Anadolu’da Mumya Olmak (Hiç Kolay Değil)

1947 yazında Ankara Üniversitesi Tarih Enstitüsü öğrencileri ve asistanlarının katıldığı bir inceleme gezisine götürüyorum şimdi sizi. Rotaları Orta Anadolu. Selçuklulardan, Hititlerden kalan tarihi eserleri görecekler. Konya’ya, Beyşehir’e, Karaman’a, Kayseri’ye ve Nevşehir’e gitmek üzere 23 Haziran’da Ankara’dan trenle yola koyuluyorlar. Başlangıçta gezinin süresi 15 gün olarak planlanıyor, ama sıcaktan mı, yorgunluktan mı bilinmez, kafile 2 Temmuz’da Ankara’ya dönüyor. Kafileden bir kişi hariç: Asistanlardan Halil İnalcık incelemelerine devam etmek üzere Kayseri’de kalıyor. Geziyle ilgili tüm ayrıntıları da onun ertesi yıl, Halil Demircioğlu ile DTCF dergisinde yayınladığı makaleden öğreniyoruz. Bu yazı, bu inceleme gezisinde adı geçen, tespit edilen tarihi eserlerin durumuyla ilgili biraz, ama en çok İnalcık’ın bizzat gördüğü bir mumya hakkında.

Gezinin zamanı kısacık ve programı çok yüklü. Bir gün, bir gece süren tren yolculuğunun ardından 24 Haziran’da Konya’ya varıyorlar. Konya Müzesi, Mevlana Türbesi’ni, etraftaki camileri görüp Beyşehir’e geçiyorlar. Buraya gitmelerinin tek amacı, Hititlerden kalma bir abideyi, Eflatun Pınar’ı görmek. Oradan yine trenle sadece üç saat geçirecekleri Karaman’a hareket edip yine camileri ve Yunus Emre Türbesi’ni ziyaret ediyorlar. “Orta Anadolu stepinin güneydoğu ucundan dolanarak” 29 Haziran’da Kayseri’ye varıyorlar. Zamanlarının çoğu da burada geçiyor.

Kafiledeki herkes tarihçi olunca ziyaret ettikleri yerlere faydaları da dokunuyor. Girdikleri hanlarda, kıyıda köşede kalmış kitabeleri tespit ediyor, o güne dek okunamamış yazıları çözüyorlar. Bir kervansarayın kırık, kısmen yok olmuş kitabesi üzerinden mimarının adını tespit ediyorlar. Beyşehir civarında unutulmuş iki kervansaray bulup müze müdürlerine buralarda inceleme yapılması için haber salıyorlar. Çoktan yok olmuş tarihi eserlerden, okudukları Avrupalı seyyahlar aracılığıyla haberdar olduklarından, halen ayakta olan eserleri koruyabilmek için yetkililerle görüşüyorlar.

Hititlerden, Selçuklulardan, Osmanlılardan kalan tarihi miras daha o zamanlarda, 1947 itibariyle pek parlak durumda değil. Konik çatılı Selçuklu yapıları harap halde. Konya’da bazı camilerin duvarları çatlak, mermer levhalar sökülmüş, bazı minareler yarı yıkık ve Karatay Medresesi’nin çinileri de çoktan çalınmış. Hititlerden kalan Eflatun Pınar abidesinin büyük taş blokları birbiri üzerine devrilmiş, bazıları kısmen toprağa gömülmüş, abidenin üzerindeki resimlerse silinmeye yüz tutmuş. Beyşehir’de bazı medreselerden geriye sadece kapıların kaldığını görüyorlar. Sütun ve taşların bazı kaymakamlarca başka yapılarda kullanılmak üzere taşıtıldığını öğreniyorlar. Yine burada, bir vakfa ait tarihi değeri yüksek bazı kitapların bir araba ile Beyşehir gölüne döküldüğünü duyuyorlar. Kayseri’de, savaş zamanında askerlere, sonra da muhacirlere barınak olan tarihi eserlerdense geriye pek az şey kalmış.

800px-Eflatunpinar

Beyşehir’de Eflatunpınar abidesi, (Hititleri seviyoruz)

Bütün bu harabe karşısında üzüntülerini gizlemeyen yazarlar, makalelerinde yeri geldikçe, alınabilecek önlemlerden, yapılması lazım gelen işlerden bahsediyorlar. Geleceğe dair çok iyimser bir de temennileri var: “Meydan, yol açmak bahanesiyle eşsiz kıymette tarihî eserlerimizin kazma altında yok edilmesine gelince, her halde bu devir artık kapanm​ıştır sanıyoruz.”

2 Temmuz’da Ankara’ya geri dönen kafileden geriye bir tek Halil İnalcık kalıyor Kayseri’de, çünkü İnalcık’ın şehirde görmek istediği iki kütüphane ve bir de türbe var. Kendi sözleriyle “Kayseri’ye gelmişken Anadolu’da en eski Türk abidelerinden olan Melik Gazi türbesini de gezmeden dönmek” istemiyor.

halil-oeinalc--k-4

DTCF Asistanlarından Halil İnalcık

Melik Gazi Türbesi, Pınarbaşı ilçesine bağlı, adını da türbeden alan bir köyde. Köylüler civarda Türbeliler olarak anılıyor, köyün resmi adı ise hâlâ Melikgazi. Araçla ulaşılamayan sarp bir yoldan, “diğer Türkmen köylerinin arasından geçerek” varılıyor buraya. İnalcık türbenin diğer Selçuklu türbelerinden sırlı tuğlalarıyla ayrıldığını belirtiyor makalede, fakat tuğlalardan daha çarpıcı başka bir özelliği de var bu yapının. 12 metre yüksekliğindeki, iki katlı yapının alt odasında Danişment hükümdarlarından Melik Gazi’ye atfedilen bir mumya bulunuyor.

Köy muhtarının eşliğinde mumya odasına giren İnalcık’ın gözüne ilk çarpan odayı aydınlatan iki küçük pencere. Buradan içeriye giren havayı mumya için bir tehlike olarak niteleyen İnalcık, tahta bir tabut içinde, pamuklara sarılmış halde, “eti karnının üstüne konmuş,” ortadan uzun boylu bir insana ait bu mumyayı görüyor. Diğer tabutların yanında bu, biraz daha yüksekte. İnalcık diğer tabutların Melik Gazi’nin haremine ait olduğunun söylendiğini belirterek o gün, orada yaşadığı heyecanı şu sözlerle aktarıyor: “Anadolu’nun ilk fâtihlerinden birine ait bu cesetle karşı karşıya bulunduğum bu anın heyecanını hiç bir zaman unutamıyacağım.”

Unutmuyor da! Bu, İnalcık’ın mumyayı ilk ve son görüşü. Yaptığımız uzun telefon görüşmesinde bir daha da buraya gitme şansı bulamadığını aktarıyordu. O günden hatırladığı mumyanın çok da kötü durumda olmadığı. Oysa ilerleyen yıllarda, 12. yüzyıldan kalma olduğu, yani yaklaşık 900 yıllık olduğu düşünülen mumyanın ve türbenin başına bir dizi felaket gelecek. Görüşmemizde kendisine aktardığım bu felaketler zincirini şimdi size de aktarıyorum.

Zincirinin ilk halkasının, Halil İnalcık’ın 1947’deki ziyaretinde farkına varmamış olabileceği bir ayrıntı olduğunu varsayabiliriz. Rivayete göre daha 1935’te mumyanın sol eli çalınıyor. Devasız hastalıklara şifa olacağı inancıyla yapıldığı düşünülüyor bu hırsızlığın. Elin kimler tarafından, ne ara alındığı da bilinmiyor. Fakat bu olay, bir dizi benzer başka girişimin de habercisi gibi. Yine söylenenlere göre, zaman içinde mumyanın dişleri çıkarılarak öğütülüyor ve suya karıştırılarak şifa niyetine içiliyor. Br gazete haberine göre çorbalara karıştırılıp kaynatılıyor. Çocuk sahibi olamayan kadınlar sorumlu tutuluyor bu işten. Mumyanın deri ve kemiklerinden alınan küçük parçalarınsa muhtelif hastalıklara iyi geldiğine, cinsel gücü arttırdığına inanılarak yendiği söyleniyor. Aynı şekilde türbenin harcına karıştırıldığına inanılan geyik sütünün de şifa olarak görülmesiyle, türbe duvarından küçük parçalar koparılıyor zaman içinde.

Screen-Shot-2015-10-20-at-9.23.24-PM.png

Bir diğer söylentiye göre 1978’de türbenin alt odasına elinde mumlarla giren bazı kişiler mumyanın tutuşmasına sebep oluyor. Çıkan yangın suyla söndürülmek istenince mumya bu kez ıslanmaktan mütevellit başka türden bir zarar görüyor. Yangın, mumyanın kafatasının kısmen kararmasına neden oluyor.

1996’da yayınlanan başka bir habere göre, İslamiyette mumyalama geleneğinin olamayacağı, “bunların hep uydurma” olduğu gerekçesiyle mumya toprağa gömülüyor. Bu gömme işi Vakıflar Bölge Müdürlüğünün girişimiyle ve İl Müftülüğü’nün gözetiminde yapılıyor. Dört sene sonra, 2000’de ise Kayseri Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu bu gömme işleminin kurul kararı olmadan yapıldığı ve hem yapının, hem de mumyanın tescilli tarih eser sayılması gerekçesiyle topraktan çıkarılmasına karar veriyor. Mumya, üzerinde toprakla yeniden tabuta yerleştiriliyor. Bu toprağa gömme meselesinin konuşulduğu günlerde mumyanın koktuğu ve güneşte kurutulması lazım geldiği de tartışılan konular arasında.

Yine 1990’ların sonunda mumyanın meşhur bir ziyaretçisi var. O günlerin en ses getiren televizyon yapımcılarından Saadettin Teksoy!u, programının başında türbenin dışında görüyoruz. Heyecanlı ve biraz da korku dolu.

Screen-Shot-2015-10-20-at-9.28.49-PM

Sandukaların hemen yanında, yerdeki bir kapağı açarak birkaç basamaklık ahşap bir merdivenden alt odaya iniyor. Burada izleyicilerinden çocukları ekrandan uzak tutmalarını isteyip, kalp rahatsızlığı olanları da uyarıyor.

Screen-Shot-2015-10-20-at-9.30.29-PM

Tabut açılıyor ve uzun uzun görüntü alınıyor. Televizyon ekranlarında görünen İnalcık’ın tasvirine benziyor. Pamuklar içinde bir ceset görüyoruz, kafatası biraz kararmış. Küçük odada, mekânın elverdiği ölçüde yapılan çekimlerde mumyaya bol bol yakın plan çekim yapılıyor.

2014’te yayınlanan bir gazete haberinde ise türbenin bakımsızlıktan harap durumda olduğu ve güvercinlere yuva haline geldiği belirtilmiş. Bu “bakımsızlıkta son nokta” olarak gösterilen güvercin yuvası haline gelme meselesi, türbenin başına gelen en kötü şeylerden biri olmayabilir tabi, insanların verdikleri zararı düşününce. Yine de bu haberden kısa bir süre sonra türbenin restorasyonuna girişiliyor ve gazetelerde vali tarafından onarım, bakım sayesinde etrafın “aslına uygun hale” getirildiği iddia ediliyor. Bu haberlerde mumyaların durumuna dair ayrıntı verilmiyor.

Bütün bu hikâyeler, felaketler bir yana, aslında Melik Gazi isimli birine atfedilen bu mumyanın kime olduğunu da kimse bilmiyor. Türbede bir kitabe yok. Halil İnalcık’ın makalesinde satır arasında, tedbirle davranarak belirttiği gibi mumya Danişmentlilerden Melik Gazi’ye atfediliyor. Bu atfa rağmen, yaygın inanışın etkisiyle İnalcık da, “Anadolu fatihlerinden birinin karşısında olma ihtimali”yle heyecanlanmış olmalı. Kendisi de makalede “Melik Gazi’ye ait türbe üzerinde, Danişmendlilerden hangi Melik Gazi’ye ait olduğunu gösteren bir kitabe”olmadığını belirtiyor.

Mezar taşı sahibi olabilmenin bile toplumun üst tabakalarından olanlara kısmet olabildiği bir tarihte, anıtsal bir yapı içinde, özel işlemlerden geçirilerek korunmaya çalışılan bu cesedin önemli birine ait olduğuna hiç şüphe yok. Danişmentliler, 1071’den sonra bugünün Çorum, Tokat, Kayseri, Malatya civarlarında kurulan ve 12. yüzyıl boyunca bölgede etkinlik gösteren bir beylik. Bu dönemde yaptıkları bu türbe ve benzeri bazı yapılar Danişmentlileri Anadolu tarihinde iz bırakanlar arasına sokuyor. Lakin Anadolu’da birden fazla Melik Gazi türbesi var. Örneğin Niksar’daki, bizzat devletin kurucusu olan Melik Gazi’ye atfedilirken Erzincan Kemah’ta bulunan ve içinde başka bir mumyayı barındıran türbe Mengüceklilerle ilişkilendiriliyor. Aynı isimle türbeler, Çorum, Kastamonu, Kırşehir ve Eskişehir’de de var, çünkü hükümdar anlamına gelen melik olmanın yanı sıra, gazi olmak da Anadolu’nun savaşlarla örülmüş tarihinde sık rastlanan bir durum.

Bu arada anlaşılan kimse mumyaları tarihlendirme girişiminde bulunmuyor. Türbenin mimari özellikleri hakkında yapılmış onlarca yayını bir kenara koyarsak, mumyayla ilgili bilimsel bir araştırma yapılmadığı anlaşılıyor. Biraz da bu sebepten olsa gerek, mumya etrafında biriken hikâyeler Anadolu folklorünün ögelerini de içererek çeşitleniyor. Bir zamanlar türbenin etrafına bırakılan suyun ertesi sabah kullanıldığının gözlendiği iddia ediliyor. Türbeden çocuk ağlamaları geldiğine inanılan zamanlar da var. Pertev Naili Boratav’a göre evliyaların vücutlarını ölümden sonra çürümekten koruyabilme kerametine sahip olmaları da yaygın Anadolu inanışları arasında. Nitekim mumyayı, belli işlemlerden geçirilerek korunmuş bir ceset olarak değil de, Tanrı’nın sevgili bir kulu olarak benimseyenler de var. Belki yine folklorik olarak nitelenebilecek başta bir anlatıda ise 1935’te çalındığı iddia edilen elin, zaten mumyalanma sırasında yerinde olmadığı, Melik Gazi’nin sol elini bir savaşta kaybettiği söyleniyor.

Bütün bu hikâyenin en çarpıcı yanı insanların bir evliya, mumya, melik, gazi, ama sonuçta bir ceset ile kurdukları garip, tekinsiz, korku dolu ama bir o kadar cüretkâr ilişki değil mi? Mumyanın 900 yılı atlatarak nasıl günümüze dek ulaşabildiği de belli değil. Pınarbaşı ilçesinin, içinde çok az sakin barındıran bu küçük köyü haftasonları ziyaretçi akınına uğruyor, herkes türbeye saygı gösteriyor. Diğer yandan ne zaman oraya konduğu, kime ait olduğu belli olmayan bir beden, hastalıklara, çocuksuz kalanlara derman olur diye parça parça götürülüyor. Dermansız hastalığı başına gelen bilir, toplumun gözünde çocuksuz kadın olmak da hiç kolay değil, ama galiba Anadolu’da mumya olmak da çok zor.


Yaptığımız görüşmeden bu yazıda bahsetmeme izin veren Halil İnalcık’a teşekkür ederim.
Yazı, ilk defa #tarih dergisinin Eylül 2015 sayısında yayınlandı.
Ana görüntü

 

Yıldırım, Yağmur, Şimşek ve Dişi Eşeğin Kulakları

Bugün İstanbul’un muhtelif kenar köşelerinden bir fırtına geçiyor. Korkmayın! Yıldırım, yağmur, şimşek ve hatta hortumla ilgili insanlığın belleğinde toplanmış bilgileri derledim size.

Evvela… Hayvanlara, bitkilere uzaktan bakmayıp bir zahmet yanlarına gitsek, onlara dikkatle baksaydık, bugün bu fırtınanın kopacağını anlardık!

Fırtınadan önce şunlar olmuştu oysa doğada:

Dünyanın bir yerinde bir horoz öttükten sonra su içti,
kümes hayvanları kanatlarını gerdi,
tavuklar tek ayaklarını kaldırıp başlarını kanatlarının altına soktu,
arılar sabah kovanlarından çıkmadı,
kediler ön bacaklarını yaladı,
keçiler aksırdı,
koyunlar tos yaptı,
sırtı kaşınan bir at yere yattı,
dişi eşek kulağını salladı,
kargalar bağırarak uçuştu,
karıncalar yuvalarından uğradı,
bazı tavuklar bitlendi,
solucanlar başlarını topraktan çıkardı,
baykuşlar akşamdan ötmeye başladı,
keçi kuyruğunu indirdi, poposunu sakladı,
guguk kuşu dün gece üç defa öttü.

Biz bunları hiç görmedik, duymadık.

Hayvanlar bu işle meşgulken bir nedenden dağlarda uyuyan rüzgarlar uyandı. Dağlar insana yakın göründü ve fırtına başladı. Ağaçların köklerinde ve insanların içlerinde yaşayan kötü ruhları, çakan şimşekler kovaladı. Bu kötü ruhlardan bazıları korkudan sincap şekline girdi ve başka ağaçların içlerine saklandı. Gökte yaşayan yıldırım kuşu kanatlarını çırptığı için başımıza yıldırımlar düştü bugün. Ağaçtan bir kuş yapıp evimizin önüne assaydık yıldırım kuşundan korunabilirdik. Hatta “çadır”ımızın önüne çıkıp bu ağaçtan kuşun etrafında dönerek dualar okusaydık işi hepten garantiye alırdık (ama şamanlık meselesi de çok geride kaldı).

Peki bunca yağmuru, yıldırımı lehimize nasıl kullanabiliriz? (Kullanma, bir kullanma, bırak yağsın öyle!) Yıldırım düşen bir ağaçtan bir parça alıp eve getirseydiniz kötü ruhlar evinize uğramazdı. Çocukken yazın ilk yıldırımını görüp zıplasaydınız boyunuz uzun olurdu. Tam da gök gürlerken (neden bilmiyorum) patates ekseydiniz, bol bol patatesiniz olurdu. Hep kaçtı bu fırsatlar tabii!

Ayrıca bugün yağan doluya karşı, evin yaşça en büyük kızları ellerine bir bıçak alarak doluyu ortadan ikiye kesse ve keserken de “Ben annemin ilkiyim, dağlarda tilkiyim” deseydi dolu duracaktı. Tabii, yağmurdan süpürge yakarak da kurtulabilirdik. Olmadı.

Yapmamak icap eden işler de var, bir sonraki fırtına için akılda olsun: Yağmur yağarken ocağın başında oturmayın, tepenize yıldırım düşer. Başınızı kırmızı örtmeyin, gene yıldırım düşer. Ceviz ve (bulabilirseniz) karaağaç altında durmayın. “Hortum geliyor” derlerse de korkmayın! Hortum değil o, yılan. Bir yılanın bin yaşına geldiği zaman dünyadaki ömrünü tamamladığına inanılıyor ve onu melekler gökyüzüne çekiyorlar. Her şey kontrol altında!

Bu yazının görüntüsü olan Çömçeli Gelin‘e de değinmek istiyordum ama artık o da başka bir yazının konusu olsun. Yine de, ama kısaca, Çömçeli Gelin’in Anadolu’nun muhtelif yerlerinde çocukların oynadığı bir oyunun baş kahramanı olduğunu söyleyeyim. Sokaklarda tekerlemesiyle dolandırılarak yağmur bekleniyor kendisinden, ama çok tekerlemeyin, çok yağmur yağıyor.

Çömçeli gelin çöm ister
Bir kaşıcık yağ ister
Yağ verenin oğlu olsun
Bulgur verenin kızı olsun
Teknede hamur
Tarlada çamur
Ver Allahım ver
Bir sulu yağmur

(Yağ makbul, bulgur kızın payına ancak düşen tabii)


Kullandığım kaynaklar bunlar: Kaynak, Kaynak, Kaynak, Kaynak, Kaynak

5Harfliler

Deliliğin Anadili: Agnes Richter’in Ceketi

Agnes Richter, 1890’larda Avusturya’da bir akıl hastanesine kendi rızası dışında kapatılmış bir kadın. Şizofreni teşhisiyle ömrünün sonuna, 1914’e dek burada kalıyor. Agnes Richter’den geriye kalan tek bir eşya var: Yukarıda fotoğrafını gördüğünüz üzeri işli bir ceket.

Eğitimli bir terzi, hayatını bu yolla kazanan bir kadın olan Agnes, hastanede hastalar için kullanılan kalın ketenden yapılma üniforma parçalarından kendisine bu ceketi dikiyor. Minik bir kadın bedeni için dikilmiş bu ceketin iç, dış tarafı ilk bakışta anlaşılmıyor. Yalnız ceketin bir tarafında, belki Agnes’in sırtına değdiği için gözle görünür bir yıpranma var. Yakası kahverengi bir kumaşla çerçevelenmiş ve ceketin heryerinde tutarlı bir rastgelelikle işlenmiş kelimeler var. Beş değişik renkte yazılmış/işlenmiş bu kelimeler tam okunmuyor. Okunabilenlerin çoğu bir anlama gelmiyor. Kullandığı harfler, 19. yüzyıla gelene dek kullanımı çoktan bırakılmış eski bir Almanca yazı stiline ait, fakat bu stilin uzmanlarının bile okuyamadığı kelimeler var. Ceket şu anda Heidelberg’de bir müzede nadiren sergileniyor, tehlikeli bir biçimde eskidiğinden çoğunlukla kadife bir kutuda muhafaza ediliyor.

AR-GORUNTU-2

AR-GORUNTU-3.jpg

Peki nasıl oluyor da bu ceket günümüze kadar, üstelik de kısmen hikayesiyle ulaşabiliyor? Agnes Richter’i bizzat tedavi edip etmediği belli olmayan Alman bir psikiyatrist sayesinde: Hans Prizhorn doktorluğun yanı sıra, aynı zamanda eğitimli bir sanat tarihçisi ve kariyerinin bir yerinde tedavi sürecindeki insanların ürettikleri malzemeyle ilgilenmeye başlayıp, işi de toplayıcılığa döküyor. Kısa bir süre içinde hem kendi hastalarından, hem etraftan toplanan 5000’e yakın sanatsal anlam, değer taşıyan nesne bir araya geliyor. Bunların içinde bol bol resim, kısmen heykel ve bir de ceket var. Prizhorn’un yaptığı bu iş sanatsal üretimin tarihinde yeni bir sayfa açmak aslında. Oluşturduğu koleksiyon, “resmi,” sanat eğitiminden geçmemiş ve genel kabul görmeyen sanat üretimini işaret ederek ortaya çıkan outsider art (dışarlıklı sanat*) akımının başlangıcı kabul ediliyor. Bu geniş koleksiyonu edinince Prizhorn tecrübelerini yansıttığı bir de kitap yayınlıyor 1921’de: Akıl Hastalarının Sanat Yeteneği. Kitap, koleksiyonun toparlanmasına ve meseleye nasıl yaklaşmak gerektiğine dair notlar ve 10 erkek hastanın üretimleriyle ilgili analizlerden oluşuyor. Agnes Richter’in adı kitapta hiç geçmiyor.

Richter’in ceketi hangi koşullarda, nasıl diktiği meçhul. Bilinen, yaşadığı dönemde akıl hastanelerinde kalanlara kalem, kağıt verilmediği. Çok özellikli bir hünere sahip bu kadının dikiş dikmesinde, iğneyle çalışmasında bir sakınca görülmemiş anlaşılan. Kimine göre cekette yazanlar, anlaşılır, anlaşılmaz kelimeleriyle aslında Agnes’in günlüğü. Kimine göre de ceket otobiyografik bir çalışma. Başı sonu belli olmayan yüzlerce kelime içinden bazılarını okumak uzun uğraşlar sonucu mümkün olabilmiş: Ben, benim, benim beyaz çoraplarım, Hubersturgburg’tayım, zemin kat, çocuk, kız kardeş, aşçı kelimeleri ceketin dışında okunabilen kelimeler. İç tarafında 1894, ben, bugün, kadın kelimeleri seçilebiliyor. Bazı kelimelerin okunamamasının sebebi, üzerlerinden defalarca, defalarca geçilmiş, onların ısrarlı bir biçimde yeniden yeniden işlenmiş olması.

Temsil gücü bu denli yüksek bu ceket karşısında tabi sadece biz değil, pek çok kişi şaşkına dönüyor ve aslında burada teknik ve bilinmesi lazım gelen bir tartışma var. Adı Gail Hornstein olan bir psikolog, Agnes Richter’in ceketi bahanesiyle bir kitap yayınlıyor 2009’da: Agnes’s Jacket: A Psychologist’s Search for the Meaning of Madness. (Agnes’in Ceketi: Bir Psikologun Deliliğin Anlamını Arayışı) Bütün kitap, akıl hastalıkları ile uğraşanların, bunu meslek edinmişlerin hastalarla kurduğu dolaylı ilişki hakkında. Hornstein, meslektaşlarını kıyasıya eleştirerek, insan aklında olup bitenleri anlamanın yolunun beyin görüntülerine bakmaktan, ya da sadece profesyonellerin görüşlerini dikkate almaktan geçmediğini savunuyor hararetle. Hornstein, hastaların ana dillerini anlayıp, onu tercüme etmeden varılan sonuçların yanıltıcı olduğunu öne sürüyor. Agnes’in ceketi işte bu anadilin ta kendisi.

Bir an için, bir akıl hastanesinin yemekhanesinde yüzlerce kişi arasında, üzerinde bu ceketle dolanan bir kadın hayal edin. Ceketi, süsleri, yakası, üzerinde nişan gibi taşıdığı kelimeleri ile kimbilir nasıl görünüyordu? Ya da belki fark edilmiyordu hiç! Bu ceketin sanattan sayılıp sayılmayacağı tartışması da bir yandan hala devam ediyor. Bence bu tartışma derhal bitmeli, tabi ki de sanat bu!  Zanaat sahibi bir kadının bildiği tek bir yolda yürüyerek, hayatı, varlığıyla ilgili bu denli çarpıcı bir iz bırakabilmiş olmasını da, bu tartışmadan ayırmak gerekiyor. Bütün hikayesi bir yana, ceket kendi başına da çok güzel değil mi?

AR-GORUNTU-4.jpg

*Outsider kelimesini “dışarlıklı” olarak çevirerek, Türkçe’de bu akım için halihazırda bulunmuş bir karşılığı tahrif etmiş olabilirim.
Yazının görüntülerini şu adresten aldım.
Hans Prizhorn’un Heidelberg’deki müzesi.
Gail Hornstein’in katıldığı bir radyo programı şurada. Yazıdaki bilgileri çoğunlukla onun yazıda adı geçen kitabından derledim.
Burada da Agnes’in ceketinden çok etkilenen birinin Tracey Emin’e naziresi var. Diyor ki: “Çatla da patla Tracey.” Çok hak verdiğim için, eklemeden edemedim.

Ek okuma: Depo Akıl Hastanesinde Hayat Belgeseli.

5Harfliler’de yayınlanmış yazı ilk defa.

 

 

Anatolian Rock Revival Project

Anatolian Rock Revival Project bir Youtube kanalı. Moğollar’ın Iklığ şarkısıyla fark ettim bu proje için çizildiği belli olan illüstrasyonların güzelliğini.

Kanal’ın adresi burada. Devam ediyor bu iş, mutlaka bir göz atın, takip edin. Bu “derleme”yi yapmadan, hemen kapılarını çalayım, ne olmuş, ne bitmiş öğreneyim istedim önce, sonra vazgeçtim bundan. Bir kere de kurcalamasak ötesini berisini. Güzel bir işi yapıldığı kadarıyla, ortadaki haliyle sunsak da güzel değil mi? 105 şarkı/illüstrasyon var, ben 15’ini seçtim. Bağlantılar da resmin üstüne ekli.

Çok güzel illüstrasyonlar bunlar, şarkılar zaten birbirinden güzel. Bazılarını ilk defa dinliyorum, ne yazık! Zaten memleketimizde iyi, güzel olan işler cezalı gibiler. Ya daha ortaya çıktıkları gibi kayboluyorlar, ya da az sayıda kişiye ulaşarak, sadece bu şanslı azınlığın hayatında kalıcı etkiler bırakıyorlar. Moğollar’ın Dağ ve Çocuk şarkısı mesela: Neden ilkokul müfredatında ya da o civarlarda girmiyor hayatımıza? Ya Neptünlü Sevgilim? Boşuna boşuna geçmiş yıllarım. Neptünce öğrenebilirdim!

Yazarken neşeli şarkılar dinlemeye meylediyorum çoğu zaman. Daha doğrusu (“ne yersen osun” misali) ne dinlersen biraz yazdıkların da öyle biçim alıyor. Zihnine hiç sirayet etmeyecek, kenarda durup kendi kendine çalıp söyleyecek, o arada senin de yazmana müsaade edecek müzik türü yok hayatımda. Dinlediğim her neyse bir kelime olup giriyor metne, yazının bir yerine yerleşiyor. Türler arasında gezinme faslı da altımışlı, yetmişli yıllarda yapılmış, Anadolu Rock  tabir edilen türün şarkılarıyla bitiyor galiba çoğu zaman. Biraz eve dönmek, dahası sobanın da arkasına yuvalanmak gibi, bu şarkılarla büyüdüğümden (evdekiler sağolsun). Bu illüstrasyonlar şarkıları daha da eğlenceli getirmiş. Bazılarının üzerine ayrı yazılar yazmak istiyorum. Devam yazılar, Tamirci Çırağı, Gurbet, Neptünlü Sevgilim ve Iklığ üzerine olacak. Yani galiba! Bakalım, göreceğiz.

Kanalı takip etmeyi unutmayın. Bir de duyuruları var yakın zamanda yapmışlar. Şarkı sözlerini, İngilizce’den başka dillere çevirebilecek insanları arıyorlar.

Screen Shot 2018-01-31 at 4.07.37 PM Özdemir Erdoğan – Gurbet 1972. İllüstrasyon: Kaan Demirçelik.
Screen Shot 2018-01-31 at 4.24.43 PM.png Selda Bağcan – İnce İnce bir Kar Yağar 1976. İllüstrasyon: Mehmet Özen
Screen Shot 2018-01-31 at 4.01.18 PM Moğollar – Dağ ve Çocuk 1970. İllüstrasyon: Uğur Erbaş.
Screen Shot 2018-01-31 at 4.18.05 PM.png Mavi Işıklar – Çayır Çimen Geze Geze 1966. İllüstrasyon: Şeyda Ünal.
Screen Shot 2018-01-31 at 4.04.27 PM Moğollar – Ala Geyik Destanı 1972. İllüstrasyon: Mustafa Mutlu.
Screen Shot 2018-01-31 at 4.21.16 PM.png Esmeray – Ayrılık Olsa Bile 1974. İllüstrasyon: Anıl Emmiler
Screen Shot 2018-01-31 at 4.05.12 PM Moğollar – Iklığ 1971 İllüstrasyon: Barış Sarhan.
Screen Shot 2018-01-31 at 4.41.35 PM.png Kaygısızlar – Özlem 1970. İllüstrasyon: İdil Ar.
Screen Shot 2018-01-31 at 4.09.04 PM Mazhar ve Fuat – Adımız Miskindir Bizim 1971. İllüstrasyon: Remzi Erdem.
Screen Shot 2018-01-31 at 4.28.17 PM.png 21. Peron – Anlatamıyorum. İllüstrasyon: Gizem Güvendağ.
Screen Shot 2018-01-31 at 4.11.15 PM.png Grup A1- Neptünlü Sevgilim 1979. İllüstrasyon: Tufan Kızılırmak
Screen Shot 2018-01-31 at 4.45.03 PM Selçuk Alagöz – Saklan Saklanabilirsen 1968. İllüstrasyon: Gülin Özdemir.
Screen Shot 2018-01-31 at 4.47.35 PM.png Bülent Ortaçgil – Olmalı mı Olmamalı mı 1974. İllüstrasyon: Maya Bora.
Screen Shot 2018-01-31 at 4.49.08 PM.png Fikret Kızılok ve Tehlikeli Madde – İnsan mıyım, Mahlûk muyum, Ot muyum 1974. İllüstrasyon: Jeff Treves.
Screen Shot 2018-01-31 at 4.51.48 PM Cem Karaca & Dervişan – Tamirci Çırağı 1975. İllüstrasyon: Bahadır Yazıcı.

 

Yıkılan Genelevler: “Et İyliyi Bul Kötülüyü.”

Madem genelevlerine karşı bir savaş açmışlar o zaman bizlere iş versinler
Y.B., Erzurum Genelevi

“Yıkılan Genelevler Et İyliyi Bul Kötülüyü” başlıklı yazı Eylül 2012’de yayınlandı 5Harfliler’de. Bu, 2007’den itibaren yıkılan genelev haberlerinden bir derlemeydi. Son üç senede bu yıkımlara yenileri eklendi ve genelevlerde çalışan kadınların akıbetlerine dair tartışmalar da sınırlı bir çevrede kaldı. Bu derlemeyi, yaklaşık üç sene sonra, yeni yıkımlara, yıkımlardan sonrasına ve fotoğraflara yer vererek güncelliyorum. Yazının sonunda kısa bir de değerlendirme bulacaksınız. Birkaç yönden mesele açılmaya, tartışmaya ve kaydadeğer: Yıkım haberlerinin veriliş şekilleri, kentsel dönüşüm süreçlerinde genelevlerin değişen konumları ve en önemlisi yıkımlardan sonra kadınların akıbeti.

***

Türkiye’de bir süredir genelevler şu ya da bu nedenle yıkılıyor.

Ağustos 2007’de Balıkesir genelevi, belediye meclisinin 20 yıl önce aldığı bir karara dayanılarak yıkıldı. Belediye başkanı kendilerine gelene dek, gereken kararlılığın bir türlü gösterilememiş olduğunu belirtmişti yıkım töreninde. Yıkım kararı belediyenin seçim vaadiyle ve iddia edilene göre vatandaşların yoğun isteği üzerine gerçekleşmişti.

Aralık 2008’de Isparta genelevi bir törenle yıkıldı. Törenden evvel zaten önemli kısmı yıkılan geneleve son darbeyi vuracak belediye başkanı, buranın “bir ev değil, fuhuş yuvası” olduğunu söyleyerek evin aileler için olduğunu da eklemişti sözlerine. Yıkım sırasında binanın bir yerine bir de pankart iliştirilmişti: ‘Yapılamayanları yaptık, yıkılamayanları yıktık.” Genelevin yeni bir yerde açılacağı söylendi bugünlerde, ancak anlaşılan bu hiç gerçekleşmedi. Yer olarak gösterilen yeni bina jandarma bölgesinde yer alıyordu ve gereken ruhsat verilmedi. Şimdilerde bu bina satılık edilmiş.

yikim

Ağustos 2010’da Aydın, Nazilli’deki genelev, ya da belediyenin andığı ismiyle istisnai sosyal tesis, şehrin dışına taşınmak üzere “kentsel dönüşüm” projesi kapsamında yıkıldı. Belediye başkanının deyişiyle “en azından şu an etrafta gördüğümüz evler, arsalar hem değerlendi hem de mahalleli rahatladı.” Bu yıkımdan hemen evvel, çok kaydadeğer bir gelişme yaşandı yalnız. Boşaltılan genelevin, bahçesinden türbe görüntüsünde sarıklı, örtülü, testili bir mezar çıktı. Bu sarık karşısında afallayan yetkililer, kamuoyunun mesele hakkındaki hassasiyeti karşısında gereken incelemeyi yaptılar, arşivlere gittiler, sordular soruşturdular ve burada bir evliya bulunmadığına kanaat getirdiler. Mezar kazıldı, herkesin içi rahat olsun diye metrelerce derine gidildi ve de herhangi bir kemik kalıntısına rastlanamadı. Sonunda bu mezarın yıkıma engel olmak isteyen genelev çalışanları tarafından yıkımdan bir gece evvel yaratıldığı anlaşıldı.

yikim2

Mayıs 2011’de Antakya genelevi mahalle arasında bulunduğu gerekçesiyle yıkıldı. Belediye başkanı, şehrin “kangren haline gelmiş bir sorunu”nu daha hallettiğini belirtmişti. Yıkılan binanın yerine otopark yapılacağı söylendi o günlerde ve yeni bir yere taşınmak gündeme geldi. Bu taşınma işlemi gerçekleşti, fakat başka bir yerleşim alanına yakınlığı nedeniyle tartışmalar devam etti bir süre daha.

Eylül 2011’de Ankara Bentderesi’ndeki genelevlerin yıkımına başlandı. Kale’nin hemen altında yer alan bölge “Ulus Tarihi Kent Projesi”nin bir parçasıydı. Yeni hizmet yeriyle ilgili olarak belediye başkanı, valiliğin karar merci olduğunu belirtiyordu. En çok ses getiren, basına en çok yansıyan bu yıkım oldu. Böylelikle, birtakım rakamlar da ortaya çıktı. Bentderesi’nin günlük ziyaretçi sayısının 7000 civarında, çalışan kadın sayısının 300 ila 500 arasında değiştiği gibi.

Bentderesi’ndeki yıkım 2013’e kadar peyderpey, ta ki bir bakkalın direnişi ile karşılaşana dek devam etti. Ağustos 2013’te yıkımı planlanan dört evin altında, bir biçimde dört binayla da mekân bağlantısı olan bir bakkal dükkanı, sahibi mahkemeye başvurduğu, dava devam ettiği ve mülkün kamulaştırması yapılamadığı için yıkılamadı. Bentderesi’nde yapılan yıkımlarla ilgili bütün süreç ayrı bir yazı, araştırma istiyor. Eylül 2014’de 30 kadar kadın, yıkım kararıyla ilgili Ankara’nın muhtelif kurumlarına dava açtılar. Davalar sonradan Danıştay’a gitti. Ekim 2014 itibariyle yeni evlerin nerede açılacağına dair bir fikir birliğine de varılamamıştı.

 

yikin3

Ankara, Bentderesi’ndeki evlerden birinin yıkımı.

Ağustos 2012’de Yozgat genelevi yıkıldı. Yıkım gerekçesi yapının kaçak olmasıydı. Burada altı kadın çalışıyordu ve yıkım yerinin yerine otobüs terminali yapılacağı söylendi.

 

yikim4

Yozgat genelevinin yıkımı, 2012.

Mart 2013’de, Afyonkarahisar’daki genelev kapatıldı, Burada, belediye başkanının iddiasına göre, genelevin patroniçe olarak bilinen sahibesi, bizzat belediyeye dilekçe ile başvurmuştu. Ev, son birkaç yıldır kâr etmiyordu. Kapatılma işlemi belediye tarafından basına haber verilerek yapıldı, yıkım işlemi patroniçeye bırakıldı. Diğer yandan Nisan 2012’de, bu evin kapatılması için, işletmeci ile ikna görüşmelerinin devam ettiği yansımıştı yerel gazetelere.

Mart 2014’te ise Erzurum genelevi tümüyle yıkıldı. O da yerleşim bölgelerinin içinde kalmıştı ve yakın zamanda yanına bir cami yapılmıştı. Yıkımdan sonra alanın mesire yeri olarak planlanacağı söylendi. Evi boşaltmaları istenen kadınlar eşyalarını toplarken basına, yıkım kararının gerekçesini bilmediklerini söylüyorlardı.

Bunlara ek olarak, Antalya, İzmir, Konya‘nın ilçelerindeki genelevlerin yıkıldığı ya da yıkılacağı haberleri de var. İstanbul Karaköy’deki evlerin, Galataport projesi kapsamında kapatılacakları ise bir zamandır konuşuluyor.

Buraya kadar sayılan yıkımların ertesinde arazilerin, park, otopark, mesire yeri, sosyal tesis, son derece muğlak bir ifade ile “kadın konuk evi” olarak değerlendirilecekleri söylenmiş yetkililer tarafından. Bunların ne kadarı gerçekleşti şimdilik söylemek zor, daha doğrusu her biri için ayrı araştırma yapmak gerekiyor. Bu, meselenin bir yanı. Kentsel dönüşüm projeleri kapsamında genelevler ilk ötelenen, resim dışına çıkartılan yerler. Haberlerin verilişlerinde ise göze çarpan bu şer yuvalarının bir vinç marifetiyle yerle bir edilmiş olması çoğunlukla. Bina yıkılınca sorun da ortadan kalkıyor! Daha sonrasında neler olduğu haber niteliği taşımadığından olsa gerek, çoğu örnekte yeni bir yer gösterildi mi, yeni bir yere taşınıldı mı, kadınlar sokakta mı kaldılar bilemiyoruz. En önemli kısmı da bu. Haber metinlerinde hiç yer verilmeyen ya da en  az yer verilen kadınlar ve onların bu yıkımlara tepkisi. Ankara örneği sayesinde basına yansıyan bir tartışma, bazı derneklerin, bakanlığın ve genelev çalışanlarının katıldığı bir tartışma var yine de. Bu tartışmayı bir başka yazı da ele almak üzere son olarak kadınların seslerini duyabildiğimiz, beklenmedik bir kaynağa değineyim. Bentderesi yıkımlarından birinden, bir fotoğraf, aynı zamanda yazının da ana görüntüsü. Duvarda şunlar yazıyor:

“Herşeyi bilmene gerek yok, haddini bil yeter,” “Sev seni seveni dağda çoban ise, sevme seni sevmeyeni Mısır’da sultan ise,” “Ayarını bozduğun kantar, bir gün seni de tartar,” “Hatıralar anılarda kaldı,” “Her kaptan yemek yedim” “Lale devri çocuklarıyız biz,” “Hata benim, günah benim, suç benim,” “Dost ararsan cebine bak,” “Sır gibisin ahım seni kör eder,” “Benim gerçeklerim senin hayallerin bile olamaz,” “Önceden anlamazsın her şey hoşuna gider. Sonra feryat edersin çığlığın boşa gider” “Et iyliyi, bul kötülüyü.”


5Harfliler

Kardeşi Fırfır’ın Anlattıklarında Orhan Veli

Orhan Veli Kanık’ın doğumunun yüzüncü yılı olduğu için 2014 Nisan ayında bir sergi açılmıştı Yapı Kredi Kültür Sanat’ta: Sakın Şaşırma Orhan Veli Yüz yaşında. Sergide Orhan Veli’ye ait iki kurşun kalem, el yazıları, Nusret Suman‘ın yaptığı iki büst ve bazı başka belgeler yer alıyordu. Bir de kitap yayınlandı bu vesileyle. Orhan Veli’nin sevgilisine yazdığı hiç yayınlanmamış mektuplar: Yalnız Seni Arıyorum. 2012’de ise başka bir kitap daha ve ses kaydı var yayınlanan: Beni Bu Güzel Havalar Mahvetti başlığıyla, Orhan Veli bir arkadaş toplantısında kendi şiirlerini seslendiriyor, bir de Karagöz oyunundan bir kayıt. Bütün bu malzemenin ana kaynaklarından biri ise bir kişi: Orhan Veli’nin kardeşi.

YKY tarafından düzenlenen sergide yer alan malzemenin önemli bir kısmı Orhan Veli’nin kendisinden on yaş küçük kardeşi Füruzan Yolyapan’dan alınmış. Nitekim, ses kayıtları da birtakım maceraların ardından yine Füruzan Yolyapan’ın girişimiyle yayınlanmış. Bu vesilelerle Yolyapan ile 2012-2014 arasında yapılmış bazı röportajlara denk geldim bir akşam. Hepsini heyecanla okudum. Füruzan Yolyapan müthiş birisi, abisine hayran, hatırasına sadakatle bağlı. Hem abisi hakkında hatırladıkları, anlattıkları güzel, hem de Orhan Veli gibi birini kardeşinden dinlemek. Bu röportajlardan aşağıdaki derlemeyi yaptım sizin için. Sorulara bağlı olarak değişik yayınlarda yeni hikâyeler anlatmış, bazı ayrıntılar hemen tüm söyleşilerde yer almış ama bazen de birinde olan, diğerinde yok. Anlattıkları derli toplu bir yerde, burada dursun istiyorum. Bugün Orhan Veli’nin doğum günü çünkü.

Yolyapan, abisini resimlerle hatırlıyor en çok. Orhan Veli resimler yapıyor sağa sola, kara kalemde özellikle yetenekli, fakat yaptığı hiç bir resim için “bu benim” demiyor. El becerisi gerektiren her işte çok becerikliymiş, uçurtma yapıyor hep (telli duvaklı, kuyruğu ebemkuşağı renginde). Kardeşi ile yaşadıkları Beykoz’un tepelerine uçurmaya gidiyorlar. Sesi güzel değilmiş, ama güzel de türkü söylermiş.

Orhan Veli futbolu da çok seviyor, çorapları var sarı kırmızı hatta forması, kramponları da var. Bir süre eğitim gördüğü Galatasaray Lisesi’nden sonra takımın da koyu bir taraftarı oluyor. Yolda yürürken ayağına takılan taşlara vurarak yürüyor, bu sebepten ayakkabılarının uçları hep aşınmış, sonradan sonraya merak salmış ayakkabılara, hep de kendisi boyarmış. “Çok da şıktı” diye anlatıyor kardeşi onu: Hep ceket giyer, kravat takar bazen bir maaşını kıyafetlere verirmiş. Bir de at yarışlarını severmiş, kardeşiyle Veliefendi Hipodromu’na gidecekleri gün gidiş, dönüş bileti alırmış, dönerken paraları kalmazsa diye, tedbiren. Balık tutmayı seviyor bir de iki kardeş beraberce.

Orhan Veli kardeşini “fırfır” diye çağırıyor. Onu canı sıkkın görünce, yanına gelir “Fırfırcığım nedir derdin?” diye sorarmış. Neşelendirmek için bazen de hikâyeler anlatırmış ona. Bir hikayeyi de hatırlıyor Yolyapan: Birisi komşusunun papağanını kesmiş yemiş, komşu da bu kuş kesilir yenir mi bu kuş konuşan bir kuş. Komşu da ona şu cevabı vermiş: konuşur mu? Madem konuşurdu da neden beni kesme demedi?

Kardeşini, konuşmacılık yaptığı konferanslara götürür fakat önceden tembihlermiş Orhan Veli, “sakın alkışlama beni” diye. Yolyapan, “herkes alkışlardı, ben bakardım” diyor. “Ele avuca sığmayan, yaramaz bir çocuk gibiydi” diye anlatıyor. Eve misafir çağırır, ama kendisi gelmezmiş. Üç gün sonra Ankara’dan çıkarmış ortaya. Bazen de gece yarısı gelir, kardeşinin camına tıklarmış kapıyı açması için. Bir akşam da koltuğunun altında bir heykelle gelip, kardeşine büstünü gösterek şöyle demiş: “Bak başımı getirdim.”

ovk1

Bir de tiyatro merakı var tabi, Orhan Veli çok da güzel taklit yapıyor. Beykoz’daki evlerinin arka bahçesinde sahne kurulurmuş. Yolyapan bu oyunlar oynanırken kendisinin çok küçük olduğunu söylüyor, fakat bir gün sahnenin çöktüğünü hatırlıyor. Oyunun adı aklında değil ama sahne çökünce seyirciler gülmeye başlıyor. Oyunculardan biri sinirlenip: Ne gülüyorsunuz biz burda dram oyunuyoruz demiş.

Kardeşine verdiği bazı nasihatler var. Hiç pişman olmamasını, pişman olacak iş yapmamasını istiyor ondan. Kendisi yaşadığı herşeyden memnunmuş. Bir de iktisat okumasını istemiş, geleceğini parlak gördüğünden, nitekim Yolyapan da iktisat okuyup bankacılık yapmış iş hayatında. Ondan hep ayakları üstünde durmasını istemiş.

“Halden anlayan, mütevazı, merhametli kimseyi hor görmeyen, şefkatli, düşüncelerinden taviz vermeyen, teşpihte hata olmaz evliya gibi biriydi” diye anlatıyor abisini kardeşi. “Allah’ın lütfu bir insan, ama erken aldı yanına onu” diyor.

Orhan Veli’nin babasıyla ilişkisini de anlatıyor Yolyapan. Babanın yanında içki, sigara içmiyor Orhan Veli. Yürüyüşe meraklıydı diye de ekliyor bir söyleşide. Bir gün kendisi, abisi, babası ve Melih Cevdet Yenişehir’den Çankaya’ya yürürlerken baba bir arkadaşına rastlıyor. Arkadaşı ‘Orhancığım büyümüş, ne iş yapıyor?’ diye sorunca baba,  “Kaldırım mühendisi” deyiveriyor. Arkadaşı da ‘Ooo maşallah tebrik ederim mühendis mi oldu?’ deyince hepsi gülmeye başlıyor. Ama burada Yolyapan’ın bir eki, yorumu var bu sahneye. “Öfkeler yatıştı” diyor hemen ardından. Babası ve Orhan Veli arasındaki gerilimin bir işareti herhalde bu. İkisi arasındaki ilişkiye dair bir iz şu anıda da var: Bir fakir Orhan Veli’yim, Veli’nin oğlu dizelerine sinirlenen baba oğlunu azarlıyor bunun için: Evladım niye fakir olduğunu yazıyorsun? Madem yazıyorsun bari beni karıştırma! Baba, şiirlerini de beğenmezmiş zaten, ondan “Heceli, vezinli, doğru dürüst şiirler” yazmasını istermiş.

Ve son bir anı: “Şişli’ye yeni taşınmıştık. Bir gün misafirler de vardı, oturuyorduk. Birden kayboldu ortalıktan. Ben balkona sigara içmeye gittiğini tahmin ettim. Yanına gittim. Üzerinde beyaz çizgili bir gömleği vardı. Babam sigara içtiğini biliyordu. “Ağabey, buna bir son vermelisin, gel içeride iç, babam biliyor” dedim. Bana bir sarıldı, “Fırfırcığım, babamın üç günlük ömrü kaldı, onu kırmaya değer mi” dedi. üç gün sonra da kendisi öldü.” 14 Kasım 1950 ölüm tarihi Orhan Veli’nin.

Müthiş değil mi anlattıkları? Bilhassa “Fırfırcığım, nedir derdin?” sorusu! Kardeşine anlattığı papağanlı hikaye nasıl kazınmış zihnine? Bütün bu anılardan o muazzam şiirlerin nasıl ortaya çıktığı hemen anlaşılmıyor mu? Yolyapan hemen her söyleşisinde abisinin şiirlerinde yaşadığını, gördüğü karşılaştığı bir manzaranın ona bazı dizeleri hemen hatırlattığını belirtmiş. Söyleşileri arka arkaya okuyunca uzun zamandır bu denli neşe, yaşam, iyilik dolu metinler okumadığımı fark ettim, öyle iyi geldi ki. Umarım size de aynısı olur.

fy1

Füruzan Yolyapan

Kaynaklar:

Bugün 13 Nisan Günlerden Orhan Veli.
Radyo Kuzey’de Füruzan Yolypan söyleşisi.
Sakın Şaşırma Orhan Veli Yüz Yaşında.
Kız Kardeşi Orhan Veli’yi Anlattı,
Aynı başlıkla bir başka söyleşi.
Beykozlu Orhan.
Orhan Veli’yi Kız Kardeşinden Dinleyin.
Cimbomlu bir Orhan Veli.
Hayatımda Gördüğüm herşey Bana Ağabeyimi Çağrıştırıyor.


5Harfliler