Ayna Örtüsü

Bu ayna örtüsünü ABD’nin Baltimore şehrindeki Walters Sanat Müzesinin web sitesinde tesadüfen gördüm. Kısacık açıklamasında eski Türk evlerinde aynaların buna benzeyen örtülerle geceleri kapatıldığı, gece aynaya bakan birinin cinlerin suretini göreceğine dair bir batıl inanış olduğu, örtünün her iki yüzününün de işli olduğu ve çiçek motiflerinin daha erken Osmanlı seramiklerinden esinlenildiği yazıyor. Keten üzerine ipekle işlenmiş örtüyü 18. yüzyıla tarihlemişler. Yarım metreden biraz fazla genişliği, bir buçuk metreye yakın uzunluğu varmış.

Bu örtüyle ilgili daha fazla yazabilmek için çıktığım yoldan, maalesef elim boş döndüm. Lakin Sadberk Hanım Müzesi’nde Mayıs 2013’e dek açık olan “El Emeği Göz Nuru” isimli sergiden de böylelikle haberim oldu. Bilmem kaç sene evvel ölmüş, bilmem ki kaç kadının geride bıraktıklarını görmek isterseniz gidin mutlaka bu sergiye.


5Harfliler

Tokat’ta Erkek Elbisesile Çörek Satan bir Kadın

Haber “Tokatta Erkek Elibisesile Çörek Satan Bir Kadın” başlığile, 6 Kanunusani (Ocak) 1936′da Akşam gazetesinde, ilk sayfada yayınlanmış.

Bayan Sebile bu kıyafeti çalışmak için daha pratik bulmuştur

Tokat 4 (Akşam)- Burada meşhur bir satıcı vardır. Bu, erkek kıyafetinde dolaşan bayan Sebiledir. Bayan Sebile erkek elbisesi sırtında her gün:
-Hani ya.. çörekler.. diye bütün Tokat sokaklarını dolaşır…Bayan Sebile, Tokatın en nefis çöreklerini satar.

Bu kadıncağızın kocası umumi harpte ölmüştür. Bundan sonra hayatta desteksiz kalan Sebile, ticaret yapmağa karar vermiş, erkek elbisesini de daha pratik bulmuştur. Bunun üzerine erkek elbisesi giyerek çörekçiliğe başlamıştır. kendisi erkek elbisesinden son derece memnundur. Bu suretle bayan Sebile, yeryüzünde erkek elbisesi giyen Marlen Dietrichten başka kadınlar olduğunu da isbat etmiştir.


Hasanoğlan’ın Bebeleri

Bu fotoğraf, Mustafa Güneri’nin Hasanoğlan Köy Enstitüsü Kurulurken isimli kitabında 93. sayfada yer alıyor. Alt yazısı “Yapı Sanat Başı Mustafa Güneri ve Köyün Bebeleri.” Kitap bir fotoğraf albümü aslında, Tarih Vakfı tarafından yayınlanmıştı seneler evvel.

Kitaba verdiğim bağlantıda yayın tarihi 2000 olarak görünüyor, bu bilgiden şüpheliyim, çünkü kitabın yayınlanmasına dolaylı biçimde katkım olmuştu, daha sonraki bir tarih olmalı.

Mustafa Güneri’nin fotoğrafları oğlu aracılığıyla günyüzüne çıkmıştı. Kitabın yayınından sonra kendisine ulaşmak gerekmişti bir gün. O görüşmeyi ben yaptım. Mesai saatleri içinde, biraz da gergin olduğu belki işlerin ters gittiği bir ana denk gelmiş olmalıyım. Kim olduğumu, kitaptan bahsettiğimi anlayana kadar epey zaman geçti, ama anladığı anda sesindeki değişimi duymak çok çarpmıştı beni. “Gerçek hayat”tan günlük hayhuydan uzaklaştığı anda, kıymetli bir hatıraya dair konuşmaya başlayan bir insanın özeni, sakinliğiyle bambaşka birine dönüştü, kelimelerini özenle seçti; sorunu çözdük, telefonu kapadık.

O konuşmadan sonra bu fotoğrafa uzun uzun baktığımı hatırlıyorum. Mustafa Güneri’nin kamerayı ayarlayarak çocukların arkasında koştuğu bir an bu. Gülümseyen çocuklar, o an dikkati dağılanlar, bir yanındakine bakanlar, kucakta ağlayan biri ve o en sağda ayakta duran: Tam da öğretmenine bir şey derken yakalanmış fotoğrafa. Çok güzel fotoğraf, Mustafa Güneri çok iyi fotoğrafçıymış. Tüm kitaba dair bir ara uzun uzun yazmak, daha çok fotoğrafı size göstermek istiyorum.


5Harfliler, 24 Nisan 2017.

 

Sevgi Soysal’ın Kendine Özel “Faşizm”i

Bu senenin ilk yazısı olacak diye üzerimde müthiş bir ağırlık üç gündür. Artık zihnimde nasıl bir yazı canlanıyorsa her derde deva, ilaç niyetine, daha başlığında bir ferahlık, bir tür önünün açılması hissiyatı, ağırlıklarından kurtulma…

İnsan kendini çok çaresiz hissettiğinde böyle saçmalıyor, büyük büyük çarelerin peşine düşüyor galiba. Kendi kendime değilim iyi ki şu dünyada, bu kez imdada Sevgi Soysal yetişti.

Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu kitabını okumadıysanız, bugünler okumanın tam sırası olabilir. Sevgi Soysal kadar dümdüz, hesapsız kitapsız yazanı bulmak zor. 12 Mart döneminde sudan sebeplerle tutuklanıp iki defa mahkûm edildiği tutukevi Yıldırım bölge. Askeri bir hapishane burası, mahkûmların erden sayıldığı bir yer. Benzerlerine bugünlerde de şahit olduğumuz sıkı yönetim uygulamalarının herkesin hayatını zindana çevirdiği günler bunlar. Memlekette topraktan bitiyor sanki bu karanlıklar, bir bitmeye görsün heryeri sarıveriyor. Fakat hapishane koşullarının en temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek adına mahkûmları nasıl yaratıcı kıldığının da tanıklığını yapıyor Sevgi Soysal.

Bana kalsa kitabın her sayfasını alıntılayayım istiyorum da, şimdi buraya koyduğum kısacık bölüm Sevgi Soysal’ın elinden alınan özgürlüğünün öyle o kadar ucuz olmadığını gösteriyor. Bir fikir, bir bakış açısı, aldığın bir pozisyon… Elden giden özgürlüğün olsa, basbayağı bir yere tıkılmış olsan dahi önünde yeni bir alan açılıveriyor o fikirle. Coğrafya diyor Sevgi Soysal zaten doğrudan. Beden ile özgürlük arasına “kendi coğrafyasını” koyuyor. Okuyun:

“O sabah da kalkmıştık erkenden, en erkencisi Sevim Onursal’la bendik.

Sevim, koğuşta nöbetçilerin pişirdiği çayla sigarasını tüttürürken, ben de jimnastik yapardım. Oldum olası, kurallar içinde yaşamaya zorlandığım zaman, uymak zorunda bırakıldığım kurallardan daha katisını kendim koyanm. Bu bana, dıştan gelen baskıyı kendi coğrafyam içinde tesirsiz bıraktığım duygusu verir. Tutukevinde de öyle yapıyorum. Erken kalkmamız mı isteniyor? Ben daha erken kalkıyorum. Sayım düzeni mi var? Ben ondan daha çok disiplin isteyen bir jimnastik şartı koyuyorum kendime. Sabahın köründe, üstelik iyice havasız koğuşta jimnastik yapmak pek keyif verici değil; taze zemine serdiğim ince askeri battaniye kaburga kemiklerimin acımasını engellemiyor. Sevim, ranzasından gülüp duruyor halime. Ben inadım inat, oflaya puflaya sürdürüyorum jimnastiği. Canım öyle de çay istiyor ki, çayımı alıp Sevim’in ranzasına tumansam, birlikte sigara tüttürsek bir an önce. Ama yok kendimi tutuklamışım bir kez. Böylece öteki tutuklama vız gelmiş olacak. Sen sonuca bak, öyle de olsa böyle de olsa tutuklusun ya: Ama iş öyle değil. Benim seçtiğim tutukluluk, yine de özgürlük demektir. Ötekini ortadan kaldırmayan, ama benim düşünceme göre ötekini içeren bir özgürlük. Jimnastik hareketlerini de sayıya bindirdim. Belim kopsa sayıyı azaltmak yok. On kez öne eğilip ellerimi yere değdiriyorum. On kez öne uzatarak çöküp kalkıyorum. On kez yerde ayaklarımı uzatıp başımı dizlerime değdiriyorum. Yirmi kez bisiklet hareketi. Sonra bir omuzlarım yere değecek biçimde amuda kalkıyorum. Amut hareketinde yirmiye kadar sayılacak, on sekiz olmaz. Jimnastik soluk soluğa bitiyor. Tutukevi günü başlayabilir artık. Kimse de şu sabah kendi kemiklerimi sızlattığım kadar sızlatamaz kemiklerimi.” (52. sayfadan)

Screen Shot 2018-08-20 at 7.38.15 PM.png

Aynı fikrin devamı 191. sayfada da var. Bu kez yönteminin adını da koymuş Soysal:

“Kendimi bir bilgisayar gibi programladım. Sabahlan 5.30’da kalkıyorum. Yanm saat jimnastik. Sonra, heladaki musluğa taktığım lastik boruyla soğuk duş. Giyinip kahvaltıdan önce biraz okuyorum. Herkesin uyuduğu bu sabah saaderini seviyorum. Sabahlan kendi kendime uyguladığım özel “faşizm” özgürlük duygusu veriyor bana. Gün boyunca bir yığın ufak kural koyuyorum kendime. Her gün sekiz sayfa yazmak gibi. Yenişehir’de Bir Öğle Vakti romanını, işte böyle, her gün sekiz sayfa kuralıyla yazdım. Her gün sekiz sayfa, ne eksik ne fazla. Öyle ki sekiz sayfa yazıp yazmamak konusu, o günlerde romanın kendisinden çok daha önemliydi.”

Bu fikirdi bana bu yazıyı yazdıran. Koşulları, başka koşulları yaratarak aşabilmek imkânı, hatta ihtimali bile iyi geliyor çok şimdi. Hep bunların peşinde koşayım, peşinde koşmaya değer fikirler üzerine konuşalım istiyorum.

Bitirmeden bu sabah jimnastiklerinin nereye vardığını da ekleyeyim:
Soysal’a katılanlar oluyor zamanla bu işte. Bu türden faaliyetlerin fazla bireyci bulunmasıyla jimnastikçiler toplu halde havalandırmaya taşınıyor ilerleyen günlerde. Bilenler bilmeyenlere öğretsin diye. Ama havalandırmada askerlerin önünde jimnastik yapmak önce koğuştaki bazı kadın mahkûmlarca yadırganıyor, derken erkekler koğuşundan haber geliyor:

“Kızlar jimnastik, mimnastik yapmasın”

Soysal buna bozulup, “Erkek tayfasının buyurduğuna uyup durmasanıza, sizin kafanız yok mu?” dediğinde de bu görüşleri feminist bulunuyor.

Sevgi Soysal, Yıldırım Bökge Kadınlar Koğuşu, İletişim yayınları, 6. Baskı, 1996

Polonyalı Kadınlar: “Bu Kirli Bir Oyun Ama Kolay Kolay Sinmeyeceğiz”

Geçtiğimiz Pazartesi, 3 Ekim 2016’da, kadınlar Polonya’da ülke çapında greve gittiler. Ülkenin pek çok yerinde yürüyüşler, gösteriler yapıldı. Tüm bunlar hükümetin kürtaj yasağı yasası üzerinde yapmayı planladığı değişikliklere karşı düzenlendi. Gösterilerden üç gün sonra Polonya hükümeti yasa değişikliğinin rafa kalktığını açıkladı ve şimdilik geri bir adım atmış oldu, fakat bu hamlenin bir çözüme değil, meselenin dondurulmasına yönelik siyasi bir manevra olduğuna dair yaygın bir kanaat var. Polonya’da kürtaj 1993’ten beri yasak.

Bu gösteriden görüntüler Türkiye’de de hem basında, hem de sosyal medyada bol bol yer aldı. Fakat belki kafa karıştırıcı bir yanı var meselenin. “Kara Pazartesi” grevi, kürtaj yasağına yönelik değil, yasada yapılması önerilen bir değişikliğe karşı düzenlendi. Kürtaj, sadece üç durum söz konusu olduğunda mümkün Polonya’da: Hamilelik bir suç neticesinde ortaya çıkarsa (tecavüz, ensest vakaları), kadının hayatını tehdit eden bir durum varsa ya da fetüste tespit edilen, yaşamın devam etmesine engel olacak anomali durumlarında. Önerilen yasa, bu durumlar söz konusu olduğunda bile kürtajı yasaklayacak bir düzenleme öneriyor.

Polonya’da olanları ve olacakları yürüyüşe katılanlarla, belki hatta düzenleyenlerle konuşmak istedik. Facebook üzerinden ilgili olabilecek kişilerle mesajlaşmanın ardından, yakın çevremden ama Polonya’da yaşamayan bir kadın aracılığıyla meselenin ilginç bir yerinde duran başka birine ulaştık. İnternet üzerinden sağladığı gönüllü hizmetle, kürtaj olmak isteyen kadınlara Almanya’daki kliniklere ulaşmaları için aracılık ediyordu bu kadın. Ama yürüyüşlere katılamadığı için görüşmek istemedi. Ve sonra Aleksandra Prajs ile yolumuz kesişti.

Aleksandra 38 yaşında, iki çocuk annesi, çalışan bir kadın. Polonya’nın güneyinde Bytom isimli, nüfusu iki yüz bine yakın bir kentte yaşıyor. Bytom’da düzenlenen grevi üç kadın arkadaşıyla düzenlemiş. Son iki senedir kent meseleleriyle ilgili, kurucuları sadece kadınlar olan bir harekette aktif olarak çalışıyor. Kısaca sonu greve varacak gelişmeleri ve bence en önemlisi kendi deneyimini aktardı. Röportajda bir yerde Polonya’da 1990-95 arasında başbakanlık yapmış Lech Walesa’nın adı geçiyor. Walesa, 1980’lerin başında komünist bloktaki en büyük işçi sendikasının lideriydi. İşçi haklarını savunmak için ülke çapında gösteriler oldu o dönem. Hükümet bu sendikayı bastırmak için iki sene süren bir olağanüstü hal uyguladı, sonunda masaya oturuldu ve 1989’daki çöküşün ardından Walesa’nın liderliğindeki “Dayanışma” sendikası yapılan ilk seçimlerde yönetimi üstlendi.

Gelinen son durumda hükümet gösteriler karşısında geri adım attı fakat kürtaj yasağı devam ediyor?
Evet öyle, tasarı geri çekildi. Kürtaj ise isteğe bağlı değil Polonya’da. Bazı durumlarda yapılabiliyor.

Yürüyüşe katılanlar arasında kürtaj yasağına karşı olanlar da vardı mutlaka ama nedir genel durum acaba?
Bu biraz karışık bir konu, açıklamaya çalışayım.

Herşey bu yılın bahar aylarında başladı. Kürtaj karşıtları, kürtajın tümden yasaklanması için destek toplamaya başladılar. Aynı dönemde bazı sol görüşlü gruplarda bu yasağa karşı bir hareket başlattılar, bu hareketin adı Ratujmy Kobiety, (Kadınları Kurtaralım).

Kürtaj karşıtları, kiliselerde 500.000 kadar imza topladılar ve projelerini parlementoya sundular. Bu arada Ratujmy Kobiety de aynı imza toplama işine girdi, 250.000 imza toplandı. Onların öncelikli amacı kürtaj yasağının tümden kaldırılmasıydı. Bu imza toplama süreçlerinde pek çok tartışma yapıldı kürtaj yasası üzerinde yapılacak olası değişikliklerle de ilgili.

Polonya’da Katolik kilisesi güçlü bir pozisyonda, özellikle PiS’in (Prawo i Sprawiedliwość, “Hukuk ve Adalet Partisi”) tek başına kazandığı son seçimden bu yana. Bu parti seçim kampanyalarında kiliseden önemli bir destek aldı. Aslında kilise 1989’dan beri güçlü bir durumda. 1990’ların başında devlet, kiliseyle kürtaj yasağına dair bir çeşit anlaşmaya vardı. Bu tarihten önce ülkede kürtaj serbestti. Bu anlaşmadan sonra kürtaj katı biçimde yasaklandı. Tecavüz, ensest gibi durumlar sonucu oluşan hamilelikler, annenin yaşamını tehlikeye sokan durumlar ve fetüsün yaşamasının mümkün olmadığı durumlar hariç bırakıldı. Tabii bu yeni durum, yani yasak hiçbir sorunu çözmedi. Pratikte olan şu: Kadınlar kürtaj olmak için ya yurtdışına çıkıyor ya da yeraltında yapılan kendi hayatlarını tehlikeye atacak tıbbi müdahaleleri, sağlıklı olmayan koşulları tercih etmek zorunda kalıyorlar.

Kürtaj yasağına tümden karşı olan Ratujmy Kobiety gibi hareketlere bakarsak şunu söyleyebilirim. Buradaki kadınların bazıları için kürtajın serbest bırakılması çok radikal bir şey. Bu kadınlar kürtajın serbest bırakılması için mücadelede yer almak istemiyorlar ama kiliseye ve parlamentoya yine de “Hayır” diyorlar, bu son yasal düzenlemenin temel insan haklarına aykırı olduğuna inanarak. Ekim 2015’ten beri yönetimde olan PiS, bu konuda anayasanın bağlayıcı kararına saygı göstermiyor. Polonya’da kendimizi güvende hissetmiyoruz bir anlamda, bu sebepten son dönemlerde sosyal direniş hareketleri daha güçlü hale geldi. PiS’in seçimi kazandığı günden beri pek çok konuda protestolar oldu ülkede.

Hükümetin geri adım atmış olmasını nasıl değerlendiriyor kadın örgütleri? Siyasi bir manevra mı durumu kontrol altına almak için?
Kesinlikle öyle. Bana kadınlar arasındaki dayanışmayı hafife alıyorlar gibi geliyor ama protestolara katılan kadın sayısının yüksekliğinden, etkiden, Kara Pazartesi grevinden şaşkına dönmüş olabilirler. Köşeye sıkıştılar.

Ne manada?
Gösterinin ardından, iki hafta evvel kabul edilen barbarca projelerini geri çektiler. Fakat bu çekilme şu an kürtaj karşıtlarını çok öfkelendiriyor. Kendilerini aldatılmış hissediyorlar, tıpkı bizim bu grevden önce hissettiğimiz gibi.

Kaç kadından bahsediyoruz? 35.000 katılımcı olduğu söyleniyor?
Daha üstünde olmalı o rakam diye tahmin ediyorum. Ülke çapında yüzlerce yerde toplanıldı, ama tam rakamı söylemek güç.

Sen neredeydin o gün?
Kendi şehrimde, Bytom’daydım. Arkadaşlarımla buradaki grevi organize ettik.

Kaç kişiye ulaşabildiniz?
400 kişi toplandı burda, Facebook üzerinden bunun iki katı kadar insana ulaştık. Aslında başlangıçta 30-50 kişiyle sokağa çıkacağımızı düşünmüştük ama birkaç gün içinde beklediğimizde çok daha fazla bir ilginin olduğunu gördük. Bütün ülke geneli için de bunu söyleyebilirim, rakamlar herkesin beklediğinden daha yüksek oldu. Atmosferi çok güzeldi yürüyüşün, geçtiğimiz aylar boyunca sessiz kalan genç kadınlar da vardı, yaşlı kadınlar da gelmişti.

14560095_582190741906093_2394740851277811185_o

Bytom’da gösteri gününden.

Elbise askılarını sormak istiyorum sana. Çok etkili, çok üzücü, sarsıcı bir görüntü elbise askısı bu türden bir yürüyüşte. Bu fikir nasıl çıktı acaba ortaya?
Elbise askıları sembol olarak kullanıldı. Çünkü kadın bedenine yönelik saldırıyı, şiddeti temsil ediyorlardı. Kadınların aklına, bedenine gösterilmeyen saygının sembolüydü. Kadınların bedenleriyle ilglili verecekleri kararda yalnız bırakılmalarının, profesyonel destek alamamalarının trajedisini yansıtıyordu. Elbise askılarını PiS’in parti binalarının önüne de bıraktık. Bizleri, haklarımızı temsil etmediklerini, bizleri yanılttıklarını anlatmak için. Elbise askılarının evlerde, profesyonel tıbbi yardımın olmadığı durumlarda hamileliğin sonlanması için kullanılan bir araç olduğunu sanmıyorum artık. Ama geçmişte kullanılıyordu ve o görüntü şok ediciydi. Öfkemizi yansıtmak için iyi bir araç oldu.

Yürüyüş gününde yaptıklarınızdan, orada olanlardan bahseder misin bize, senin deneyimin nasıldı?
Kendi şehrimde birkaç senedir aktivistim. Bu yürüyüş daha önce gördüklerime pek benzemiyordu. Polonya için yeni bir şey bu, komünist blokun çöküşünden, yarı serbest ilk seçimden beri yaşadığımız en kapsamlı gösteriydi. Yani şunu demek istiyorum: İnsanların arasında oluşan bağı hiç böyle hissetmemiştim şimdiye dek, içinde yaşadığım toplum derin bir yarılma yaşıyor şu an. Göstericiler arasındaki bağdan bahsediyorum tabii. Ben kendi anne, babamdan 1980’lerde Lech Walesa tarafından liderlik edilen, işçi sendikasının büyük gösterilerini çok dinledim, Kendimin böyle, bu türden bir direnişe tanıklık edeceğimi hiç düşünmemiştim. Yani şimdi olanlarla, Walesa zamanını kıyaslamak tam doğru değil biliyorum ama yine de bir benzerlik var aralarında.

160422-poland_-0514_cd57a712238f608fe315aa4b55630077.nbcnews-ux-600-480

Alik Keplicz / AP

O günden, bunu da asla unutmam dediğin bir şey, bir görüntü, anı kaldı mı?Konuşmamı yaparken, şehrin merkezi bir yerinde 400 kadar insan toplanmıştı. Ağlayan kadınları gördüm, herhalde onu unutmam. Çok coşkuluydu herkes ama aynı anda çok da öfkeliydiler. Her ikisi aynı anda olabiliyordu.

Konuşmanda neler dedin?
Ben okullarda verilen cinsellik eğitimine odaklandım konuşmamda. Adı “aile yaşamına hazırlık” olan bir ders var ve din öğretmenleri tarafından veriliyor. Yani okullarda bir din eğitimi de veriliyor ve sadece katolik inancının meselelerini kapsıyor bu ders. Çocukların edindiği bilgi korunmanın nasıl zararlı olduğu anlayacağın. Böylece bu konuda hiçbir hazırlığı olmayan çocuklar büyüdüklerinde korunma yöntemlerine dair yeterli bilgileri olmadan başlıyorlar hayata ve bazıları yasadışı kürtaj ile tanışıyorlar. Bir istatistiğe göre ülke çapındaki hamileliklerin yüzde 10’u kadarını küçük yaştaki, ergenlik çağındaki kadınlar yaşıyor. Ben de konuşmada bu türden bir eğitimin okullarda verilmesinin öneminden, din kaynaklı önyargılardan bahsettim. Bir arkadaşım konuşmasında tecavüz, ensest, hayatta kalmayı engelleyen bir sorunla oluşan fetüsten, tüp bebek uygulamalarından bahsetti. Söz konusu yasanın, göründüğünden çok daha karmaşık bir konuya ilişkin olduğuna dair insanları bilinçlendirmeyi hedef aldık.

Sırada ne var peki? Mesele böyle kapanmayacak belli ki?
Daha bugün itibariyle, 24 Ekim’de bir gösteri, grev üzerine konuşuluyordu. Yeni gösteriler kesinlikle olacak. 3 Ekim’de olan bir uyarıydı diye düşünüyorum ve hükümet geri çekildi. Ama bu kirli bir oyun, Katolik kilisesi önemli bir oyuncu burada ve biz de öyle kolay kolay sinmeyeceğimizi göstermek istiyoruz.

 


Ana görüntü: Janek Skarzynski/AFP/Getty Images
Barbara Tomaszewicz’e, Katarzyna Waniek’ye Agata Kukula’ya teşekkürler.

Ekim 2016’da 5Harfliler’de yayınlandı.

Türk Eğitim Sisteminden Alınmış bir İntikam Gibi: Edebiyat-ı Rap

İnsan türünün, en zorlu koşullarda yaratıcılığına ara vermeden coşabildiğini biliyoruz. Savaş meydanlarından yazılmış harikulade mektuplar, toplama kamplarında yazılmış operetler, sürgünde yazılmış olağanüstü şiirler var. Bazen yaratıcılık zaten bu zorlu koşullarda buluyor kaynağını. Edebiyat-ı Rap serisini de böyle, zorluklar içinde pırıldamış bir iş olarak değerlendirebiliriz. Ama savaş, sürgün gibi bir zorluk değil bu, daha kendine has: İnsanlık tarihinde pek az kula nasip olmuş, sayılı ülke öğrencilerinin çektiği bir tür çile: ÜNİVERSİTE SINAVI.

Türk edebiyatçıların kitap isimlerini, işledikleri konuları, ana meselelerini öğrenmek mecburiyetindeki öğrencilerden biri, bir rap serisi yapmış 2012’de. Adı: Edebiyat-ı Rap. Seride yer alan edebiyatçılar: Halit Ziya Uşaklıgil, Ahmet Hamdi, Halide Edip Adıvar, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Faruk Nafiz Çamlıbel. Üç de edebi türlere ilişkin video var: Serbest nazım toplumcu şiir ve Cumhuriyet dönemi tiyatro, divan edebiyatı yazar ve eserleri, modernizmi esas alanlar. Seride yer alan şarkıları anlatmadan hemen örnek vereceğim. Benim favorim: Halit Ziya Uşaklıgil oldu. Videoyu izlemeniz şart, sonra da sözlerini irdeleyeceğiz!!!

Bir giriş ve Halit Ziya’nın eserlerini saydıktan sonra, ne diyor şarkı:

Modern romanın temelini attı,
TANZİMAT’ın teknik kusurunu kapattı,
Batılı ölçüye uyum sağladı,
HALİD ZİYA romanın babası.

Romanda aydın çevreyi
Hikayede halktan kişileri
REALİZME bağlı ilkeleri
Güçlü bir gözlem yeteneği

Ağır bir dil şairane betimleme
1923’ten sonra yazı dili sade
Söz dizimi benzer Fransızca cümleye
Yapıtları piskolojik çözümleme

Sonra tekrar eserleri saymaya başlıyoruz: Kırk Yıl, Kırık Hayatlar, Mai ve Siyah, Nemide, Saray ve Ötesi, Sefile, Bir Acı Hikâye…

Gördüğünüz gibi şarkı sözleri son derece didaktik. Büyük harfle yazılan kelimeler videoda yer aldığı gibi burada ve belli bir kategorizasyona işaret ediyor. Bunlara anahtar kelimeler de diyebiliriz.  Şarkı sözlerinin tek bir amacı var zaten: Öğrenciye en kestirme yoldan Halit Ziya’yı anlatabilmek, aklında tutabilmesini sağlamak. Kendi üstümde deneme yaptım. Halit Ziya’nın adını duymadığım en az beş kitabını şimdi biliyorum.

Bütün bu seriyi yapan, Uygar Yazanoğlu ile kısaca bir konuştuk. Seri hakkında şunları söyledi:

Lise yıllarımda da rap müzikle uğraştığım için bu tarz bir öğrenim yöntemi benim için kolaydı ve ben de bunu edebiyat dersine uyarlamayı düşündüm. Konu anlatımlı kitaplardan yazarların geçmişlerini ve eserlerini alıp kafiyeli şekilde yazdım. Sözleri ben yazıyorum ama bana ait diyemeyiz, edebiyat tarihindeki bilgileri derledim diyelim. İlk başta sadece evde şarkıları kaydedip kendim dinliyordum, sonradan dershanedeki arkadaşlarım da öğrenmeye başladı. Sınavdan sonra arkadaşlarımın kardeşlerine, eşe dosta CD halinde hediye olarak veriyordum. Sonradan çok talep olunca bir youtube kanalı açıp şarkıları slayt haline getirdim. İşin içine görsellik girince daha akılda kalıcı oldu tabii. Şarkılar satılık değiller çünkü bunları dinleyenlerin büyük bir kısmı dershaneye gitmeye durumu olmayan Anadolu’dan, Doğu’dan öğrenciler.

Tek motivasyonum gelen teşekkür ve sınav başarı durumları. Çok güzel mesajlar alıyorum. Edebiyat netlerini arttıran ve sayende sınavda şu soruları yaptım diyenler çok var, bu da beni daha fazla yapmaya teşvik ediyor. Edebiyat öğretmenlerinden çok mesaj alıyorum, derslerinde kullanıyorlar. Ayrıca edebiyat okuyan üniversite öğrencileri de sunumlarında kullanmak üzere talep ediyor, bu da beni mutlu ediyor tabii ki.

Son olarak, benden sonra internette başka edebiyat şarkıları da çıktı benim şarkılarımı onlarla karıştıran çok var. Hatta bir, iki insan yaptıkları bu şarkıları satıyor sanırım, tabii ki onlardan da faydalansın insanlar ama Edebiyat-ı Rap ismi projesi altında olanlar benim çalışmalarım, başka yerde şubemiz yoktur.

Uygar Yazanoğlu sözel alandan ilk 3000’e girmiş (çünkü diyorum, kefilim, şarkılar işe yarıyor). Ben bu yazıyı yazarken birisi dedi, kimdi hatırlamıyorum. “Türk eğitim sisteminden alınmış bir intikam gibi” diye. Katılmamak elde değil..

Edebiyat-ı Rap, Youtube kanalı, Facebook sayfası.

Son olarak bir de Ahmet Hamdi’yi dinlemeden bırakmıyoruz, çünkü bu da epey başarılı.