Kategoriler
GENEL SONSUZ EV İŞİ

Şarkı

Piano Piano Bacaksız filminden bu sahne.

Çamaşır yıkarken söylediği şarkı da: Alişimin kaşları kağre.

Bu sahneyle, bu kadının, şarkı söyleyerek yıkadığı çamaşırlarla ilgili çok da sevimli bir diyalog var filmde, onu da buradan seyredebilirsiniz.

Kategoriler
SONSUZ EV İŞİ

Evdeki Hayalet

Çok seviyorum bu gifi. Evde hayat devam ediyor, insanlar koltuklara yayılmış sohbet ediyorlar. Çocuklar oyun halinde, televizyon açık, karınlar doymuş, her şey yolunda, her şey yolunda derken… Evin ortasından bir hayalet geçiyor, elinde de çamaşır sepeti! Hayalet, çamaşır yıkamış, çamaşır asmış, kimse görmüyor, yüz kere geçse ev ahalisinin önünden görmeyecekler. Eline çamaşır sepeti alan görünmez oluyor bir anda.

Halkalı Köle filminden, aynı filmden başka bir sahne de buradaydı.

Kategoriler
GİFLER RÖPORTAJ SONSUZ EV İŞİ YEŞİLÇAM

“Sonsuz Patates” Röportajı

Geçtiğimiz ayı Türkiye’de geçirdim. Çapa Hastanesi, Halkalı, Bahçelievler ve (güneş sisteminin en uzak semti) Beylikdüzü’ne, her gün, bazen günde üç kere Metrobüs yolculuğu yaptım. Metrobüsle ilgili şimdiye dek onlarca tez yazıldı mı bilmiyorum, yazılsa yeridir. Metrobüste çok az kavga çıkıyor, çok az olay oluyor bence. Hayatta kalma dürtüsüyle hareket edildiğinden olabilir bu. Bir de ara durakta binip oturma şansı yakaladığında insanda belirgin bir başarıya ulaşmış olma duygusu oluşuyor. Beklenmedik bir anda gelen, yersiz, ama gülümseten bir başarı duygusu. Bilmem ki başka hangi şehirler, sakinlerine böyle ödüller veriyor durduk yere. Çok soğuk günlerde beni ısıtan şeylerden biri de, yeni doldurduğum İstanbul Kartım oldu. Bir de İstanbul semalarında sürekli yankılanan bir kadın sesi var, şöyle sesleniyor şehrin her yanında, her an: YETERSİZ BAKİYE.

İnsan memleketten uzak kalınca, içinde yaşarken görmez, ayırt edemez olduğu bazı ayrıntıları daha kolay yakalıyor, yakalayınca fark ediyor onları özlediğini. Çapa’ya gittiğimiz ilk günlerde, çok da sıkıntılı bir anda, bir mola verelim dedik; önünde durduğumuz kantinin çalışanlarına dönüp “iki çay” dedim. Der demez fark ettim, gülümsedim. Çayın, öyle ayaküstü, oturarak keyifle, zor zamanda, rahat bir anda, her yerde her daim içilen bir içecek oluşuna dair de yazacak çok şey var. Ne kadar yazılsa bitmez. Yine Çapa’da, hastanenin asansörlerinde yaşanılan karşılaşmalara dair de anlatacak çok şey olmalı. Zemin kattan, 1. kata asansörle çıkanları görünce biraz şaşırdım. Fakat nasıl bilebiliriz, hastane burası, belki bir müşkülü var bu insanların? Zemin kattan, -1. Kat’a asansörle inenlerin de olabilir iyi bir nedeni. Merdiven inmek, çıkmakla başları hiç hoş değil insanların, kanaatim bu oldu yine de.

Asansör karşılaşmalarından birinde hatırladıkça güldüğüm bir şey oldu. Dört kadın asansörde sessiz sessiz yere, tavana bakarak bekliyorduk inmeyi, çıkmayı. İçimizden birinin elinde iki büyük hamburger çantası var. Tıka basa dolu iki çanta da. Burgerler, patates kızartmaları, artık daha neler kim bilir. Koku tüm asansörü tutunca, kadın mahçup bir biçimde özür diledi bizden. Ben de kendimi tutamayıp, “Çok da güzel koktu deyince,” “Ah öyle demeyin çok utanıyorum” dedi. Sonra kısacık bir sohbet oldu aramızda. Genel Cerrahi servisinde altı kişilik bir odada kalan kuzeninin canı sürekli dışarıdan yemek istiyormuş. Bu iş için odadan çıkarken nezaketen diğer hastalara, onların refakatçilerine de soruluyormuş: Bir şey isterler mi dışarıdan? Kimsenin “bir şey istemem, sağolun” dediği de yok. “Bugün mesela, biri SAC TAVA istedi onu götürüyorum” deyiverdi kadın. Gülmeye başladım. “Kuzenim iyileşsin de her şeyi yaparım” dedi asansörden inerken. Biz de “Geçmiş olsun” dedik arkasından.

İşte bütün bu metrobüs seyahatleri, sonu gelmek bilmeyen çay içmeler, hastane koridorları, asansörleri derken araya da bir iş sıkıştırdık. Gazete Duvar’dan Serkan Alan ulaştı bir sabah bana. Sonsuz Patates giflerini görmüş. Kısa bir telefon görüşmesi yaptık. Ben o görüşmede, konuşmayı en sevdiğim konu olduğu için, bütün bir Yeşilçam tarihini anlatmaya kalktım. Serkan Alan da çok kibar biriymiş, sabırla dinledi beni. Sonra söyleşi üzerinde beraber çalıştık, ertesi gün de yayınlandı. Hayatımda yaptığım en hızlı söyleşi de bu oldu sanırım. Alelacele anlattıklarım arasında bir şeyi çok önemsiyorum, onu yeniden yazmak istiyorum buraya. Yapmamız gereken bir işten kaçarken, insan hemen yan kulvarda başka türden bir işi yaparken buluyor bazen kendini. Bu, ana işin sıkıcılığı, bıktırıcılığından bir kaçış aslında ve insan kaçarken zihni her zamankinden daha verimli çalışıyor sanki (bunun güzel İngilizcemizde bir adı bile var sahi: efficient procrastination). Hangi nedenden, ne tarafa doğru kaçtığına dikkat etmeli insan. Orada bir yerlerde hayırlı bir işler oluyor aslında. İçtenlikli diyeyim daha doğrusu. Ben Sonsuz Patates işini böyle bir ruh hali içinde yapmaya başlamıştım. Seviniyorum, insanlar bu işte kendileri için bir vaat bulduklarında.

İşte söyleşi de burada: Yeşilçam’daki Ev İçi Emek Gif Oldu

Ana görüntüde Akşam Güneşi filminden bir mutfak sahnesi.

screen shot 2019-01-14 at 10.12.56 am
Fotoğraf: Arkadaş Özakın

 

 

Kategoriler
SANAT YEŞİLÇAM

Ayşe Özel Minyatürler

Bunlar Ayşe Özel‘in bir film için yaptığı minyatürler. Her biri filmin hikâyesinde bir anı gösteriyor. Hepsi çok güzel. Film, Yusuf Kurçenli’nin 1983’te çektiği Ve Recep Ve Zehra Ve Ayşe.

Minyatürler çok güzel değil mi hep? Her zaman, heryerde güzeller. İşaret ettikleri anın ölçeklerden bağımsız temsillerinde, ayrıntılarda, renklerde izleyiciyle doğrudan konuşan bir halleri var. Biraz fotoğraf gibiler, ama resmin olanaklarıyla sabitlenmeye çalışılmış anın fotoğrafları olduklarından çok daha fazla olanak sağlıyorlar sanki. Ya da bana öyle geliyor! Aradan çekilip sizi bu bir dizi minyatürle başbaşa bırakayım en iyisi. Filmin jeneriğinde kullandıkları sırayla alıyorum buraya.

Screen Shot 2018-10-03 at 5.42.29 PM (2)

Screen Shot 2018-10-03 at 5.42.36 PM (2)

Screen Shot 2018-10-03 at 5.42.44 PM (2)

Screen Shot 2018-10-03 at 5.42.58 PM (2)

Screen Shot 2018-10-03 at 5.43.15 PM (2)

Screen Shot 2018-10-03 at 5.43.36 PM (2)

Screen Shot 2018-10-03 at 5.43.53 PM (2)

Screen Shot 2018-10-03 at 5.44.11 PM (2)

Screen Shot 2018-10-03 at 5.44.17 PM (2)

Screen Shot 2018-10-03 at 5.44.33 PM (2)

Screen Shot 2018-10-03 at 5.44.36 PM (2)

Kategoriler
GİFLER YEŞİLÇAM

Hadi Git Babamdan İste Beni

Suna Pekuysal’ın böyle bir rolü var, tekrar ediyor muhtelif filmlerde. Esas kadının yanıbaşında, onun en yakın arkadaşı. Her derde koşuyor, işleri kolaylaştırıyor. Esas kadın aşık olduğunda da, onun aşkına uzaktan gıpta ile bakıyor. Şurada, sevenlerin arkasından bakarken cama yapışıyordu mesela. Bu, gifte de bir kum adamla konuşuyor:

giphy

Elalem nişan takıyor, sen daha bana bir tek kelime bile söylemedin. Seni seviyorum, senden ayrılırsam ölürüm. Hadi git babamdan iste beni.

Akasyalar Açarken isimli bir filmden bu sahne (1962). Yönetmen Memduh Ün, esas kadın Filiz Akın. Suna Pekuysal da böyle, bir tür meczube. Filmin ilgili sahnesine koydum bağlantıyı, hemen seyredebilirsiniz bu kum adama serzeniş sahnesini.

Kategoriler
GAZETE ARŞİVİ

Garip bir Hadise ve Sorular Sorular…

Zaman gazetesinde 27 Eylül 1934’te yayınlanmış aşağıdaki haber.

“Borda tuhaf ve esrarengiz bir hadise olmuştur. Burada zahire pazarında oturan muhacir Abbas ağanın evinde bütün eşyalar sabaha kadar kendi kendilerine zıp zıp sıçramışlar ve camları kırarak birer birer sokağa düşmüşlerdir. Abbas ağa ve ailesi korkarak evden çıkmışlar fakat bu hareket sabaha kadar herkesin gözü önünde devam etmiştir. Hatta mahzendeki büyük ve dolu pekmez küpü bile sıçraya sıçraya evin ikinci katına çıkmıştır. Alâkadar memurlar tahkikat yapmışlar fakat müsbet (?) bir neticeye varamamışlardır. Hadisenin mahiyeti çok merak edilmektedir.”

Haber bu kadar, bitti; fakat bizi de çok soruyla başbaşa bıraktı değil mi? Şimdi emojilerle de hislerimizi ifade edebildiğimizden, diyebilirim ki haberi okuduğumdan beri şu en beğendiğim emojilerden birindeki gibi halim:

Screen Shot 2018-08-27 at 9.50.12 PM

Basın Yayın okullarında, gazetecilik tarihimiz anlatılırken bunlara da yer veriliyor mu bilmiyorum. 1930’lar Türkiyesinde yapılan gazeteciliğin böyle delice bir hali var. Daha evvel de türlü bahanelerle buna benzer haberleri muhtelif yerlerde yayınladım. En çarpıcı örneklerinden biri de Kartal Ebesi Besime‘ydi hatta.

Şimdi bu haber hakkında biraz düşünelim mi?

Deprem olmuş olabilir mi? Yani kısa bir süreliğine deprem olmuş ama o süre, evdekilere ve mahalleliye olduğundan çok ama çok ama çok daha uzun gelmiş? Fakat o zaman pekmez küpünün ikinci kata çıkmasını nasıl açıklayacağız? Evde çok sinirlenen birisi eşyaları tutup birer birer aşağı atmış olabilir, fakat bu kez de pekmez küpü engeline takılıyoruz.

Ya peki tahkikat? Tahkikat nasıl yapılmış olabilir sahi?

Bor’da yaşanan bu hadise İstanbul gazetelerinden birine kadar yansımış, “garip”likte bölge sınırlarını aşmış diyebiliriz. Peki bu bize bir şeyler anlatıyor mu? Bor’dan diyelim ki telefonla iletilmiş İstanbul’a haber, yani haber metni ne yazık ki bunu belirtmiyor, ama biz öyle varsayalım. Eşyalardan biri diyelim ki kaydı düştü, işte o an kayma esnasında hayal güçleri devreye girmiş, onları evin içinde yürütür, camdan atlar, ve hatta mahzenden de ikinci kata çıkarmış olabilir mi (çünkü pekmez küpünün nesi eksik)? Oradan mahalleye, oradan yerel gazeteye, yerelden ulusal basına kadar eşyalar zıp zıp sıçrar hale gelivermiş olamaz mı? Bor’da canı çok sıkılmış bir gazeteci bu haberi “bakalım İstanbul’dakiler yutacak mı bunu?” diyerek yazmış, yollamış olabilir mi peki? (Haberin yayınladığını gördüğünde, şakada çok ileri gitmiş olduğunu düşünmüş ve biraz utanmış mıdır?) Bilmiyorum ki, daha başka ne olabilir?

Bu kısacık haber bir hikaye aslında, bir olayı anlatıyor, ve okuyucuyu da merakla sarıp sarmalıyor, sonuna kadar okutuyor kendisini, arkasında sorular bırakıyor. Bir hikayede daha ne olsun zaten? Bir tür geleneğin temsilcisi gibi diğer yandan, memlekete has bir tür hikaye anlatıcılığı geleneğinin izlerini de taşıyor: İnanç, merak, korku ve tekinsizlik, belki alt metinde biraz cinler periler? Öyle mi?

Haberin tam metnini de aşağıya ekliyor, okuyucuların tahminlerini, yorumlarını da bekliyorum.

Screen Shot 2018-08-27 at 9.44.15 PM

 

 

 

Kategoriler
GİFLER YEŞİLÇAM

Mektup

Bir mektup aslında o elinde parçaladığı, yüzünde de okuması kolay olmayan bir ifade!

Animated GIF - Find & Share on GIPHY

Başka bir yerde paylaştım, haklı olarak sordular. “Mektubu almış mı, kendisi mi yazmış?” Çok güzel soru bu. İnsan hangi hislerle ve şu yüz ifadesiyle bir mektubu parçalarına ayırıyor olabilir?

Hatırlamadığım için, dönüp baktım. Yönetmenliğini Mehmet Dinler’in yaptığı 1967 yapımı bir filmden bu sahne: Ölümsüz Kadın. Kadının ölümsüzlüğünden kasıt ise şu: Türkan Şoray önce ölüyor, fakat sonra aynı suretle, ama başka bir insan olarak esas adamın hayatına tekrar giriyor. Böylelikle biz de lazımgelen dozda Türkan Şoray alıp rahata ermiş oluyoruz.

Mektubu ise ölmeden evvel kendisi yazıyor. Sevdiği adama veda mektubu bu: Galiba ben ölüyorum, sen bensiz devam et özetinde,  “seni sevmedim, sana taptım” gibi ifadelerle. Fakat derin bilgisi ve tüm iyi ihtimalleri kucaklayan şefkatiyle doktor Nubar Terziyan geliyor o esnada, “Nereden biliyorsun, belki de ölmeyeceksin?” deyip bu vedayı, mektubun yollanmasını engelliyor. İşte insan Nubar Terziyan olsa bile, elinden gelmeyenler var elbet.

Kategoriler
5HARFLİLER BELGESEL YAZILAR İSTANBUL

Sulukule Mon Amour Belgeseli

Sulukule’de büyümüş iki kadın dansçı var bu belgeselde. Gizem Nalbant ve Dina Madany. “Dans edersen millet orana burana bakacak dediler, ben bunları aşmak istiyorum” diyor birisi. Kendileri için, sırf sevdikleri için dans ettiklerini söylüyorlar. Sürekli kovuldukları, sürekli geri döndükleri meydandan yine kovulmalarını, yine geri dönmelerini anlatıyorlar. Sokakta, yağmurun altında, kar yağarken nasıl dans ettiklerini. Ve son sözleri:

Dans benim kurtuluşum, başka insanlar gibi olmak istemiyorum… Ben dans etmeyi seçtim.

Kafası, düşünceleri bu kadar temiz iki insanla uzun zamandır karşılaşmadığımı fark ettim ilk seyredişimde. Bazılarının varmak için yıllar harcadığı menzile, kimilerinin asla ulaşamadığı noktaya çoktan varmışlar sanki. Oraya varınca insanlar etraflarına “umut, cesaret, heves” veriyorlar sahiden, tanıtım metninde dendiği gibi.  Günlerdir kıpırdamayan kaleme elim de böylelikle, bu belgeseli seyrettikten sonra gitti.

Yönetmen: Azra Deniz Okyay. Belgeseli buradan seyredebilirsiniz. 

Screen-Shot-2016-12-29-at-7.41.05-PM


5Harfliler

Kategoriler
TARİH İSTANBUL

İstanbul’u Haritalarda Okumak

Gazete Kadıköy ile Pervititch Haritaları üzerine bir söyleşi yaptık bir zaman evvel. Erhan Demirtaş, sağolsun, epey zorlu koşullarda yapmak zorunda kaldı söyleşiyi: Buradan okuyabilirsiniz.

Anahtar kelimeler: Perili ev, tulumba, yangın, bostanlar, boş araziler, açık hava sinemaları… Epey geride kalmış bir İstanbul!

Burada da, söz konusu kitaba değerken ben.

9-haritalar_17
Fotoğraf: Arkadaş Özakın

Ana görüntü, Süleymaniye paftasından ayrıntı, 1935.

Kategoriler
5HARFLİLER FİLMDEN YAZILAR RÖPORTAJ YAZILAR YEŞİLÇAM

Türkan Şoraylıya Gidelim, Ağlarız Güzel Olur

Tanıdığım bir kadın vardı, adı Suat Topkara. Ölümünün üzerinden çok zaman geçti. Benim hatıralarımda zannediyorum seksenli yaşlarını sürüyordu. Suat Teyze’ye dair hatırladıklarımın başında, televizyon başında film seyrederken sorduğu sorular geliyor. İlerleyen yaşı hikâyeleri takip edebilmesine, ayrıntıları yakalayabilmesine mani oluyordu. Sürekli “bu kadın kim, bu adam nerden çıktı, neden öyle dedi şimdi bu?” gibi sorulardı bunlar. Film heyecanlıysa ardı arkası kesilmeyen bu sorular, diğer seyircilerce pek hoş karşılanmıyordu. Terslendiğinde soru sormaktan vaz mı geçerdi? Hatırlamıyorum. Ama hayatta en sevdiği uğraşından, eğlencesinden olmamak içindi ısrarı aslında. Filmlere, hikâyelere öylesine bakmak istemiyor, mutlaka anlamak istiyordu. Sinema sevdası, hayatının içinde ikinci bir hayat gibi kök salmıştı. Torunu Sevgi Çakar ile Suat Topkara’nın sinema maceraları hakkında konuştum. Sinemada buluşan kadınların da hikâyeleri hep bunlar. Bu alanda yapılmış, eli yüzü düzgün çalışma var mı bilmiyorum, bulursam eklerim yazıya.

Pazar Sabahları

“Tabi 1960’larda, kısmen 1970’lerde televizyon yok, radyo var sadece. İnsanları oyalayan, eğlendiren bir şey sinema. Babanem tam bir sinema hastası, ama sadece o mu, o dönem çok kadın sinemada buluşuyor. Sinemalarda, gazinolardaki gibi kadınlar matinesi yok ama sabah matinelerine çoğunlukla kadınlar gidiyor. Hatırlıyorum Pazar sabahları giderdik babanemle. Saat onda, on birde olurdu ilk matine. Sırf kadınlar vardı orada, hep böyle ev kadınları, konu komşu toplaşıp gelmişler. Hayatlarında belki en önemli şey o gün, orada olmak. Bir gidip, iki saat orada mutlu oluyorlar, ağlıyorlar, duygusal anlamda bir boşalma yaşıyorlar. Artık bir terapi midir nedir o bilemiyorum. Hayatlarından, belki yoksulluktan sıkıntıdan kaçıp, ağlayıp, rahatlıyorlar herhalde.”

Körolası, Bırak Kızı

“Ben altı yedi yaşıma kadar babanemle yattım. Büyüyüp, yatağa sığamaz hale geldiğimde ayrıldık onunla. Her yere götürür, çarşıya, pazara, eşe dosta, sürekli beraberiz. Gittiğimiz filmler hakında sonradan konuşur muyduk hatırlamıyorum, ama seyrederken kendini filme çok kaptıran bir kadındı. Bir kovalama sahnesi mesela, adam kadını kovalıyor, tutamaz kendini bağırırdı “körolası, bırak kızı, kızım kaç kaç” diye. Sadece filmlerde değil, tiyatroda da böyle. Mesela tiyatroya giderdik. Kocamustafapaşada Çevre tiyatrosu vardı, Altan Erbulak, Metin ve Nevra Serezli, ona bilet alırdık, en ön sıraya otururuz mesela ailece. Çoğu zaman komedi oyunları seyrettiklerimiz. Komik sahneler olur, herkes güler, gülme biter, babanemin gülmesi devam eder. Artık bütün salon babaneme bakardı, hatta bir defasında oyuncular döndü baktı kim bu kadın diye. Gülmesi bitmiyor.”

Önümüze Kül Döke Döke…

“Aksaray’da yazlık sinema varmış çok, onlara kaçar gidermiş çoğu zaman babanem. Kocası da anlayışlı biri değil. Gizli gizli gidiyorlar, korka korka eve dönüyorlar. Ne yapacak şimdi acaba diye. Halamla giderlermiş, halamı eve önceden yollarmış babanem, ilk tepkiyi o göğüslesin diye.”

yildiz.jpg

“Bana da onunla gitmem için “hadi gel Türkan Şoraylıya gidelim, ağlarız güzel olur” derdi. Türkan Şoray favorisiydi. Her Pazar gitmek zorundayız sinemaya, kafaya koyuyor babanem gidecek tabi. Kar yağıyor İstanbul’da mesela, ben de küçüğüm, altı yedi yaşındayım belki. Dedi ki gene bir gün sinemaya gidelim. Nasıl gideceğiz? Kar, kış kıyamet her yer. Hiç unutmuyorum Yıldız Sineması’na gidiyoruz, tam bir dik yokuşun tepesinde o sinema. Yokuşu nasıl tırmanacağız? Yerler buzlu. Ayakkabılarımızın üstüne erkek çorabı giydik kaymayalım diye. Elimizde bir de naylon torba, o zaman sobalı tabi evler, torbanın içi kül dolu. Önümüze kül döke döke gittik o gün sinemaya. Şimdi düşününce ne var, gitmeyiver değil mi? Yaşlı kadınsın sen, düşsen bir yerin kırılsa, kolunda çocuk ya bir şey olsa? Ama tabi etrafta ne araba var, ne trafik var o zamanlar, sakin her yer. Ve bir gittik, bütün sinema dolu. Herkes gelmiş. Kimseyi durdurmuyordu kar. Nasıl durdursun, o kadınların hayatlarındaki belki tek eğlenceydi bu.”

zambak.jpg

“Bir filmi hiç unutmuyorum, çünkü çok ağlamıştık onda. Filiz Akın, Kartal Tibet oyunuyor, filmin adı Zambaklar Açarken, Tam Yenikapı caddesi üstünde, Aksaray’da Bulvar sinemasında seyrettik o filmi, kapanalı yüzyıllar oldu o sinema. Sonra tabi biz büyüdük ve Türk filmlerini beğenmemeye başladık, alay ediyoruz ortadan. “Aa aa babane bak bak zengin kız, fakir oğlan, içkisine ilaç attı bak” falan diyoruz. Müthiş sinirlenirdi babanem: “İbret bunlar ibret gerçek hayat bunlar seyredin ibret alın” diyordu. Hiç laf söyletmiyordu filmlere. Bir de öpüşmeli, sevişmeli sahneler olduğunda, elinin parmaklarını birleştirir, “Oh, kan yapar” derdi her defasında. Hatırlayınca çok gülüyorum tabi şimdi.”


5Harfliler, 15 Kasım 2013.

Kategoriler
GAZETE ARŞİVİ

İtizar

İkdam gazetesinde, 9 Birincikanun 1928’de yayınlanan bir haber. Harf devrimi olmuş, oluyor, tam da olamıyor, ama olacak.

Yıllar evvel Atatürk Kitaplığı’nde çalışırken, neredeyse kazara gözüme çarpmıştı haber, sağ sayfalarıdan birinde, alt köşedeydi.

İtizar özür dileme demek.

Kategoriler
ALINTI TARİH YAYINCILIK TARİHİ

“Bizim Köy” ve Uçurumlar

Orhan Kemal’in, 1950’nin Mart ayında, Yaprak dergisinde yayınlanan yazısı. Ben bu nüshayı ne yazık ki görmedim, kaynağım bir gazete haberiydi, Lakin o habere de ulaşılamıyor artık.

Bizim Köy / Orhan Kemal 

Mahmut Makal’ın kitabını; bir hamlede yer, yutar gibi okuduktan sonra, elimde olmayarak “Yaşşa aslan!” diye haykırdığım zaman, saat gecenin üçüne çeyrek vardı.
Onu hiç tanımıyorum. Hiçbir yerde görmüşlüğüm falan da yok tabii… Gecenin üçünde beni heyecanlandıran bu delikanlıyı, alnından öpmek için önüne geçilmez bir istek duymuş, buna imkân olmayınca da kaleme kâğıda sarılmış, Bizim Köy hakkında bir methiye döktürmüştüm. Ne zaman uykuya geçtim bilmem. Sabahleyin çok erkenden uyandığım zaman, akşamki heyecanı tekrar yaşadım ve karıma:

“Bu kitabı bugün oku!” dedim. “Derhal oku… Senden yemek falan istemiyorum. Öğleye kadar oku, üzerinde konuşalım!”
Öğle oldu, eve geldim.
“Nasıl?” dedim karıma, “okudun mu?”
“Okudum…”
“Nasıl buldun?”
Beni gözden geçirdi.
“Çok güzel amma…”
“Eee… Amması da ne?”
“Ah şey olsaydı…”
“Ne?”
“Bir noksanlık var bunda… Sen daha iyi anlarsın ya…”
“Ne?”
“Canım işte… Bu işlerin, yani köy ve köylü meselesinin kökünden halli için…”
“Anlıyorum, köy ve köylüyü kurtarmak için nasıl bir yol takip edilmesi lazım geldiği…”
“Tamam… Yoksa, mesele aynı gerilik, yalnız Mahmut Makal’ın ve Mahmut Makal’ların köyünde mi? Bizim şehirde burnumuzun dibinde yok mu? Pencereden bak… Sadece teşhirle bitmiyor ki iş…”
“O tarafını da başka Mahmut Makal’lar düşünsün karıcığım” dedim. “Temenni edelim, şehirli bir Mahmut Makal çıksın da, ‘Bizim diye bir kitapla; beton, çelik, elektrik, otomobil, radyonun yanı başındaki uçurumlardan bahsetsin…”
Tabii methiyemi yırttım. Çünkü Mahmut Makal, asıl methiyelere layık eserlerini daha sonra verecek, yahut Mahmut Makal’lar…
(Yaprak, sayı: 22, 15 Mart 1950)