Tarihi Evde Saklı Kadın

Durup durup kurcaladığım bir müzayede sitesinde “evlerin önünde duran insanlar, balkonda oturan kadınlar” ve “merdivene dizilmiş çocuklar “gibi fotoğraf sınıflamaları vardı. Bu fotoğrafı, işte bu yüzlercesi arasında buldum. İlk bakışta bir ev fotoğrafı bu, zaten başlıkta böyle. Daha dikkatle bakınca karşı evin penceresinden görünen kadına çevrilmiş bir çift gözü ayırt ediyor insan. Hatta sanki pencere pervazından hafif içeriye çekilmiş biri bu, fark edilmesin diye mi? Kamerayı sabitlemiş belki bir yere?

Fotoğrafla ilgili tüm açıklama şundan ibaret: Tarih aralığı 1900-1949, Tarihi Ev Konulu Görünüş Fotoğraf.

Uzaktan görünen deniz ve hemen ardındaki kara parçası: Burası Boğaz mı? Ağaç dallarında çiçek, yaprak yok, ama pencereler açık: Sonbahar?

Bir bana öyle gelmiyor değil mi, olağanüstü güzel bir fotoğraf bu.

Kaynak (sayfanın altında fotoğrafı görebilirsiniz, lakin satışın kapandığını söyleyecek size site, zira ben aldım fotoğrafı, şimdi masamda duruyor)

Buralarda Ne Harap Vardır?

Sene 1907. Bir İngilizsiniz ve Osmanlı kentlerini görmek istiyorsunuz. Hatta İstanbul’dan Bursa’ya gideceksiniz mesela. Elbet dili biraz olsun bileceksiniz, yollarda lazım olacak. En temel kelimeleri: “saat kaç, teşekkür ederim, bir şey değil” ve bir de: “eski sikke, asar-ı atika var mi? Buralarda harab var mi?” Bunları bilmek, mutlaka gerek! (Asar-ı atika eski eserler demek.)

1907 tarihli “Handbook for Travellers in Constantinople, Brusa and the Troad” kitabindan, sayfa 33’ten aldım. Kitabın yazarı Sir Charles William Wilson.

Siz buraya yazdığım bu kısacık paragrafla yetinmeyin. Yukarıdaki görüntüye de bir göz atmanızı tavsiye ederim.

Hasanoğlan’ın Bebeleri

Bu fotoğraf, Mustafa Güneri’nin Hasanoğlan Köy Enstitüsü Kurulurken isimli kitabında 93. sayfada yer alıyor. Alt yazısı “Yapı Sanat Başı Mustafa Güneri ve Köyün Bebeleri.” Kitap bir fotoğraf albümü aslında, Tarih Vakfı tarafından yayınlanmıştı seneler evvel.

Kitaba verdiğim bağlantıda yayın tarihi 2000 olarak görünüyor, bu bilgiden şüpheliyim, çünkü kitabın yayınlanmasına dolaylı biçimde katkım olmuştu, daha sonraki bir tarih olmalı.

Mustafa Güneri’nin fotoğrafları oğlu aracılığıyla günyüzüne çıkmıştı. Kitabın yayınından sonra kendisine ulaşmak gerekmişti bir gün. O görüşmeyi ben yaptım. Mesai saatleri içinde, biraz da gergin olduğu belki işlerin ters gittiği bir ana denk gelmiş olmalıyım. Kim olduğumu, kitaptan bahsettiğimi anlayana kadar epey zaman geçti, ama anladığı anda sesindeki değişimi duymak çok çarpmıştı beni. “Gerçek hayat”tan günlük hayhuydan uzaklaştığı anda, kıymetli bir hatıraya dair konuşmaya başlayan bir insanın özeni, sakinliğiyle bambaşka birine dönüştü, kelimelerini özenle seçti; sorunu çözdük, telefonu kapadık.

O konuşmadan sonra bu fotoğrafa uzun uzun baktığımı hatırlıyorum. Mustafa Güneri’nin kamerayı ayarlayarak çocukların arkasında koştuğu bir an bu. Gülümseyen çocuklar, o an dikkati dağılanlar, bir yanındakine bakanlar, kucakta ağlayan biri ve o en sağda ayakta duran: Tam da öğretmenine bir şey derken yakalanmış fotoğrafa. Çok güzel fotoğraf, Mustafa Güneri çok iyi fotoğrafçıymış. Tüm kitaba dair bir ara uzun uzun yazmak, daha çok fotoğrafı size göstermek istiyorum.


5Harfliler, 24 Nisan 2017.

 

Sevgi Soysal’ın Kendine Özel “Faşizm”i

Bu senenin ilk yazısı olacak diye üzerimde müthiş bir ağırlık üç gündür. Artık zihnimde nasıl bir yazı canlanıyorsa her derde deva, ilaç niyetine, daha başlığında bir ferahlık, bir tür önünün açılması hissiyatı, ağırlıklarından kurtulma…

İnsan kendini çok çaresiz hissettiğinde böyle saçmalıyor, büyük büyük çarelerin peşine düşüyor galiba. Kendi kendime değilim iyi ki şu dünyada, bu kez imdada Sevgi Soysal yetişti.

Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu kitabını okumadıysanız, bugünler okumanın tam sırası olabilir. Sevgi Soysal kadar dümdüz, hesapsız kitapsız yazanı bulmak zor. 12 Mart döneminde sudan sebeplerle tutuklanıp iki defa mahkûm edildiği tutukevi Yıldırım bölge. Askeri bir hapishane burası, mahkûmların erden sayıldığı bir yer. Benzerlerine bugünlerde de şahit olduğumuz sıkı yönetim uygulamalarının herkesin hayatını zindana çevirdiği günler bunlar. Memlekette topraktan bitiyor sanki bu karanlıklar, bir bitmeye görsün heryeri sarıveriyor. Fakat hapishane koşullarının en temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek adına mahkûmları nasıl yaratıcı kıldığının da tanıklığını yapıyor Sevgi Soysal.

Bana kalsa kitabın her sayfasını alıntılayayım istiyorum da, şimdi buraya koyduğum kısacık bölüm Sevgi Soysal’ın elinden alınan özgürlüğünün öyle o kadar ucuz olmadığını gösteriyor. Bir fikir, bir bakış açısı, aldığın bir pozisyon… Elden giden özgürlüğün olsa, basbayağı bir yere tıkılmış olsan dahi önünde yeni bir alan açılıveriyor o fikirle. Coğrafya diyor Sevgi Soysal zaten doğrudan. Beden ile özgürlük arasına “kendi coğrafyasını” koyuyor. Okuyun:

“O sabah da kalkmıştık erkenden, en erkencisi Sevim Onursal’la bendik.

Sevim, koğuşta nöbetçilerin pişirdiği çayla sigarasını tüttürürken, ben de jimnastik yapardım. Oldum olası, kurallar içinde yaşamaya zorlandığım zaman, uymak zorunda bırakıldığım kurallardan daha katisını kendim koyanm. Bu bana, dıştan gelen baskıyı kendi coğrafyam içinde tesirsiz bıraktığım duygusu verir. Tutukevinde de öyle yapıyorum. Erken kalkmamız mı isteniyor? Ben daha erken kalkıyorum. Sayım düzeni mi var? Ben ondan daha çok disiplin isteyen bir jimnastik şartı koyuyorum kendime. Sabahın köründe, üstelik iyice havasız koğuşta jimnastik yapmak pek keyif verici değil; taze zemine serdiğim ince askeri battaniye kaburga kemiklerimin acımasını engellemiyor. Sevim, ranzasından gülüp duruyor halime. Ben inadım inat, oflaya puflaya sürdürüyorum jimnastiği. Canım öyle de çay istiyor ki, çayımı alıp Sevim’in ranzasına tumansam, birlikte sigara tüttürsek bir an önce. Ama yok kendimi tutuklamışım bir kez. Böylece öteki tutuklama vız gelmiş olacak. Sen sonuca bak, öyle de olsa böyle de olsa tutuklusun ya: Ama iş öyle değil. Benim seçtiğim tutukluluk, yine de özgürlük demektir. Ötekini ortadan kaldırmayan, ama benim düşünceme göre ötekini içeren bir özgürlük. Jimnastik hareketlerini de sayıya bindirdim. Belim kopsa sayıyı azaltmak yok. On kez öne eğilip ellerimi yere değdiriyorum. On kez öne uzatarak çöküp kalkıyorum. On kez yerde ayaklarımı uzatıp başımı dizlerime değdiriyorum. Yirmi kez bisiklet hareketi. Sonra bir omuzlarım yere değecek biçimde amuda kalkıyorum. Amut hareketinde yirmiye kadar sayılacak, on sekiz olmaz. Jimnastik soluk soluğa bitiyor. Tutukevi günü başlayabilir artık. Kimse de şu sabah kendi kemiklerimi sızlattığım kadar sızlatamaz kemiklerimi.” (52. sayfadan)

Screen Shot 2018-08-20 at 7.38.15 PM.png

Aynı fikrin devamı 191. sayfada da var. Bu kez yönteminin adını da koymuş Soysal:

“Kendimi bir bilgisayar gibi programladım. Sabahlan 5.30’da kalkıyorum. Yanm saat jimnastik. Sonra, heladaki musluğa taktığım lastik boruyla soğuk duş. Giyinip kahvaltıdan önce biraz okuyorum. Herkesin uyuduğu bu sabah saaderini seviyorum. Sabahlan kendi kendime uyguladığım özel “faşizm” özgürlük duygusu veriyor bana. Gün boyunca bir yığın ufak kural koyuyorum kendime. Her gün sekiz sayfa yazmak gibi. Yenişehir’de Bir Öğle Vakti romanını, işte böyle, her gün sekiz sayfa kuralıyla yazdım. Her gün sekiz sayfa, ne eksik ne fazla. Öyle ki sekiz sayfa yazıp yazmamak konusu, o günlerde romanın kendisinden çok daha önemliydi.”

Bu fikirdi bana bu yazıyı yazdıran. Koşulları, başka koşulları yaratarak aşabilmek imkânı, hatta ihtimali bile iyi geliyor çok şimdi. Hep bunların peşinde koşayım, peşinde koşmaya değer fikirler üzerine konuşalım istiyorum.

Bitirmeden bu sabah jimnastiklerinin nereye vardığını da ekleyeyim:
Soysal’a katılanlar oluyor zamanla bu işte. Bu türden faaliyetlerin fazla bireyci bulunmasıyla jimnastikçiler toplu halde havalandırmaya taşınıyor ilerleyen günlerde. Bilenler bilmeyenlere öğretsin diye. Ama havalandırmada askerlerin önünde jimnastik yapmak önce koğuştaki bazı kadın mahkûmlarca yadırganıyor, derken erkekler koğuşundan haber geliyor:

“Kızlar jimnastik, mimnastik yapmasın”

Soysal buna bozulup, “Erkek tayfasının buyurduğuna uyup durmasanıza, sizin kafanız yok mu?” dediğinde de bu görüşleri feminist bulunuyor.

Sevgi Soysal, Yıldırım Bökge Kadınlar Koğuşu, İletişim yayınları, 6. Baskı, 1996

Julie Miller ve Yeşil Fosforlu Çorapları

Geçen Nisan ayında New York Times‘ta başlığı Yüzme, Bisiklet, Hile? (Swim. Bike. Cheat?) başlıklı kapsamlı bir makale yayınlandı. Makale 2015 yazında Kanada’da yapılan Ironman’de önce birincilik derecesi verilen, sonra da diskalifiye edilen Julie Miller hakkında. Yarış gününde neler olduğuna yer veren makale, Miller’ın diskalifiye olmasına neden olan süreci uzun uzun anlatıyordu. Yarıştan sonra ne oldu, kim kime ne dedi, Miller kimdi, özel hayatında nasıl tanınırdı vesaire gibi soruların peşinden koşan yazar, aslında tek bir sorunun cevabını arıyordu: Saygınlığı olan bir sporcu, Ironman gibi zorlu bir yarışa katılıp neden hile yapar? Ne güzel soru! Ama yine de, tanınan bir sporcunun hile yapma nedenlerini sadece o sporcunun hikâyesine odaklanarak açıklayabilir, onu oraya sürükleyen süreci anlayabilir miyiz?

Bu bahsettiğim makalenin yayınlanmasına dek adı geçen yarış ve Julie Miller hakkında yeterince tartışma yapılmıştı zaten İnternetlerde. Yarışı takip eden aylar boyunca öfkesi hiç azalmayan bir grup sporcu Miller’ın neden hile yaptığına dair bol bol kafa yordu. Diğer yandan Miller’ın destekçileri de yok değil. Asla böyle bir şey yapmayacağına kefil olanlar da tartışmalara katıldı. Peki ne oldu o gün, Julie Miller nasıl hile yaptı?

Kanadalı atlet, 40-44 yaş grubunda katıldığı yarışmada önce 3.8km yüzüyor, sonra 183km bisiklet sürüyor ve son olarak 42km’lik maraton etabına giriyor. Yarış günü sadece seyircileri değil, yarışanları da titreten bir soğuk, kesilmeden yağan bir yağmur var. Hatta bazı sporcular hava koşulları yüzünden yarıştan çekiliyor. Yarış bittikten sonra herkesi bekleyen bir sürpriz var. Miller ile aynı yaş grubunda olan ve yarışı bitirebilen atletler ertesi gün ödül töreninde hiç beklemedikleri bir sırayla çağrılıyor podyuma. Üçüncü olan derece alamamış, ikinci ise üçüncü olduğunu fark ediyor. Kazandığını sanan Susanne Davis de ikinciliğe tenzil-i rütbe olmuş. Bitiş çizgisini herkesten önce geçtiği “resmî” olarak kaydedilen Julie Miller ise birinci ilan ediliyor. Miller hariç herkes birbirine bakıyor. Davis şaşkınlığından çabucak sıyrılmış olacak ki bir aralık Miller’ı yakalayıp “Ben seni hiç görmedim, sen ne ara geçtin ki beni?” diye soruyor. Miller’ın yanıtı net: “Fosforlu yeşil çoraplarım vardı, onları da mı görmedin? Havai’de görüşürüz.”

Miller’ın bahsettiği görüşme, Ironman’in Kona, Havai”de gerçekleşecek dünya şampiyonluğu. O gün, o yarışta derece alanlar, bu şampiyonaya da katılma hakkı kazanıyorlar. Daha sonradan Davis ve diğer sporcular Miller’ın o gün hızlıca, hatta belki kaçarcasına törenden ayrıldığını ve çok alışılmadık biçimde kimsenin de elini sıkmadığını söylüyorlar.

Davis ve diğerleri oturup düşünüyorlar: “Yahu nasıl oldu bu?” Organizasyon yöneticilerine başvurduklarında, şüpheli bir durum olmadığı yanıtını alıyor, hatta biraz da geçiştiriliyorlar. Miller’ın bitiriş zamanı belli, toplam süresi 10:49:03. Ama bu derecenin nasıl “resmî” kabul edildiği biraz muğlak. Tüm yarışmacıların ayak bileğinde bir banta takılı olan takip çipini Miller yolda bir yerde düşürmüş. Tam neresi olduğunu da hatırlamıyor, kabaca bir tahminle bisiklet parkurundan koşmaya geçerken kıyafet değiştirdiğini çipin de bu arada düşmüş olabileceğini iddia ediyor. Miller’ın kayıtlara geçen son süresi 7:17:50, sonrası yok.

Bu sık olan bir kaza değil. Takip çipleri banta sıkıca yerleştiriliyor. İşin peşini bırakmaya hiç niyetli olmayan Davis ve diğerleri, bundan 20-30 sene önce gerçekleştirmesi mümkün olmayan bir soruşturmaya başlayıp, hatta bir nevi dedektifliğe sorunuyorlar. Bu tür uzun mesafe yarışlarında eskiden olduğu gibi sadece gözetmenler, gazeteciler değil artık herkes fotoğraf çekiyor. Üstüne videolar da kaydediliyor. Etap etap hangi sporcunun, hangi noktada nerede olduğuna dair geriye dönük bir resim çıkartmak mümkün. Tam nasıl oluyor kestirmesi güç, ama belki de sahiden ellerinde Julie Miller’ın yeşil çoraplı fotoğrafı, Davis ve arkadaşları o gün orada olanlar arasından ulaşabildiklerine şu soruyu soruyorlar: “Bu kadını gördünüz mü? En son neredeydi?”

Yarışmaya katılan sporcularıın, gönülllüerin ve zamanlama verilerinin de desteğiyle bir sonuca varılıyor: Miller yarışın koşma etabının bir kısmında galiba ortadan yok olmuş! Bu sonuç Miller’ın tepetaklak gidecek sporculuk kariyerindeki ilk kötü haber, fakat burada biraz duralım.

00CHEATweb3-superJumbo.jpg

Triatlonların değil ama, uzun mesafe koşu yarışlarının tarihinde, işin içine hilelerin karıştığı bir bölüm de var ve öyle bir kaç sayfa da diyemeyiz, daha uzun. Doğrusu, bu yazıda kullanmak için örneklere bakarken eğlenmedim de diyemem: Boston Maratonu gibi büyük bir organizasyona ilk defa katılıp, koşunun bir yerinde çok yorulduğu için metroya binen biri var mesela. Fotoğraflarda birincilik ödülünü alırken çok mutlu görünüyor. Başka biri yine bir maratonu koşması gerekirken, bir otobüsün arka koltuklarından birinde seyahat halindeyken teşhis edilmiş. Çalı çırpı arkasına saklananlar, ağaçların ardında bekleyenler var. Bazıları tam da önünden geçtikleri kestirme yolların cazibesine kapılıp brinci ve ikinci sırada koşanların hemen ardına takılarak üçüncülükle yetinmeyi kabul etmiş. Bazıları takip çiplerini kendilerinden yirmi yaş genç birine devredip, bir noktada çipi geri alarak yarışı kendince tamamlıyor. Bir de koşucu olarak şan şöhret sahibi olup sonra katıldığını iddia ettiği bazı yarışların hayali olduğu anlaşılan bir sporcu var. En iyi derecelerle geçtiği parkurları hep hayallerinde koşmuş meğer. Örnekler çok. Peki tüm bunların arasında Julie Miller’ı farklı kılan nedir? Neden onun hikâyesi aylardır triatlon camiasını meşgul ediyor, New York Times hakkında upuzun yazı yayınlıyor? Galiba birkaç nedeni var bunun. Birden fazla etaptan oluşan yarışlarda hile, pek görülmüş bir şey değil. Julie Miller daha önce de Ironman‘e, muhtelif triatlonlara katılmış ve hatta 2014’te Çin’de uzun mesafe koşuda ülkesi Kanada’yı temsil etmiş birisi. Yani onun gibi birinin yarışın bir kısmını kasten boşvermiş olması herkes için biraz daha büyük bir hayalkırıklığı. Ya Miller ne diyor tüm bu olanlara?

Görünen o ki kendisi son bir senesini var gücüyle ithamları reddetmekle geçirmiş. Olay ortaya çıktktan sonra derecesinin iptal edilmesi kariyerine zaten ağır bir darbe indirmişken, geriye dönük yapılan yarış değerlendirmeleri de Miller’ın tüm kariyerinin adeta sonunu getirmiş gibi. Önce Kanada’daki yarışı düzenleyen organizasyon 72 (ya da 96) saat içinde yeterli kanıt göstererek kendisini aklamasını istiyor, 15 gün de itiraz süresi tanıyor. Miller bu ikisini yanıtsız bırakıyor. Kendini savunurken aldığı pozisyon neredeyse başından beri hiç değişmemiş, kabaca şöyle şeyler diyor: “Başarılarım kıskanılıyor. Tek hatam takip çipini kaybetmek ve biraz da fazla kazanmak.” Duruma açıklık getirecek manalı bir şeyler söylememesi yüzünden Miller Ironman tarihindeki en ağır cezayı alıyor sonuç olarak: Bir daha da Ironman‘e katılamayacak olmak. Sonra da, geçen sene ve 2013’te de aldığı diğer dereceler iptal ediliyor. Üstüne triatlonlara katılması iki sene yasaklanıyor. Bazılarına göre yaptığı hile, dopingten bile daha kötü. Doping yapan bir sporcu en azından mesafeleri tamamlıyor, böyle kestirmelere dalmıyor, yarış sırasında ortadan kaybolmuyor.

Miller özel hayatında psikolojik danışmanlık yapan bir kadın. Yeme bozuklukları üzerine, genç kadınlarla çalışmış senelerce. Yaşadığı kentte tanınan, sevilen birisi. Etrafındakileri örgütler haftasonları insanları bisiklet gezilerine sürüklermiş. Bu olaylardan önce verdiği röportajlarda spordan, hayatından, ailesinden bahsederken “iyilik yap iyilik bul, adil davramak çok önemli, en büyük hayranlarım iki kızım” gibi şeyler söylüyor. “Hayır’ı bir yanıt olarak kabul etmiyorum” diyor. Miller’ın etrafında yarattığı en çarpıcı, olumlu etkilerden biri yine genç kadınlarla ilgili. Bir kadının kendisine inanmasının önemini sık sık vurguluyor ve bunu sağlamanın etkili bir aracı olarak sporu işaret ediyor. Yani insan düşünmüyor değil sahiden? Neden? Üstelik birden fazla kere hile ile yarış kazanmış olmak Miller’a ne kazandırmış, kaybettirmiş olabilir? İşte burada Miller örneği üzerinden dönen tartışmalara bakmak gerekiyor belki biraz.

Aylardır devam edegelen tartışmalarda Miller her açıdan eleştirilmiş, yargılanmış; Ironman gibi marka değeri yüksek büyük bir organizasyonun süresiz uzaklaştırma cezasına gelene dek, camiadan çoktan atılmış durumda. Onun bir sosyopatın tüm belirgin özelliklerini taşıdığını “kanıtlar” göstererek ispata çalışan, Miller’ın sadece karanlık tarafa geçmiş sıradan bir fani olduğunu düşünen, bir yüz karası, hayalkırıklığı olduğunu savunanlarla, onun “asla ama asla böyle bir şey yapmayacağına” herkesi inandırmaya çalışanlar tartışıp duruyor. Fakat bütün bu tartışmada çok sıkıntılı bir şeyler var. Geriye dönük yapılan her değerlendirme, Miller’ın hile yapmış olabileceği ihtimali üzerinden değil de sanki, “kesin orada da hile yapmıştır” yargısıyla bir şekil alıyor. Tartışmanın tarafları çok net: Mutlak iyilerin karşısında sanki sadece mutlak tek bir kötü var. Miller’ın başlarda kendi sosyal medya hesaplarından yaptığı (ve sonradan sildiği) her açıklama aleyhine delil olarak görülüyor. O da bir noktada açıklama yapmayı hepten bırakıp, “Nasıl olsa herkes söylediğine inanacak benim dediklerimin bir önemi yok” diyor bir gazeteciye.

Yalnız kopan bu büyük toz bulutu içinde bir soru var, biraz ıskalanmış gibi sanki. Bu dereceleri önce veren, sonra da geri alan organizasyonların bir hilenin yapılabilmiş olmasında ve sonrasında işlerin buraya gelmesindeki rolü nedir tam olarak? Hatırlarsanız, Miller hakkındaki şüphelerini dile getiren spocuları organizasyon yetkilleri biraz geçiştiriyordu yarıştan hemen sonra. Sonunda yine bu sporcuların yaptığı dedektiflik neticesinde organizasyonun harekete geçmesinde ve dereceyi geri almasında bir terslik, çipini kaybettiğini beyan eden bir yarışmacının birinci ilan edilmesinde bir değerlendirme zaafı yok mu? Organizasyonlar, şan şöhretlerini epey hırpalayabilecek bu türden hilelerin ortaya çıkma olasılığıyla yüzyüze geldiklerinde her zaman en doğru adımları mı atıyorlar? Bu soruların cevaplarının bir kenarda tartışılıyor olması lazım herhalde. Bir sonraki büyük çaplı hile skandalı koptuğunda kullanmak üzere cevaplar lazım. Ve bir soru daha. Hile yapan erkek ve kadın sprocuların hilelerin ortaya çıkması ve kamuoyu tarafından yargılanmaları sürecine baksak acaba arada kadınların aleyhine bir fark görür müyüz? Görürüz gibime geliyor, ama o başka bir yazının konusu olsun.


Desteği için Gökhan İnce’ye teşekkür ederim.

Yazı “düşünen spor dergisi Socrates”in Mayıs 2016 sayısında yayınlandı.

Son not, güncelleme: Yazı, Socrates için yayına hazırlanırken, Miller hakkında bir haber daha yayınlandı New York Times‘ta. Yarışta kayıt yapan kameralardan izlenebildiğine göre Miller’ın eksik bir tur koştuğu artık kesin. Hala bilinmeyen ise parkurdan ayrılması ve geri dönüşü arasındaki sürede nerede ne yaptığı. Çalı çırpı mı yoksa sahiden? Kendisi bu kayıtlarla da ilgili bir şey dememiş.

Polonyalı Kadınlar: “Bu Kirli Bir Oyun Ama Kolay Kolay Sinmeyeceğiz”

Geçtiğimiz Pazartesi, 3 Ekim 2016’da, kadınlar Polonya’da ülke çapında greve gittiler. Ülkenin pek çok yerinde yürüyüşler, gösteriler yapıldı. Tüm bunlar hükümetin kürtaj yasağı yasası üzerinde yapmayı planladığı değişikliklere karşı düzenlendi. Gösterilerden üç gün sonra Polonya hükümeti yasa değişikliğinin rafa kalktığını açıkladı ve şimdilik geri bir adım atmış oldu, fakat bu hamlenin bir çözüme değil, meselenin dondurulmasına yönelik siyasi bir manevra olduğuna dair yaygın bir kanaat var. Polonya’da kürtaj 1993’ten beri yasak.

Bu gösteriden görüntüler Türkiye’de de hem basında, hem de sosyal medyada bol bol yer aldı. Fakat belki kafa karıştırıcı bir yanı var meselenin. “Kara Pazartesi” grevi, kürtaj yasağına yönelik değil, yasada yapılması önerilen bir değişikliğe karşı düzenlendi. Kürtaj, sadece üç durum söz konusu olduğunda mümkün Polonya’da: Hamilelik bir suç neticesinde ortaya çıkarsa (tecavüz, ensest vakaları), kadının hayatını tehdit eden bir durum varsa ya da fetüste tespit edilen, yaşamın devam etmesine engel olacak anomali durumlarında. Önerilen yasa, bu durumlar söz konusu olduğunda bile kürtajı yasaklayacak bir düzenleme öneriyor.

Polonya’da olanları ve olacakları yürüyüşe katılanlarla, belki hatta düzenleyenlerle konuşmak istedik. Facebook üzerinden ilgili olabilecek kişilerle mesajlaşmanın ardından, yakın çevremden ama Polonya’da yaşamayan bir kadın aracılığıyla meselenin ilginç bir yerinde duran başka birine ulaştık. İnternet üzerinden sağladığı gönüllü hizmetle, kürtaj olmak isteyen kadınlara Almanya’daki kliniklere ulaşmaları için aracılık ediyordu bu kadın. Ama yürüyüşlere katılamadığı için görüşmek istemedi. Ve sonra Aleksandra Prajs ile yolumuz kesişti.

Aleksandra 38 yaşında, iki çocuk annesi, çalışan bir kadın. Polonya’nın güneyinde Bytom isimli, nüfusu iki yüz bine yakın bir kentte yaşıyor. Bytom’da düzenlenen grevi üç kadın arkadaşıyla düzenlemiş. Son iki senedir kent meseleleriyle ilgili, kurucuları sadece kadınlar olan bir harekette aktif olarak çalışıyor. Kısaca sonu greve varacak gelişmeleri ve bence en önemlisi kendi deneyimini aktardı. Röportajda bir yerde Polonya’da 1990-95 arasında başbakanlık yapmış Lech Walesa’nın adı geçiyor. Walesa, 1980’lerin başında komünist bloktaki en büyük işçi sendikasının lideriydi. İşçi haklarını savunmak için ülke çapında gösteriler oldu o dönem. Hükümet bu sendikayı bastırmak için iki sene süren bir olağanüstü hal uyguladı, sonunda masaya oturuldu ve 1989’daki çöküşün ardından Walesa’nın liderliğindeki “Dayanışma” sendikası yapılan ilk seçimlerde yönetimi üstlendi.

Gelinen son durumda hükümet gösteriler karşısında geri adım attı fakat kürtaj yasağı devam ediyor?
Evet öyle, tasarı geri çekildi. Kürtaj ise isteğe bağlı değil Polonya’da. Bazı durumlarda yapılabiliyor.

Yürüyüşe katılanlar arasında kürtaj yasağına karşı olanlar da vardı mutlaka ama nedir genel durum acaba?
Bu biraz karışık bir konu, açıklamaya çalışayım.

Herşey bu yılın bahar aylarında başladı. Kürtaj karşıtları, kürtajın tümden yasaklanması için destek toplamaya başladılar. Aynı dönemde bazı sol görüşlü gruplarda bu yasağa karşı bir hareket başlattılar, bu hareketin adı Ratujmy Kobiety, (Kadınları Kurtaralım).

Kürtaj karşıtları, kiliselerde 500.000 kadar imza topladılar ve projelerini parlementoya sundular. Bu arada Ratujmy Kobiety de aynı imza toplama işine girdi, 250.000 imza toplandı. Onların öncelikli amacı kürtaj yasağının tümden kaldırılmasıydı. Bu imza toplama süreçlerinde pek çok tartışma yapıldı kürtaj yasası üzerinde yapılacak olası değişikliklerle de ilgili.

Polonya’da Katolik kilisesi güçlü bir pozisyonda, özellikle PiS’in (Prawo i Sprawiedliwość, “Hukuk ve Adalet Partisi”) tek başına kazandığı son seçimden bu yana. Bu parti seçim kampanyalarında kiliseden önemli bir destek aldı. Aslında kilise 1989’dan beri güçlü bir durumda. 1990’ların başında devlet, kiliseyle kürtaj yasağına dair bir çeşit anlaşmaya vardı. Bu tarihten önce ülkede kürtaj serbestti. Bu anlaşmadan sonra kürtaj katı biçimde yasaklandı. Tecavüz, ensest gibi durumlar sonucu oluşan hamilelikler, annenin yaşamını tehlikeye sokan durumlar ve fetüsün yaşamasının mümkün olmadığı durumlar hariç bırakıldı. Tabii bu yeni durum, yani yasak hiçbir sorunu çözmedi. Pratikte olan şu: Kadınlar kürtaj olmak için ya yurtdışına çıkıyor ya da yeraltında yapılan kendi hayatlarını tehlikeye atacak tıbbi müdahaleleri, sağlıklı olmayan koşulları tercih etmek zorunda kalıyorlar.

Kürtaj yasağına tümden karşı olan Ratujmy Kobiety gibi hareketlere bakarsak şunu söyleyebilirim. Buradaki kadınların bazıları için kürtajın serbest bırakılması çok radikal bir şey. Bu kadınlar kürtajın serbest bırakılması için mücadelede yer almak istemiyorlar ama kiliseye ve parlamentoya yine de “Hayır” diyorlar, bu son yasal düzenlemenin temel insan haklarına aykırı olduğuna inanarak. Ekim 2015’ten beri yönetimde olan PiS, bu konuda anayasanın bağlayıcı kararına saygı göstermiyor. Polonya’da kendimizi güvende hissetmiyoruz bir anlamda, bu sebepten son dönemlerde sosyal direniş hareketleri daha güçlü hale geldi. PiS’in seçimi kazandığı günden beri pek çok konuda protestolar oldu ülkede.

Hükümetin geri adım atmış olmasını nasıl değerlendiriyor kadın örgütleri? Siyasi bir manevra mı durumu kontrol altına almak için?
Kesinlikle öyle. Bana kadınlar arasındaki dayanışmayı hafife alıyorlar gibi geliyor ama protestolara katılan kadın sayısının yüksekliğinden, etkiden, Kara Pazartesi grevinden şaşkına dönmüş olabilirler. Köşeye sıkıştılar.

Ne manada?
Gösterinin ardından, iki hafta evvel kabul edilen barbarca projelerini geri çektiler. Fakat bu çekilme şu an kürtaj karşıtlarını çok öfkelendiriyor. Kendilerini aldatılmış hissediyorlar, tıpkı bizim bu grevden önce hissettiğimiz gibi.

Kaç kadından bahsediyoruz? 35.000 katılımcı olduğu söyleniyor?
Daha üstünde olmalı o rakam diye tahmin ediyorum. Ülke çapında yüzlerce yerde toplanıldı, ama tam rakamı söylemek güç.

Sen neredeydin o gün?
Kendi şehrimde, Bytom’daydım. Arkadaşlarımla buradaki grevi organize ettik.

Kaç kişiye ulaşabildiniz?
400 kişi toplandı burda, Facebook üzerinden bunun iki katı kadar insana ulaştık. Aslında başlangıçta 30-50 kişiyle sokağa çıkacağımızı düşünmüştük ama birkaç gün içinde beklediğimizde çok daha fazla bir ilginin olduğunu gördük. Bütün ülke geneli için de bunu söyleyebilirim, rakamlar herkesin beklediğinden daha yüksek oldu. Atmosferi çok güzeldi yürüyüşün, geçtiğimiz aylar boyunca sessiz kalan genç kadınlar da vardı, yaşlı kadınlar da gelmişti.

14560095_582190741906093_2394740851277811185_o

Bytom’da gösteri gününden.

Elbise askılarını sormak istiyorum sana. Çok etkili, çok üzücü, sarsıcı bir görüntü elbise askısı bu türden bir yürüyüşte. Bu fikir nasıl çıktı acaba ortaya?
Elbise askıları sembol olarak kullanıldı. Çünkü kadın bedenine yönelik saldırıyı, şiddeti temsil ediyorlardı. Kadınların aklına, bedenine gösterilmeyen saygının sembolüydü. Kadınların bedenleriyle ilglili verecekleri kararda yalnız bırakılmalarının, profesyonel destek alamamalarının trajedisini yansıtıyordu. Elbise askılarını PiS’in parti binalarının önüne de bıraktık. Bizleri, haklarımızı temsil etmediklerini, bizleri yanılttıklarını anlatmak için. Elbise askılarının evlerde, profesyonel tıbbi yardımın olmadığı durumlarda hamileliğin sonlanması için kullanılan bir araç olduğunu sanmıyorum artık. Ama geçmişte kullanılıyordu ve o görüntü şok ediciydi. Öfkemizi yansıtmak için iyi bir araç oldu.

Yürüyüş gününde yaptıklarınızdan, orada olanlardan bahseder misin bize, senin deneyimin nasıldı?
Kendi şehrimde birkaç senedir aktivistim. Bu yürüyüş daha önce gördüklerime pek benzemiyordu. Polonya için yeni bir şey bu, komünist blokun çöküşünden, yarı serbest ilk seçimden beri yaşadığımız en kapsamlı gösteriydi. Yani şunu demek istiyorum: İnsanların arasında oluşan bağı hiç böyle hissetmemiştim şimdiye dek, içinde yaşadığım toplum derin bir yarılma yaşıyor şu an. Göstericiler arasındaki bağdan bahsediyorum tabii. Ben kendi anne, babamdan 1980’lerde Lech Walesa tarafından liderlik edilen, işçi sendikasının büyük gösterilerini çok dinledim, Kendimin böyle, bu türden bir direnişe tanıklık edeceğimi hiç düşünmemiştim. Yani şimdi olanlarla, Walesa zamanını kıyaslamak tam doğru değil biliyorum ama yine de bir benzerlik var aralarında.

160422-poland_-0514_cd57a712238f608fe315aa4b55630077.nbcnews-ux-600-480

Alik Keplicz / AP

O günden, bunu da asla unutmam dediğin bir şey, bir görüntü, anı kaldı mı?Konuşmamı yaparken, şehrin merkezi bir yerinde 400 kadar insan toplanmıştı. Ağlayan kadınları gördüm, herhalde onu unutmam. Çok coşkuluydu herkes ama aynı anda çok da öfkeliydiler. Her ikisi aynı anda olabiliyordu.

Konuşmanda neler dedin?
Ben okullarda verilen cinsellik eğitimine odaklandım konuşmamda. Adı “aile yaşamına hazırlık” olan bir ders var ve din öğretmenleri tarafından veriliyor. Yani okullarda bir din eğitimi de veriliyor ve sadece katolik inancının meselelerini kapsıyor bu ders. Çocukların edindiği bilgi korunmanın nasıl zararlı olduğu anlayacağın. Böylece bu konuda hiçbir hazırlığı olmayan çocuklar büyüdüklerinde korunma yöntemlerine dair yeterli bilgileri olmadan başlıyorlar hayata ve bazıları yasadışı kürtaj ile tanışıyorlar. Bir istatistiğe göre ülke çapındaki hamileliklerin yüzde 10’u kadarını küçük yaştaki, ergenlik çağındaki kadınlar yaşıyor. Ben de konuşmada bu türden bir eğitimin okullarda verilmesinin öneminden, din kaynaklı önyargılardan bahsettim. Bir arkadaşım konuşmasında tecavüz, ensest, hayatta kalmayı engelleyen bir sorunla oluşan fetüsten, tüp bebek uygulamalarından bahsetti. Söz konusu yasanın, göründüğünden çok daha karmaşık bir konuya ilişkin olduğuna dair insanları bilinçlendirmeyi hedef aldık.

Sırada ne var peki? Mesele böyle kapanmayacak belli ki?
Daha bugün itibariyle, 24 Ekim’de bir gösteri, grev üzerine konuşuluyordu. Yeni gösteriler kesinlikle olacak. 3 Ekim’de olan bir uyarıydı diye düşünüyorum ve hükümet geri çekildi. Ama bu kirli bir oyun, Katolik kilisesi önemli bir oyuncu burada ve biz de öyle kolay kolay sinmeyeceğimizi göstermek istiyoruz.

 


Ana görüntü: Janek Skarzynski/AFP/Getty Images
Barbara Tomaszewicz’e, Katarzyna Waniek’ye Agata Kukula’ya teşekkürler.

Ekim 2016’da 5Harfliler’de yayınlandı.