Aksu Bora ile Röportaj: Toz Bezi’nde Kadınlık Sınavları

Toz Bezi son zamanlarda yapılmış en güzel filmlerden. Yönetmen Ahu Öztürk, senelerce üzerinde çalıştığı senaryoyu oya gibi işlemiş. Kendine dert edindiği meselelere şöyle bir değinip geçmenin ötesinde bir işi başarıyor film. Ana karakterler Hatun ve Nesrin’i iki çalışan kadın, iki Kürt kadın, alt sınıftan iki kadın ve en önemlisi ev işçisi olan iki kadın olarak görebilirsiniz. Hatun ve Nesrin’i etrafta sadece hayalet olarak dolanan ya da zaten hiç olmayan kocalarıyla, çocuklarıyla, işverenleriyle ve şehirle ilişki halinde iki kadın olarak da görebilirsiniz. Bir de Hatun ve Nesrin’in birbirleriyle karşılaşmaları var. Bütün bu hikâyelerin birbirlerine yedirilmesinde yatıyor filmin başarısı, hiçbir mesele kendi başına bir köşede durmuyor.

Ev işçiliğini kendine konu edinen film yok gibi bir şey. Yeşilçam’dan tek bir örnek geliyor aklıma. Başrolünü Fatma Girik’in oynadığı Bir Hizmetçi Kızın Hatıra Defteri. Filmde Fatma Girik, üzerinde hizmetçilik kılığı evden eve, kovula kovula gezer durur ve filmin yarısı böyle geçer. Öyle aksa gitse film neredeyse bir “başyapıt” olabilecekken, bir anda bambaşka ve açıkçası sevimsiz bir yere sürüklenir hikâye. Ayşen Gruda’yı Kapıcılar Kralı’nda çalıştığı evin camlarını siler, yerlerini ovarken görürüz. Sultan filminde mahallenin kadınları her sabah minibüslere doluşur evlere temizliğe giderler. Silik soluk resimler var böyle. Oysa Toz Bezi’nin Nesrin ve Hatun’u bütün o kıyıdan köşeden gösterilen ev işçisi kadın temsilleriyle karşılaştırılamayacak denli güçlü ve belirleyiciler.

Bu iki karakterin birbirleri ve sahibeleri ile kurdukları ilişkide, ilk bakışta görülmeyen, hatta görülemeyecek bazı dinamikler var: Aksu Bora’nın 2005’te yayınlanan Kadınların Sınıfı: Ücretli Ev Emeği ve Kadın Öznelliğinin İnşası kitabında tanımladığı haliyle süreki bir  “mücadele ve müzakere” hali bu. Bora, yaptığı saha çalışmasında, ev işçisi ve işveren 27 kadınla görüşmüş. Benzerlerini ve hatta aynılarını Toz Bezi’nde gördüğümüz karşılıklı pozisyon almalar, pazarlıklar ve kitaptaki deyimle güçlenme stratejileri üzerinden kadınlığın ev, yani mahremiyet söz konusu olduğunda nasıl yeniden yeniden inşa edildiğini işliyor kitap. Toz Bezi’ni de aynı minval üzre konuşmaya karar verdik Aksu Bora ile. Filmi izlemeyenler için: Bazı ayrıntılar fazla bilgi içeriyor olabilir hikâyeyle ilgili. Yani filmi zaten izleyin, bu röportajı da izledikten sonra okusanız daha iyi edersiniz.

B051018112049

Kiraz Akın: 2012’de İzmir Ev İşçileri Dayanışma Sendikası birtakım rakamlarla gazetelerde haber olmuş. Hatta o günlerden yaptıkları eylemlerde kullandıkları “Toz Bezi Değil, Ev İşçisiyiz” sloganından ilham alarak Ahu Öztürk filmine bu adı veriyor. Sendikanın o günlerde yaptıkları açıklamalarda bir şey dikkat çekici. Kadınlar “ailenin ferdi olarak değil ev işçisi” olarak nitelenmek istiyorlar. Filmde Nesrin karakteri de, işvereni Aslı’ya “abla” diye hitap ediyor. Siz de kitapta akrabalık hitapları üzerinden kurulan bir ilişki biçimden bahsediyorsunuz ev işçileri ve işverenlerle arasında. Akrabalık hitapları ev gibi mahrem bir alanda yanyana gelmiş ayrı sınıftan iki kadın için ne anlama geliyor?

Aksu Bora: Evin içine girmeden de, Türkiye’de yaşayan herkes bilir ki, toplumsal ilişkiler akrabalık terimleri üzerinden yürütülür. “Abla,” “yenge,” “abi,” “amca,” “dayı…” Malum, biz büyük bir aileyiz! Bir de “bayan” var, ki Allah düşmanıma vermesin. “Bay” yok tabii ki. Sadece eski bir tangoda belki: Bayan, bana bak yanıma yakın gel/Bay, beni sev canıma yakın gel… Bu hikâyenin evveliyatına girmeyeyim hiç. Kamusallığın türlü çeşitli halleri olduğunu hatırlatıp geçeyim.

Evin içinde karşılaşmaya gelince, birincisi, iş olarak tanımlanmamış bir iş ilişkisi var bu iki kadın arasında: Ev işi, kendi evinin işini yaptığında iş değilken, başkasının evinin işini yaptığında hop diye iş haline gelemiyor. Bu acayipliğe bir ad vermek gerekiyor, o da akrabalık adı oluyor. Başka bir sürü acayiplikte olduğu gibi.

İkincisi, buna bağlı olarak, patron/işçi ilişkisinin yumuşatılmasına yarıyor o “abla”. İki taraf için de.

Bir yandan da kadınlar arası sınıfsal farklılıkların toplumsal farklılıklar olarak nasıl tecrübe edildiğine dikkatimizi çekiyor: Yaşça kendisinden büyük olması gerekmeyen patronuna “abla” demek, hayat bilgisi muhtemelen kendisinden kat kat fazla bir kadına öğüt vermek…

Ailenin ferdi olma durumu tabii ki kimsenin inanmadığı ortak bir yalan. Hatun buna inanmış gibi yapıyor, Nesrin’e kendisinin nasıl da becerikli, sevilen, vazgeçilmez bir kadın olduğunu anlattığı sayısız hikâyeden biri olarak anlatıyor bunu. Ayten Abla açısından, Hatun’a aileden biri muamelesi yapmak, piyasanın altında ücret ödemenin meşrulaştırıcısı gibi iş görüyor. Nitekim Hatun zam istediğinde işin rengi değişiyor.

Kiraz Akın: Siz kitapta “kadınlar arası iktidar ve güçlenme pratikleri”ni günyüzüne çıkarmanın ve bunları anlamanın önemine değiniyorsunuz. Söz konusu ev ve evin temizliği olduğunda başka koşullarda yanyana gelmeyecek iki kadının paylaştıkları üzerinden çözümlemelerde bulunuyor ve önemli bir ayrımdan bahsediyorsunuz. Ev işi ve yuva işi. Bunu biraz anlatır mısınız? Ev işini yapan ev işçisi ile yuva işini yapan ev sahibesi, (nam-ı diğer dişi kuş) için nedir bu tanımlar?

Aksu Bora: Kadınlar için “evrensel,” “kültür aşırı” olduğunu düşündüğümüz ortaklıkların pek de öyle olmadığını gösteriyor bize bu ayrım her şeyden önce. Yani, bütün kadınların evde çalıştıkları doğru olsa da, bu çalışmanın niteliği farklılaşıyor. Dolayısıyla, ev işi (ya da görünmez emek), kadınları dolaysızca bir araya getirebilecek bir kategori değil. Evrensel kız kardeşlik diye bir şey olacaksa da bu galiba görünmez emek sayesinde olmayacak.

Ev işçisi ve işvereni arasındaki ilişki, bu farklılaşmanın berrak biçimde görüldüğü bir alan. “Ev hanımı”nın yaptığı işlerle “temizlikçi”ye bıraktığı işler, kategorik olarak ayrıştırılabiliyor: Ev işçisini mutfağa sokmamak mesela, çok yaygın bir tutum. Sadece yemek yaptırmamak değil, mutfağın ancak büyük temizliğine sokmak ama onun dışında, bulaşık makinesini boşaltmak da dahil olmak üzere, o mekândaki işleri bizzat yapmaya özen göstermek. Yahut, düzenleme işlerini kendisi yapmak. Bunu “kadın anlamaz o işlerden” diye açıklıyorlar genellikle. Kendi ev hanımlığı rollerini buradan kuruyorlar. Yani, ev işini bütünüyle ücretli bir yardımcıya bırakmıyorlar, sadece rutin ve kaba işleri devrediyorlar. İşçinin kadınlığı ile kendi kadınlıkları arasındaki ayrımı işleri böyle farklılaştırarak kuruyorlar. Dikkat ederseniz, buradaki sınıfsal ayrım, erkek ve kadın işleri arasındaki ayrımla benzer bir mantığı takip ediyor: Bir tarafta tekrara dayalı, rutin, “tarih dışı” işler, diğer tarafta kültürel sermaye ve yaratıcılıkla bağlantılandırılanlar. Bir tarafta beden, öteki tarafta “ruh”!

Ev işçileri açısından ise işverenin kendisine ayırdığı bu alana müdahale etmek, bir tür güç mücadelesine dönüşüyor. Evin düzeni, su bardaklarının yeri, masanın örtüsü, bibloların sıralanışı… Ev işi deyip geçmemek lazım!

Screen-Shot-2016-06-01-at-2.23.47-PM

Aslı: Şöyle güvenceli bir işin olsa senin, sigortalı, maaşı düzgün. Bir evin olsa, kendi hayatının düzenini oturtsan”

Kiraz Akın: Filmde bir konuşma var. Aslı, Nesrin’in giderek zorlaşan hayatıyla ilgili ona birtakım tavsiyelerde bulunuyor. Kendi hayatına sahip çıkmaktan bahsediyor. Oysa bu tavsiyeler Nesrin için gerçekçi değil.. Aralarındaki ilişki eşit değil, diyalogları yarardan çok zarar getiriyor Nesrin’e. Siz de kitapta iyi bir burjuva kadında olması beklenen bazı özelliklere değiniyorsunuz: Diğerkâmlık, cömertlik, yardımseverlik gibi. Bu kavramların  yeri geldiğinde iktidar aracı olarak kullanılabildiğinden bahsediyorsunuz kitapta. Aslı ve Nesrin arasındaki ilişkide ne olsun diye düşünüyorum filmi seyrettiğimden beri. Ne olsun da biri diğerinin hayatına dahil olamasın mesela, ya da Nesrin Aslı’dan hiçbir beklentisi olmadan işini yapsın? Sigorta ev işçisinin temel hakkı olduğu gibi,  o ilişkiye getirilecek resmiyet, hukuki bir düzenleme, bir güvence olduğu durumda taraflar birbirlerine de daha eşit yaklaşacak olablirler gibi geliyor bana, siz ne dersiniz?

Aksu Bora: Sınıf ilişkilerinin sadece çalışma üzerinden kurulması mümkün değil. Bu film üzerine bir eleştiri yazısı okumuştum, orada da filmin “etnisite merkezli” olduğundan bahisle, sınıf meselesine bir türlü gelemediğinden söz ediliyordu. Bana çok tuhaf gelen bir yorum. Kapitalizm soyut emek diye bir kategori yarattı, doğru. Ama birincisi, bu hiçbir zaman reel bir tecrübeye denk düşmedi, ikincisi, bizim bu kategoriyi şahane bir şeymiş gibi bağrımıza basmamız için hiçbir sebep yok. Malum, üretim ilişkileri, toplumsal ilişkilerdir. Kürtlükten, ibnelikten, Yozgatlılıktan… ayrı bir “arıduru sınıf” mevcut değil.

Sınıfın cinsiyetle (ve etnisiteyle ve başka şeylerle) kurulması gibi, cinsiyet de sınıfla (ve etnisiteyle ve başka şeylerle) kurulur. Aslı ile Nesrin arasındaki ilişki sadece sınıfsal fark değil, kadınlık farkıdır da. Kadınlık, başka şeyleri yatay kesen bir ortaklık değildir. Aslı’nın kadınlığı ile Nesrin’in kadınlığı, farklı kadınlıklardır kısacası. Bu sebeple, bu iki kadının sınıfsal farklılıklarını aşıp eşitlenmeleri, o ilişki içinde mümkün değil bence.

Aslı, iyi bir burjuva kadınında olması gereken özellikleri taşıyor. Nesrin’le konuşuyor, onun derdine kendince bir çare bulmaya çalışıyor ve tabii ki bulamıyor. İkisi arasında daha eşit bir ilişki için başka bir düzleme geçmeleri gerekir. Politik düzleme.

Kitapta da anlatmaya çalıştığım şey buydu: Kız kardeşlik biyolojiyle ilgili değil tabii ki ama toplumsal ilişkilerle de kurulamaz. Oradan ancak böyle bir şey çıkar: Aslı Abla.

Kız kardeşliği politik bir bağ olarak kurabildiğimizde (ki bu da fiktif bir çabayla değil, politik mücadele ve eylem içinde mümkün olabilir) ancak bu iki kadın arasında bir eşitlenmeden söz edebiliriz.

Screen-Shot-2016-06-01-at-2.23.32-PM

Kiraz Akın: Hatun ve Nesrin’in ev sahibelerinden konuştukları sahneler var. Onları paçasızlıkla, evi idare edememekle itham ediyorlar, ama bir yandan onların kocalarıyla ilişkileri üzerinden kendi yapamadıklarını ve talihsizliklerini konuşuyorlar. Ev sahibeleri için de ev işçileri bir konu. Siz saha çalışması yaparken her iki tarafında birbirine karşı konumlanmaları üzerine bol bol malzeme toplamışsınız. Karşılıklı ve sürekli bir pazarlık durumu var ve aslında kadınlık sürekli sürekli yeniden inşa edilliyor böylelikle. Müzakere ve mücadele olarak adlandırdığınız bu süreç nasıl işliyor ve ne anlama geliyor? Kadın kadının kurdudur mu diyeceğiz?

Aksu Bora: Hayır tabii ki. Bir yandan da, kadınlığın kendisinin bir dayanışma ilişkisinin doğrudan temeli olamayacağını hatırlamak lazım. O “bütün kızlar toplandık” havası dayanışma işlerine şüpheyle yaklaşmak.

Erkeklerin ve erkekliğin egemen olduğu cinsiyet rejiminde, kadınlıkla erkeklik arasındaki eşitsizliğin bir görünümü de, bir tür asimetri: Erkeklik, kendini kadınlıktan farklılaştırırken, kadınlık, başka kadınlıklardan farklılaştırıyor. Çünkü norm olan, erkeklik. Bir erkek için “kadın gibi” demek hakaretken mesela, kadına “erkek gibi” derseniz, övmüş oluyorsunuz. Kadınlar, kendi sınırlarını erkeklerle değil, başka kadınlarla çizebiliyorlar. Onlardan daha becerikli, daha güzel, daha fedakâr, daha namuslu, daha mazbut… olarak. Yani cinsiyetçi sistem, kadınlar arasındaki muhtemel bir dayanışma ilişkisini ortadan kaldırmak üzere de işliyor.

Benim kitabı yazdığım araştırmada gördüğüm bir şey, filmde de belirgin biçimde ortaya çıkıyor: İşveren kadınlar ev işçileriyle ilişkilerinde iktidarlarını para, eğitim, meslek… gibi avantajlar üzerinden kurarken ev işçileri daha çok kadınlık değerlerine gönderme yapıyorlar: Pasaklılık, iş bilmeme, savurganlık… gibi. Hatun’un kendi değerini “yaptığım yenir, diktiğim giyilir” sözüyle göstermesi, bunun iyi bir örneği. Parası yok, eğitimi yok, kültürel sermaye yok ama işte, belki “kadınlık sermayesi” bulabilir. Bunu da asıl olarak başka kadınlara karşı kullanabilir- erkeklere ancak bir yere kadar. Adam lavaboyu tamir etmez, etmez. Fazla da üstüne gidemezsin.

Bir erkek için “yırtmaya” yetecek sermaye, para, eğitim, meslek… kadına yetmez. Kadının bir de kadınlık sınavından geçmesi gerekir. Kariyer yapabilir ama onu başarılı bulmamız için çocuk da yapması lazımdır mesela.

Filmde de erkekler hakkında söylenip dursalar da, hepsi biliyor ki onların bir tür dokunulmazlıkları var. Meseleleri kendi aralarında çözmeye çalışıyorlar. Nesrin’in Cefo’yu evden kovduğunu öğrendiğimiz sahne, aynı zamanda Hatun’un onu kocasını elinde tutamayan bir kadın olmakla suçladığı sahne. Cefo’nun işsizliğini de Nesrin’in üstlenmesi gerekiyor çünkü. Onun kalbini kırmaması, gururunu incitmemesi.

Screen-Shot-2016-06-01-at-2.24.07-PM

Kiraz Akın: Ev ve ev işlerinin kadınlığın inşasındaki yerinden de bahsediyorsunuz. Bu türden işlerin her ne kadar kadınların “doğa”sıyla ilişkilendirilse de aslında tarihsel bir konum olduğunu söylüyorsunuz. Nasıl oldu da bütün bu işler başımıza kaldı? Evin kutsallaştırılması ile içinde olup bitenlerin tamamen görüş alanından çıkması ne anlama geliyor?

Aksu Bora: Üretimin evin dışına çıkmasıyla birlikte, ev kutsallık değil ama doğallık kazandı. Yani, sanki tarihin ve coğrafyanın dışında, biyolojik ve “içgüdüsel” ihtiyaçların karşılandığı bir yermiş muamelesi görmeye başladı. Ruhsuz bir dünyanın ruhu olan din gibi, savaş ve rekabet dünyasında bir sevgi adacığı. Dinlenme, sevilme, beslenme, rahatlama yeri. Ki bu moladan sonra yeniden tarihin ve coğrafyanın alanına dönülebilsin. Yani erkekler dönebilsinler. Kadınlar da bütün bu besleme, dinlendirme, sevme işlerini yapsınlar. Cinsiyete dayalı işbölümü tarihinin belirli bir anına işaret eder bu. Kadınların ya da erkeklerin “doğa”sıyla da, “doğa”yla da bir alakası yoktur. Ama bu tarihsel anın en önemli özelliği, “doğal”lıkla meşrulaştırılmasıdır. Bu andan geçmişe bakarak kadınların zaten hep ev işi yaptıkları, erkeklerin zaten hep ava gittikleri türünden efsaneler de türetilebilir. Böylece doğallık safsatası iyice pekiştirilmiş olur.

Bir alan tarihin ve coğrafyanın dışına atılmaya çalışılıyorsa, orada bir numara dönüyordur, dikkatle bakmak gerekir. Feminizmin yaptığı da budur: Eve dikkatle bakmak. Böylece oradaki iktidar ilişkilerini, ezilme ve sömürülmeyi ortaya çıkarabilir, evi (yatak odası dahil) yeniden politikanın alanına sokar. Ancak bunu yaparak kadınları bir politik özne olarak tarif edebilir: Cinsiyet ilişkilerinin ezileni ve bu ilişkileri değiştirme iradesine sahip bir grup olarak.

Kiraz Akın: Aklınızda kalan bir sahne oldu mu filmde?

Aksu Bora: Çok. Benim için çok etkileyici bir filmdi zaten. Özellikle Hatun karakterine bayıldım- muhtemelen Nazan Kesal’ın kuvvetli oyunculuğunun da etkisiyle, unutamayacağım biri haline geldi benim için. Ama galiba asıl son sahne, Hatun’la Asmin’in “kendilerine gezdikleri” sahne kaldı aklımda. Nefisti.

Screen-Shot-2016-06-01-at-2.25.32-PM.png

Toz Bezi film sitesi.
Yönetmen: Ahu Öztürk / Senarist: Ahu Öztürk / Görüntü Yönetmeni: Meryem Yavuz / Kurgucu: Ali Aga / Oyuncular: Nazan Kesal, Asiye Dinçsoy, Mehmet Özgür, Serra Yılmaz, Didem İnselel, Gökçe Yanardağ / Yapımcı: Çiğdem Mater, Nesra Gürbüz / Ortak Yapımcı: Stefan Gieren / Yapım Şirketi: Roni Film, Ret Film / Dünya Hakları: Roni Film / Türkiye, Almanya / 2015 / DCP / Renkli / 98´ / Türkçe, Kürtçe; İngilizce altyazılı İKSV sayfasından.


5Harfliler, 2 Haziran 2016

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s