Önsözler Kitabı: Behçet Necatigil ve Pan

Burada daha önce, çevirmenler tarafından yazılmış önsözleri paylaşmıştım. İlki, Mina Urgan’ın Moby Dick için yazdığı önsözden bir alıntıydı. Diğerleri aynı çevirmene, Sabahattin Eyuboğlu’na aitti. Biri Hamlet için, diğeri La Fontaine’den masallar için yazılmış. Kısacık, etkili, birbirinden güçlü metinler bunlar. Necatigil’in Pan için yazdığı bu önsöz de benzer bir etki bırakıyor insanın üstünde. Pan‘ın Türkçe baskısı, 1954’te MEB tarafından yayınlanmış, çeviri Almanca’dan yapılmış. Necatigil’in çevirisine dair birkaç kelime etmek gerekir belki. Yaptığı çeviriden çok öte bir iş, yeniden ve Türkçe’de yaratmış romanı Necatigil.

Bununla beraber dört önsöz alıntısı oluyor burada. Devamını da getirmek istiyorum, bir yazı dizisi olarak diğerlerinden ayrılsınlar diye, başlığa da “Önsözler Kitabı” dedim, şimdilik.

Screen Shot 2018-06-19 at 10.37.33 AM

Knut Hamsun, 1859-1952.

Screen Shot 2018-06-19 at 10.38.17 AM

Behçet Necatigil, 1916-1979.

Knut Hamsun ve Pan Hakkında

Norveç edebiyatının dünyaya kazandırdığı en büyük yazarlardan biri olan Knut Hamsun; 4 Ağustos 1859’da doğduğuna, 19 Şubat 1952’de öldüğüne göre, aşağı yu­karı bir yüzyıl yaşadı. Büyük şöhretlerin paylaştığı, çok cepheli, hareketli, heyecanlı bir yüzyıldı bu. Hamsun doğduğu vakit Heinrich Heine öleli üç sene oluyordu; Danimarkalı Jens Peter Jacobsen on ikisini sürüyor, İsveçli August Strindberg on yaşında bulunuyordu. Hamsun’u çok seven, çok takdir eden Selma Lagerlöf ise birkaç ay büyüktü Hamsun’dan. Dostoyevski öldü­ğünde (1881) Hamsun, yirmi iki yaşında bir genç, Ame­rika’da dolaşıyor, Nietzsche’nin ölüm yılında ise (1900) ilk karısıyla beraber Rusya’da geziyordu.

Hamsun ilk yazısını on sekiz, son kitabı Auf über­wachsenen Pfaden (Ot bürümüş patikalarda) yı doksan yaşında yazdı. Olgunluk çağının mahsulleri Under Höstatjaerne (Sonbahar yıldızlım altında) lbsen’in (1906), Den sidate Glaede (Son sevinç) Strindberg’in öldüğü (1912) yıllarda çıktı. Hamsun, Gerhart Hauptmann’dan üç yaş büyüktü, ondan sonra öldü. Ömrü Sigrid Undset’ten, Bernard Shaw’dan, Andre Gide’den uzun sürdü. Çok yaşamak sözünün her iki manasında; yayılmak, çok okunmak, sevilmekten yana da bu yazarların hepsini geride bıraktı. On dokuzuncu yüzyılın ortasından yir­minci yüzyıl ortasına kadar, önemli, ünlü ustaların yanı sıra yaşadı. Hamsun’un, Nietzsche ile Dostoyevski’nirı çağdaşı olması; onun kişiliği üzerinde, bize bazı önemli ipuçları verir. Bu iki yazardan Hamsun’a bazı ışıklar düştü, bazı şeyler geçti. Strindberg’in, Undset’in, Hauptmann’ın da Hamsun’un çağdaşları oluşu; o kadar önem taşımasa gerek. Bununla onlarda Hamsun’dan etkiler görülmedi, onlara Hamsun’dan ışıklar geçmedi demek istemiyoruz. Hayır, bunun tamamen aksi! Çağdaşlarına çok şeyler öğretmiş bir yazardır Hamsun. Bu konuda Hemingway’i düşünelim, kâfi.

Çağdaşlarına fazla bağlı bir yazar değildi Hamsun. O, kimse ile bölüşemediği bir çağsızlık içinde yaşıyordu. Çağının manevi örgüsü içine girmiyor, kendi kumaşını kendi dokuyordu. Çağdaşlariyle mektuplaşmıyor; onlar­dan yaratmalarına, sanatına yol gösterici, görüşlerini ayarlayıcı mektuplar almıyor, onlara böyle mektuplar yazmıyordu. Ibsen’le Shaw, Hauptmann’la Strindberg, Thomas Mann’la Herman Bang arasındaki haberleşme­lere, danışmalara benzer desteklenmeler görülmez Ham­sun’da. Kendine güvendi, kendi yarattı.

Eserlerinin Almancalarını, bitmez bir gayretle, bit­tikçe yeni baştan yayınlıyan bir kitabevi (Paul List Verlag, München), Hamsun’un ölümünden bir yıl sonra bir kitap çıkardı. Hamsun’un oğlu Tore Hamsun’un yazdığı Mein Vater (Babam) adında bir kitap. Büyük ro­mancının, Sonbahar yıldızları altında tercümesi1 başında, ölümü vesilesiyle bir dergide2 oldukça etraflı özetledi­ğimiz hayatı; nasıl yaşayıp nasıl, neler yazdığı en ince noktalarına kadar bu kitapta. Tore Hamsun, babasının eserlerini edebiyat veya fikir tarihi bakımından incelemiye, yorumlamıya kalkışmaksızın, biyografik bir ro­manda olduğu gibi, yaratılış dekorları içinde anlatır. Hamsun’un ilk gençliği, yukarda hatırlattığımız Türkçe kaynaklarda da belirtildiği üzre; yoksul, acı geçti. Am­casının yanında çalışırken katlandığı zahmetli saatlerden, komşu rahip çiftliğinin hayvanlannı gütmeye gönderil­dikçe feraha çıkıyordu. Yumuşak fundaların içine gö­mülüyor, yere sırtüstü uzanarak ellerini başının altında kenetliyor, güneşlenip içini dinlemeye koyuluyor; göz­leri yarı kapalı, gökyüzünü, bitkileri seyre dalıyordu. Uzaktan uzağa monoton kilise çanlarını işitiyor, çan seslerine sürünün çıngırak sesleri karışıyordu. Ağaçlann, üzümsülerin, bitkilerin uzak kokuları, küçük dere, dağlar karışıyordu bu seslerin içine. Dağların tepelerinde kar vardı; kartal yuvaları, kakımlar vardı. Hamsun hülyalara dalıyor, kendi kendine masallar uyduruyordu…

Fakir ailesinin, zengin akraba diye dört elle sarıldıkları bu amcanın yanından kaç kereler kaçmak istemişti. Bu meşakkat yıllarında Hamsun tabiatın şiirini yaşamayı; ormanlara, sulara, hayvanlara derin bir muhabbetle bağ­lanmayı öğrendi. 1894 de yayınladığı Pan romanında, baştan sona bu sevginin dile geldiği görülür.

Pan, Hamsun’un en çok beğenilen eserlerinden biri oldu. Uçsuz bucaksız kuzey ormanlarının sessizliği için­ de yaşanan bir aşk macerası, Teğmen Glahn’ın Edvarda’ya­ olan aşkı, gururları yüzünden bedbaht iki gencin acıklı hikayesidir Pan. Hamsun bu kitabında Zola ile Ibsen’in karanlık natüralizmine; uzak ormanların diri rüzgarlannı, kuzey efsanelerinin şiirini, tabiat tanrısı Pan‘ın ayartıcılığını, hepsinden önce insanoğlunun tabi­atın koynundaki hürlüğünü, şehir dışı yaşayışlardaki asudelik ve aydınlığı getirir. Pan‘ın sayfalarından gü­rültü değil, sükünettir taşan. Orada günler dakika da­kika yaşanır, tabiatın her parçası bir lezzet gibi ruhta derinlere çöker. Pan, sayfalannda kuvvetli bir aşk hi­kayesi yaşatan bir tabiat övgüsüdür. Hamsun, eserleri­nin çoğunda olduğu gibi bu romanında da derin ruh tahlillerine girişmeksizin kısa hareket ve konuşmalarla bizi, kahramanlarının psikolojisinde gezdirir. Her sözü, her hareketi; tılsımlı bir değişme ile, aslından çok geniş, çok farklı yankılar halinde okuyucu ruhunda devam ettirmesini bilir; okuyucuya ima ve işaretlerini tamam­lama zevki verir. Kahramanların iç dünyasının söz ve hareket haline geçerken kaydettiği kısalmaları, daral­maları; geçtikten sonra kazandığı yoğunluğu okuyucu, bir şiirden nasılsa öyle, kendisi keşfedecektir.

Knut Hamsun, bugün de en çok okunan romancılardan biri olmakta devam ediyor. Netekim, Birinci Dünya Savaşı yıllarında (1917) yazıp 1920’de Nobel edebiyat armağanı alan Markens Gröde3 romanının satışı, çıktığından­ bugüne Almanya’da 330, Victoria‘nınki4 ise 440 bini bulmuş, Pan romanı yüz kereden fazla basılmıştır.

B. N.

(Not: Bu yazının yazılmasında Peter de Mendelssohn’un bir etüdü ile (Der Monat, April 1953, 5 Jahr­gang, Heft 55), Weltstimmen dergisinde (April 1953, 22. Jahrgang, Heft 4 yayınlanmış bir makaleden de faydalanılmıştır.)

1- Maarif Vekaleti, Dünya Edebiyatından Tercü­meler, İskandinav Klasikleri: 7, İstanbul 1949.

2- Varlık dergisi, sayı: 381, 1 Nisan 1952. Hamsun’un hayatı ve eserleri hakkında daha fazla bilgi edin­mek istiyenler, bu iki yazıya bakabilirler.

3- Dünya Nimeti, Maarif Vekaleti, Dünya Edebiyatından Tercümeler, İskandinav Klasikleri: 8, İstanbul1949-1950, iki cilt.

4- İkinci defa tercümesi: İstanbul 1952, Varlık yayınları sayı 134.

Önsözler Kitabı: Behçet Necatigil ve Pan’ için 2 yanıt

  1. aratilgan

    İliştirdiğiniz linklerden bir tanesinde şöyle demişsiniz: “Eyuboğlu’nun yaptığı çevirilere yazdığı girişlerden ayrı bir kitap derlemeye çabalardım yayıncılık yapıyor olsam şimdi.” İçim ısındı. Sonra diğer linkleri okudum. Aklıma uzun bir zaman önce çevirmek istediğim bir yazıdaki “entanglement” kelimesi geldi. Nasıl çevirmeliyim diye bayağı düşünmüştüm. Sonra da aklıma Melih Cevdet geldi. Haydi o zaman, yorum yazayım dedim. Şöyle:

    Çevireceğiniz dilde, çevirdiğiniz dildeki kavram olmasın. Çünkü o kavram, ilk kez, tamamen yoktan var edilecek şekilde, o kültürde, o dilde yaratılmış olsun. (İşte, “entanglement” örneğin.) Melih Cevdet’den aklımda kalan bir ‘uyarı’ var: Bu durumda, eğer çevireceğiniz dildeki bilinen köklerden birini kullanırsanız, sadece köklerden türetmeler yardımıyla, yeni kavramları keşfeder hale geldiğinizi sanırsınız. O halde, tamamen yeni bir kök yaratmak durumundasınız. Bu da önce çevirdiğiniz dildeki o kavramı tamamen, derinliğine anlamanızı gerektiriyor.

    Eyuboğlu’nun çevirilerine yeniden bakacağım. En azından La Fontaine olmalı kitaplıkta.

    Liked by 1 kişi

  2. Kiraz Akın

    Çok güzel kitap olurdu, böyle büyük eserlerin Türkçe çevirilerini yapanların önsözlerini bir yerde toplamak. Ben burada yapacağım bunu biraz. Eyuboğlu’nun çevirilerini de tavsiye ederim. Hatta onun Hamlet’in önsözüne yazdığı “Benim ingilizcem yarım yamalaktır” deyişine dair ayrıca bir yazı yazmak lazım.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s