Bizim Olmayan Evler

“Gittiğimiz evlerin çoğu sobalı olduğundan galiba, bazı kapılar hep kapalı. Bir kapı kapalı olunca benim çocukluğuma bir haller oluyor, kapalı kapıların ardını delice merak ediyorum. Sohbetin koyulaştığı, büyüklere görünmez hale geldiğim bir anda mutlaka bu kapıların önünde beliriyorum. Açsam mı, açmasam mı? Galiba açacağım. Annem beni uyardı, “insanların evleri izinsiz gezilmez” dedi.

Kimin hangi eşyayı nereye koyduğu beni çok ilgilendiriyor. Konsollar, büfeler, kitaplıklar, divanlar, koltuklar, sehpalar, vitrinler var bu evlerde. Koltuklar cam önlerinde, büfeler duvara yaslanmış, kitaplıklar büyük yekpare, sehpalar mermer ve kıvrımlı, divanların kılıfları yastıkları aynı kumaştan, vitrinler bazen tıka basa kristallerle dolu. Her yerde paspas var. Elde örülmüş, renk renk paspaslar, en çok bunları sevmiyorum. Büyük yastıkların içi tıka basa dolu, minik yumuşak yastık bulmak ne zor. Bizim evin olmayan yastıkların tuhaf bir kokusu var. Sehpalarda çeşit çeşit sigaralar, bazen bu koleksiyonlar kilitli dolaplarda saklanıyor. Takvim yaprakları çerçevelenip asılıyor duvarlara, aile fotoğraflarındaki herkes çirkin, komik! Radyolara dokunmak büyük mesele, kahverengi kutular radyolar, üstlerinde hiç toz yok. Perdeler kadife, ağır, perdeler duvarların köşelerine toplanmış, toz kokuyorlar, ama kırmızı olanları güzel.

Büfeler daha minyatür, camdan sürgülü kapakları oluyor. İçlerinde Türk kahvesi fincanları var, minik kristal bardaklar bazen, tabaklar nadiren, çoğunlukla çiçekler büfelerin üstlerinde, kolonya şişeleri, üzeri dantel bir örtüyle kapanmış bir bardak daha. En çok büfeleri seviyorum.”

“Üsküdar” yazılarından minik bir alıntı, devamı var!

Fotoğrafın kaynağı

Bebek Salıncağı

Fransız fotoğrafçı Marc Riboud’nun, mühendisliği, işi gücü bırakıp yollara dökülmesi 1955 yılına denk geliyor. Türkiye üzerinden İran’a, Çin’e, Japonya’ya gidiyor.

Bu fotoğrafı Kapadokya’da çekmiş. Yıl yine 1955. Ürgüp’ün bir köyünde olabilir bu ev, başka fotoğraflarının altına yazmış çünkü Ürgüp, Uçhisar diye. Bunun altında sadece Kapadokya yazılı.

Fotoğraf çok güzel. O salıncağın hareketinden mi, arkadaki yastıkların düzeninden, yastıkların üzerindeki işlerden, bebeğin kundağa sıkı sıkı sarılışından, bebeğin yatağının kanaviçeli eteklerinden, kadının gülümseyişinden mi güzel?

Ayrıca bebeğin üstündeki yorgan iki yandan içeriye kıvrılmış, görüyor musunuz? Bu çok eski bir adet. Böyle iki yanından içeri doğru katlanır yorganlar, öyle iki yandan serbest stil aşağıya sarkıtmak başkalarının işi. İki yanından katlarız ki, yatağın içine gündüzleri cinler kaçmasın diye. Çok eskiden bir kitapta okumuştum bunu. (Giderayak yine bir cin girdi bu yazının da içine ya, neyse.)

Marc Riboud’un Türkiye fotoğraflarına buradan bakabilirsiniz.


Yazı, ilk defa 5Harfliler’de yayınlanmıştı.

Röportaj: Keçiyi Koyundan Ayırmak

ABD Ulusal Radyosu’nun web sitesinde yayın yapan bir blog var, adı Keçiler ve Soda (Goats and Soda)Blog genel olarak dünyamızın kaynaklarının nasıl kullanıldığını, daha doğrusu nasıl heder edildiğini işliyor. Burada, dünya keçi nüfusuna ve keçilerin bakımlarına dair bir makale yayınlamışlar bir zaman evvel. Makalenin başlığı: “Keçinizin Mutlu Olduğunu Nasıl Anlardınız? Artık Biliyoruz.”

Makalede yukarıda gördüğünüz fotoğrafı kullanıyorlar. Yakın plandan bir “keçi” fotoğrafı. Daha doğrusu, sitenin fotoğraf editörü, haberin yazarı ve nasıl oluyor bilmiyorum ama fotoğrafı çeken de bunun bir keçi olduğunu düşünüyor. Yazı yayınlandıktan sonra fotoğrafın çekildiği Senegal’deki muhabirlerinden bir e-posta geliyor: Arkadaşlar bu keçi değil ki, BU BİR KOYUN!

Tabi herkes utanç içinde. Adında keçiler olan bir blogun editörü zor durumda ve durumu düzeltmek için akıllıca bir hamle yapıyor: Konunun uzmanıyla yapılan kısacık bir röportaj. İşte bu çok sevimli röportajı paylaşıyorum sizinle. Uzman, İskoçya’da bir okuldan, hayvan davranışları üzerine çalışan ve son yirmi senesini koyunlarla ilgili araştırmalarda geçirmiş Cathy Dwyer.

Açıkçası ben de fotoğrafa bakar bakmaz bunun bir koyun olduğunu görebiliyorum, ama meseleyi bildikten sonra anlamak daha kolay belki. Sizde durumlar nedir acaba? Bir yandan da keçiyi koyundan ayırmaya alışmak bana şu anda dünyanın en eğlenceli işi gibi geliyor (çünkü ben bu çeviriyi yaparken bir yandan da Türk televizyonlarından birinde ömür törpüsü bir siyasi tartışmayı seyrediyordum ve bu röportaja adeta sığındım).

Buyrun, başlıyoruz:

Marc Silver: Kendimi aptal gibi hissediyorum. Adı Keçiler ve Soda olan bir blogun editörüyüm ve keçiyi koyundan ayıramıyorum.

Cathy DwyerZorluğu anlayabiliyorum. Ele veren genelde kuyruktur. Koyunların kuyruğu her zaman aşağı doğrudur, keçilerin yukarıya. Ama bu fotoğrafta sadece yüz var tabi.

MS: Radyonun kütüphanesindekiler Senegal’de adı djallonke olan ve tıpkı keçiye benzeyen bir koyun olduğunu buldu. Fotoğrafı ilk gördüğünde keçi mi koyun olduğunu anlayabilir miydin?

CD:  Muhtemelen koyun olduğunu söylerdim. Ama nedenini söylemekte zorlanıyorum. Kulaklarla ilgili birşey olabilir, hatta kulakların pozisyonu sadece. Koyunlarda, keçilerde olduğundan biraz daha aşağı sarkıyor kulaklar. Ama söylemesi zor.

MS: Bunu duymak iyi geldi. Bazıları keçilerin koyunlardan daha kişilikli olduğunu söylüyor. Bu doğru mu? Yani, demek istediğim koyunlar, bilirsin işte koyun, bir anlamda pasif ve diğer koyunlarla mı takılıyor?

CD: Keçiler ve koyunlar farklı konumdadır. Bir koyun esas olarak otlayıcıdır, keçi ise etrafı tarar. Keçiler her zaman bir şeyler arar ve zamanlarının çoğunu böyle geçirirler. Her zaman bir şeyler çiğner, bir şeyler yerler. Yani beslenme alışkanlıkları sayesinde keçiler daha keşifçidir. Çevreyle sürekli etkileşim halindedirler ve çok da sevimlidirler. Bu yüzden insanlar onların koyunlardan daha akıllı, kişilikli olduklarını düşünür. Koyun gibi otlayıcı bir hayvan ise kafası öne eğik, zamanın çoğunu çimen yiyerek geçirir Bu insanlar için çok daha az ilgi çekici tabi.

MS: Yani koyunlar sıkıcı mı?

CD: Bazıları çok ürkek ve çekingendir. Bazılarıysa çok cesur. Her ne kadar yünden pofuduk şeylermiş gibi görünseler de, bir koyun size karşı korkusunu yenmeyegörsün, çok cüretkâr ve kendinden emin olabilir.

MS: Koyunlar başı çekmek yerine, yandaşlık mı yapıyor hep?

CD: Hayatta kalmış bir koyunsan, bu yırtıcılardan kaçınabildiğin içindir. Bunu yapabilmenin yolu diğer koyunlarla bir arada kalmaktır ve senden daha güçlü olanın takipçisi olmak hayatta kalmanın iyi bir yoludur.

MS: Bahse varım bir keçi bir koyunu yener.

CD: Ben sadece bir çalışma hatırlıyorum keçiler ve koyunlar arasındaki kavgayla ilgili. Bir keçi kavga etmek istediğinde arka ayaklarının üstünde yükselir, böylece koyun keçiyi karnından vurur ve koyun kazanır.

MS: Gelişen dünyada hangisini yetiştirmek daha kolay?

CD: Galiba koyun derdim. Koyunlar keçilerden daha dayanıklı, yani aynı koşullarda hayatta kalmaları daha mümkündür. Keçiler özellikle soğuk havaya, bakteri enfeksiyonlarına ve virüslere biraz daha hassastır.

MS: Peki ya sıcak iklimlerde? Kim daha üstün?

CD: Sıcak ve kuru iklimde her ikisi de iyidir. Sıcak ve nemli iklimlerde keçiler koyunlardan iyidir. Soluklanarak ya da gölgede durarak sıcağı dağıtmak koyunlar için postları yüzünden daha zordur.

MS: Keçi mi koyun mu münazarasında söylenmeye değer başka bir konu var mI? Galiba koyun getirdiği imkânlarla biraz daha tercih edilebilir, yani süt, et, yün.

CD: Moğolistanda koyunlar taşıma için de kullanılıyor.  İnsanlar tuz çıkarıyor ve koyunlar da tuzu taşıyor.

MS: Bir keçi bunu yapar mıydı?

CD: Bir keçinin uzanıp yattığını ve hareket etmeyi reddettiğini hayal edebiliyorum.

Kaynak: “Bu bir Keçi mi, Koyun mu? Düşündüğünüzden Daha Zor” makalesi.

Ayna Örtüsü

Bu ayna örtüsünü ABD’nin Baltimore şehrindeki Walters Sanat Müzesinin web sitesinde tesadüfen gördüm. Kısacık açıklamasında eski Türk evlerinde aynaların buna benzeyen örtülerle geceleri kapatıldığı, gece aynaya bakan birinin cinlerin suretini göreceğine dair bir batıl inanış olduğu, örtünün her iki yüzününün de işli olduğu ve çiçek motiflerinin daha erken Osmanlı seramiklerinden esinlenildiği yazıyor. Keten üzerine ipekle işlenmiş örtüyü 18. yüzyıla tarihlemişler. Yarım metreden biraz fazla genişliği, bir buçuk metreye yakın uzunluğu varmış.

Bu örtüyle ilgili daha fazla yazabilmek için çıktığım yoldan, maalesef elim boş döndüm. Lakin Sadberk Hanım Müzesi’nde Mayıs 2013’e dek açık olan “El Emeği Göz Nuru” isimli sergiden de böylelikle haberim oldu. Bilmem kaç sene evvel ölmüş, bilmem ki kaç kadının geride bıraktıklarını görmek isterseniz gidin mutlaka bu sergiye.


5Harfliler

“Sonsuz Patates” Röportajı

Geçtiğimiz ayı Türkiye’de geçirdim. Çapa Hastanesi, Halkalı, Bahçelievler ve (güneş sisteminin en uzak semti) Beylikdüzü’ne, her gün, bazen günde üç kere Metrobüs yolculuğu yaptım. Metrobüsle ilgili şimdiye dek onlarca tez yazıldı mı bilmiyorum, yazılsa yeridir. Metrobüste çok az kavga çıkıyor, çok az olay oluyor bence. Hayatta kalma dürtüsüyle hareket edildiğinden olabilir bu. Bir de ara durakta binip oturma şansı yakaladığında insanda belirgin bir başarıya ulaşmış olma duygusu oluşuyor. Beklenmedik bir anda gelen, yersiz, ama gülümseten bir başarı duygusu. Bilmem ki başka hangi şehirler, sakinlerine böyle ödüller veriyor durduk yere. Çok soğuk günlerde beni ısıtan şeylerden biri de, yeni doldurduğum İstanbul Kartım oldu. Bir de İstanbul semalarında sürekli yankılanan bir kadın sesi var, şöyle sesleniyor şehrin her yanında, her an: YETERSİZ BAKİYE.

İnsan memleketten uzak kalınca, içinde yaşarken görmez, ayırt edemez olduğu bazı ayrıntıları daha kolay yakalıyor, yakalayınca fark ediyor onları özlediğini. Çapa’ya gittiğimiz ilk günlerde, çok da sıkıntılı bir anda, bir mola verelim dedik; önünde durduğumuz kantinin çalışanlarına dönüp “iki çay” dedim. Der demez fark ettim, gülümsedim. Çayın, öyle ayaküstü, oturarak keyifle, zor zamanda, rahat bir anda, her yerde her daim içilen bir içecek oluşuna dair de yazacak çok şey var. Ne kadar yazılsa bitmez. Yine Çapa’da, hastanenin asansörlerinde yaşanılan karşılaşmalara dair de anlatacak çok şey olmalı. Zemin kattan, 1. kata asansörle çıkanları görünce biraz şaşırdım. Fakat nasıl bilebiliriz, hastane burası, belki bir müşkülü var bu insanların? Zemin kattan, -1. Kat’a asansörle inenlerin de olabilir iyi bir nedeni. Merdiven inmek, çıkmakla başları hiç hoş değil insanların, kanaatim bu oldu yine de.

Asansör karşılaşmalarından birinde hatırladıkça güldüğüm bir şey oldu. Dört kadın asansörde sessiz sessiz yere, tavana bakarak bekliyorduk inmeyi, çıkmayı. İçimizden birinin elinde iki büyük hamburger çantası var. Tıka basa dolu iki çanta da. Burgerler, patates kızartmaları, artık daha neler kim bilir. Koku tüm asansörü tutunca, kadın mahçup bir biçimde özür diledi bizden. Ben de kendimi tutamayıp, “Çok da güzel koktu deyince,” “Ah öyle demeyin çok utanıyorum” dedi. Sonra kısacık bir sohbet oldu aramızda. Genel Cerrahi servisinde altı kişilik bir odada kalan kuzeninin canı sürekli dışarıdan yemek istiyormuş. Bu iş için odadan çıkarken nezaketen diğer hastalara, onların refakatçilerine de soruluyormuş: Bir şey isterler mi dışarıdan? Kimsenin “bir şey istemem, sağolun” dediği de yok. “Bugün mesela, biri SAC TAVA istedi onu götürüyorum” deyiverdi kadın. Gülmeye başladım. “Kuzenim iyileşsin de her şeyi yaparım” dedi asansörden inerken. Biz de “Geçmiş olsun” dedik arkasından.

İşte bütün bu metrobüs seyahatleri, sonu gelmek bilmeyen çay içmeler, hastane koridorları, asansörleri derken araya da bir iş sıkıştırdık. Gazete Duvar’dan Serkan Alan ulaştı bir sabah bana. Sonsuz Patates giflerini görmüş. Kısa bir telefon görüşmesi yaptık. Ben o görüşmede, konuşmayı en sevdiğim konu olduğu için, bütün bir Yeşilçam tarihini anlatmaya kalktım. Serkan Alan da çok kibar biriymiş, sabırla dinledi beni. Sonra söyleşi üzerinde beraber çalıştık, ertesi gün de yayınlandı. Hayatımda yaptığım en hızlı söyleşi de bu oldu sanırım. Alelacele anlattıklarım arasında bir şeyi çok önemsiyorum, onu yeniden yazmak istiyorum buraya. Yapmamız gereken bir işten kaçarken, insan hemen yan kulvarda başka türden bir işi yaparken buluyor bazen kendini. Bu, ana işin sıkıcılığı, bıktırıcılığından bir kaçış aslında ve insan kaçarken zihni her zamankinden daha verimli çalışıyor sanki (bunun güzel İngilizcemizde bir adı bile var sahi: efficient procrastination). Hangi nedenden, ne tarafa doğru kaçtığına dikkat etmeli insan. Orada bir yerlerde hayırlı bir işler oluyor aslında. İçtenlikli diyeyim daha doğrusu. Ben Sonsuz Patates işini böyle bir ruh hali içinde yapmaya başlamıştım. Seviniyorum, insanlar bu işte kendileri için bir vaat bulduklarında.

İşte söyleşi de burada: Yeşilçam’daki Ev İçi Emek Gif Oldu

Ana görüntüde Akşam Güneşi filminden bir mutfak sahnesi.

screen shot 2019-01-14 at 10.12.56 am
Fotoğraf: Arkadaş Özakın

Mina Urgan ve “Bayağılık”

Kitabın yayınlandığı yıl olacak, bir dergiye verilmiş bu reklam. “45 günde 10 baskı” diyor. Hatırlıyorum, sahiden başdöndürücü bir hızla satılıyordu kitap, bahsi geçiyordu sık sık. Mina Urgan’ın adını ilk böyle duymuştum, sene 1998.

Şimdi baktım, Mayıs 2017’de 86. baskısını yapmış yayınevi. Urgan’ın ölümünden sonra yayınlanmış bir gazete haberi gördüm, diyor ki:

Screen Shot 2017-10-08 at 11.31.14 PM

Gülmeden edemiyorum.

Bayağılıktan değil elbette, ama düşünmeye de değmez mi? Urgan, kitabın yayınından önce neredeyse satış bile beklemediğini anlattı muhtelif söyleşilerinde. Hatta belki de kitapta yer alıyordu bu, tam hatırlamıyorum: Tirajın biraz yüksek olacağını öğrenince ikaz etmiş yayıncıyı, “o çok, o kadar satmaz” diyerek. Ve sonra, 1, 2, 5… 45 günde 10 baskı. Yani matbaadakiler gece gündüz çalışıyor, kağıtlar yığılıyor matbaa kapısına, yayınevi, yazar herkes şaşkın.

Yukarıda verdiğim gazete haberinde bu şaşkınlığı Urgan’ın ölene dek üstünden atamadığı söyleniyor. Bu yüksek satış rakamının sebebi sadece “ilk ve son sevgilim ne kokardı anlatayım” değil tabi (iç ses: yoo, tam da o olabilir aslında). Memleketin magazin sevdası bambaşka, ama belki uzun uzadıya incelemek, anlamak gerekiyordu bu durumu. Kaynağa denk gelirsem buraya alırım. Kitap yayıncılığı tarihimize bayılıyorum, sürprizlerle dolu.

Yıllar sonra Urgan’ı Moby Dick çevirisiyle yeniden tanıdım ben. Onu, yaptığı bir çeviriyle, güzel Türkçessiyle, edebiyatıyla tanımak daha güzel oldu benim açımdan, söylemeden edemeyeceğim.


Haberler, Taha Toros arşivinden.

Tokat’ta Erkek Elbisesile Çörek Satan bir Kadın

Haber “Tokatta Erkek Elibisesile Çörek Satan Bir Kadın” başlığile, 6 Kanunusani (Ocak) 1936′da Akşam gazetesinde, ilk sayfada yayınlanmış.

Bayan Sebile bu kıyafeti çalışmak için daha pratik bulmuştur

Tokat 4 (Akşam)- Burada meşhur bir satıcı vardır. Bu, erkek kıyafetinde dolaşan bayan Sebiledir. Bayan Sebile erkek elbisesi sırtında her gün:
-Hani ya.. çörekler.. diye bütün Tokat sokaklarını dolaşır…Bayan Sebile, Tokatın en nefis çöreklerini satar.

Bu kadıncağızın kocası umumi harpte ölmüştür. Bundan sonra hayatta desteksiz kalan Sebile, ticaret yapmağa karar vermiş, erkek elbisesini de daha pratik bulmuştur. Bunun üzerine erkek elbisesi giyerek çörekçiliğe başlamıştır. kendisi erkek elbisesinden son derece memnundur. Bu suretle bayan Sebile, yeryüzünde erkek elbisesi giyen Marlen Dietrichten başka kadınlar olduğunu da isbat etmiştir.


Anlı Şanlı bir Yenilgi: Julie Moss’un Acıları

Spor tarihi birincilikler, başarılar ve rekorlardan ibaret değil. Bazı yenilgiler de bu tarihin parçası mutlaka. 1982’de gerçekleştirilen Ironman Triatlon Dünya Şampiyonası’na katılan bir kadının yenilgisi bu tarihte adeta bir yıldız gibi parlıyor. “Yenilgi nasıl parlasın?” diyeceksiniz. Parlar! Zira bazı yenilgilerin kendilerine göre bir ışıltısı, şanı şöhreti var.

Julie Moss 1982’de 23 yaşında. Spor olarak sadece dalga sörfüyle ilgilenen Kaliforniyalı bir kadın ve işin doğrusu bir triatlonda yarışmaktan da epey uzak birisi. Dördüncüsü yapılacak olan Ironman’in o yıl Havai’de düzenleneceği haberini televizyonda ilk gördüğünde, işin onu en heyecanlandıran tarafı Havai’yi görme ihtimali. O günlerde Julie sağlık üzerine eğitim alıyor ve belli tip egzersizlerin vücut üzerindeki etkilerini araştırıyor. Mezuniyet için gereken şartlardan biri de bu türden bir yarışa katılmak ve kendi tecrübelerini tezinde kullanmak.

Triatlonda ilk ayak 3.3km yüzme. Sonra 180km bisiklete biniliyor ve son olarak da tam maraton koşuluyor, yani 42km. Moss yıllar sonra bu mesafelerin sadece rakamlardan ibaret olduğunu, bir uzaklığı ya da gerçeği yansıtmadıklarını söyleyecek! O günlerde onun aklında sadece biraz eğlenmek, mezuniyet işini halletmek ve en çok da Havai’yi görmek var.

Moss’un yarış için yaptığı hazırlık da gayet rahat ve kolay oluyor: Neredeyse hazırlanmayarak. Bisiklet ve yüzme parkurlarını tamamlamadan, maraton kısmını da yarıştan altı hafta önce şöyle bir koşarak, Havai’ye varıyor Moss. Dünyamız adil bir yer değil, biliyoruz ama yine de insan bozulmuyor değil. Kiminin aylarca hazırlandığı yarışlara, bazıları böyle neredeyse koltuktan kalkarak katılıyor. Moss’un Havai’de dikkatini ilk çeken de nitekim, aylarca hazırlık yapan, en havalı kıyafetleri giyen, asık suratlı, gergin diğer yarışmacılar.

Yarış başlıyor! Yüzme kısmında zorlanmayan Moss, bisiklet etabını da rahatlıkla tamamlıyor. Bisikletteyken, mümkün olan en doğru pozisyonda sadece önüne bakarak ilerleyen diğer yarışmacıların yanında o, etrafa el sallıyor, kameralara gülüyor. Bütün gün su içen ve sadece muz yiyen Moss bisiklette bir ara cebinden çıkardığı bir çikolatayı yemek istiyor, fakat kendisini kaydeden kameralar önünde dişleriyle paket açmayı istemediğinden gayet havalı bir şekilde bir kenara atıveriyor paketi.

Julie-Moss

Moss, yarışın bu noktasında, sürekli nasıl göründüğünü kollayan, en başta olduğu gibi derece almakla ilgilenmeyen, ama aslında hiç de fena gitmeyen bir yarışmacı. Bisiklet parkuru bitip, koşmaya başladığında, Julie’ye yarışta ikinci olduğu söyleniyor ve bu beklenmedik haber onda birtakım değişimlere sebep oluyor. Hiç planlamadığı birinci olma ihtimali tabi ki çok akıl çelici. Önündeki yarışmacıyı maratonun 12. kilometresinde yakalayıp geçince belirgin bir rahatlama duyuyor ve biraz daha hızlanıyor. Bir noktadan sonra, arkasında kalan yarışmacıyla aralarındaki mesafe 4 kilometreye kadar çıkıyor. Eğlencesine geldiği dünya şampiyonasında birinciliğe koşan Moss’un düşünceleri, etraftaki ilgiden, o an nasıl göründüğünden, eğlenceden sıyrılıp bambaşka bir yere yöneliyor. Kazanabileceğini fark edince üzerindeki baskı artıyor. Arkada kalan koşucuyla arasındaki ara açıldıkça, onun nefesini daha yakında hissetmeye başlıyor ve aslında koştukça beklenmedik bazı başka şeyler de oluyor: Bacaklarına giren kramplar sıklaşıyor, midesi bulanmaya ve vücudu da biraz savrulmaya başlıyor.

Moss, muhtelif acı, ağrı eşiklerini geçerek, kramplarla boğuşarak giderek yavaşlıyor, yavaşlıyor ve bitişe çok yakın bir yerde ve kimsenin beklemediği bir anda yere düşüyor. O anların görüntüleri İnternet’te var. Kameraların gösterdiği, incecik, upuzun bir bedenin hafif bir rüzgarla savrularak düşmesi gibi. Ama sanki durum çok da kötü değil. Nitekim düştüğü gibi kalkıyor, fakat yıpranmışlığı öyle çarpıcı ki, etrafını saran seyircilerin çığlıkları kesiliyor bir anda. Kalkabilmeyi başarsa da, artık ayakta zor duruyor. Müthiş bir yalpalama ve bir iki adım sonraki düşüş değil, daha çok yıkılmak gibi. Öylece duruyor yerde ve çektiği acı artık neredeyse elle tutulur bir halde. İyi bir plan yapıyor bu an. Hala gücü olan kollarını kullanarak, önce dirsekleri üstünde, sonra da ellerini kullanarak vücudunun ön tarafını ve kollarından aldığı destekle de bacaklarını kaldırabiliyor. Ayakta durmasıyla seyirciden alkışlar ve çığlıklar geliyor yeniden. Artık bu noktada Moss’un vücudu onu, iradesini çoktan terk etmiş durumda ve şortunun arkasında, bacaklarının arasında bir kahverengilik görünüyor. İflas eden tek kas grubu bacaklar da değil!

Durumun umutsuzluğunu gören sağlık görevlileri geliyor yanına Moss’un, koluna girmeye çalışıyorlar. Diskalifiye olmak endişesiyle kalan son gücüyle onları itiyor ve bir, iki adım sonra bu sefer, pek öncekilere benzemeyen bir biçimde devriliyor, daha doğrusu adeta yerle bir oluyor. Moss’un tam bu andan hatırladığı bir görüntü var: Kalabalığın içinde ağır ağır koşan bir çift ayakkabı. Kendisinden kilometrelerce uzaktaki yarışmacı Kathleen McCartney, bu düşme, kalkmaları sırasında ona yetişip, bitişe doğru ilerliyor.

Moss’un yarıştan sonra anlattıklarına göre bu anlarda bir ses duyuyor içinde, kendisine sürekli ayağa kalkmasını söyleyen ve bir de görüntü: Kendisini bitiş çizgisini geçerken görüyor ve yapabildiğin en iyisini yapmaya karar veriyor: Emeklemek. Yarışın son üç metresini, santim santim, ağır ağır emekleyerek tamamlıyor. Moss’un toplam süresi 11:10:9. Birinci olan McCartney’in süresiyse 11:09:40. Aralarında 29 saniye fark var ve aslında McCartney, Moss’un etrafını saran kalabalıktan, karmaşadan ve yorgunluktan birinci olduğunu anlamıyor bile.

Bireysel sporların çoğunda böyledir muhtemelen, ama uzun mesafe koşucuları iyi bilir. Güce, kondisyona göre, koşunun bir noktasından sonra insan kendisiyle kıyasıya bir pazarlığa girişir. Bittiğinizi düşündüğünüz yerde aslında daha çok gücünüz vardır, o güç de bittiğinde, son gücünüz vardır, son gücü de harcayınca vücudunuz ezberden biraz daha devam edebilir. Ağrıyı, acıyı yok sayabilirsiniz, ta ki vücut, sizden ayrılıp kendi başına hareket etmeye başlayana dek devam edebilir bu. Moss’un kameralar önünde gerçekleşen, an an kaydedilen bu pazarlık sürecinde çok çarpıcı bir yan var. Yerde yatarken duyduğu ses ona boşvermesini, yarıştan vazçmesini değil, sürekli ayağa kalkıp devam etmesini söylüyor. Yıllar sonra verdiği bir röportajda, Moss böyle durumlarda “boşver, vazgeç” diyenin aslında egomuz olduğunu, vazgeçmeyip devam edeninse “kendi”miz, esas irademiz olduğunu söyleyerek biraz muğlak bir ayrım yapacak. Tabi Moss’dan daha iyi bilemiyoruz! Belki haklıdır.

Moss’un acıklı halleri, televizyonlarda yayınlanmasının ardından kendisine ulusal çapta bir şöhret getiriyor. Yerlerde sürünse, acılar içinde kıvransa, emeklese de kararlılığın canlı bir örneği artık o. Hatta, madalya töreninde birincilik şöyle bir alkışlanırken, onun ikinciliği çılgın partilerle kutlanıyor. Çünkü bazen yenilmek de çok güzel. Yıllar içinde çeşitli vesilelerle bir araya gelen bu ikiliye, gazetecilerin sorduğu bir soru çok güzel, ama hiç de adil değil aslına bakarsanız: McCartney’e, Moss’u yerde emeklerken görseydi, bitiş çizgisini geçmekten vazgeçer miydi diye sorulmuş. O da, gayet kibar bir şekilde belki iyi olup olmadığına bir bakmak isteyebileceğini, ama yarışı bitirmekten çekinmeyeceğini eklemiş. Julie Moss’un bu yarışta kazandığı derece hayatında aldığı en iyi triatlon derecesi olacak bu arada.

web-julie-moss

Yıllar sonra Julie Moss


Yazı, düşünen spor dergisi Socrates‘in Mayıs 2015’te yayınlanan 2. sayısında yer aldı.