğu dünyaya getirmiştir.

Vak’adan haberdar edilen kalyoncu kolluk polis komiserliği kadın ve çocuğun vaziyeti ile yakından alâkadar olmuş ve bir imdadı sıhhi otomobili çağırmıştır.

Biraz sonra otomobil ile Matizda ve çocuğu Haseki hastanesine gönderilmişlerdir. Matizda Sakızağacında Ananik sokak 26 numarada oturan ve çamaşırcılık yapan fakir bir kadındır.

Gazetenin bugünü takip eden sayılarına baktım. Matizda ve oğlunun peşine düşmüş bir muhabir haberi takip etmiş olabilir, devamını yayınlamış olabilir diye. Bir şey bulamadım.  Matizda’nın oğlu da hala yaşıyor olabilir aslında.


5Harfliler

Yıldırım Düşen Evden Tanıklıklar: Öbür Dünyaya Gittim Beni bir Papağan Karşıladı

Bu haber 5 Haziran 1943’te Son Saat gazetesinde yayınlanmış. Aslında yıldırımın Üsküdar’da bir eve düştüğü haberi bir gün evvel yer alıyor  aynı gazetede. Bu, muhabir Zeki Tükel’in bizzat olay mahaline ve hastaneye giderek gerçekleştirdiği kısa bir “olay yeri inceleme” haberi.

Burada yer verdiğim diğer gazete haberleri gibi, bu haberin de hali hal değil! Kendi zamanının ruhunu pek çok açıdan temsil ediyor. Şimdi siz haberi okuyun, sonunda biraz gevezelik edeceğim.

Yazım yanlışı gibi görünen her şey, metnin orijinalinde olduğu gibidir.

Yıldırımla yaralananlar neler anlatıyor?

Işık Gözlerimi kamaştırdı, ayaklarım yanmağa başladı.
Nasıl oldu, bilmiyorum, öbür dünyaya gittim. Beni bir papağan karşıladı.

Üsküdarda Selamsız caddesinde yıldırım isabet eden evin önündeyim. Herkez birbirine korkunç vak’ayı anlatıyor ve “Aman” diyorlar “iyi ki bu yıldırım bizim eve isabet etmedi.” Bu sözleri işiten orta yaşlı bir adam elindeki tespihini çekerken:

-Hey gidi günler hey. Yıldırım bula bula bu evi mi buldu? Ah yıldırım düşecek ne evler var, ne evler diye söyleniyordu.

Bu faciada ayaklarından ağır surette yaralan Hayriye başından geçenleri şu şekilde anlatmaktadır:

-O gece çocuklarımla beraber geç vakte kadar oturmuştuk. Yemek yerken kocam İsmail canının sebepsiz olarak çok sıkıldığını söylüyordu. Daima sıkıntı içinde yaşadığımız için bu sebepsiz sıkıntıya ehemmiyet vermemiştim. Gece geç vakitte uykuya daldık. Saat kaçtı bilmiyorum. Şiddetli yağmurun yağdığını duydum. İşte bundan sonra hiç uyuyamıyordum. Meğer benim gibi kocam ve çocuklarım da ayrı uyuyamıyormuş. Şimşek durmadan çakıyordu. Yağmur da olan hızıyla yağıyordu. Bu arada ne oldu bilmiyorum: masmavi bir ışık pek acayip bir sesle viran odamızı aydınlattı. Çığlıklar birbirini takip etti.

Zavallı Hayriye bu sözleri pek karışık ve heyecanlı olarak anlatıyordu. Sözlerine devamla:

-Bu mavi ışık gözlerimi kararttı. Ayaklarım kaynar suda haşlanmış gibi yanıyordu. Bayılmışım, hiçbir şey hatırlayamıyorum. Gözlerimi hastanede açtım. Ve ilk feryadım “çocuklarım nerede?” oldu.

Hastanede tedavi altında bulunan Ahmet te yüzünden ve diğer yerlerinden yaralıdır.

-Ben diyor nasıl oldu bilmiyorum, Sanki öbür dünyayı gördüm de geri döndüm.

Gülerek sordum:

-Öbür dünyada neler gördün?

Çocuk böyle bir suali beklemiyordu. O da gülmeye çalışarak şöyle verdi:

-Herşeyi. Yalnız hatırımda kalan şey çok büyük bir papağan beni alarak uçurmam idi.
-Neriye uçurdu?
-Bilmiyorum. Ben korkmuş olacağım ki, bağırdım. Bağırmamla kendimi yolda hastaneye giderken buldum.
-Yıldırımı gördün mü?
-Görmedim.

Muhakkak bir ölümden kurtulan Fatma da “Ne günahımız vardı da bu facia başımıza geldi” diyor. Ben de sağ olarak kurtulduklarını şükretmelerini söylerken sözlerimi tastik ediyor.

Yıldırım evin sağ arka köşesinden büyükçe bir delik açarak girmiş ve alt kata kadar geçmiştir. Bu deliği görmek istiyen yüzlerce kişi evi ziyaret etmektedirler.

Yıldırım eve isabet ettiği zaman yangın da çıkmış yağmurun yağışı evin aile reisi olan erkeğin yangını yalnız başına söndürmeye muvaffak oluşu ikinci büyük bir faciayı önlemiştir.

Üsküdarlılar bu eve isabet ederek yaralanan aileye maddi yardımda bulunmak üzere teşebbüse de geçmişlerdir.
Zeki Tükel
5 haziran 1943 Son Saat

Zeki Tükel ile ilgili düşünelim evvela. Gazeteci değil, ortalık karıştırıcı gibi birisi! Haberde yer verdiği, görüş aldığı kişi sayısı dört. İlk kişi tanıklardan ya da sadece mahalleden biri ve “Ah, ah yıldırım düşecek ne evler var?” derken neyi kast ettiği derhal anlaşılıyor değil mi? Eldeki tespih ayrıntısının oraya eklenmiş olması boşa değil. Hayriye, o gece ne olduğuna dair bilgi sağlayan tek kişi haberde. Yaralı Ahmet, korkusunun derecesini anlatmak için kullandığı öbür dünyaya gitmek gelmek ifadesinin hesabını vermek zorunda kalıyor adeta. Böyle diyen birine, öbür dünyada ne gördüğünü sorarsan, o da sana “Papağan, oldu mu” der!

Gazetecimizin Fatma’yı teselli etmek gibi bir görevi yoksa da, bundan da geri durmuyor. “Şükret” derken, karşılığında aldığı onayı da metne eklemeyi ihmal etmemiş. (Zeki Tükel ile ne alıp veremediğim var şu an ben de bilmiyorum). Zaten bu haberin en öne çıkan, en çarpan yanı Hayriye’nin şu sözleri aslında: Yemek yerken kocam İsmail canının sebepsiz olarak çok sıkıldığını söylüyordu. Daima sıkıntı içinde yaşadığımız için bu sebepsiz sıkıntıya ehemmiyet vermemiştim. 

Bu haberde bize dair, memleketin harcına işaret eden ne var diye düşündüm bir durup. Unsurlar şunlar galiba: Elde tespihiyle ahkâm kesen, durumu fırsata çevirip, kendi mesajını yersizce etrafa yayan bir adam, sıkıntılar içinde geçen ömrüne bir de yıldırım düşme hadisesi eklenmiş bir kadın, onun olacak kötü şeyleri önceden sezebilen kocası, şükretmesi telkin edildiğinde hemen buna hak veren genç bir kız ve kuşlara olan aşırı merakından olacak ölürken bile kanatlı bir şeyler gören bir oğlan çocuğu (bu evrensel bir tema da olabilir pekala).

Başka?

Haberin başlığının, metinde yer almayan bir ayrıntıyla biraz süslenmiş olması. Ahmet, papağanın kendisini karşıladığından bahsetmiyor ki, gidecek gibi olmuş ama korkmuş, bağırmış geri dönmüş zaten. Evin aile reisi olduğu hassaten belirtilen bir de erkek var tabi haberde, yangın o söndürüyor, itfaiyenin adı da anılmıyor zaten. Aileye yardım etmek için hemen örgütlenen insanlar da var, “aman iyi ki bu bizim başımıza gelmedi” diyenler de (ne ayıp!).

Ve son olarak, açılan deliği görmeye gelen yüzlerce kişi! Ya o yüzlerce kişinin ardı arkası kesilmediyse…  Bir kısa araştırma yapayım dedim, ürktüm. Şimdi o civarda bir tür yıldırım dede türbesi var olduğunu keşfeder miyim diye. Olsaydı o da çok bize has olurdu, değil mi?