Ayna Örtüsü

Bu ayna örtüsünü ABD’nin Baltimore şehrindeki Walters Sanat Müzesinin web sitesinde tesadüfen gördüm. Kısacık açıklamasında eski Türk evlerinde aynaların buna benzeyen örtülerle geceleri kapatıldığı, gece aynaya bakan birinin cinlerin suretini göreceğine dair bir batıl inanış olduğu, örtünün her iki yüzününün de işli olduğu ve çiçek motiflerinin daha erken Osmanlı seramiklerinden esinlenildiği yazıyor. Keten üzerine ipekle işlenmiş örtüyü 18. yüzyıla tarihlemişler. Yarım metreden biraz fazla genişliği, bir buçuk metreye yakın uzunluğu varmış.

Bu örtüyle ilgili daha fazla yazabilmek için çıktığım yoldan, maalesef elim boş döndüm. Lakin Sadberk Hanım Müzesi’nde Mayıs 2013’e dek açık olan “El Emeği Göz Nuru” isimli sergiden de böylelikle haberim oldu. Bilmem kaç sene evvel ölmüş, bilmem ki kaç kadının geride bıraktıklarını görmek isterseniz gidin mutlaka bu sergiye.


5Harfliler

Mina Urgan ve “Bayağılık”

Kitabın yayınlandığı yıl olacak, bir dergiye verilmiş bu reklam. “45 günde 10 baskı” diyor. Hatırlıyorum, sahiden başdöndürücü bir hızla satılıyordu kitap, bahsi geçiyordu sık sık. Mina Urgan’ın adını ilk böyle duymuştum, sene 1998.

Şimdi baktım, Mayıs 2017’de 86. baskısını yapmış yayınevi. Urgan’ın ölümünden sonra yayınlanmış bir gazete haberi gördüm, diyor ki:

Screen Shot 2017-10-08 at 11.31.14 PM

Gülmeden edemiyorum.

Bayağılıktan değil elbette, ama düşünmeye de değmez mi? Urgan, kitabın yayınından önce neredeyse satış bile beklemediğini anlattı muhtelif söyleşilerinde. Hatta belki de kitapta yer alıyordu bu, tam hatırlamıyorum: Tirajın biraz yüksek olacağını öğrenince ikaz etmiş yayıncıyı, “o çok, o kadar satmaz” diyerek. Ve sonra, 1, 2, 5… 45 günde 10 baskı. Yani matbaadakiler gece gündüz çalışıyor, kağıtlar yığılıyor matbaa kapısına, yayınevi, yazar herkes şaşkın.

Yukarıda verdiğim gazete haberinde bu şaşkınlığı Urgan’ın ölene dek üstünden atamadığı söyleniyor. Bu yüksek satış rakamının sebebi sadece “ilk ve son sevgilim ne kokardı anlatayım” değil tabi (iç ses: yoo, tam da o olabilir aslında). Memleketin magazin sevdası bambaşka, ama belki uzun uzadıya incelemek, anlamak gerekiyordu bu durumu. Kaynağa denk gelirsem buraya alırım. Kitap yayıncılığı tarihimize bayılıyorum, sürprizlerle dolu.

Yıllar sonra Urgan’ı Moby Dick çevirisiyle yeniden tanıdım ben. Onu, yaptığı bir çeviriyle, güzel Türkçesiyle, edebiyatıyla da tanımak daha güzel oldu.


Haberler, Taha Toros arşivinden.

Buralarda Ne Harap Vardır?

Sene 1907. Bir İngilizsiniz ve Osmanlı kentlerini görmek istiyorsunuz. Hatta İstanbul’dan Bursa’ya gideceksiniz mesela. Elbet dili biraz olsun bileceksiniz, yollarda lazım olacak. En temel kelimeleri: “saat kaç, teşekkür ederim, bir şey değil” ve bir de: “eski sikke, asar-ı atika var mi? Buralarda harab var mi?” Bunları bilmek, mutlaka gerek! (Asar-ı atika eski eserler demek.)

1907 tarihli “Handbook for Travellers in Constantinople, Brusa and the Troad” kitabindan, sayfa 33’ten aldım. Kitabın yazarı Sir Charles William Wilson.

Siz buraya yazdığım bu kısacık paragrafla yetinmeyin. Yukarıdaki görüntüye de bir göz atmanızı tavsiye ederim.

Sevgi Soysal’ın Kendine Özel “Faşizm”i

Bu senenin ilk yazısı olacak diye üzerimde müthiş bir ağırlık üç gündür. Artık zihnimde nasıl bir yazı canlanıyorsa her derde deva, ilaç niyetine, daha başlığında bir ferahlık, bir tür önünün açılması hissiyatı, ağırlıklarından kurtulma…

İnsan kendini çok çaresiz hissettiğinde böyle saçmalıyor, büyük büyük çarelerin peşine düşüyor galiba. Kendi kendime değilim iyi ki şu dünyada, bu kez imdada Sevgi Soysal yetişti.

Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu kitabını okumadıysanız, bugünler okumanın tam sırası olabilir. Sevgi Soysal kadar dümdüz, hesapsız kitapsız yazanı bulmak zor. 12 Mart döneminde sudan sebeplerle tutuklanıp iki defa mahkûm edildiği tutukevi Yıldırım bölge. Askeri bir hapishane burası, mahkûmların erden sayıldığı bir yer. Benzerlerine bugünlerde de şahit olduğumuz sıkı yönetim uygulamalarının herkesin hayatını zindana çevirdiği günler bunlar. Memlekette topraktan bitiyor sanki bu karanlıklar, bir bitmeye görsün heryeri sarıveriyor. Fakat hapishane koşullarının en temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek adına mahkûmları nasıl yaratıcı kıldığının da tanıklığını yapıyor Sevgi Soysal.

Bana kalsa kitabın her sayfasını alıntılayayım istiyorum da, şimdi buraya koyduğum kısacık bölüm Sevgi Soysal’ın elinden alınan özgürlüğünün öyle o kadar ucuz olmadığını gösteriyor. Bir fikir, bir bakış açısı, aldığın bir pozisyon… Elden giden özgürlüğün olsa, basbayağı bir yere tıkılmış olsan dahi önünde yeni bir alan açılıveriyor o fikirle. Coğrafya diyor Sevgi Soysal zaten doğrudan. Beden ile özgürlük arasına “kendi coğrafyasını” koyuyor. Okuyun:

“O sabah da kalkmıştık erkenden, en erkencisi Sevim Onursal’la bendik.

Sevim, koğuşta nöbetçilerin pişirdiği çayla sigarasını tüttürürken, ben de jimnastik yapardım. Oldum olası, kurallar içinde yaşamaya zorlandığım zaman, uymak zorunda bırakıldığım kurallardan daha katisını kendim koyanm. Bu bana, dıştan gelen baskıyı kendi coğrafyam içinde tesirsiz bıraktığım duygusu verir. Tutukevinde de öyle yapıyorum. Erken kalkmamız mı isteniyor? Ben daha erken kalkıyorum. Sayım düzeni mi var? Ben ondan daha çok disiplin isteyen bir jimnastik şartı koyuyorum kendime. Sabahın köründe, üstelik iyice havasız koğuşta jimnastik yapmak pek keyif verici değil; taze zemine serdiğim ince askeri battaniye kaburga kemiklerimin acımasını engellemiyor. Sevim, ranzasından gülüp duruyor halime. Ben inadım inat, oflaya puflaya sürdürüyorum jimnastiği. Canım öyle de çay istiyor ki, çayımı alıp Sevim’in ranzasına tumansam, birlikte sigara tüttürsek bir an önce. Ama yok kendimi tutuklamışım bir kez. Böylece öteki tutuklama vız gelmiş olacak. Sen sonuca bak, öyle de olsa böyle de olsa tutuklusun ya: Ama iş öyle değil. Benim seçtiğim tutukluluk, yine de özgürlük demektir. Ötekini ortadan kaldırmayan, ama benim düşünceme göre ötekini içeren bir özgürlük. Jimnastik hareketlerini de sayıya bindirdim. Belim kopsa sayıyı azaltmak yok. On kez öne eğilip ellerimi yere değdiriyorum. On kez öne uzatarak çöküp kalkıyorum. On kez yerde ayaklarımı uzatıp başımı dizlerime değdiriyorum. Yirmi kez bisiklet hareketi. Sonra bir omuzlarım yere değecek biçimde amuda kalkıyorum. Amut hareketinde yirmiye kadar sayılacak, on sekiz olmaz. Jimnastik soluk soluğa bitiyor. Tutukevi günü başlayabilir artık. Kimse de şu sabah kendi kemiklerimi sızlattığım kadar sızlatamaz kemiklerimi.” (52. sayfadan)

Screen Shot 2018-08-20 at 7.38.15 PM.png

Aynı fikrin devamı 191. sayfada da var. Bu kez yönteminin adını da koymuş Soysal:

“Kendimi bir bilgisayar gibi programladım. Sabahlan 5.30’da kalkıyorum. Yanm saat jimnastik. Sonra, heladaki musluğa taktığım lastik boruyla soğuk duş. Giyinip kahvaltıdan önce biraz okuyorum. Herkesin uyuduğu bu sabah saaderini seviyorum. Sabahlan kendi kendime uyguladığım özel “faşizm” özgürlük duygusu veriyor bana. Gün boyunca bir yığın ufak kural koyuyorum kendime. Her gün sekiz sayfa yazmak gibi. Yenişehir’de Bir Öğle Vakti romanını, işte böyle, her gün sekiz sayfa kuralıyla yazdım. Her gün sekiz sayfa, ne eksik ne fazla. Öyle ki sekiz sayfa yazıp yazmamak konusu, o günlerde romanın kendisinden çok daha önemliydi.”

Bu fikirdi bana bu yazıyı yazdıran. Koşulları, başka koşulları yaratarak aşabilmek imkânı, hatta ihtimali bile iyi geliyor çok şimdi. Hep bunların peşinde koşayım, peşinde koşmaya değer fikirler üzerine konuşalım istiyorum.

Bitirmeden bu sabah jimnastiklerinin nereye vardığını da ekleyeyim:
Soysal’a katılanlar oluyor zamanla bu işte. Bu türden faaliyetlerin fazla bireyci bulunmasıyla jimnastikçiler toplu halde havalandırmaya taşınıyor ilerleyen günlerde. Bilenler bilmeyenlere öğretsin diye. Ama havalandırmada askerlerin önünde jimnastik yapmak önce koğuştaki bazı kadın mahkûmlarca yadırganıyor, derken erkekler koğuşundan haber geliyor:

“Kızlar jimnastik, mimnastik yapmasın”

Soysal buna bozulup, “Erkek tayfasının buyurduğuna uyup durmasanıza, sizin kafanız yok mu?” dediğinde de bu görüşleri feminist bulunuyor.

Sevgi Soysal, Yıldırım Bökge Kadınlar Koğuşu, İletişim yayınları, 6. Baskı, 1996

Julie Miller ve Yeşil Fosforlu Çorapları

Geçen Nisan ayında New York Times‘ta başlığı Yüzme, Bisiklet, Hile? (Swim. Bike. Cheat?) başlıklı kapsamlı bir makale yayınlandı. Makale 2015 yazında Kanada’da yapılan Ironman’de önce birincilik derecesi verilen, sonra da diskalifiye edilen Julie Miller hakkında. Yarış gününde neler olduğuna yer veren makale, Miller’ın diskalifiye olmasına neden olan süreci uzun uzun anlatıyordu. Yarıştan sonra ne oldu, kim kime ne dedi, Miller kimdi, özel hayatında nasıl tanınırdı vesaire gibi soruların peşinden koşan yazar, aslında tek bir sorunun cevabını arıyordu: Saygınlığı olan bir sporcu, Ironman gibi zorlu bir yarışa katılıp neden hile yapar? Ne güzel soru! Ama yine de, tanınan bir sporcunun hile yapma nedenlerini sadece o sporcunun hikâyesine odaklanarak açıklayabilir, onu oraya sürükleyen süreci anlayabilir miyiz?

Bu bahsettiğim makalenin yayınlanmasına dek adı geçen yarış ve Julie Miller hakkında yeterince tartışma yapılmıştı zaten İnternetlerde. Yarışı takip eden aylar boyunca öfkesi hiç azalmayan bir grup sporcu Miller’ın neden hile yaptığına dair bol bol kafa yordu. Diğer yandan Miller’ın destekçileri de yok değil. Asla böyle bir şey yapmayacağına kefil olanlar da tartışmalara katıldı. Peki ne oldu o gün, Julie Miller nasıl hile yaptı?

Kanadalı atlet, 40-44 yaş grubunda katıldığı yarışmada önce 3.8km yüzüyor, sonra 183km bisiklet sürüyor ve son olarak 42km’lik maraton etabına giriyor. Yarış günü sadece seyircileri değil, yarışanları da titreten bir soğuk, kesilmeden yağan bir yağmur var. Hatta bazı sporcular hava koşulları yüzünden yarıştan çekiliyor. Yarış bittikten sonra herkesi bekleyen bir sürpriz var. Miller ile aynı yaş grubunda olan ve yarışı bitirebilen atletler ertesi gün ödül töreninde hiç beklemedikleri bir sırayla çağrılıyor podyuma. Üçüncü olan derece alamamış, ikinci ise üçüncü olduğunu fark ediyor. Kazandığını sanan Susanne Davis de ikinciliğe tenzil-i rütbe olmuş. Bitiş çizgisini herkesten önce geçtiği “resmî” olarak kaydedilen Julie Miller ise birinci ilan ediliyor. Miller hariç herkes birbirine bakıyor. Davis şaşkınlığından çabucak sıyrılmış olacak ki bir aralık Miller’ı yakalayıp “Ben seni hiç görmedim, sen ne ara geçtin ki beni?” diye soruyor. Miller’ın yanıtı net: “Fosforlu yeşil çoraplarım vardı, onları da mı görmedin? Havai’de görüşürüz.”

Miller’ın bahsettiği görüşme, Ironman’in Kona, Havai”de gerçekleşecek dünya şampiyonluğu. O gün, o yarışta derece alanlar, bu şampiyonaya da katılma hakkı kazanıyorlar. Daha sonradan Davis ve diğer sporcular Miller’ın o gün hızlıca, hatta belki kaçarcasına törenden ayrıldığını ve çok alışılmadık biçimde kimsenin de elini sıkmadığını söylüyorlar.

Davis ve diğerleri oturup düşünüyorlar: “Yahu nasıl oldu bu?” Organizasyon yöneticilerine başvurduklarında, şüpheli bir durum olmadığı yanıtını alıyor, hatta biraz da geçiştiriliyorlar. Miller’ın bitiriş zamanı belli, toplam süresi 10:49:03. Ama bu derecenin nasıl “resmî” kabul edildiği biraz muğlak. Tüm yarışmacıların ayak bileğinde bir banta takılı olan takip çipini Miller yolda bir yerde düşürmüş. Tam neresi olduğunu da hatırlamıyor, kabaca bir tahminle bisiklet parkurundan koşmaya geçerken kıyafet değiştirdiğini çipin de bu arada düşmüş olabileceğini iddia ediyor. Miller’ın kayıtlara geçen son süresi 7:17:50, sonrası yok.

Bu sık olan bir kaza değil. Takip çipleri banta sıkıca yerleştiriliyor. İşin peşini bırakmaya hiç niyetli olmayan Davis ve diğerleri, bundan 20-30 sene önce gerçekleştirmesi mümkün olmayan bir soruşturmaya başlayıp, hatta bir nevi dedektifliğe sorunuyorlar. Bu tür uzun mesafe yarışlarında eskiden olduğu gibi sadece gözetmenler, gazeteciler değil artık herkes fotoğraf çekiyor. Üstüne videolar da kaydediliyor. Etap etap hangi sporcunun, hangi noktada nerede olduğuna dair geriye dönük bir resim çıkartmak mümkün. Tam nasıl oluyor kestirmesi güç, ama belki de sahiden ellerinde Julie Miller’ın yeşil çoraplı fotoğrafı, Davis ve arkadaşları o gün orada olanlar arasından ulaşabildiklerine şu soruyu soruyorlar: “Bu kadını gördünüz mü? En son neredeydi?”

Yarışmaya katılan sporcularıın, gönülllüerin ve zamanlama verilerinin de desteğiyle bir sonuca varılıyor: Miller yarışın koşma etabının bir kısmında galiba ortadan yok olmuş! Bu sonuç Miller’ın tepetaklak gidecek sporculuk kariyerindeki ilk kötü haber, fakat burada biraz duralım.

00CHEATweb3-superJumbo.jpg

Triatlonların değil ama, uzun mesafe koşu yarışlarının tarihinde, işin içine hilelerin karıştığı bir bölüm de var ve öyle bir kaç sayfa da diyemeyiz, daha uzun. Doğrusu, bu yazıda kullanmak için örneklere bakarken eğlenmedim de diyemem: Boston Maratonu gibi büyük bir organizasyona ilk defa katılıp, koşunun bir yerinde çok yorulduğu için metroya binen biri var mesela. Fotoğraflarda birincilik ödülünü alırken çok mutlu görünüyor. Başka biri yine bir maratonu koşması gerekirken, bir otobüsün arka koltuklarından birinde seyahat halindeyken teşhis edilmiş. Çalı çırpı arkasına saklananlar, ağaçların ardında bekleyenler var. Bazıları tam da önünden geçtikleri kestirme yolların cazibesine kapılıp brinci ve ikinci sırada koşanların hemen ardına takılarak üçüncülükle yetinmeyi kabul etmiş. Bazıları takip çiplerini kendilerinden yirmi yaş genç birine devredip, bir noktada çipi geri alarak yarışı kendince tamamlıyor. Bir de koşucu olarak şan şöhret sahibi olup sonra katıldığını iddia ettiği bazı yarışların hayali olduğu anlaşılan bir sporcu var. En iyi derecelerle geçtiği parkurları hep hayallerinde koşmuş meğer. Örnekler çok. Peki tüm bunların arasında Julie Miller’ı farklı kılan nedir? Neden onun hikâyesi aylardır triatlon camiasını meşgul ediyor, New York Times hakkında upuzun yazı yayınlıyor? Galiba birkaç nedeni var bunun. Birden fazla etaptan oluşan yarışlarda hile, pek görülmüş bir şey değil. Julie Miller daha önce de Ironman‘e, muhtelif triatlonlara katılmış ve hatta 2014’te Çin’de uzun mesafe koşuda ülkesi Kanada’yı temsil etmiş birisi. Yani onun gibi birinin yarışın bir kısmını kasten boşvermiş olması herkes için biraz daha büyük bir hayalkırıklığı. Ya Miller ne diyor tüm bu olanlara?

Görünen o ki kendisi son bir senesini var gücüyle ithamları reddetmekle geçirmiş. Olay ortaya çıktktan sonra derecesinin iptal edilmesi kariyerine zaten ağır bir darbe indirmişken, geriye dönük yapılan yarış değerlendirmeleri de Miller’ın tüm kariyerinin adeta sonunu getirmiş gibi. Önce Kanada’daki yarışı düzenleyen organizasyon 72 (ya da 96) saat içinde yeterli kanıt göstererek kendisini aklamasını istiyor, 15 gün de itiraz süresi tanıyor. Miller bu ikisini yanıtsız bırakıyor. Kendini savunurken aldığı pozisyon neredeyse başından beri hiç değişmemiş, kabaca şöyle şeyler diyor: “Başarılarım kıskanılıyor. Tek hatam takip çipini kaybetmek ve biraz da fazla kazanmak.” Duruma açıklık getirecek manalı bir şeyler söylememesi yüzünden Miller Ironman tarihindeki en ağır cezayı alıyor sonuç olarak: Bir daha da Ironman‘e katılamayacak olmak. Sonra da, geçen sene ve 2013’te de aldığı diğer dereceler iptal ediliyor. Üstüne triatlonlara katılması iki sene yasaklanıyor. Bazılarına göre yaptığı hile, dopingten bile daha kötü. Doping yapan bir sporcu en azından mesafeleri tamamlıyor, böyle kestirmelere dalmıyor, yarış sırasında ortadan kaybolmuyor.

Miller özel hayatında psikolojik danışmanlık yapan bir kadın. Yeme bozuklukları üzerine, genç kadınlarla çalışmış senelerce. Yaşadığı kentte tanınan, sevilen birisi. Etrafındakileri örgütler haftasonları insanları bisiklet gezilerine sürüklermiş. Bu olaylardan önce verdiği röportajlarda spordan, hayatından, ailesinden bahsederken “iyilik yap iyilik bul, adil davramak çok önemli, en büyük hayranlarım iki kızım” gibi şeyler söylüyor. “Hayır’ı bir yanıt olarak kabul etmiyorum” diyor. Miller’ın etrafında yarattığı en çarpıcı, olumlu etkilerden biri yine genç kadınlarla ilgili. Bir kadının kendisine inanmasının önemini sık sık vurguluyor ve bunu sağlamanın etkili bir aracı olarak sporu işaret ediyor. Yani insan düşünmüyor değil sahiden? Neden? Üstelik birden fazla kere hile ile yarış kazanmış olmak Miller’a ne kazandırmış, kaybettirmiş olabilir? İşte burada Miller örneği üzerinden dönen tartışmalara bakmak gerekiyor belki biraz.

Aylardır devam edegelen tartışmalarda Miller her açıdan eleştirilmiş, yargılanmış; Ironman gibi marka değeri yüksek büyük bir organizasyonun süresiz uzaklaştırma cezasına gelene dek, camiadan çoktan atılmış durumda. Onun bir sosyopatın tüm belirgin özelliklerini taşıdığını “kanıtlar” göstererek ispata çalışan, Miller’ın sadece karanlık tarafa geçmiş sıradan bir fani olduğunu düşünen, bir yüz karası, hayalkırıklığı olduğunu savunanlarla, onun “asla ama asla böyle bir şey yapmayacağına” herkesi inandırmaya çalışanlar tartışıp duruyor. Fakat bütün bu tartışmada çok sıkıntılı bir şeyler var. Geriye dönük yapılan her değerlendirme, Miller’ın hile yapmış olabileceği ihtimali üzerinden değil de sanki, “kesin orada da hile yapmıştır” yargısıyla bir şekil alıyor. Tartışmanın tarafları çok net: Mutlak iyilerin karşısında sanki sadece mutlak tek bir kötü var. Miller’ın başlarda kendi sosyal medya hesaplarından yaptığı (ve sonradan sildiği) her açıklama aleyhine delil olarak görülüyor. O da bir noktada açıklama yapmayı hepten bırakıp, “Nasıl olsa herkes söylediğine inanacak benim dediklerimin bir önemi yok” diyor bir gazeteciye.

Yalnız kopan bu büyük toz bulutu içinde bir soru var, biraz ıskalanmış gibi sanki. Bu dereceleri önce veren, sonra da geri alan organizasyonların bir hilenin yapılabilmiş olmasında ve sonrasında işlerin buraya gelmesindeki rolü nedir tam olarak? Hatırlarsanız, Miller hakkındaki şüphelerini dile getiren spocuları organizasyon yetkilleri biraz geçiştiriyordu yarıştan hemen sonra. Sonunda yine bu sporcuların yaptığı dedektiflik neticesinde organizasyonun harekete geçmesinde ve dereceyi geri almasında bir terslik, çipini kaybettiğini beyan eden bir yarışmacının birinci ilan edilmesinde bir değerlendirme zaafı yok mu? Organizasyonlar, şan şöhretlerini epey hırpalayabilecek bu türden hilelerin ortaya çıkma olasılığıyla yüzyüze geldiklerinde her zaman en doğru adımları mı atıyorlar? Bu soruların cevaplarının bir kenarda tartışılıyor olması lazım herhalde. Bir sonraki büyük çaplı hile skandalı koptuğunda kullanmak üzere cevaplar lazım. Ve bir soru daha. Hile yapan erkek ve kadın sprocuların hilelerin ortaya çıkması ve kamuoyu tarafından yargılanmaları sürecine baksak acaba arada kadınların aleyhine bir fark görür müyüz? Görürüz gibime geliyor, ama o başka bir yazının konusu olsun.


Desteği için Gökhan İnce’ye teşekkür ederim.

Yazı “düşünen spor dergisi Socrates”in Mayıs 2016 sayısında yayınlandı.

Son not, güncelleme: Yazı, Socrates için yayına hazırlanırken, Miller hakkında bir haber daha yayınlandı New York Times‘ta. Yarışta kayıt yapan kameralardan izlenebildiğine göre Miller’ın eksik bir tur koştuğu artık kesin. Hala bilinmeyen ise parkurdan ayrılması ve geri dönüşü arasındaki sürede nerede ne yaptığı. Çalı çırpı mı yoksa sahiden? Kendisi bu kayıtlarla da ilgili bir şey dememiş.

Eşek ile Deve

Hırsızlığa giden bir eşek ile devenin hikâyesini anlatıyor: Narenciye bahçesine girmişler beraber. Deve boy avantajıyla üsttekileri, eşek yerdekileri yemiş. Eşeğin karnı dıyunca şarkı söylemek istemiş, anırmaya gazel okumaya başlamış, ama deve uyarmış eşeği köylü gelir, şarkı söylersen diye…

Coşmak, coşturmakla ilgili kısacık bir hikâye. Yörük Ozan Çakıcı yazıyor videonun altında, anlaşılan Fethiye’de yayınlanmış program.

Şarkıdan evvel, hikâyeli giriş yapmak! Bin yılın geleneği devam ediyor, çok yaşasın anlatan.